.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

BJK Yönetim Kurulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BJK Yönetim Kurulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Temmuz 2014 Pazartesi

Karmaşa

Söylenecek çok fazla şey yok. Hep şikayet ediyoruz "Beşiktaş'ı karıştırmaya uğraşıyor medya" diye, çoğunlukla da haklı oluyoruz bu şikayetimizde. Ama Beşiktaş'ta geçen seneden beri yaşanan yetki karmaşası, başı kesik tavukluk ile hak ediyoruz galiba bunu.

Taraftar istemedi diye transferden vazgeçilmez, illa vazgeçilecekse de böyle vazgeçilmez. Bir yönetimde ağzı olan konuşmaz, eğer fikir ayrılıkları varsa içeride konuşulur, halledilir, dışarıya tek bir mesaj verilir. Her kulüp hatalı ve saçma transfer yaparken, rakipleriniz transferlere milyonları saçarken usülde öyle saçmalarsınız ki tek spor gündemi siz olursunuz. Beşiktaş'ın, geçen seneden beri, adının anıldığı ve saçmalıkla sonuçlanmayan transferi yok. Önder Özen'in sessizce yürüttüğü transferler var, bir de 15 gün önceden davul zurna ile ilan edilip sonunda elbet saçmalananlar var. Hangisinin doğru olduğu aşikar olsa gerek.

Transfer meselesi bir değil, iki değil. Böyle amatörce yönetilmez bir kulüp. Hadi amatörce yönetiyorsun, amatörce yönettiğini davul zurna ile ilan etmezsin.

Fikret Orman'ı kulübün başına Demirören sonrası tufana el atma isteği getirdi, güvenoyunu da -en azından bir kısım taraftardan- uzun süre vaat ettiği akıl ile aldı. Aynı şeyleri ikinciye izleyeceksek hiç gerek yok.

Nihayetinde tarih, durumu "idare ettiğini" sanarken bir kırılma noktası ile idare edildiğini anlayıveren yöneticiler ile dolu.
9 Ocak 2014 Perşembe

Beklenti ayarlayamama

Zamanında, henüz Mendes transferleri ayağımıza dolanmamışken şöyle bir yazı yazmıştım. Bilmiyormuşum ki Adalı'nın vizyonu diye övdüğüm şey menajer dolaplarının daha sofistikesiymiş -ki kendisinin vizyonunu da sonradan tape'lerde gördük-, ama konumuz bu değil şimdi. O yazıda, yönetim iyi transfer yapsa da neyi yapamıyor sorusuna cevap aramıştım. İlk madde de bu yazının başlığı idi.

Bu eleştiriyi eski yönetime yapmıştık, lâkin bu yaz transfer döneminde çıkartılan söylentiler, medya mensupları ile fazla içli dışlı olma, yetki verdiğin insanın etrafından dolanma gibi kazaların yaşanmaya deval ettiğini göstermişti. Sezona iyi başlayınca bunlar unutulmuş, fakat sonraki gidişat kritik bir ara transfer dönemine girdiğimizi göstermişti. O yüzden bu süreçte algı yönetimi üzerine iyi düşünülmeli, çok temkinli adımlar atılmalıydı. Neticede bir önceki yazıda da yazdığım gibi: "Büyük hayallerin hayal kırıklığı da büyük olur."

Sanki Beşiktaş kulübü yıllardır bunun acısını çekmemişçesine bir "Ronaldinho transferi" atmosferi yaratıldı. Hele sosyal medyada hiç ismi duyulmamış, ciddiye alınmaması gereken tipler "aha geldi, geliyor, havadaymış şahitlerim var" tribinde mesajlar attı. Tabii ki elin ağzı torba değil, fakat yönetim de çıkıp kesin bir dille "hayır ilgilenmiyoruz" falan demedi, diyemedi, transfer kesin olmuş da pürüzler halloluyor algısı hakim oldu. Spor medyasıyla flu yürütülen ilişkilerin bir sonucu, bugün Ronaldinho'nun sözleşme yenilediği haberiyle Beşiktaş taraftarının "yıldız kompleksi"ni yeniden azdırmak ve de yönetimin ciddi bir kredi kaybetmesi oldu. Eğer yönetimin bir B planı yoksa -ki Ronaldinho'yu paravan olarak kullandıran isim kim olabilir, bilmiyorum-, bu sükût-u hayalin etkisi en az Haziran'a kadar sürer.

Yıldırım Demirören yönetiminde de aynıydı, Orman yönetimlerinde de aynı. Neden basın ile ilişkiye net bir çizgi çizilemez, neden yönetimin açıklamalarında tam anlamıyla bir profesyonellik yakalanamaz, bilmiyorum. Eşyanın tabiatı mı, Beşiktaş'tan nemalananların elleri kolları çok mu uzun, bir "derin Beşiktaş" ya da "paralel Beşiktaş" mı var, bilmiyorum. Fakat 2 sene önce yapılan hatanın aynısı tekrarlandı bugün. Şimdilik rakiplerin de fiyaskolara imza atması (Alex Telles transferinin iptal olduğu iddiası, Hajrovic ve Türk vatandaşlığı meselesi) Beşiktaş'a zaman kazandırabilir, fakat Ronaldinho transferinde yaşanan bu sürpriz olmayan sürprizin sonrasının hayırlı olması düşük ihtimal.


17 Nisan 2013 Çarşamba

Boza-Şıra eğrisi

"Sezon başında bir çok zorluğa rağmen taşın altına elini koyarak göreve gelen ve halen takımımızın başarısı için yoğun çaba gösteren Teknik Direktörümüz Samet Aybaba hakkında, son dönemde acımasız eleştiriler yapılmaktadır.
Kamuoyunda, özellikle maksatlı kişiler tarafından organize edildiğini düşündüğüm ve amacını aşan bu karalama kampanyasına Beşiktaş taraftarının da dahil edilmek istendiğini üzülerek izliyorum."

Daha beş paragraf gidiyor bu, çok merak eden okusun."Maksatlı", "organize", "karalama" falan gibi alışıldık yönlendirme tırıvırılarına başburmak suretiyle Levent Erdoğan, Samet Aybaba'ya destek olmuş.

Şimdi sorulara gelelim:

1. Neden böyle bir açıklamayı Hukuk İşleri ve Eğitim Kurumları Komitesi Üyesi yapar? Onun mesuliyeti midir bu?
2. Bu kulübün bir basın sözcüsü yok mudur? Neden her önüne gelen kulüp adına konuşmaktadır?
3. Yok eğer bu açıklama kulüp adına yapılmadıysa, Levent Erdoğan'ın kişisel görüşleri ise, neden kulübün resmi sitesinden yayınlanmaktadır?
4. Sene başında yaşanan iki teknik direktörlük krizini ele alırsak, Samet Aybaba'nın göreve gelmesi konusunda lobi yapmış olduğu bilinen bir ismin bu açıklamayı yapması yakışık almakta mıdır?

Beşiktaş yönetimi, bu sene çok ciddi bir sorun olan dengesiz borçlanma ve gelir-gider hesabını, oyuncu maaşlarını az çok iyileştirdi, bu yolda da ilerlemeli, devre arasındaki harcamalar bir yol kazası olarak kalmalı. İkinci büyük sorunumuz olan nepotizm mevzusunu da halledebilirler umarım.

En azından böyle bir niyetleri vardır umarım.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Uyuşmazlık

Sene başında teknik direktör adayları konuşulurken, özetle şu teze sahip bir post atmıştım: "Beşiktaş, eğer bu kaotik ortamda başarıya oynamak istiyorsa, Mustafa Denizli, Lucescu vs. tadında elindeki malzemeden elbet bir şey çıkaran ve basının kolayca diş geçiremeyeceği bir teknik direktörle anlaşmalıdır. Yok eğer ciddi bir planlama yapılacak ve gençlere yönelecekse takım, o zaman genç oyuncularla tecrübesi olan, uzun vadeli planların ehli bir teknik direktör ile anlaşılmalıdır."

Bizim süreçteki şaibelere karşın (anlaşılıp gelmeyen TD'ler, cepten para ödeme durumları, Rangnick derken Altınsay'ın istifası, Levent Erdoğan gibi geçmişi belli bir ismin ilk günden Samet Aybaba ısrarı) Samet Hoca ile anlaşıldığında, ismin yarattığı şok etkisine karşın bir tek şey parlıyordu o CV'de. Samet Hoca'nın çalıştırdığı takımda gençleri oynatması, ve de başarısız olmasına karşın arkasında iyi kurulmuş bir kadro bırakması.

Samet Hoca, sene başında yaptığı teknik açıklamalarla (koşu kalitesi) , takıma oynatacağını vaat ettiği dizilişle (4-3-1-2 ya da türevi) ve genç vurgusu ile de ümit veriyordu zaten.

Geldik 8. haftaya. Beşiktaş, hocanın açıkladığı taktikle oynamıyor. Teknik açıklamalarda vurguladığı hususlarda geri gidiyoruz. Genç oyuncular hakkında politik konuşmak yerine onları basının önüne atmayı tercih ediyor. Yani ya onunla sözleşme imzalanmasını olumlu kılan şartlar değişti, ya da hoca...

Bugün gelinen noktaya biraz da bu gözden bakmak lazım: Feda sezonu dendikten sonra ilk 3'e oynayacak bir kadro kurulma yoluna girildi. O yolda ilerlerken uzun bir süre gereksiz mevkiilere adam arandı. Tam gerekli oyuncu bulunuyor derken Drenthe son anda reddedildi, Nene işi de yattı, ortaya 2-3 isim daha atıldı ve sonuç fiyasko oldu.

Yanlış anlaşılmasın, hocayla yolların ayrılması gerektiğini falan savunmuyorum. Ama ya yönetim beklentisini değiştirecek, ya da hoca en başta ne gözüktüyse o olmaya devam edecek.

Yoksa şu an tamamen kaotik bir ortama sürükleniyoruz ve geçmiş tecrübelerden biliyoruz ki ne Orman yönetimi, ne de Samet Hoca bu koşullarda başarılı olacak ışığı vermiyorlar.
23 Ağustos 2012 Perşembe

İstifalar ve Anlattıkları

Yeni Beşiktaş yönetiminden şu ana kadar üç kişi istifa etti. Daha beşinci (sayıyla 5.) ayını doldurmamış bir oluşumdan 3 istifa gelmesini normal karşılamak mümkün değil.

Daha önce "Ahmet Nur-Levent" ekolü ile "Altınsay-Bilge ekolü" olarak yeni yönetimde gördüğü anlayışları adlandırmış, ve iki yöneticinin istifasını bu sebeplere bağlamıştım. İsmet Berkan'ın istifası öncelikle bu çatlağın devam ettiğini gösteriyor, ve hatta ileride istifaların da devam edeceğinin bir işaretçisi. Bir tarafta taviz vermeyen ve ciddi bir finansal yapılanma amaçlayan, Avrupai bir yönetim gözeten taraf, öte yanda Demirören 2.0'dan öteye gidemeyecek, "Türkiye'de işler böyle yürür" önermesini hedefleyen bir taraf var. Samet Aybaba'nın görev alması, futbolcu transfer süreci vs.de zaten bu iki anlayışın çatışmasını daha önce görmüştük.

Bütün bu iki taraf analizini bir yana koyarsak bile Berkan'ın istifasının ne kadar gerekli ve haklı olduğunu da görmek zor değil. Berkan, yönetim kurulunda tecrübeli bir gazeteci olarak İletişim Komitesi'nden sorumluydu. Lakin son 5 ayda basına Berkan haricinde her yönetici konuştu neredeyse, ve konuşmaları sorun değil, birbirleriyle tutarsız açıklamalarda bulundular. Berkan'ın adeta dışarıda bırakıldığı, profesyonelliğe hiçbir şekilde sığmayan bu anlayışın bu sonucu doğurması o yüzden sürpriz değil.

Benim artık bu yönetimden beklentilerim minimumda. Nasıl ki Türkiye siyasetinde sadece isim değişir ama devletçi mekanizma bakidir, bunda da öyle olacak. Mikro ölçekte bazı faydalı icraatler gelebilir, lakin iktidardaki zihniyetin ne olduğu malum. Hala daha rönesans-reform bekleyen varsa da artık gönül rahatlığı ile vazgeçebilir.

Muhatabımızı (eğer olabilirsek) iyi tanıyalım ki değerlendirmelerimizi/beklentilerimizi de ona göre ayarlayalım. 8 yıl boyunca Demirören'i "beceriksiz yönetici" sanarken adam hepimizle dalga geçe geçe iş kollarını genişletti, federasyonun başına geçti, bütün yaptıkları da yanına kâr kaldı (en azından şimdilik). Ne yazık ki Beşiktaş taraftarı olarak bu tecrübeden ders çıkardığımız pek söylenemez Quaresma tartışmalarının döndüğü eksene bakarsak.

Bu yazı malumu ilamdan fazlası değil muhtemelen kimileri için, ama bizim hafıza-i memleket bi'garip, ne yapalım.
2 Temmuz 2012 Pazartesi

Egemen ile Yollar Ayrıldı

NTV Spor'un son dakika haberi bu. Bugün hızlı bir gündem var, ve zaten ufukta da yavaşlayan bir gündem yok.

Egemen süreci ve yürütülen pazarlıklara dair eleştirimi zaten yapmıştım daha önce "Kim Neyi Feda Ediyor?" başlığında. Şimdi sürece retrospektif olarak bakalım.

1. Yönetim "maaşında indirim yapmayan ile yollar ayrılır" gibi kesin bir yol benimsedi. İçinde bulunduğumuz maddi dipsiz kuyuyu düşününce, gayet de olumlu bir hamleydi bu.

2. Egemen özelinde yukarıdaki beyan, televizyonda Ahmet Çebi tarafından tekrarlandı.

3. Egemen ile anlaşma sağlandı. Daha doğrusu Egemen "ben maaşımdan bir gıdım inmem" dedi, yönetim de "iyi madem" dedi. Bu noktada yönetim maaş pazarlıkları konusunda kendi kendini yalancı çıkaran bir tutum izlemiş oldu.

4. Egemen'in "feda"sı üzerine Sivok ile yollar ayrıldı dendi, Sivok'tan arttırılan para ile Olcay'a 1 milyon Euro verildi. "Maaş politikası" konusunda kafalar daha da karıştı.

5. Gün içinde Samet Aybaba'nın açıklamalarından "Egemen gidici, Sivok kalıcı" izlenimi edinildi.

6. Egemen'e "alacakları karşılığında bonservisi" (futbol dünyasında en nefret ettiğim pazarlık yöntemi sanırım) verildi. Kendisinin Fenerbahçe'ye imza atması bekleniyor.

Bir tarafım "zararın neresinden dönülse kârdır, geç de olsa tutarlılığa kavuşmak iyidir" derken, öbür tarafım "bu yönetimde kişilik bölünmesi var galiba" endişelerinde boğuluyor.
18 Haziran 2012 Pazartesi

Kim Neyi Feda Ediyor?

Daha birkaç gün öncesine kadar camiada olumlu bir hava vardı. Yönetimin dediği apaçıktı çünkü: "Fedakarlık yapmayan oyuncular ile yollar ayrılacak. Tavan bütçe belirlenecek. Kimseye fazla maaş ödemeyecek. Disiplin oluşturulacak." Bu yolda taraftarların algısı da şekilleniyordu, durumun iç karartıcılığı sindirilmeye başlanmıştı.

Feda.

Önce Samet Aybaba ile sözleşme imzalandı. Bucaspor'da 500 bin TL alan Samet Aybaba, müthiş bir fedakarlık yaparak 1.5 milyon TL'ya imza attı. (Carvalhal'ın suçu neydi diye sormak lazım) Şimdi Egemen "devam" demiş, "fedakarlık" yapmış. Haberin devamını okuyoruz, Egemen'in sözleime şartlarının hiçbirisi değimemiş. Fedakarlığı yapan meğer Beşiktaş'mış.

Bu yol yol değil. Yönetim "ilke" ile, "duruş" ile başladığı yolda yönetici küstürerek, bazı "eski toprak"ların at koşturmasına izin vererek, YD mantalitesinin devam filmini çekerek ilerliyor çıktığı yola.

Biz neye destek veriyoruz? Bizden ne fedakarlığı istiyorsunuz? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Eğer 2014 seçimleri için böyle bir yola girdiyseniz, mantalitesine hizmet ettiğiniz adamlar sizi o seçimlerde bozuk para gibi harcarlar. Yapmaya çalıştığınız işin erbabı köşesinde bekliyor olacaktır.

Yönetici istifaları gözleri açtı, Samet Aybaba'nın transfer koşulları soru işareti idi, haftalardır söylenen politikadan geri atılması ciddi bir uyarı oldu. Tencere yuvarlanıyor. Peh.
6 Şubat 2012 Pazartesi

Beşiktaş'ın Davaları vol.2

Yorumlara bırakılmış "Ernst FIFA'ya başvurdu" haberini görünce 1.5 yıl kadar önce açtığım "Beşiktaş'ın Davaları" postu aklıma geldi. Orada Beşiktaş'ın yüzlerce davasından sadece sportif olanlarını listelemiştim, zira cateringdir, tekstil firmalarıdır vs. de sıralasam Blogger "çok uzun post oldu kardeş" hatası verecekti. O çalışmayla 2010 bilanço yılı dahilinde toplam 19 adet spor kurumu muhataplı dava olduğu sonucuna ulaşmıştım.

27 Ocak 2012 tarihinde 2011 bilançosunun dipnotları açıklanmış, dedim madem vaktim de var, şu dava listesini bir güncelleyelim bakalım (eğer aksi yönde bir not yoksa dava sonuçlanmış ve belirtilen tutar ödenmiştir):

- Davacı, dava sebebi, dava kurumu/karşılıklılık, ödenen tutar


1. Maximilian Hagmayr, Ramazan Özcan transferindeki menajerlik ücreti, 25.000 Euro + avukatlık ücreti +  harç tutarı + faiz.
2. Gaziantep Spor Kulübü Derneği, Yıldırım Demirören aleyhine ilamsız icra takibi, 4.224.117,26 TL (dava sürüyor)
3. Matteo Ferrari, sözleşme feshi, karşılıklı dava, 7.750.000 Euro. (dava sürüyor)
4. Hammarby, Erkan Zengin transferi, 135.000 Euro. (115.000 Euroluk gecikme cezasının davası sürüyor)
5. Udinese, Sivok ve Zapotocny transferleri, 1.450.000 Euro (2010) + 3.000.000 Euro (2011) + faiz + yargılama/avukat masrafları.
6. Porto, Quaresma transferi, 60.507 Euro dayanışma payı + yargılama masrafı.
7. Sporting Club de Portugal, Quaresma transferi, 98.554 Euro dayanışma payı + faiz + yargılama masrafı.
8. Fabian Ernst, alacak, FIFA, 982.166 Euro (dava sürüyor)
9. Bobo, alacak, FIFA, 223.445 Dolar (dava sürüyor)
10. Club Atletico River Plate, Higuain transferi, 616.000 Dolar + faiz + yargılama masrafı.
11. Rubin Kazan, Fatih Tekke transferi, 750.000 Euro + yargılama masrafı.
12. Spal, Parma, Lecce kulüpleri, Ferrari transferi dayanışma payı, sırasıyla 35.595, 45.000, 22.500 Euro + faizler + yargılama masrafları.
13. Sport Lisboa e Benfica, Fernandes transferi dayanışma payı, 19.767 Euro + faiz + yargılama masrafı.
14. Naval 1 de Maio, Almeida transferi dayanışma payı, 28.750 Euro + yargılama masrafı.
15. Sport Lisboa e Benfica, Simao transferi dayanışma payı, 8.248,50 Euro + faiz + yargılama masrafı.
16. Chistian Rapp, Hilbert transferi menajerlik ücreti, 500.000 Euro + faiz (ödemeler başladı ve sürüyor)
17. Milan Lednicky (menajer), ilamsız icra takibi, 212.872,07 TL (ödemeler sürüyor)
18. Mehmet Bayır (?), ilamsız icra takibi, 472.976,97 TL
19. Angora Menajerlik, ilamsız icra takibi, 118.000 TL
20. Aysel Şavkan (Guti'nin ev sahibi), kontrattan önce ev boşaltımı sebebiyle tazminat, 29.412,34 TL
21. Eduard Cisse, alacak + kesilen cezanın iptali, 300.000 Euro + faiz + harç + vekalet ücreti + kesilen 10.000 Dolar ve 100.000 Euroluk para cezalarının iptali
22. Serdar Özkan, alacak, 216.219 TL + faiz + harç + vekalet ücreti
23. Chistian Rapp, Edu transferi menajerlik ücreti, 200.000 Euro (ödemeler sürüyor)
24. Schalke 04, Edu'nun kiralanması, FIFA, 500.000 Euro (dava sürüyor)
25. Uniao Desportiva de Leiria, Almeida transferi dayanışma payı, 10.000 Euro (dava sürüyor)
26. Edu, alacak, 350.473,91 Euro (dava sürüyor)
27. Michael Fink, icra, 2.121.720, 76 TL (ödemeler sürüyor)
28. Refleks Menajerlik, icra, 126.697,25 TL (kısmen itiraz edilmiş, dava sürüyor)
29. İbrahim Kaş, alacak ve ceza iptali, 100.000 Euro + kesilmiş 83.200 Euroluk para cezasının iptali

Dediğim gibi bunlar sadece futbol şubesini ilgilendiren davalar. Maaşını alamayan çalışanlar, tekstil firmaları, sigorta şirketleri... Gırla. Merak edenler verdiğim linkten o dosyayı okuyabilirler.

Benim ayrıca değinmek istediğim birkaç nokta var:

- Futbolcu transferlerinin medyaya yansıyan ücretleri aslında oldukça eksik kalıyor. Bizim duymadığımız ciddi menajer ücretleri, dayanışma payları gibi meblağlar da var.
- Beşiktaş Kulübü zamanında ödeme yapmıyor, sonra zamanında yapmadığı için bir de faiz, yargılama masrafı falan ödüyor ekstradan birkaç bin.
- Bir sürü menajer var sırtımızdan geçinen ve ismini bile duymadığımız. Figer'e çok laf ettik ama ufak Figerler de varmış.
- Guti'nin ev sahibine bile borçlu kalmamız oldukça ironik.
- Portekizlilerin parası yatarken, Almanların parası aylardır yatmamış durumda. Ya da daha Portekizliler başvuruda bulunmadı. Her iki halde de Almanlara kurban olurum ben. Ernst yıldır para alamıyormuş yahu resmen, ayıptır, günahtır.
- Alacaklarını vermek istemediğimiz oyunculara para cezası kesme gibi bir çakallık düşünmüşüz, ama İbrahim Kaş ve Cisse örneklerinde görüldüğü gibi keser dönmüş, sap dönmüş.

Sadece sahaya bakmakla anlaşılmıyor işler, ve artık olay trajikomediyi de geçip direkt komedi haline gelmiş durumda benim için.

Seneye vol.3'te görüşmek üzere. 
24 Mart 2011 Perşembe

Yetti, O Zaman Evet

Tayfur Havutçu'nun geleceği ile ilgili bir anket yaptık 2 gün önce. Yazıyı yazmadan önce yeterince oyun birikmesini bekledim ki söyleyeceklerimin anlamı daha da artsın diye, ama ilk andan beri kafamda hep aynı sorular var ve artık onları sormanın zamanı.

Ankete katılanların %42'si "Tayfur ne olursa olsun kalsın" derken, %28'i "8 haftada başarılı olursa kalsın" dediler. Bu iki düşünce arasında farklar var tabii, ama baktığında %70'in Tayfur'un seneye de takımın başında kalmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor. Ve işte bizim kulübün bulunduğu noktanın berbatlığı buradan belli.

Ben burada "Schuster'i şimdilik yedirtmeyiz" dediğimde şunu demiştim: "Schuster'in gidişi, yönetimin düşünmeden etmeden yeni teknik direktör getirmesi anlamına gelecekse, ya da "bizim çocuk" göreve gelecekse Schuster kalsın." Bu fikre ya destek gelmişti, ya da itirazlar "Schuster bir an önce gitsin bırak ya" şeklindeydi. Ama azamiyetle ortak görüş "bizim çocuk" fikrinin tehlikeli olduğuna dairdi.

E o zaman niye bugün, sadece bir maçlık performansta zaten tüm kamuoyunun beklediklerini yapan Tayfur Hoca'nın (bizim çocuk) kalmasına %70 oranında oy çıkıyor?

Tayfur Hoca'nın bu sene zaten hedefi kalmamış, zaten badireler atlatmış ve kafası rahatlamış, zaten üzerinde hiçbir baskı olmayan bir takımla başarılı olması, seneye de başarılı olacağının garantisi midir?

Bakınız, Tayfur Hoca sene sonuna kadar teknik direktörlük vasıfları üzerine güzel bir sunum yapar, farklı açılımlar getirir, sorunlar çıkar onları halleder vs. ve o zaman biz "Vay be, Tayfur Hoca'ya bak sen" deriz. Onu demememiz için hiçbir engel yok. Ama sadece bir adet Kayserispor maçından sonra, düne kadar yeni hoca düşünenlerin "Tayfur kalsın" noktasına gelmesi, garip değil mi?

Ben yönetim "bizim çocuk" edebiyatına bağlayacak diye korkuyordum, halbuki taraftar dünden razıymış yahu.

Ha, burada kimseyi suçlamıyorum. Bu bir göstergedir. Beşiktaş taraftarı, artık zigzag şeklinde oynayan beklentilerinin sonucu olarak karamsarlık havasına girmiştir. Zira Tayfur kalsın diyenlerin düşünceleri özetle şunlar:

- Ya kim gelse ne olacak ki zaten bu anlayışla...
- Kalsın bari ya, en azından güzel bir yüz görürüz.
- Abi yönetim saçma birisini getirecek, dur Tayfur iyidir bari.

Ama hani vizyon diyorduk? O vizyonun ipini taraftar dahi çekiveriyor işte, siz kamuyla doğru düzgün ilişki kurmazsanız.

Bugün bu %70 bir yerde de yönetime güvensizlik oyudur, salt Tayfur Hoca'ya güvenoyu değil.

Halimiz ahvalımız bu. Bakalım yazın yıldız alacak mıyız "dünya kulübü" olma yolunda?

Dipnot: Bu yazı, Tayfur Havutçu'nun başarılı olup olmayacağı ile ilgili bir yazı değildir. Bu yazının amacı, anket sonuçlarından yola çıkarak taraftar algısını yorumlamaktır. Gürcan'ın yazısı ile bir-iki benzer nokta taşıdığı için algıda karışıklık olmasın.
8 Mart 2011 Salı

N'olur Bi'Sus...

"Sahaya çıkan hakemlerin belirli talimatlarla görev yaptıklarını örnek vermek gerekirse; Beşiktaş-Trabzonspor müsabakasında oyuncumuz İsmail Köybaşı’na yapılan ve dört hafta sahalardan uzak kalmasına sebep olacak kasti hareket görmemezlikten gelinmiş, yine oyuncumuz Simao Sabrosa’nın attığı nizami gol sayılmayıp, rakip takımın oyuncusu Burak Yılmaz’a yapılan bariz penaltı verilmemiştir. Böyle bir zihniyetin sahaya beraberlik skoru talimatı ile çıktığı aşikârdır. Yine benzer zihniyet ile dün akşam oynanan Gençlerbirliği - Fenerbahçe maçında bariz ofsayt pozisyonunda golü veren ve olmayan bir penaltı yaratan kişilerin hangi talimatlarla sahaya çıktıkları merak konusudur.

Öte yandan, tüm bu kasıtlı hareketlere, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün "Dünya Kulübü" olma yolunda diğer kulüpleri geçtiğinin açıkça farkedilmesi, ayrıca bu konuda duyulan haset ve kıskançlığın bariz bir şekilde ortaya çıkması neticesinde başvurulduğu da tarafımızdan memnuniyetle farkedilmektedir. "


Fırından yeni çıkan, saçmasapan bir açıklama. Artık tutup da düzeltecek mecalim de kalmadı.

İki aşağıda "ötekilik" temalı post'ta anlatmak istediğim biraz da buydu işte, bu son paragraftı. "Dünya Kulübü" olma yolunda diğerlerini geçmişiz de, kıskanıyorlarmış da... Bu açıklamaları biz yapmazdık eskiden, yapanlara gülerdik. 

Beşiktaş hiçbir zaman diğerleri üzerinden değerlenmemiş, kendi değerini kendisi oluşturmuştu. O değer "Türkiye çapında" bir değer değildi belki, ama biz öyle mutluyduk zaten. 

Artık acayip bir yoldayız, bu kulübün adam olacağına dair ümidi ikinci bir emre kadar kestim ben.
18 Şubat 2011 Cuma

Kısım II: Yönetimin Kötü Yaptığı - Kriz Yönetimi

Bu yazının ilk kısmında, yönetimin, daha doğrusu Serdal Adalı'nın Beşiktaş'ın futbol şubesine kazandırdığı vizyonu övmüştüm. Bu kısımda ise yönetimin halkla ilişkiler açısından beceremediklerini masaya yatıracağım. Başlıkta yönetimin "kötü" yaptığı dedim, ama kötü yerine daha uygun bir sıfat herhalde "berbat" olur.

I. Beklenti Ayarlayamama


Bununla demek istediğimi daha önceden de irdelemiştim. Beşiktaş, bu sezon yepyeni transferler yaptı. Bu transferler, uzun yıllar boyunca gizliden gizliye "yıldız oyuncu" arzusu içinde olmuş Beşiktaş futbol taraftarının ayaklarını yerden kesti. Quaresma zaten Demirören'in stadyuma giriş bileti idi, ama onun üstüne Guti geldi. Robinho söylentileri aldı başını gitti, 1.5 ay gelip gelmeyeceği tartışması yaşandı. Devre arasında Simao, Fernandes ve Almeida gene "şov" transferler olarak basına sunuldu. Bu transfer hamlelerinin şampiyonluk getireceği sanrısı oluştu doğal olarak, halbuki yönetimin birincil amacı şampiyonluk değil, kendilerinin de dediği gibi "reklam" idi. Fakat onlar da bu sürecin sonunda şampiyonluk geleceğine inanmaya başladılar. Daha sahadaki oyunu görmeden bir "Kesin şampiyonuz" balonu şişmeye/şişirilmeye başladı. Hedefler zamanla küçüldü, dün de patladı.

Büyük hayallerin hayal kırıklığı da büyük olur, halbuki taraftara en başından beri "Bu sene başarı şart değil, bir geçiş sürecindeyiz" denmeli idi. Aslında yönetim "gelecek senenin takımını kuruyoruz" diyordu arada, lakin bu açıklamanın samimiyeti yakın zamanda aşağıdaki sebepten darmadağın oldu.

II. Adalı'nın Basın Toplantısı


Beşiktaş yönetimi bu sene istenilen herhangi bir maçtan sonra basın toplantısı yapabilir, hakem hatalarını ve de sert futbolu eleştirebilirdi; lakin bunu yapmak için en talihsiz maçı ve en talihsiz üslubu seçti: Karabükspor maçında hakem kötüydü, ama bu konuda ilk yakınacak olan biz değil, Karabük idi.

Oradaki tezlerimiz önce hakemin düzgün yönetim gösterdiği Ankaragücü maçında, sonra da o toplantıda örnek gösterilen Avrupa platformundaki mağlubiyetler ile teker teker muntazaman yalanlandı. Böylece bir daha bu konuda ağzımızı açma şansımız kalmadı.

Onu geçtim, bu tür açıklamaların hiçbir zaman işe yaramadığını artık bilmemiz gerekiyor. Sivasspor Başkanı "Bizi şampiyon yapmazlar" dedi kazandığı maçtan sonra, takımı dağıldı. Trabzonspor ne zaman gergin ortama çekildi dağıldı. Adnan Polat "Galatasaray Türkiye'dir" dedi, o günden beri kendinde değil. GS - FB derbisi utançla bittiğinde de öncesinde ve sonrasında demeçler havada uçuşuyordu. Biz "PAF takımıyla çıkarız!" dedikten sonra hiçbir halt yiyemedik. Bunların aksine, son iki şampiyon Beşiktaş ve Bursaspor, başarısını gündemde olmamasına ve sessiz sakin ilerlemesine borçluydu.

Bu memlekette bu tür açıklamaları yaparak durumunu düzeltebilen tek insan Aziz Yıldırım'dır, ve Aziz Yıldırım olmaya çalışan ancak kötü bir taklidi olup eline yüzüne bulaştırır işleri.

Adalı'nın bu açıklaması, takıma olumlu etki yapacağına olumsuz etki yaptı. Siz "Başarısızlığımızın sebebi üzerimizde oynanan oyunlar" deyince, oyuncunuza iki şey demiş olursunuz.

1. Siz ne kadar çabalarsanız çabalayın başarılı olamayacağız.
2. Sizin hiç hatanız yok, bütün sorun dış mihraklarda.

Bu felsefe ile başarılı olabilmiş kimseyi bilmiyorum ben.

III. Schuster'e Destek Çıkılmaması


Şimdi "Ne destek çıkılmaması yahu?" diyebilirsiniz, ya da "Nesine destek çıkacaklar?" diye tepki gösterebilirsiniz. Bizim memlekette "Hocamızın arkasındayız" lafını duymak demek, o hocanın 1 aylık ömrü kalmış olması demektir, lakin benim dediğim destek çıkmama durumu farklı.

Schuster'in sene başından beri çeşitli platformlarda sansasyonel haberlerle üzerine gidildi adet olduğu üzere. Eğer Adalı çıkıp basın toplantısı yapacak idiyse o haberlerden sonra sert çıkmalıydı, puan kaybedilen bir maçtan sonra değil.

Schuster'in basınla ilişkisine de bir parantez açmak lazım. Ben Schuster'in bu iplemez ve kendi doğrusunu savunan açıklamalarını seviyorum, lakin eğer takım başarısızsa ve de sen bu söyleminde ısrarcıysan, o noktada soru işaretleri oluşmaya başlar. En sonunda haklı olarak kızıp "Futbolu beğenmeyen gelmesin" dersin, ama haklı olsan da haksız olursun. Bunun yönetiminde de eksikler var, destek dediğim biraz da bu.

IV. Demirören'in Herhangi Bir Demeci


Ben gerçekten bu kadar kolay gaf yapabilen başka bir insan tanımıyorum, bir tek Çiller olabilir bu kategoride bizim başkanı zorlayacak birisi.

i) Almeida ve fon transferi konusunda bir açıklama yaptı, açıklamadan sonra borsaya bildirilen bambaşka bir şey çıktı.
ii) Oğlunu "İşte Beşiktaş'ın benden sonraki başkanı" diye tanıttı.
iii) Özgener'e "Faşist diktatör" dedi.
iv) İmza törenlerinde gazı verdikçe verdi, şaşaaya abandı.
v) Sözleşmesi fesh edilen bir oyuncuya deplasmanda oynanacak lig maçında jübile yapmayı teklif etti. Takımdan kovduğu oyuncuya "A2'de çalışmasını isteriz" falan dedi. Aynı konuşmaya "Beşiktaş değerleri"ni de sıkıştırdı. Bu "ne şiş yansın ne kebap" tutumunun sonucu da dün tribünlere yansıdı.

Bunlar Google'suz, arşiv taramasız aklıma gelenler. Daha kimbilir neler çıkar biraz da araştırsak...

Demirören baş aktör, ama onun haricinde bir adet Düren, bir adet de Yalçın vakalarımız var ki, onlara da girersek işin içinden çıkamayız. Bir ara Levent Erdoğan her demeciyle "Nasıl ya?" etkisi yaratıyordu, o gitti Nescafe üçü bir aradamız oldu.

V. Özet


Beşiktaş yönetimi taraftarı transferle sokmak istediği Pollyanna havasına kendi de girmiş ve de taraftarın beklentilerini ayarlayamamış, başarısızlığa tepkiselliğin prematüre doğmasına sebep olmuştur. Serdal Adalı'nın basın toplantısı, huzursuzluk ve motivasyonsuzluk yaşadığı belli olan bir takımın tabutuna son çiviyi çakmıştır. Basın Schuster'in karakterini sorgularken sessiz kalınmış, ama konuşulmaması gereken yerde konuşulmuştur. Demirören'in "Maşallah!" dediği sabaha çıkmamaktadır.

Son iki hafta içinde İbo İbo'ya yumruk, Quaresma rakibine tekme attı. Toraman ben diyeyim krav maga, sen de tekvando yapıyor. Ernst'in yüzünden düşen bin parça. Q7 ile Bobo, Erdoğan ile Baykal'dan beterler. Bu sorunlar iyiye gideceğine kötüye giderken, taraftarıyla, yöneticisiyle, teknik heyetiyle, ne istediğini, ne beklediğini bilmeyen bir camia var elimizde.

Yönetim transfer yapınca iş biter sandı, ama transferler ile daha da iş yaratmayı başardık kendimize.

Beautiful Freak'in o güzel sözlerini hatırlamak lazım işte şimdi tekrardan. Her zaman, her yerde, hep acaba...
16 Şubat 2011 Çarşamba

Kısım I: Yönetimin İyi Yaptığı - Vizyon ve Schuster

(Tam iki haftadır bu yazıyı yazmayı planlıyorum, ama öyle acayip olaylar dönüyor ki gündemin içine yediremedim bunu. En sonunda böyle iki kısımlık bir yazı yazmaya karar verdim, bugün överken yarın da yereceğim.)

Serdal Adalı'nın yönetime katılmadan önce bir beyanatı vardı bilmem hatırlar mısınız, kendisi "Beşiktaş'a Messi ayarında yıldızlar kazandıracağız" minvalinde laflar etmişti. Tabii o zaman -doğal olarak- ti'ye almış, kendisini bir Cem Uzan gibi değerlendirmiştim. Lakin zaman bize bir şey gösterdiyse, o da Adalı'nın cidden yere basan ve ufuk açıcı işler yapabileceği oldu.

Bir tek adam bir şubenin icraatlerini tek başına değiştirebilir mi? Oluyormuş demek. İşte bugün sakız gibi çiğnenen "vizyon" lafının mana kazandığı noktalardan birisi.

İşin ayrıntısını bilmiyorum, ama Adalı'nın -futbol geçmişinin olmadığını da göz önüne alırsak- tek başına bu hamleleri yapması imkansız. Belli ki kendisinin temasları var, bağlantıları var, işi bilenlerden tavsiye alıyor, kendisine önerileni kabul etmek yerine daha fazlasını arıyor. Simao'yu 900 bin Euro'ya, Guti'yi bonservissiz getirmek Türkiye'nin son yıllarda gördüğü en başarılı transferlerdir, ama işin püf noktası o şartları oluşturmaktır.

İşte bu noktada bir ayrımı iyi yapmamız gerekiyor: Beşiktaş'ın vizyonu gerçekten değişti mi? Bu sorunun cevabı sadece boş geyik değil, zira bu sorunun cevabı, Schuster konusunda alacağımız pozisyonu da tamamen belirleyecek nitelikte.

Açıklayayım: Biz Schuster'in gitmesini -kendisi performans açısından tatminkâr bir iş ortaya koymasa da- neden istemiyoruz? Cevap söylemimizde gizli: Schuster'i yedirtmeyiz. Bunu diyoruz hep, çünkü korkuyoruz ki Schuster gidince/giderse yerine bir "öz evlat", ve hatta isim verelim, Şifo ya da Metin gelecek günü kurtarma adına.

Peki hakikaten öyle mi?

Adalı'nın ya da Demirören'in açıklamasıydı bu Schuster'e dair: "Biz hocaya "bize hücum oynat" dedik." Daha Mustafa Denizli görevdeyken Schuster ile bu temas kurulmuştu hatırlarsanız. Buradan şu sonuç çıkıyor: Adalı işi bilenlere sordu, soruşturdu; Türkiye şartlarında hücum futbolu diye tabir edilen oyunu oynatacak bir teknik direktör aradı ve Schuster ismi bulundu. Bunun marketing değeri de hesaplandı ve de böylece imzalar atıldı.

Bugün Adalı'nın, Beşiktaş'ın futbol şubesinin işleyişini değiştirdiği aşikar. Sadece yıldızlar da değil, yerli transferlerinde de mantıklı hamleler yapılıyor, geçmiş hatalardan kurtulunuyor.

Hal böyleyken tekrar soralım: Beşiktaş'ın başına Schuster'den sonra gene benzer karakterde bir teknik direktör geleceğine inanıyor muyuz? Eğer bilsek ki sene sonunda Schuster gönderilecek ve misal, Magath gelecek. O zaman gene "Schuster'i yedirtmeyiz" der miyiz?

Beşiktaş futbol takımından çok teknik direktör geldi geçti, ben üzerinde bu kadar tartışılan ve ismine dair kamplaşılan başka birisini hatırlamıyorum. Bugün bu kadar sertleştiyse söylemler, bunun sebebi bu Schuster'i yerler korkusu değil mi? Yakın zamanda örneği oldu, Galatasaray önce Üstünel'i, sonra onun transferlerini gönderdi mesela. Zaten memlekette hep bir "İsmim -oviç olsa" söylemi trend olmuştur, o önyargı da malumumuz...

Neticede olay Schuster değil, Schuster'in Beşiktaş'ta yıllar sonra gelen akıllı icraatleri temsil etmesi. Schuster'e taraftarın yer yer fazlasıyla yüklediği değer, bir yerde tamamen sembolik aslında.

Hal böyleyken yönetim taraftara bu güveni verebildiği, illa Schuster'in değil ama Schuster ile beraber ortaya koyduğu vizyonun arkasında duracağı izlenimini yarattığı takdirde, Beşiktaş taraftarının bölünmüşlüğü de sona erecektir zannımca.

İşte bunu da yarın inceleyeceğiz, zira yönetimimiz hala daha Halkla İlişkiler konusunda tam bir facia. Ve bu mefhumların birisi mevcut değilken ötekisi de anlamsızlaşabiliyor.
4 Şubat 2011 Cuma

Sen Önce Vergini Öde!

Beşiktaşlı duruşu. Bir aralar Demirören ağzına sakız etmişti bu lafı, artık demesine gerek yok, o yüzden bıraktı. Kelimelere dökülecek bir anlamı olmayan, ama net bir çağrışımı olan bir laftı bu, hatta öyleydi ki biraz da Beşiktaşlı olmayanların Beşiktaşlılara atfettiği bir pozisyondu. Sonra 3 laftan biri bu oldu, bizim duruş da paspas oldu.

Şimdi anlat desen anlatamam, ama örnek verebilirim Beşiktaşlı duruşuna.

Ben çocukken senede bir kere gazetelerde vergi haberi çıkardı: "X oyuncusunun esas ücreti bu iken bu kadar bildirilmiş... Fenerbahçe ve Galatasaray şu kadar vergi kaçırmış... Beşiktaş ise vergisini aynen ödemiş." Metin buydu her sene, sabit. İşte Beşiktaşlı duruşu buydu.

Mesela maç kaybederdik, arkadaşlar gelip kızdırırdı "Nasıl koyduk?" diye. Ben ise cevap verirdim: "Biz sizin gibi hırsız değiliz en azından olm". Bu cevapla üste çıkardım ben. Vatandaşlık bilincinin Hayat Bilgisi dersleriyle bana aşılandığı dönemlerde, Beşiktaş'ın kazandığı maçtan değil de, Beşiktaşlı olmaktan gurur duyan bir çocuk profiliydim yani.

Gün oldu, devran döndü, şirketler halka açıldı, vergi kaçıramaz oldular. Bu sefer vergi borçları oluşmaya başladı. O gün alenen vergi kaçırdığı halde hiçbir şey yapmayan devlet, sonra da gidip kulüplerin vergi borçlarını affetmeye başladı. Benim kafama çocukken Zeki-Metin ile "Önce alışveriş, sonra fiş" sloganını kazıyan devlet, milyon dolarları boşverdi. Sonra o milyonlar bana KDV (ÖTV) olarak döndü ya, neyse.

Neticede bugüne kadar Beşiktaş'ın vergi konusunda sicili aktı, artık değil:

Özetle Beşiktaş'ın hem vergisi, hem de vergi cezası iptal edilmiş; 95 küsür milyon borçtan geriye 4 milyon kalmış... O benim çocukken gurur duyduğum Beşiktaş da artık resmen hırsız olmuş.

Bir de duydum ki, bu vergi utanmazı kulüp maça bir heyecanla gelen taraftarının peşinde resmi kanalında "neden korsan aldın ha, 10 lira için değer mi ha?" diye koşturuyor, fişlemecilik oynuyormuş. Gücüne güç katmaya gelen taraftar değil de, parasına para katmaya gelen müşteri olarak görüyormuş onu.

Adama "Sen önce kendi borcunu ödesene .... !" derler. 
2 Ekim 2010 Cumartesi

Beşiktaş'ın Davaları

Hatırlarsanız, Jean Tigana'nın alacakları konusunda Beşiktaş kulübüne açtığı dava Ağustos ayında reddedilmiş, Başkan Yıldırım Demirören de bunu büyük bir gurur kaynağı olarak birkaç yerde dile getirmişti. Hadi gelin madalyonun öbür yüzüne bakalım. Son bilanço döneminde (Ağustos 2009 - 10 arası) Beşiktaş Kulübü aleyhine şu tanıdık isimler tarafından açılan davalar görülmüş: (İlamsız icra takibi: Alacaklının elinde kambiyo senedi ya da mahkeme kararı olmadığı zaman borcunu çekebilmek için başvurduğu yol.) - Davacı, dava sebebi, dava kurumu, ödenen tutar. 1. Baki Mercimek, ilamsız icra, 74.035 Lira. 2. Stefano Marrone, ilamsız icra, 91.409 Lira. 3. Hürsel Tekinoktay, Genel Kurul'un iptali davası (2008'den kalma, sürüyor.) 4. Dynamo Ceske Budejovice Kulübü, Tomas Sivok'un transfer ücreti, FIFA'ya başvuru. 127.726 Euro ve %5'lik faiz. 5. Atletico Paranese, Nichika ve Parana kulüpleri, Kleberson'un transferinden dayanışma payı alacaklarının tahsili, FIFA'ya başvuru. Sırasıyla faizlerle birlikte 58.500, 15.210, 14.079 Euro. 6. Gordon Schildenfeld, Duisburg transferine ilişkin sözleşmeden alacak, FIFA'ya başvuru. 120.000 Euro. 7. Schalke 04, Ailton transferi sözleşmesine aykırı olarak hazırlık maçı yapılmaması, Almanya Bonn Bölge Mahkemesi'ne başvuru. 202.560 Euro. 8. Ricardinho, sözleşme alacağı, FIFA'ya başvuru. 685.000 Euro + %5 faiz. 9. Tomas Zapotocny, alacak, TFF'ye tam 9 ayrı başvuru. 25.000 Euro * 9 = 225.000 Euro. 10. River Plate, Higuain'in transfer alacağı, FIFA'ya başvuru. 616.000 Dolar + faiz. (dava sürüyor) 11. Hammarby, Erkan Zengin transferinden alacak, FIFA'ya başvuru. 135.000 Euro (100 bin Euro'luk ekstra ceza için dava sürmekte) 12. Centro Sporivo ve Santa Cruz Rec. kulüpleri ve Brezilya Futbol Federasyonu, Bobo'nun transferinden dayanışma katkı payı, FIFA'ya başvuru. Sırasıyla 10.635, 7.755, 14.354 Euro. 13. Mario Mamic, Schildenfeld'in transferinden menajerlik ücreti, FIFA'ya başvuru. 150.000 Euro + %5 faiz + 15.000 Frank yargılama bedeli. 14. Matias Delgado, iki senelik alacak, CAS'a başvuru. Transfer sebebiyle sadece 1 senelik alacak ödenmesi kararı. 1.435.000 Euro + 34.000 Frank yargılama bedeli. 15. Villarreal, Nihat transferi, CAS'a başvuru. 3.250.000 Euro + 15.000 Frank yargılama bedeli. (Ödemeye dostluk maçının gelirlerini de katmışız.) 16. Genoa Kulübü, Ferrari transferi, CAS'a başvuru. 2.500.000 Euro. 17. Batur Altıparmak, Rüştü transferinin menajerlik ücreti, TFF'ye başvuru. 167.110 Euro. 18. Gökhan Zan, alacak, TFF'ye başvuru. Dava sürmekte. 19. Antony Seric, alacak, TFF'ye başvuru. 265.000 Euro + 11.104 Lira Harç + 14.954 Lira vekalet ücreti. Bakın yukarıda, Schalke 04 ile hazırlık maçı yapmayı unuttuğumuz için tazminat ödediğimiz gerçeği var. Bir sürü davalar sonucunda ekstra ücret ödemesi yaptığımız gerçeği var. Neredeyse hiçbir yabancı kulübe parayı zamanında ödememiş olduğumuz gerçeği var. Bu seneye kadar Baki Mercimek'e borçlu olduğumuz gerçeği var. Delgado'nun "alacak karşılığı gönderilmesi" masalının iç yüzü var. Villarreal ile bu sene hazırlık maçı yapmamızın sebebinin adamlara olan borcumuz olduğu gerçeği var. Bunlar sadece 2010 bilanço yılına ait. Daha geriye gittiğimizde, Eduard Cisse, Bobo, Manisaspor, Bursaspor, Juan Fran, Lamine Diatta'nın da bize dava açmış olduğunu görüyoruz. Ve tüm davalar sadece bunlar da değil, sadece futbol ile ilgili olanları aldım. Daha birçok alakasız kurumun alacak verecek davaları mevcut. İsteyen kendisi okur da görür, dosya burada, Not 22 başlığının altında bu davalar.
Taraftar forma alacak, maça gidecek, destek olacak; ama bu paralar sonra avukat ücreti, tazminat, el konulan gelir olacak...
Kulüp bizim geyiğine yayınladığımız düzmece belgeleri yalanlayacak vakti buluyor, kendilerinden ricam bunları da bir zahmet yalanlamaları eğer yapabiliyorlarsa.
Sonsöz: Beşiktaş Kulübü çok iyi yönetiliyor, hiç mi hiç şüpheniz olmasın.
Not: Eğer bilançonun nasıl delik deşik olduğunu da merak ediyorsanız, şu linkte tarafımdan yazılmış yorumlara da bakabilirsiniz.
Not2: KAP'ın sitesinden dosyayı mezkur dosyayı göremeyenler için Rapidshare ve Scribd linkleri.
*Ekşi Beşiktaş özel araştırmasıdır. İsim belirtilmeden kullanılamaz.
18 Haziran 2010 Cuma

Büyük Başkan!

Fatih Demireli'ni tanıyor musunuz? Almanya'da çalışan bir spor muhabiri. Schuster ile yaptığı röportajda, Schuster'in Demirören ile 4 hafta önce görüştüğünü aktaran adam. Mehmet Çiftçi gibi sallama İspanyol gazetelerinden haber alan, İsmail Er gibi Kluivert'ı çocukluğundan Beşiktaşlı yapan birisi değil.
Demireli'nin tam özgeçmişini daha sonra borges'in kaleminden okuyabilirsiniz. Ben işin bizi ilgilendiren kısmı ile ilgileniyorum, onu alıntılıyorum:
Sonra Besiktas bir Alman teknik adamla anlasti. Bernd Schuster.. O transferi sonrasi Bundesliga.de'den kalma iliskilerini kullanip Schuster ile mail yoluyla bir röportaj yapti. Sorulari sordu, cevaplari sitede yayinladi, baska da bir sey yapmadi.. Bunu yani isini yaptigi icin bugün küfür yiyor, tehdit ediliyor ve daha da ötesi savunma yazisi icerisinde "annesinin takimi" diyerek Besiktas'i yüceltmesinden gaza gelen bir grup öküz anasiyla ilgili cümle kurma pesinde.. Dahasi.. ..Sadece isini yaptigi ve Schuster'den aldigi cevaplari sitede yayinladigi icin Besiktas yöneticileri tarafindan calistigi is yeri asagilaniyor, kendisi de yalanci, düzenbaz bir adam oluyor. NTV spor programi olan Spor Servisi , cok dogru bir sekilde röportaji yapan adami bulup programa cikariyor, gercegi daha da netlestirmek üzere adim atiyor, olan hem Fatih'e hem de Mehmet Demirkol-Fuat Akdag ikilisine oluyor.. Bu nasil bir mantiktir arkadasim?
Bir Beşiktaş yöneticisi, bir saygın spor kanalına konuk olup, buradaki en fanatik adamın etmeyeceği kalibrede laflar etti. Bugün hala daha Schuster sürecinde her şey yolunda gitmiş gibi haber yaptırılıyor.
Bizim Fenerbahçe, Galatasaray yöneticilerine yakıştırdığımız davranışları artık kendimizden de görüyoruz. İşin trajedisi ise şu: Bu lafları eden adam "Helal olsun Beşiktaş'ı ezdirmedi!" diye savunuluyor. Kendimize Müslümanız yani.
Bu kadar mı? Hayır.
Şeref Yalçın adlı ironi cazibesi bir yönetici, Haluk Yıldırım'a Akatlar'a girme cezası veriyor. Haluk'un suçu ne? Kendisine "başarısız oldu" diye eleştiri yönelten yöneticisine "e ama yani" demek en kibarından.
Beşiktaş Futbol Yatırımları Genel Müdürü Bülent Çağlar 1.5 ay içinde istifa ediyor. Niye? Kulüp onun istediği gibi bir mali denetim yap(a)madığı için.
Yani uzun lafın kısası, birileri bizim gözümüzün içine bakarak yalan söylüyor. Bir değil iki değil.
Ama bir dakika ya, Quaresma geliyor, Robinho yolda, Guti bitti. Beşiktaş'ı baltalamayın beyler! Büyük Başkan! Büyük Başkan! (Ve İnönü Stadı'ndan yükselir bu ses...)
7 Haziran 2010 Pazartesi

İnanalım Mı?

Bugün kulübümüz borsaya bir bildirimde bulundu:
"Mustafa Denizli’nin ayrılması ile boşalan Futbol A Takımımızın Teknik Direktörlük görevi için, Yönetim Kurulumuz’un verdiği yetkiye istinaden, Yönetim Kurulu Başkanımız öncelikli olarak ;
- Bernhard Schuster - Manuel Pellegrini, - Felix Magath - Mircea Lucescu - Ronald Koeman - Juande Ramos
ile teknik direktörlük görevi için yurtdışında görüşmelere başlamıştır."

Hafıza tazeleyelim:
Perşembe günü Beşiktaş'ın Schuster ile anlaştığı haberleri medyaya düştü. Menajeri açıklama yaptı, Bild'e haber oldu vs. Aynı gün bu yalanlandı. Gene aynı gün Mustafa Denizli acilen hastaneye gitti, evet kendisi kalkıp İzmir'den İstanbul'a gitti, ve rivayetlere göre beyin kanaması geçirmişti.
Cuma günü Denizli istifa etti. Kulüp hala daha Schuster ile sözleşme imzalandığını bırakın, görüşüldüğünü dahi yalanlamakta idi.
Bu sırada gündeme Pellegrini ismi de düştü.
Gelelim bugünkü açıklamaya. İhtimaller şunlar:
1. Biz Schuster ile anlaştık, yönetim bizi yiyor.
2. Schuster ile görüşülmeye başlanmıştı, ama haberler çıkınca yönetim böyle olayı dolandırmak zorunda kaldı.
3. Olaylar cidden bize anlatıldığı gibi gelişiyor, yönetim %100 doğruyu söylüyor.
1 doğruysa bu yapılan ayıptır. 2 doğruysa bu işbilmezliktir. 3 doğruysa yönetim basının tavsiyesi ile teknik direktör arıyor demektir ki, bu da yetersizliktir. Ki bakın daha Quaresma demedim.
Sağdan soldan asağıdan yukarıdan bakıyorum, şu son 5 günlük süreci bir türlü anlamlandıramıyorum. Yapabilen varsa bana da anlatsın bir zahmet.
Neticede gene yaz dönemine skandal transferlerle başladık. Bereket Dünya Kupası yaklaşıyor, İsrail olayı falan çıktı da geçen seneki kadar yer kaplamadık gündemde.
Yönetim ya ağzını sıkı tutmalı, ya da elini. Yapamıyorsa da yapabilen birisini alıp "Hocam buyur sen yap şu transfer işini biz beceremiyoruz" demeli.
"Nasıl kriz yönetilmez 101" dersini vereli çok oldu biz.
3 Eylül 2009 Perşembe

Basınla İlişkiler

Yaz döneminde basına sallamayı adet edinmiştik, ben hala daha o rehavetten kurtulamadım. Hoş, bu sefer basına sallamak yerine, bizzat bizim yönetimin basınla ilişkilerden sorumlu adamına sallayacağım. İsmini cismini bilmediğim bu arkadaşı, düpedüz tembellikle, iş bilmezlikle suçlayacağım. (jessie'nin dediği "gündüz finans, gece romantizm" esintilerinden de sıyrılırız biraz.) Ondan sonra da çuvaldızı bizzat kendimize batıracağım. Canı kıymetli olan okumasın.
Şimdi, dünkü Milliyet'te bir haber okudum. Şimdiye kadar haberlerin metnine, sunumuna, ifadelerine falan çok salladık, bu kısa vadede değişmeyecek kalitesizliği arada mizah niyetine gene sunarız, o sorun değil. Bu haberde de benzer esintiler var tabii, fakat benim dikkatimi çeken esas unsur; bu dönemde böyle bir haberin yazılabilmesi, bunun düşünülmesi.
Lafı fazla uzatmayayım, bahsettiğim haber metni şurada. Fenerbahçe'nin, bu sene nispeten astronomik ücretler ödeyip transfer ettiği fakat oynatmadığı iki "genç" oyuncu için, yardımcı antrenör Roland Koch, Aziz Yıldırım'a özel bir rapor sunmuş. Demiş ki, "Bu elemanlar süper, 5 yıl hizmet ederler." Özellikle vurgu yaptığı kesimler ise "Şimdiye kadar sakatlık nedeniyle forma şansı bulamadılar, ama bir iyileşsinler, off of."
Şimdi azıcık kafası çalışan bir adam, bu haberin ısmarlama bir haber olduğunu 100 metreden anlar. Bu haberin, Aziz Yıldırım'ın yaptığı hamleyi "doğrulamak" için, kopan transfer tantanalarını haklılaştırmak için yayınlandığı belli. Yoksa Koch'un başkana "Aziz başkan merak etme, çok sağlam adamlar bunlar" diye rapor yazacağı, bu raporun da Milliyet'te "özel haber" tadında yayınlanacağı yok. İki oyuncu için harcanmış 13.5 milyon Euro + iki oyuncu böylece önemsizleştirilecek, "beklenti" muhabbetine girilmeyecek. Ki zaten Fenerbahçe taraftarının bu transferleri sorguladığı da yok.
Bize gelelim. Tabata aşağı, Tabata yukarı. İsmail'e verilen paralar. Nihat'ın formsuzluğu. Ferrari mi Gökhan Zan mı? 2 aydır sürekli dönen haberler bunlar. Peki bu haberlere karşı şöyle bir PR çalışması yapılıyor mu? Tabata'nın geçen sene 11 golle Alex'le beraber Turkcell Süper Lig'deki en çok gol atan ortasaha oyuncusu olması ne kadar gündemde? Peki Tabata'nın kaç asist yaptığını kim biliyor? İsmail, Rıdvan, Onur hakkında Tayfur hiç rapor veriyor mu Demirören'e? (Sonra yorumlarda fitneci bile Onur kimdi yahu demek zorunda kalıyor..) Nihat'ın hırsı üzerine bir haber okuyor muyuz? Ferrari'nin korkulu rüyası X futbolcusu açıklama yapıyor mu?
Tabata, Ferrari, İsmail vs. Bu transferleri beğenirsiniz, beğenmezsiniz, kazık yemişizdir, maliyeti fazladır vs. Umurumda değil ne düşündüğünüz, fakat ne soracağınız önemli. Bu adamların, daha 1 ay geçmeden ipini çekecek kadar bizim görüşlerimizi şekillendiren dış faktörler; aynı huzursuzluğa Fenerbahçe içinde neden sebep olmuyor?
Bizim yönetim açıklama yapar birinci elden, saçmalar; resmi muhabirler İsmail Er ve Orhan Yıldırım'dır, takımı destekler gibi yapıp kösteklerler; A2 takımının teknik direktörü "Tabata Beşiktaş'a ancak baklava getirir" der; taraftar oyuncular daha oynamadan ipini çeker, ilk pas hatasında "Bu mu lan X milyon Euro'luk adam" derler. Elin oğlu Topuz ile Hurmacı'yı daha oynamadan parlatmaya çalışır, tepkileri minimuma çekecek haberleri yayınlattırır.
Hatırlar mısınız Topuz olayı sıcakken bu blog'da yapılan yorumları? Demiştik ki; "Fenerbahçe seyircisi Topuz'u bağrına basmaz bu saatten sonra, bize gelirse farklı olur, Fener forması giyip çıksa bile alkışlarız." vs. Peki Mehmet Topuz bize gelse, maliyeti İsmail'den az mı olacaktı? İsmail'in de Beşiktaş formalı pozları çıkmadı mı, o da bizim çocuğumuz değil mi? Peki İsmail'e bile 2 haftada laf etmeye başlayan tribün mü bağrına basacaktı Topuz'u?
Tamam, i.ne basın bunu da yazın, eyvallah. Bunu diyoruz sürekli. İyi de, basına veriliyor ısmarlama haber, basın yazıyor. Adam aldığı paraya, sattığı tiraja bakıyor, i.neliği nerede bunun? Sen de ısmarlama haber ver, yazsınlar. Sen de takımını olumlu gösteren haberlerin, olumsuz gösteren haberlerden daha çok sattığını ispat et, onu yazsınlar. Her yerde "Tabata 8 milyon mu?" diye isyan edeceğine "Olm 11 gol atmış adam aldık, kilidi açacak." de, kilidi açmasa da kiminin ağzı yüzü kilitlensin.
Romantizm eyvallah da; yeri geldi mi biraz burnu büyüklük yapmayı, yüzsüzlük etmeyi öğrenmemiz lazım. Yoksa İsmail'e el kol yapan, Tabata'yı ilk hatalı pasında ıslıklar, biz de seneye "Hah 8 milyon çöpe gitti" deriz gene.
Yönetim istifa ise, taraftar da istifa.
15 Nisan 2009 Çarşamba

Yusuf Şimşek vol2.

Şöyle demişiz: "Hal böyleyken, altı yıldır yaptığı en başarılı iş bir takımı küme düşmekten kurtarmak olmuş Yusuf Şimşek'i kim transfer edebilir?" Söylediklerimizi bir doğruya inanarak söylüyoruz elbette... Keşke adı Yusuf Şimşek değil de Mustafa Şimşek olsaydı ve öyle gelseydi Beşiktaş'a... Nitekim en büyük sıkıntımız Fenerbahçe'de forma giymiş topçuların gelip kariyerinin son senelerinde Beşiktaş'ta oynaması oldu Beşiktaş'ın şampiyonluk yarışından uzak koştuğu senelerde... Bu bir tesadüf değil, başarısızlıkların temel sebeplerinden biri bitmeye yüz tutmuş bu profesyonellerin Beşiktaş'a entegre olamamasıydı... Jessie'nin güzel bir lafı var bu ve buna benzer nisbeten duygusal problemlerle alakalı; "Bu problemlerin hepsi Beşiktaş'ın şampiyon olamamasından kaynaklanıyor" der... Doğru bir tespit, çünkü ister doğru olsun ister yanlış, ister saçma olsun ister mantıklı; futbol denilen hikaye böyle bir şey... Şampiyon olduğunuzda teknik direktörünüzü kovarak hata yaptığınız gerçeği de, olmadık futbolculara para yığıp, kulübün kaynaklarını yanlış kullandığınız gerçeği de ortadan kayboluveriyor... En mantıklı bakan adam bile yapılan yanlışları rasyonalize ediyor ve sizi haklı görmeye başlıyor... Gerçek böyle... Bugün de Beşiktaş'ın en büyük derdi yönetimin ilkesizliği ve plansızlığıdır... Beşiktaş uzun yıllardır beş yıllık planlar yapamayan bir kulüp. Şu anki başkanın başarısız her yılında ilkelerden taviz verilmesi de ondan... Öte yandan ilk defa bu sezonun devre arasından bu yana çok doğru işler yapan bir yönetim var karşımızda... Sessiz kalan, Ernst gibi takıma güven kazandıran müthiş bir hücum reboundçusu (tribute to Noat Samisa) transfer eden, Denizli'nin arkasında durduğunu beyan etmeyen (!) ve başarıya yol açan bir yönetim bu... Şöyle bir duruma baktığımızda bunun sebebini de görmek zor değil esasında. Her ne kadar kendine ait sıkı bir yardımcı takıma sahip olmasa da takımla ve futbolla alakalı her şeyi bize haftalık periyotlarla anlatan, her türlü açılımı kendi başına yapan ve adeta bir Premier League menajeri gibi davranan Mustafa Denizli'nin bu konudaki başarısı tartışılmaz. Hala bu kadar tepeden inme bir hareketin şampiyonluğu getirecek kadar uzun nefesli olacağına inanamasam da, üst üste yapılan bu hamleler karşılığında alınan doğru sonuçların bu işin mayası haline geldiğine ve bu sayede Beşiktaş'ı rakiplerinden bu kadar ileri attığına yürekten inanıyorum... Şampiyonluk gelmezse Sivas'ın ilk yarının son yedi maçında çıkardığı 6 galibiyet ve 1 beraberlikten alınan 19 puan başarısını tekrar etmesi sonucu gelmeyecektir... Beşiktaş cephesi elinden geleni yapmaya devam ediyor... Yusuf dedik, Yusuf'la devam edelim... Yusuf'un bugünkü durumu işte bu vaziyetin, bu sinerjinin sonucudur... Ben bugün Delgado'yu ve Tello'yu çok seven, Ernst'e ve onunla birlikte oynadığında alan savunması dersi veren Cisse'ye baktığında büyük güven duyan, Toraman, Nobre ve Sivok'un olağanüstü oyunlarıyla her maça favori çıktığımızı gören bir Yusuf Şimşek hayranıyım... Bunu yadsımak imkansız, Yusuf Şimşek son iki maçtaki üstün performansını dışarıda bırakacak olursak tam performans oynayabildiği 30 dakikalık periyotlara futbolseverler için keyif unsurları sıkıştırıyor... Tribünlerden büyük destek almaya başladı ve spektaküler oyununa devam ederse, takımın tartışmasız şampiyonluktaki en büyük kahramanı olacak... Umarız yönetim de yarattıkları bu sinerjinin ve sonuçlarının farkındadır ve bu durum "duran saat bile günde iki defa doğru saati gösterir" kavramının sonucu değildir...

Ara