.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bernd Schuster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bernd Schuster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ekim 2011 Çarşamba

Kara Kutu Schuster

Teknik direktörlerin ve sporcuların gidişleri, gelişlerinden daha önemli. Nasıl uğurlandıkları, başarılı olamadılarsa neden olamadıkları, gittikten sonra yaptıkları açıklamalar, neden başarısız olduklarının ifadeleri. Zira kulübe yeterince hakim olmuş oluyorlar, arada sözleşme de kalmayınca kendilerini rahatça ifade edebiliyorlar.

Bunu Türk teknik direktörlerden ve futbolculardan beklemek çok doğru değil. Çünkü onlar kulüpten ayrılmış bile olsalar, "yarın bir gün..." umuduyla yaşıyorlar veya kariyerleri açısından belli sorunlara parmak basmanın kendileri için sıkıntı yaratabileceğini düşünebiliyorlar.

Bugün taraftar açısından Beşiktaş'ın temel sorunu nettir. Oysa bunu televizyon ekranından ifade eden, edebilen kimse yok. Eski sporcularımız, efsanelerimiz, eski teknik direktörlerimiz lafları hep yuvarlamayı tercih ediyorlar. Giderken en çok konuşan teknik direktörümüz Ertuğrul Sağlam bile "kendi" kariyerini ve karakterini cilalamaktan başka bir şey söylemeden gitmişti.

 "Adam gibi geldim, adam gibi gidiyorum..."

Tamam da biz kendisinin karakter özelliklerini yorumluyor değildik ki. Kendisinin Beşiktaş teknik direktörü olmasında çok iyi insan olması veya olmaması öncelikli kriterler arasında değildi. Biz bekledik ki, kendi bu kadar adamken, adam olmayanların da isimlerini verseydi, yaşanan hadiseleri önümüze koyabilseydi... Sadece bir adamlık gösterisi, Beşiktaş'ın merak ettiği şey değildi. Lakin yukarıda da dediğim gibi, bu tip durumlar hayatını ve kariyerini Türkiye'de sürdürecek insanlar için kolay açıklamalar değil.

Oysa Bernd Schuster için durum böyle değildi. Zira giderken Beşiktaş kariyerini tamamen kapatmış şekilde gitti. Ayrıca, kendisini hep manyak, ağzına geldiğini söyleyen biri olarak tanıtmıştı. Basın mensuplarına, futbolculara, taraftara ve diğer birimlere verdiği ayarlarla nam salmıştı. Bunu eleştiriyor da değilim ama bu durumdan keyif alan bir çok taraftar mevcuttu.

Schuster bir gün sessiz sedasız topladı bavulunu. Tek söz söylemeden, vedalaşmadan bile, çekti gitti Türkiye'den... Gitmesinde değilim, başarısız oldu gitti. Mesele başarısız olup olmadığı değildi oysa ki, mesele neden başarısız olduğuydu...

Gittikten sonra Beşiktaş'la ilgili tek bir cümle kurmaya bile tenezzül etmedi. Şu yüzden başarısız oldum diyemedi. "Ben aslında başarılıydım..." demeye bile gerek duymadı. O konuşkan, o kendini ifade etmekten şartlar ne olursa olsun çekinmeyen, geri adım atmayan, Real Madrid teknik direktörüyken bile dobra dobra konuşan Schuster çekti gitti.

Bu çekip gidişin bir sebebi olmalı. Bu çekip gidişin ardında bizim bilmediğimiz şeyler olmalı. Schuster Türkiye'de başarısız oldu ise, şu çekip gidişi nedeniyle başarısız...

"İşte Beşiktaş sizin gibiler yüzünden bu halde"

Jean Tigana'yı hatırlar mısınız? Sizin nefret ettiğiniz, kulübü karıştırıyorlar, başkanın dışarıdan maşalığını yapıyorlar dediğiniz adamların suratına "İşte Beşiktaş sizin gibiler yüzünden bu halde!" diye bağırıp gitmişti, Beşiktaş kulübünde yapmadığı basın toplantısında...

"Başkanın babasıyla da konuştum"

"Başkanın babasıyla da konuştum..." sözünü ilk ve tek ondan duymuştuk. Oysa biz başkanın babasının kulüp işleriyle ilgilendiğini bilmezdik. Tigana çakmıştı o fişeği... Anlayan anlamıştı. İşte o yüzden teknik direktörlüğü umurumda değildi, bugün gelse sırtımda taşırdım...

Keşke Schuster de çıksa konuşsa. Takımın ve camianın durumunu fısıldasa bizlere. Dışardan göremediğimiz, anlam veremediğimiz şeylere açıklık getirse. Mesela Quaresma'yı anlatsa... Ondan gerçekten "büyük yıldız" diye mi bahsediyor? Durduk yere Ernst'i neden kesmeye başladığını anlatsa mesela... Bugüne ışık tutmaz mı?

Ve Carvalhal Ernst'le Tanışır

Sorsak sayın Schuster'e son 1 senede Ernst'in her kesildiğinde aşağıya, her kadroya alındığında yukarı ivmelenmemizin nedenini. 2011'i bitirdiğimiz şu günlerde neden Ernst ve Hilbert'in 76. defa keşfedildiklerini...

Bugün "Schuster'e haksızlık edildi..." denince hep sessizce çekip gidişi geliyor aklıma. "İşte o yüzden!" diyorum, işte o yüzden başarısızdı ya. İşte o yüzden gitmeliydi....

Yoksa bu yönetimle başarılı olunamayacağını ben bilmiyor muydum sanki?
20 Mart 2011 Pazar

Ne değişti?

35 puanlı Manisaspor'a karşı 93. dakikada 0-0'lık skoru korumak için oyuncu değişikliğine giden Beşiktaş'ın 43 puanlı lig 5.si Kayserispor'u net bir skorla yenmesi elbette bir şeylerin değiştiğinin göstergesi... Bu noktada rakibin form düşüklüğünün de payı yadsınamaz, zira her maç dokuz doğuran Beşiktaş defansının özellikle ikinci yarı çok rahat oynamasında Kayserispor'un dağınıklığı önemli rol oynadı. Maç başladığında Beşiktaş'a nazaran daha istekli, daha kendinden emin bir Kayseri bekliyorduk, gayet de yanılmışız.

Beşiktaş'a gelecek olursak... Elbette teknik direktör değişikliği kötü gidişten bunalan futbolcular için bir rahatlama fırsatı oldu. Kötü gidişte en az Schuster kadar hataları vardı ama neticede onlar futbolcuydu, kendilerine verilen görevi uygulamaya çalışıyorlardı. Teknik direktör hatalarını, şahsi hatalar(Ferrari, Sivok, Toraman vb vb) izledi... 17'de 17, İBB, Kiev, Fener, Trabzon derken Beşiktaş "takım olarak depresyona girdi". Tayfur Havutçu'nun gelişi, bu depresyondan çıkmak için en iyi fırsattı. Futbolcuların, bir hafta öncekinden daha hırslı olmasının sebebi tam olarak budur bence. Yoksa Schuster'den nefret edip Tayfur'u sevme durumları falan, bunlar komik şeyler...

Ama senelerdir futbolla yatıp kalkanlar bilir ki teknik direktör gazı en fazla 2-3 hafta sürer. Futbolda sadece gazla hiç bir şey yapılmaz. Fatih Terim yapamadı ki Tayfur yapsın... Beşiktaş'la ilgili en çok merak ettiğim husus, gazın yanında gelen değişikliklerin takımı ileriki haftalarda nasıl etkileyeceği... Guti, artık stoperden top almak için ceza alanımızın önüne gelmiyor. Stoperden top alma işini artık Ernst(MC1), Necip(MC2) ve hatta bekler yapıyor. Bu sistemin işlemesi (ki dünkü maçın ilk yarısında işlemedi) rakibin cezasahasına Q7-Guti-Simao-Bobo(Almeida) dörtlüsünün kurulması anlamına geliyor. Rakip ortasahayı geçmekte zorlanınca da bu dörtlü bir şekilde cezayı kesiyor. Burada bence olay, dörtlünün ceza kesmesi değil, rakibin ortasahayı geçmekte zorlanmasıdır. Ki bu da Ernst-Necip'in agresifliğinin bir meyvesi, başka bir şey değil. Geriye yaslanmayan iki ortasaha, tabiri caizse, ölümüne mücadele edip "Ortasaha geçilmez" demiştir dün. Bu rolü ilerde Fernandes de üstelenebilir ama o enerjiyi Aurelio bulur mu, şüpheliyim.

Bütün bunları konuşurken bir kez daha belirtelim; Kayserispor'un düşen form grafiği bizi yanıltmış olabilir. Dün Beşiktaş'ın zayıf halkasını zorlamaktan çok uzaklardı. Tayfur Havutçu'yla neyin değişip değişmediğini görebileceğimiz 10 maç olacak. Hedefimiz kupa ve Beşiktaş adına yakışır, ilkeleri olan futbol... Heyecanla bekliyoruz. 

Beklerken de ufak notlar alıyoruz:
  1. Ekrem sağ bekte aksıyor ve bu Ekrem'in suçu değil. Kupa maçına kadar Rıdvan veya Hilbert ilk 11'e adapte edilmeli. Rıdvan'ın maç eksiği olduğunu düşününce eldeki tek alternatif Hilbert, ki ilk 18'e giremedi dün.
  2. Yedek stoper ve bek yokken Hilbert ve Sivok ilk 18'e giremiyorsa burda bir sorun var demektir. Tayfur Hoca, Aurelio ve Fernandes'in stoper olarak da oynayabileceğini düşünüyor heralde.
  3. İsmail Köybaşı bugün çok istekliydi, alnından öpüyoruz.
  4. Q7 gene yaptı yapacağını, bir de şu sağa sola ayak sallama huyu olmasa...
  5. Hoşgeldin Ernst...
  6. Sen de hoşgeldin Almeida...
  7. Halis gol gol gol...
  8. Stat kayıyor (ama kime)


18 Mart 2011 Cuma

Schuster Giderken

Bugün; 18 Mart 2011
Bernd Schuster'in istifa ettiği tarih ise; 15 Mart 2011

Yani olayın üzerinden 3 tam gün geçti, Tayfur Havutçu görev başı yaptı, yönetim sezon sonuna kadar Tayfur Havutçu ile devam kararı aldı. Tayfur konuştu, yönetim konuştu, sular şimdilik durmuş görünüyor.

Bir detayı atladık mı yoksa? 

Schuster konuşmadı!

Ağzını açıp tek kelime etmedi. 6 ayda ulaştığı bu eşsiz başarısızlığın gerekçelerini ortaya koymadı, ceketini aldı çıktı. Aylardır biraz da söylediğimiz buydu zaten, Schuster ceketini alıp giderken geriye hangi Beşiktaş kalacak? Kulübün başlangıç tarihini Schuster'in geliş tarihi yapar, Beşiktaş'ın bugüne kadar edinmiş olduğu değerleri hiçe sayar ve sıfırdan başlarsanız işler kötü gittiğinde o ilk noktadan daha geride olursunuz.

Beşiktaş'ta şu an derin sorunlar bulunuyor. 3 ay öncesinin tartışılmaz isimleri bugün kendi geleceklerinden umutsuzlar. Sezon sonu kimler gidecek, kimler kalacak, Almeida gerçekten mutsuz mu, gelecek teknik direktör Quaresma'yla sıkıntı mı yaşar, Guti futbolu bırakıp antrenör mü olacak, Fernandes'in akıbeti ne, Ferrari hain, Ernst tedirgin, Sivok vasat, Bobo yetersiz ve daha Holosko geri dönecek ve bu takım seneye 1 kademe daha yaşlanmış ve bir kademe daha ağırlaşmış olacak. 

Ben bir taraftar olarak Schuster'den çıkıp bir açıklama yapmasını bekliyorum. Bu, onun işinin de bir parçası. Ceket alıp çıkmak, bu işin özünde yok. Anlatacaksın, neden başaramadığını söyleyeceksin. Söyleyeceksin ki, teknik direktörlük kariyerinin devamında insanlar sana inanmaya devam etsinler.

Oysa bunlar maalesef Schuster'in ilgi alanında değil. Başarısızlığının üç gerekçesini söylemeye bile tenezzül etmiyor. Ben hayatımda Beşiktaş kulübünden bu kadar kaçarak giden bir teknik direktör hatırlamıyorum. Serdar Bilgili'nin başkanlığı bırakması 1, bu 2...


Madem Schuster bunları anlatmıyor, ben anladığımı yazayım. Bugün Schuster ve Beşiktaş ilişkisinde görünen en net resim, Schuster'in Beşiktaş takımına olan inancını kaybettiğidir. Çünkü inancı kaybolmasa, kalıp başarılı olmak adına çaba sarfederdi. Peki inancı kalmadığı oyuncular kimler, işte bu sorunun cevabı bize bizim geleceğimizle ilgili bilgiler verecek. 

Schuster sizce Erhan Güven'e mi, Nobre'ye mi inancını kaybetti. Yoksa Guti, Quaresma veya Hugo Almeida'ya mı? Bakın Bernd Schuster kağıt üzerinde teknik direktör olmadan şampiyon olacak bir takımın gelecek sezonuna bile kalmayı tercih etmedi. Sıfırdan başlayacak bir yarışın içinde bile olmayı zor gördü.

Bu, kaybedeceğini anlayan adamın yarıştan çekilmesi durumudur. Schuster giderse gitsin, önemli olan o değil. Lakin önemli olan Schuster'in bu takıma neden inancını kaybettiğidir. Schuster'in futbol aklına, bilgisine güveniyorsanız, Schuster'in Beşiktaş'tan kaçarak terkedişine kayıtsız kalamazsınız. Çünkü biz yarın Schuster'in inanmadığı bir oyuncular topluluğuyla oynamaya devam edeceğiz.

İşte Schuster'in bir şeyler söylemesi bu açıdan önemliydi. Söylerse, yine bu açıdan önemli olacak. Bu takım, kağıdın üstünde durduğu gibi çimin üstünde durmuyor mu? Bu takım, ufak rötuşlarla tekrar yükselemez mi? Bu takımda gelecek yok mu? 

Schuster son kararıyla bu soruların hepsine cevap verdi. Şimdi ise gerekçelerini öğrenme zamanı...

Onun için değil, bizim için!
15 Mart 2011 Salı

Schuster İstifa Etti


Biz seni yedirmemeye dünden razıydık, lakin sen de keşke bize daha çok yardımcı olsaydın be Schuster Dayı. Derdini anlatamadın, özverini gösteremedin, tavşanlardan bıkmış bu taraftara daha çok tavşan verdin. Medya seni yerken arkanda da doğru düzgün durmadılar. Senden ne istendiğini kimse anlamadı.

Neticede işler hiç yolunda gitmedi. Galiba kimyalar uyuşmadı.

Yolun açık olsun. Giderken Voldemort'u da götüreydin keşke...
19 Şubat 2011 Cumartesi

Son Kullanma Tarihi: 17.02.2011

Bir teknik direktörün Beşiktaş'taki geleceğinin ne olabileceğiyle ilgili tahmin yapmak, bazen çok kolay olabiliyor. Futbolcuların ruh halleri, tribünün tepkileri, yönetim kurulunun, başkanın tavırları bu konuda yeterli derecede ipucu veriyor.

Beşiktaş gibi, tribün / futbolcu, tribün / teknik adam ilişkilerinin diğer kulüplere göre daha fazla olduğu kulüplerde, tribün tavrı her zaman belirleyici olmuştur. Ben Beşiktaş tribünü ile polemiğe girip, arasına kara kedi girip başarılı olmuş bir teknik adam hatırlamıyorum. Belki futbolcu bazında tek istisna var (İbrahim Üzülmez) ama Çağdaş Atan, Souleymane Youla, Filip Holosko, Matias Delgado, Rodrigo Tabata gibi örnekler var. İlk fırsatta Erhan Güven'in elden çıkarılacağı gibi mesela... Hakan Arıkan ha keza.

Dinamo Kiev maçı bu yüzden tarihi bir maçtı. Bana göre, Bernd Schuster'in pratikte teknik adamlığının sona erdiği gündü. Hatta o maçın malum dakikasındaki Ernst - Erhan Güven değişikliğinde...

Diyeceksiniz ki, bu tribün daha önce bir çok oyuncu değişikliğine benzer tepkiler göstermişti... Kabul! Lakin tribünün Schuster'e gösterdiği "ilk" tepkiden yaklaşık 20 dakika sonra "Schuster İstifa" noktasına gelmiş olması çok ayrı ve üzerine konuşulası bir konu. Teknik direktöre toz kondurmuyorsunuz, arkasında duruyorsunuz.. Bir oyuncu değişikliği, aynı maç içindeki ters sonuç ve "Schuster İstifa"

Kabul edelim ki, Schuster istifa tezahüratı - hem de tüm stadyum katılımlı - bugünün tezahüratı değildi. İnsanlar doldular, doldular, doldular ve patladıkları yerde Schuster'in ipini çektiler.

Aynı şeyin Mustafa Denizli'nin başına geldiğini hayal edin... Geldi de zaten.

"Söylesene bize hocam,
takım niye oynamıyor?"

Dünyanın en tatlı hesap sorması... İşte o tezahürat, Mustafa Denizli'nin kalmasına ve başarılı olmasına yol açtı. Zira tribünler tepkilerini ortaya koyup rahatladılar. Oysa tüm medyaya karşı bir tavırmış gibi gösterilen Schuster'i koruma seansları, esasında insanların içselleştiremedikleri bir durumdu.

Sonuçta da, Schuster ilk tepki gördüğü karşılaşmada istifa sesleriyle uğurlanıp, -yanlış bilgi almadıysam- Polis nezareti eşliğinde stadyumu terketti.

Peki bundan sonra ne olacak... Ne olacağını tahmin etmek hiç zor değil.

Beşiktaş sezon sonuna kadar olan esasında "önemsiz" görünen şu dönemi artık minimum hasarla atlatmak durumunda. Schuster'in ve oyuncuların üzerinde hiç bir anlamı olmayan bir "kazanma baskısı" olacak. Kaybedilen maçlarda da, Ekşi Beşiktaş, Toxic Beşiktaş'a dönüyor eleştirileri...

Puan kaybetmek kadar doğal bir şey yok. Lakin Beşiktaş bu doğallığın içerisinde yeniden şişmeye başlayacak. Her olumsuz maçtan sonra Schuster'in basına verdiği demeçler daha da batmaya başlayacak, medya daha çok vurmaya çalışacak...

Schuster'in bu durumdan kendini sıyırması için X'de X formulüne geri dönmesi gerekiyor. Lakin her kulvarda havlu atmış bir Beşiktaş'ta kimi ne kadar konsantre edebilirsiniz?

Beşiktaş'ta suların durulması için Schuster'in taraftarla ilişkisini düzeltmesi lazım diyeceğim, hayır! Taraftarla ilişki kurmaya başlaması lazım. "Bunu futbolculara sorun", "Yoo alakası yok", "Rahatsızlık duyan gelmesin" gibi cevaplar, Türkiye'deki yaşam süresini kısaltacaktır.

Özetle, Schuster'in arkasında duran tek kale olan Beşiktaş taraftarı, Kiev maçında Schuster'e karşı, -artık- mesafeli olduğunu ortaya koymuştur. Beşiktaş'ı uzaktan-yakından bilenler için, tribünle futbolcu, tribünle teknik adam ilişkilerinde bir çatlak oluşmuşsa, bu birlikteliğin hangi yöne ve nasıl gideceği bellidir.
Bernd Schuster haftaya mı kovulur, 6 ay sonra mı kovulur, kendi mi gider bilemem.

Lakin tarihe baktığımızda "ne olduysa Dinamo Kiev maçında oldu" diyeceğiz.

Ben işlerin bundan sonra iyiye gidebileceğine ihtimal vermiyorum. 

Keşke futbolculara portekizce tezahürat yapacağımıza, "takım niye oynamıyor"un Almancasını çevirseymişiz...

Schuster'i -Şimdilik- Yedirtmeyiz!

Bir ara popüler olmuş söyleme kendi baharatımı katıp ortaya bunu çıkartıyorum, söylemlerin birbirine karıştığı bu kaos ortamında kafayı sudan çıkartmış oluruz.

Schuster an itibariyle başarısızdır. Bu konuyu tartışmanın anlamı yok. Ligde 6. iseniz, Avrupa Ligi'nde umudunuz kalmamışsa ve Türkiye'nin sicilini iyileştirememişseniz ve elinizde sadece yıllardır züğürt teselliniz olmuş Türkiye Kupası varsa bir teknik direktörü başarılı addetmek zordur. Hele ki, ayarlanmayan beklentiler sebebiyle, transfer hamleleri çok daha fazlasını vaat etmişken.

Ama Schuster'i şu anda yollamak, Beşiktaş'ın edip de sıvaması demek olur. Schuster sezon sonuna kadar bu takımın teknik direktörüdür, bunu konuşmak hatadır.

Neden mi? Beşiktaş futbol şubesi, belirli bir vizyon dahilinde bir teknik direktör ile anlaşmıştır sene başında. Eğer o teknik direktör değiştirilecekse, vizyon gözden geçirilerek, işe yaramış ya da yaramamış taraflarının detaylı analizi yapılarak o değişiklik yapılmalıdır.

Bugün Schuster giderse ne olur?

1. Takımın başına "evladımız" geçer, ki bunun işe yaradığı bir tek hal hatırlamıyorum ben.
2. Takımın başına "idareten" birileri geçer. Bu durumda bir başarı gelirse 2008 Galatasaray'ı gibi sahte mutluluk yaşanır ve vizyon darmadağın olur, başarı gelmezse de takımın "dağınıklığı" sebepsiz yere katmerlenir ve de -özellikle- yabancı futbolcuların motivasyonu biter.

Üçüncü bir hal yok Türkiye şartlarında.

O yüzden en doğrusu sene sonuna kadar beklemektir. Sene sonunda, gerek psikolojik, gerekse teknik işler tartışılır, Schuster'in neleri eksik yapıp neleri doğru yaptığı düşünülür, bu bağlamda ya Schuster reforme olur ya da "işi bilen"lere "Biz böyle böyle bir teknik adam arıyoruz, bulun" denir ve de görüşmeler o doğrultuda yapılır.

Şu an camianın ihtiyacı olan şey, öfkeyle kalkmamaktır. Sorunlarımız zaten psikolojik iken, böyle bir dağılmışlık havası sadece müstakbel hatalara davetiye çıkarır.

Fenerbahçe maçından beklentim, tribünlerin Kiev maçını anımsatmamasıdır. Ne yazık ki yanlış zamanda tehlikeli bir maç oynuyoruz, umarım her şey yolunda gider. Şu anki manzara "Bu kulüp kokmaya başladı" dedirtiyor zira.

Skor mu? Başlatmayın skoruna, Beşiktaş'a bir şey olmasın yeter.
16 Şubat 2011 Çarşamba

Kısım I: Yönetimin İyi Yaptığı - Vizyon ve Schuster

(Tam iki haftadır bu yazıyı yazmayı planlıyorum, ama öyle acayip olaylar dönüyor ki gündemin içine yediremedim bunu. En sonunda böyle iki kısımlık bir yazı yazmaya karar verdim, bugün överken yarın da yereceğim.)

Serdal Adalı'nın yönetime katılmadan önce bir beyanatı vardı bilmem hatırlar mısınız, kendisi "Beşiktaş'a Messi ayarında yıldızlar kazandıracağız" minvalinde laflar etmişti. Tabii o zaman -doğal olarak- ti'ye almış, kendisini bir Cem Uzan gibi değerlendirmiştim. Lakin zaman bize bir şey gösterdiyse, o da Adalı'nın cidden yere basan ve ufuk açıcı işler yapabileceği oldu.

Bir tek adam bir şubenin icraatlerini tek başına değiştirebilir mi? Oluyormuş demek. İşte bugün sakız gibi çiğnenen "vizyon" lafının mana kazandığı noktalardan birisi.

İşin ayrıntısını bilmiyorum, ama Adalı'nın -futbol geçmişinin olmadığını da göz önüne alırsak- tek başına bu hamleleri yapması imkansız. Belli ki kendisinin temasları var, bağlantıları var, işi bilenlerden tavsiye alıyor, kendisine önerileni kabul etmek yerine daha fazlasını arıyor. Simao'yu 900 bin Euro'ya, Guti'yi bonservissiz getirmek Türkiye'nin son yıllarda gördüğü en başarılı transferlerdir, ama işin püf noktası o şartları oluşturmaktır.

İşte bu noktada bir ayrımı iyi yapmamız gerekiyor: Beşiktaş'ın vizyonu gerçekten değişti mi? Bu sorunun cevabı sadece boş geyik değil, zira bu sorunun cevabı, Schuster konusunda alacağımız pozisyonu da tamamen belirleyecek nitelikte.

Açıklayayım: Biz Schuster'in gitmesini -kendisi performans açısından tatminkâr bir iş ortaya koymasa da- neden istemiyoruz? Cevap söylemimizde gizli: Schuster'i yedirtmeyiz. Bunu diyoruz hep, çünkü korkuyoruz ki Schuster gidince/giderse yerine bir "öz evlat", ve hatta isim verelim, Şifo ya da Metin gelecek günü kurtarma adına.

Peki hakikaten öyle mi?

Adalı'nın ya da Demirören'in açıklamasıydı bu Schuster'e dair: "Biz hocaya "bize hücum oynat" dedik." Daha Mustafa Denizli görevdeyken Schuster ile bu temas kurulmuştu hatırlarsanız. Buradan şu sonuç çıkıyor: Adalı işi bilenlere sordu, soruşturdu; Türkiye şartlarında hücum futbolu diye tabir edilen oyunu oynatacak bir teknik direktör aradı ve Schuster ismi bulundu. Bunun marketing değeri de hesaplandı ve de böylece imzalar atıldı.

Bugün Adalı'nın, Beşiktaş'ın futbol şubesinin işleyişini değiştirdiği aşikar. Sadece yıldızlar da değil, yerli transferlerinde de mantıklı hamleler yapılıyor, geçmiş hatalardan kurtulunuyor.

Hal böyleyken tekrar soralım: Beşiktaş'ın başına Schuster'den sonra gene benzer karakterde bir teknik direktör geleceğine inanıyor muyuz? Eğer bilsek ki sene sonunda Schuster gönderilecek ve misal, Magath gelecek. O zaman gene "Schuster'i yedirtmeyiz" der miyiz?

Beşiktaş futbol takımından çok teknik direktör geldi geçti, ben üzerinde bu kadar tartışılan ve ismine dair kamplaşılan başka birisini hatırlamıyorum. Bugün bu kadar sertleştiyse söylemler, bunun sebebi bu Schuster'i yerler korkusu değil mi? Yakın zamanda örneği oldu, Galatasaray önce Üstünel'i, sonra onun transferlerini gönderdi mesela. Zaten memlekette hep bir "İsmim -oviç olsa" söylemi trend olmuştur, o önyargı da malumumuz...

Neticede olay Schuster değil, Schuster'in Beşiktaş'ta yıllar sonra gelen akıllı icraatleri temsil etmesi. Schuster'e taraftarın yer yer fazlasıyla yüklediği değer, bir yerde tamamen sembolik aslında.

Hal böyleyken yönetim taraftara bu güveni verebildiği, illa Schuster'in değil ama Schuster ile beraber ortaya koyduğu vizyonun arkasında duracağı izlenimini yarattığı takdirde, Beşiktaş taraftarının bölünmüşlüğü de sona erecektir zannımca.

İşte bunu da yarın inceleyeceğiz, zira yönetimimiz hala daha Halkla İlişkiler konusunda tam bir facia. Ve bu mefhumların birisi mevcut değilken ötekisi de anlamsızlaşabiliyor.
30 Ocak 2011 Pazar

"2" İleri "1" Geri

Mantık ve taraftarlık iki zıt kutup. Birbirlerini olabildiğince itiyorlar, mantığa yakınsadığınızda taraflılığınızı yitiriyorsunuz, taraftarlığınız ağır bastığı dönemlerde de mantığınızı... Bundan 2 hafta önce Manisa deplasmanında kazanırken "Beşiktaş bu sene neden şampiyon olamayacak" ı izledik demiştim. Oysa bu maçtan önce ciddi ciddi hesap kitap yapıyordum şampiyonlukla ilgili... Hatta 2 sene önceki şampiyonluğumuzdan aşina Galatasaraylı arkadaşlarım, "gene hesap kitaba başladı" demeye başlamışlardı. Taraflılığımız ağır basmış demek ki, kendi gördüğümüzü unuttuk...

Beşiktaş neden şampiyon olamazdı, Manisa maçından bugüne ne olmuştu bunu konuşmak lazım.

17'de 17 veya 17'de 14 yapmak, kadro kalitesiyle vs önemli ise de, esasında bir psikoloji meselesidir. Teknik direktörünüzün bu maçları nasıl gördüğüdür önemli olan. Başınızdaki adam bu maçları maç maç final havasında mı görüyor, yoksa süreç içindeki bir maç olarak mı görüyor. Beşiktaş'ın, bulunduğu puan durumu itibariyle maç maç ilerlemekten başka çaresi yoktu. Gerekirse, Schuster'i haftada bir Mustafa Denizli'nin rakı masasına gönderecektik ve her maçı maç maç oynatmasını sağlayacaktık.

İstediğimiz bu olsa idi, Mustafa Denizli kalırdı diyeceksiniz. Ben de o zaman, şampiyon olamazsın diyeceğim.

Neden?

İ.B.B deplasmanı, bu ligin şartları bakımından en değişik deplasmanı. Bu ligde Kadıköy'den ve Olimpiyat Stadyumundan sağ çıkana madalya takıyorlar... Bunun bir nedeni olmalıydı değil mi sayın Schuster? Bilmem kaç sezondur Olimpiyat Stadyumu kabusumuz olmuş ise, istatistik kağıtlarına bakar ve sorarsın; orada ne oluyor? Onlar da anlatırlar sana... Yıllardır bunu yapıyorduk ve yeniliyorduk diye... Bir şey yaparsın. Ne yaptığın sana kalmış ama yaparsın.

Düşünün ki, ligin ilk devresinin ve Beşiktaş'ın son 2 sezonunun temel direği Fabian Ernst. Bugünkü kadronun 4. oyuncusu olmuş durumda. Bir mağlubiyet daha alsak önce sözleşmesini donduracağız, sonra da Kasımpaşa'ya kiraya vereceğiz. Aurelio, Guti, Ernst, Necip'in olduğu yere Fernandes'i alıyorsun. Daha 3 gün önce sözleşme yenilediğin 32-33 yaşındaki Ernst ise alternatifin alternatifi olmuş durumda. Yapma hocam, biz da o kadar zengin değiliz... Ernst'i oynatamadan ligi kaybettin hocam. Oldu mu şimdi?

Manisaspor, Bucaspor, Trabzonspor, İ.B.B maçları... Her çeşit maç... Hepsinin tek bir ortak noktası var; Kaybetmeye lüksün yok. Manisa'ya yenilsen eleniyorsun, Buca'ya yenilsen lige havlu, Trabzon'la kupa veda, İ.B.B lige veda... Manisa'da 80 küsürde penaltıyla kupaya tutunuyorsun, Trabzon maçının ikinci yarısı sinyal vermemiş gibi aynı düşünceyle İ.B.B karşısına çıkıyorsun. 10 maç üstüste kazanmış olsan bile İ.B.B maçına "bi dur" dersin. Adam seni Holosko'yla da yeniyor, Simao'yla da... Şimdi Schuster gider, seneye Muster gelir, biz gene İ.B.B'ye yeniliriz...

17'de 17'nin formülü bu değildi, olmazdı. İ.B.B geçilse sonraki hafta bugün konuştuğumuzu konuşurduk.

Hadi, baklayı çıkaralım; Schuster'in 17'de 17 umurunda falan değil. Hani birilerinin sistem, düzen, anlayış dediği naneler ne ise, onun peşinde. Bunu sorgulamam. Oynattığı adamlar, oyun düzeni kendi tercihidir.

O zaman hocam Schuster, şunu soruyorum; bu yeni düzeninde Fabian Ernst 4. oyuncu ise, niye sözleşme imzalattın hocam? "Hiç bir şey yapmasa koşar" ın Necip'ini daha saymadık...

Liderden bilmem kaç puan gerisindeyiz, 2 ileri - 1 geri "ilerliyoruz", lütfen gelecek senelerin takımı diyip Aurelio-Guti göbeğini yedirme bizlere. Şüphesiz öyle oynayacağın maçlar da olacaktı ama...

Bu maçta neden Ernst'i bu kadar konuştun demeyin...

Marco Aurelio neden kırmızı kart gördü... Stadyumda bulunduğum yerden darbeyi görmedim ama nedenini biliyorum. Manisa, Buca, Trabzon ve Belediye... Abdullah Avcı'nın maçtan sonraki açıklaması da ortaya koyuyor; Beşiktaş'ın "Aurelio'nun sağı ve solunda bıraktığı boşluklardan faydalanmak istedik..." 34-35 yaşında bir defansif orta saha oyuncusu bu denli yükü sırtlanmış ise, nabız değerlerinin pek sağlıklı olmayabileceği ilk devrenin son dakikasında 4 adet hamleyi 1 saniye aralıklarla yapmak durumunda kalırsa 4. hamlesinin rakibinin bacağına olması kaçınılmazdır...

Beşiktaş'ın bu sezon hedefi, amacı nedir Allah aşkına? Sadece seyirciye keyif vermek mi? Kazanmayan takım keyif falan vermez, hikayedir.

Benden Schuster'e güzel bir hedef o zaman; Bizi ligin değil ama 2. yarının lideri yap hocam...

İstersen çık sen oyna, sen bilirsin.
27 Ocak 2011 Perşembe

Yanıyorduk

Ersan'ın değiştirilmesi işaretini gördükten sonra hepimiz 6'ya kadar saydık, itiraf edelim. Lakin kenarda eşofmanının altını çıkaran Fabian Ernst'i görünce baştan saydık. Saymaya baştan da, sondan da başlamak farketmiyor, yabancı sayısı 7'ye çıkıyordu. Mesela ben, "Ersan çıkıp nasıl Ernst giriyor ki..." dedim kendi kendime. Sonra da "aman canım şimdi tekrar parmak hesabı yapmayayım, bu kadar da büyük hata yapmıyorlardır, onlar doğru saymışlardır" dedim.

Sonra yedek kulübesinde bir hareketlilik, bir telaş...

Guti kenara bir şeyler anlatıyor. Ekrem Dağ oyuncu değişikliği için kenara gelmiş, o kadar şaşkın bakıyor ki... Sahada hangi mevkide oynayacağını biliyorsa neyim...

Neyse ki, bu karışıklık uzun sürmedi, çünkü maç bitti.

Peki şimdi bir beyin jimnastiği yapalım. Fabian Ernst sahaya adımını atmış olsaydı ne olurdu?

3 puan Beşiktaş'tan Trabzonspor'a geçerdi,
Türkiye kupasından elenirdik,
Trabzonspor hiç hesapta olmayan bir moral kazanırdı,
Maskara olurduk,
Camiada deprem olurdu,
Bernd Schuster bundan sonra ağzıyla kuş tutsa yaranamazdı
İşimiz biterdi.

Bana göre Fabian Ernst'in soyundurulması bir skandaldır, telafi edilmiş olsa bile. Türk futbolunun matematiğinde 1. sırada yer alan "yabancı kontenjanı" sorunsalının maçın en kritik anında ve en hızlı karar verilmesi gereken yerinde atlandığını ifade eder. Bu, bana göre eksik konsantrasyondur. İş kazası olarak kabul edilemeyecek kadar önemli bir detaydır. Ağır kusura girer...

Neyse ki, sonucunda bir olumsuzluk olmadı. Nedeni de irdelenirse seviniriz...
15 Aralık 2010 Çarşamba

Altyapı: Madalyonun Öteki Yüzü

Türk Futbolunda Değişim ve Gelişim Üzerine: Madalyonun diğer yüzü Gürcan Ulusoy'un Ekşi Beşiktaş blogunda 21 Eylül tarihinde yayınladığı Değişim ve Gelişim başlıklı yazı Beşiktaş'ın aleni bir şekilde, GS ve FB'nin de sorunlu bir yaklaşımla yaşadığı değişim sürecine değiniyor ve değişimin doğal ama gelişimin zaruri olduğundan dem vuruyordu. Beşiktaş'ın o dönemdeki oyunu ve aldığı sonuçlar da hem değişmekte hem de gelişmekte olduğunu gösteriyordu. Bu tespite o dönemde katılmayacak Beşiktaşlı yok gibiydi. Beşiktaşın aldığı mağlubiyetler ve özellikle son iki maçta da sergilediği oyun anlayışı bazı kesimlerde şüphelere yol açmış gözükmekte. Boyalı basında kademe kademe yükseltilen eleştiriler, bel altı vuruşlar ve en son Sergen'in yorumlarında şahit olduğumuz saldırılar da bu karamsarlığa benzin dökmekte. Bu noktada Değişim ve Gelişim tartışmasına geri dönmek ve bu yaşananların gelişmekte olan takımın ergenlik krizleri ya da doğum sancıları mı olduğu, yoksa bazılarının benzetmekten büyük mutluluk duyduğu GS-Rijkaard eşleşmesi gibi bir yol kazasına mı gittiğini sorgulamak faydalı olabilir. Görüşümü baştan açıklayayım: Ben hala takımımdan umutlu ve mutluyum. İyi oynayıp alınan mağlubiyetleri kişiliksiz futbola ve sahadaki plansızlığa her zaman tercih ederim. Artık miyadını doldurmuş, aldığı paranın hakkını vermekten uzak, yaşlı oyunculara sinirlenmekle beraber, yıllar sonra formamızı heyecanla giyip heyecanını bastırmaya çalışan gençleri, Onur'u, Necip'i, Ersan'ı, Ali'yi görmekten mutluyum. Bu oyunculara sahip çıkan, şans veren bir hocamız olduğu için de gururluyum. Golü atıp günü kurtaran oyuncuyu alkışlayan ama 90 veya 120 dakika çalışan adama aşık olan bir tribünümüz olduğu için de şanslı olduğumuza inanmaktayım. Peki neler oluyor? Ulusoy'un da yazdığı gibi değişim ve gelişim arasında yaşanan muktedirlik sorunu mu mevcut? Cevabım ise peşinen evet. Beşiktaş gelişmeye çalışyor ve bunun sıkıntılarını yaşıyor. Eğer hoca bazı şeyleri değiştirmek istiyorsa o kolay. Birini kesersin birinin sırtını sıvazlarsın, bağırırsın zıplarsın olur. Bakın, Hagi gelince Galatasaray değişti. Gelişti mi? Bilemiyorum. Schuster'e yönelik boyalı basın eleştirileri zirveye ulaştı veya ulaşmak üzerine. Tehdit bile edildi 'Aklını başına alması' için. Buradan bu eleştirenlere bazı sorular sormak isterim: Bu adam kendi istediği oyuncuları transfer edebildi mi? Bu adam kimi göndermek istediyse ona bile muhtaç hale gelmedi mi? Bu adamın en bel bağladığı adam sakatlanıp sezonun yarısını kapatmadı mı? Bu adamın verdiği taktikler takımı pozisyona soktu ve senin bu adama forvet diye verdiğin oyuncular topu dağlara taşlara vurmadı mı? Bu adama sen golcü diye Nobre'yi, oyun kursun diye Tabata'yı vermedin mi? Nihat'a o kadar parayı bu adam mı verdi? Kaleciyi boşa bu adam mı çıkarttı? Bu liste daha gider. Adama verilen malzeme ile elinden geleni yaptığı için şükran duyan taraftarlar da olmasa şimdiye yerine değişim başlatan birileri çoktan talip olmuştu. Eminim Demirören'in cebini çaldırıp kapatanlar başlamıştır. Kendisinin son yıllardaki icraatlerini bilenler ise içten içe endişe içinde. Bir türlü inanamıyoruz sayın Başkan'ın değişip geliştiğine. Peki gelişim garanti mi? Buna net bir cevabım yok. Siyaset biliminden ödünç kavram alacak olursam, Albert O. Hirschmann isimli düşünür geliyor aklıma. Eğer birşeyleri hem değiştirmek hem de geliştirmek isterseniz, sizi üç kötü olasılık bekler der kendisi 'gericiliğin retoriği' eserinde. Bir olasılık Perversity-terslik olur, bir şeyi düzelteceğim derken daha da köüye götürürsünüz. Bir diğer olasılık ise Futility-Yararsızlık'tır, çabalarınız boşa gider bir gelişme gösteremezsiniz. Son ve en tehlikeli olasılık ise Jeopardy-Risk'dir. Bu durumda sadece gelişme göstermeyi başaramamak bir yana, eldeki mevcut kazanımları da kaybedersiniz. Şu an içinde bulunduğumuz durumda verilecek acele ve fevri davranışlar bizi bu duruma sokabilir. Dereyi geçerken At değiştirmek, yeni bir Tigana, Del Bosque durumu daha yaşamak istemiyoruz. Sergen kriterleri olmasın, Onur ve Necip hep oynasın istiyoruz. Peki, neden değişmeli ve gelişmeliyiz? Çünkü deniz geçen sene bitti. Ne oyuncularımızın kalitesi ne de oyun mantığımız bu takıma gönül verenleri mutlu etmiyordu. Çünkü bu takımın taraftarları sansasyonel çıkışlardan ve sadece GS/FB veya şunu bunu yenmekle mutlu olmuyordu, olamaz. Albert O. Hirschmann ile başladık, onunla bitirelim. Bir bireyin bir kurum veya marka ile kurduğu ilişkide üç opsiyonu vardır der kendisi. Birey ya mutlak sadakat gösterir ve iyisiyle, kötüsüyle ne gelirse gelsin kaderine küsüp kabullenir, ya da 'çıkış' opsiyonunu kullanır ve çekip başka bir kuruma veya markaya gider. Üçüncü opsiyon ise 'ifade-laf' opsiyonudur. Birey kurumu terketmez ama mutsuz olduğu konularda sesini yükseltip yanlış gördüklerini düzeltmeye, düzelttirmeye çalışır. Benim adıma 'çıkış' opsiyonu yok, son 30 yıldır ben bu takımı seviyor ve takip ediyorum. Ama "Tanrı-başkan" lara da bu takımı emanet edip onların peşine takılmaya da niyetim yok. Ben kendimi ifade etmek ve benim gibi düşünenlerle gelişimi başarmak istiyorum. Eğer boyalı basında Beşiktaş'a ve özellikle Schuster'e giydirenlerin yaptığı da 'ifade' opsiyonu değil mi diye soran olursa, cevabını ben değil zaten veren vermiş (Mevlana): Her lafa verilecek bir cevabım var, Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, Bir de söyleyene bakarım adam mı diye... Özgehan Şenyuva 03.11.2010
25 Kasım 2010 Perşembe

Özet Geçtim Lan


Vatan Gazetesi'nin "İsmini vermeyen yöneticiler Schuster'in ağzına..." temalı bilimkurgusal haberi, aslında güzel bir resim yapmış da arada kaynamış.

Tigana ve Schuster'in aldığı sonuçlar neredeyse tamamen aynı. Schuster'in takımı 3 gol daha fazla atmış, onu da Guti ve Quaresma'ya yazın.

'07 ve '08 Beşiktaş'ı Tigana ve Schuster'inkinden 3 gol daha az yemiş 2 sene üst üste. Onları geride kurulan defansın kritik hataları telafi edilen Toraman'ından, fundamentali şaştığı için geri geri slalom yapmak zorunda kalmayan Üzülmez'inden çıkarın.

'09 Denizli'sinin yediği daha az 5 golü de Ferrari ve Finki çıkarmıştı zaten.

Beşiktaş'ın 5 yıllık teknik direktör felsefesi özeti bu puan tablosudur işte. Beşiktaş'ın Türkiye Ligi'nde akarı kokarı bu. 3-5 gol fark ediyor, o 3-5 gol 3-5 puan fark ettiriyor, o 3-5 puan da 2-3 sıra oynatıyor.

İşin bütün düğer yönlerini bırakıp dünyanın en yüzeysel adamı tadında takılacaksak, böyle takılalım.
23 Kasım 2010 Salı

Schuster'i Neden Seviyoruz


Gözüken o ki; taraftarın çoğunluk olan kısmı Schuster'in arkasında hala. Medyanın çoğunluğu ise enikonu düşmanca davranıyor Schuster'e. İnönü Stadı'na bakarsanız, taraftarın tamamına yakını Schuster'in yanında.

Ne bekliyorsunuz, neye sabrediyorsunuz demelerinden belli ki; bu adamın karşısında olanların anlayamadığı bir şey var;
Biz sabretmiyoruz.
Biz mutluyuz.

Bu adamın tavırlarını, oynatmaya çalıştığı futbolu, demeçlerini seviyoruz. Gazetecilikten nasibini almamış ahlaksız sorularınıza verdiği umursamaz cevapları seviyoruz. Ne kadar çıldırsanız da, sizden-tuttuğunuz köşelerden çekinmemesini seviyoruz. Espri anlayışını seviyoruz. Kara mizahtan anlayan bir adam Beşiktaş teknik direktörü olduğu için seviniyoruz. Sergen, Oktay vs.. siz onu sevmediğiniz için, biz seviyoruz!
Bir bok sandığınız futbol sahnenizin ne olduğunu size hatırlattığı için seviyoruz.
Oynatmaya çalıştığı futbolu seviyoruz. Bu umursamaz görüntüsünün yanında, Guti ile saha kenarında hararetle maçı tartışmasını seviyoruz. Holosko gibi sıradan bir futbolcuyu kenara çağırıp hala iştahla akıl vermesini seviyoruz. 70 dakika kendini paralayıp, 'yeter artık bee' diye kulübede yayım yayım oturmasını bile seviyoruz. Sizin Schuster Beşiktaş'ı umursamıyor demenizden gıdım çekinmeden, belki inadına yayıldığı zaman o kulübeye, biz bu adama bayılıyoruz.

Biz onu bu kadar sevdikçe, o bu sevgiye tapınmadığı, yalnız kaldığı şu ülkede; kendisinden önceki hocalar gibi, tutunacak dal buldum diye medyada havalar atmadığı için hayretler içinde seviyoruz. Eğilip bükülmeyen bakışlarını, 40 dereden su getirmeyen demeçlerini, dik durmasını seviyoruz.

Siz şaşırsanız da, şampiyonluk gitti deseniz de.. Gelecek böyle planlanmaz deseniz de.. Biz de biliyoruz, çok fazla yar olmayacak bu isyankar ruh bu taraftara.

Gelecek planlaması da o yüzden umrumuzda değil. Anın tadını çıkarıyoruz. Bundan sonra neyini savunuyorsunuz demeyin diye yazıyorum:
Biz bu Beşiktaş'ın uzun zaman sonra ilk defa; 'şimdi'sini seviyoruz. Hem de takım 'oon puan' gerideyken. Şaşırdınız mı?

Hani sevinmek için sevmiyorduk ya, hah işte.
22 Kasım 2010 Pazartesi

3 Manchester: 2 Galibiyet Tek Zafer

Tarih 20 Ekim 1993. Old Trafford'da bir Türk takımı sahaya çıkıyor. Karşısında dönemin en iyisi Manchester United var. Bir tarafta Schmeichel, Paul Ince, Cantona, Robson ve daha niceleri... Diğer tarafta Kubilay, Hakan, Arif ve diğerleri... Maça kırmızı şeytanlar çok iyi başlıyor, şutlar, muhteşem paslar, artistik hareketler... Daha 15. dakika dolmadan iki farklı mağlubiyetle Türklerinin boynu bükülüyor... Fakat işte tam da o esnada başka bir şey yaşanıyor... Bir isyan, bir çığlık yükseliyor Old Trafford'da... 15 dakikadır top yüzü görmeyen oyuncular bir anda şahlanıyor, korkuyu silip atıyor... Maç bittiğinde İngilizlerin gri yüzleri beyaza kesmiş, skor tahtasında 3-3 yazıyor... *** Tarih 30 Ekim 1996. Old Tarfford'da bir Türk takımı daha sahne alıyor. Karşısında yine her zamanki gibi güçlü bir Manchester United var. Maç boyunca Manchester direkleri dövüyor. Sağdan, soldan, ortadan çekilen şutların ve ortaların haddi hesabı yok. 80 dakika direnen Türk takımı, iki futbolcusuyla atağa çıkıyor. Ceza sahası yayında topla buluşan Boliç'in vuruşunda o top rakibin ayağından aldığı falsoyla doksana gidiyor. Manchester United 40 yıl sonra sahasından mağlup ayrılıyor. *** Tarih 25 Kasım 2009. Old Trafford'da yine ve yeniden bir Türk takımı yeşil çimlere ayak basıyor. Karşısında asla eskimeyen, modası hiç geçmeyen bir Manchester var. Yedekleri bile Türkiye'de yılın futbolcusu seçilecek İngiliz takımı maça iyi başlıyor. Sağlı sollu ataklarla Türk takımına zor anlar yaşatıyorlar. Türk takımı aşırı kontrollü ve takım savunması oyunuyla ayakta kalmaya çalışıyor. Orta sahada yaşanan güzel paslaşmalar sonrası Tello 35 metreden topa vuruyor. Rakibine çarpan top kaleciyi de aldatarak tam köşeye gidiyor ve gol! Hemen akabinde Fink'in düzgün vuruşu direkten dönüyor 2 atak ve 1 gol Son dakikalarda Ertem Şener Rüştü'nün öpmedik yerini bırakmıyor... Bir Türk takımı daha İngiltere'den galibiyetle ayrılıyor ***
Şimdi kendimize soralım. Üç büyük Türk takımı bu sahada mücadele verdi. İkisi yendi, biri berabere kaldı. Sizce bu maçlardan hangisi gerçek bir zaferdi? Kaderine boyun eğmeyip, önlemci anlayıştan hücumcu anlayışa geçen ve berabere kalan Galatasaray mı? Yoksa buldukları birkaç pozisyondan birini gol yapan, disiplinli ve "şanslı" savunmaları sayesinde galip gelen Fenerbahçe ve Beşiktaş mı? Gerçek zaferin ne olduğuna karar verdiğinizde, sütten çıkmış ak kaşık olmasa da Schuster hakkındaki fikirlerinizi de belirlemiş olacaksınız. Schuster illa ki bu ligi öğrenecek, hatalarından ders alacak ama kimse çağdaş futbolu bu adama öğretmeye kalkmasın. Geçen sene Diyarbakır formasıyla bir anda kendini yere atıp oyunun 5 dakika soğumasına sebep olan ve bu kepazeliği televizyonda gevrek bir sırıtmayla profesyonellik diye anlatan kaleci Gökhan ve onun gibilerin yarattığı 60'lı zihniyetin karşısında, doğru veya yanlış düşündüğünü söylemekten sakınmayan Schuster zihniyetini bin kere tercih ederim. Çünkü tarih galibiyetleri yazar, zaferleri ise altın harflerle yazar. Schuster'de de tarihe altın harflerle geçebilecek o zaferin pırıltıları var, yürekten inanıyorum...

Türkiye'nin Futbolu

Gürcan'ın yazısına cevaben yazıyorum bunu; o yüzden o yazıda asıl itiraz ettiğim kısımdan bir alıntıyla başlıyorum. ''Schuster'in Türkiye'de bulunmasının belli bir sebebi var. Takımını başarılı yapmak. Yoksa Türk futbol tarihini, dünya futbolunun neresinde olduğunu, sosyolojik verilerle desteklemek onun işi değil.'' Büyük liglerde (en azından büyük liglerde öyle olduğunu biliyorum, diğer Avrupa liglerinde de durum böyle olabilir ki) teknik direktörler tam da böyle yaparlar. Analiz yaparlar, kah rakibi, kah futbol ortamını, kah kendi takımını eleştirirler. Çünkü kafalarında bir futbol fikri vardır. Her konuşmalarında bir şeyler söylerler, doğru ya da yanlış; bir şeyler söylemeye çalışırlar. Onların mantığı 'teer bu ter'le sınırlı değildir. Rakibin hakkında konuşmak küstahlıktır diyen Oktay Derelioğlu zihniyetinden farklı bir şey temsil ettikleri için.. Hatta, bir futbol sahnesi içinde belli başlı 30 takımın ekmeğini yiyip, her maç şeref tribünlerinde birbirlerine göz kırpan hocaların değirmeninden uzak oldukları için böyle yaparlar. normaldir. Schuster şu an başarısız olabilir. Schuster'in başarısız olması bu söylediklerini söyleme hakkını onun elinden almıyor. Yıllardır 'Anadolu takımları İstanbul'a geliyor, futbolu çirkinleştiriyor' dedi bu ülke. Şimdi Schuter diyince mi kötü oldu? Zülfiyare mi dokundu? Yılmaz Vural Kasımpaşa'nın başındayken çıkıp; 'oyunu güzelleştirmek zorundayız, ben de bilirim takımı ceza yayına yığıp 1 puan almayı' diyince ayağa kalkıp alkışlayan ülke, şimdi Schuster'i niye eleştiriyor sözleri yüzünden? 60'ların futbolunun çıkıp Beşiktaş'ı yenmesi olasıdır. Kısa vadede her demode sistemle, modern bir sistemi alt edebilirsiniz. Nihayetinde bugünün fiziksel imkanlarını bir seferliğine üst seviyede kullanıyorsunuz. Çünkü o futbol senede 3 kez çıkarılıp rafa konuluyor. Kusura bakmayın, Manisa'nın Bursa'ya oynadığı oyunu görüyoruz işte. İtirazımız yok mu Türkiye'deki futbol sahnesine? Yok mu ya, hakikaten mi? Onyıllardır şurda izlediğiniz futboldan çok mu memnunsunuz? Memnunmuşsunuz işte. Dışardan birileri gelip 'busunuz siz' dediğinde, -sen başarılı değilsin, konuşma hakkın yok- diyormuşuz. Ne yap, et; başarılı ol, sonra konuşabilirsin. Yoksa 15 senedir Arsenal'i yöneten Wenger kıyasıyla, 10 haftadır başında olduğun Beşiktaş günlerini eleştiririz.

60'ların Futbolu

Teknik direktörümüz Bernd Schuster sağ olsun her hafta yeni bir açıklamayla Beşiktaş'ı gazetelerin ön sayfalarına taşımayı başarıyor. Gerçi ne söylediğinden öte, nasıl söylediğine odaklanılıp söylenmek istenen kaçırılıyor, o da ayrı konu.

Trabzonlulara laf atmış, Bursa'yı küçümsemiş vs...

Mesele bu değil. Schuster'in Trabzonspor'u küçümsemek ve rahatsız etmek için açıklama yaptığını sanmıyorum. Schuster bir açıklama yapıyor ve ucu Trabzonspor'a gidiyor, hepsi bu.

Oysa Schuster'in ne demek istediğine odaklanmak daha doğru.


"Türkiye'de 60'ların futbolunun oynandığını bilmiyordum"

Bu söylemini, daha önce de dile getirdiği, defansif temelli futbol takımlarına atıfta bulunmak için söylediğini tahmin etmek zor değil. Zira 60'lar dendiğinde akla Helenio Herrera ve Catenaccio ilk akla gelenlerden... Schuster'in "savunma futbolu" eleştirilerini anımsadığınızda 60'ların futboluyla neyi kastettiği daha açık şekilde önümüze seriliyor. 

Schuster 60'ların futbolu dediğinde, Ziya Doğan da "Schuster bendeki malzemeyle kendi futbolcularının kramponlarını alabiliyor mu?" diye cevaplayabiliyor. Bu da bir başka tartışma konusu.

60'ların futbolu, günümüzün futbolu, uzay futbolu... 

Bugün oynanan futbol tarzlarını tarif etmek için kullanılan bazı kalıplar... "Günümüz modern futbolu" nedir mesela? Barcelona mı? Chelsea mi? Geçtiğimiz seneki Inter mi? Hepsi kendi içlerinde çok başarılı farklı futbol ekollerine sahipler. Barcelona ile Chelsea gündüz gece gibi birbirinden ayrılıyorlar. Oysa belli noktalarda da birleşiyorlar. Klasik Chelsea oyununun içinde stoperin 60 metrelik pasıyla sol bekin attığı gollere şahit olabiliyoruz.

Bir futbol taktiği ne zaman demode olur?

Sorulması gereken sorulardan bu noktada belki de bu. 60'ların futbolu hangi tarihte güncelliğini yitirmişti mesela? Noat Samisa'nın dediği gibi, 70'lerde olmasın? 70'leri yenen 80'lerin, 80'leri değişmeye zorlayan 90'ların bu değişimde hiç mi payı yok? 

O zaman asıl soruya yaklaşıyoruz. 

Nasıl oluyor da 60'ların futbolu, 2010 senesi Beşiktaş'ını yenebiliyor?  

Schuster'e sorulması gereken soru bu. Eğer tarif edilen 60'lar futbolu, günümüzde uygulanabilir, başarılı olabilir bir taktik düzen olsa idi, sahadaki birinci amacı "kazanmak" olan takımlar ve onların teknik direktörleri tarafından kutsal kitap ilan edilmez miydi?

Schuster'in Türkiye'de bulunmasının belli bir sebebi var. Takımını başarılı yapmak. Yoksa Türk futbol tarihini, dünya futbolunun neresinde olduğunu, sosyolojik verilerle desteklemek onun işi değil. Temelde çok basit olan işi, 60'lar futbolunu 2010 senesinde egale edebilmek. 

Eğer "göze hoş gelen futbol", "seyirciye seyir zevki veren futbol" kalıplarına sarılacaksa, aman diyorum. Bugün göze en hoş gelen ama sonucun "s" sine yaklaşamayan takımın teknik direktörü Arsene Wenger bile, "Biz göze hoş gelen futbol oynamak için sahaya çıkmıyoruz. Kazanmak için çıkıyoruz. Oynamakta olduğumuz oyun tarzını, kazanmaya en yakın oyun tarzı olduğunu düşündüğümüz için tercih ediyoruz..." demişken hem de...

Schuster'in söyleminden -maalesef- bir anlam daha çıkabilir. 

O da, Beşiktaş'ın 50'lerin oyununu oynadığıdır...
14 Kasım 2010 Pazar

Schuster'in Kafası (Bir Nevi Maç Yazısı)

Geçen hafta sonrasında Bernd Schuster'in ligin zirvesindeki takımlarla ilgili "Bunlar defansif oynuyorlar, biz öyle oynamak istemiyoruz." tadındaki söylemi kısa süreli gündeme oturmuştu. Herkes "Trabzonspor mu defansif oynuyor, attığı gol sayısına baksın takımının!" falan derken ben olayı farklı yönden yorumlamıştım kendi içimde. Schuster Trabzonspor ile bir kez karşılaştı bu sene. O maçta Trabzonspor'un Beşiktaş'a karşı Türkiye'de kullanılan anlamıyla ofansif bir düşüncede olduğunu kimse söyleyemez bugün, söyleyenin alnını karışlarım.1 Trabzonspor'un o haftadan önce oynadığı ve Schuster'in muhtemelen -en azından özetlerini- izlediği maç hangisiydi? Kayserispor - Trabzonspor. Skor ne? 0-0. Peki Schuster Kayserispor ile oynadığında pozisyon açısından çok verimli bir maç mı olmuştu? Hayır. İşte bu noktada Schuster'in neden geçen haftaki gibi bir söylem ürettiği biraz daha anlaşılabilir oluyor.2 Hatta hadi gelin, Şenol Güneş'in dünkü Bursaspor maçı sonrası söylediklerine bakalım: "Deplasmanda Bursaspor'u 2-0 mağlup eden Trabzonspor'un teknik direktörü Şenol Güneş, rakip defansa baskı uygulamayı denediklerini ve bu taktikte başarılı olup ilk yarıda 2 gol bulduklarını dile getirirken, daha sonra oyuncularının kendi inisiyatifleriyle daha defansif oynamaya başladığını kaydetti." (link) Kendi inisiyatifleriyle demek ne demek? "Ben öyle bir talimat vermedim, ama futbolcularımın temel mantalitesi bu olduğu için böyle oynadılar." Daha defansif. Türkiye Ligi'nin şampiyonluk favorisi futbolcusunun refleksi. Schuster'in dediğine bir de bu açıdan bakabiliriz mesela. Fakat işte tam da bu noktada Schuster'in bugünkü söylemine bakmak lazım: "İkinci yarı rakibi oynatıp kontralarla çıkmak istedik ve bunu iyi de yaptık." (link) Şimdi burada bardağı dolu mu boş mu gördüğünüzü anlayacağınız yorumlar geliştirebilirsiniz: a) "Hani takımlar defansif oynuyordu Schuster Efendi? Sen resmen talimat vermişsin ikinci yarıda defansif oynayın diye! Bu ne riyakârlık?" b) "Schuster öğreniyor galiba ligi, futbolcusunun mantalitesini çözmüş, ona göre çözümler üretiyor, helal olsun." Ya da her zamanki yaptığımız gibi sene sonunda tekrar karşılıklı laf sokuşmak üzere geçip gidebiliriz bu konu üzerinde fazla durmadan, tercih sizin. ------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 1. Ama Şenol Hoca'nın -mükemmel insanlığı haricinde- takdir ettiğimiz yanı da bu zaten, dizilişle çok fazla oynamadan sisteme maç özelinde kritik müdahaleler yapabilmesi 2.Tabii Schuster'i, bu takımların bütün maçlarını izlememiş olmakla suçlayabiliriz zira teknik direktör olarak Süper Lig'i hatmetmek sorumluluğu var, ama bu ayrı bir tartışma. Şu noktada Schuster'i anlamaya çalışıyor.

Ara