maç yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maç yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ağustos 2014 Perşembe
180 dakika büyük oynamak
Kademeli savunma. Akıllı oyun. Defansta mantıklı pas yapacak, oyun kurmaya çalışacak özgüven. Rakibi, Arsenal'i iki maçta da 10 kişi bıraktıracak bir psikolojik üstünlük. Her şey var ama işte rakip Arsenal olunca, bir anlık konsantrasyon kaybının domino taşı gibi etkiler yaratıp kademeyi bozması ile gol yiyebiliyorsun. Dem Baba da gününde olmayınca, o topu içeri ittiremiyorsun kuyruğuna kadar gelmişken.
Geçen maç sonrası şöyle demiştim:
Beşiktaş'ın bir Avrupa maçında bu denli büyük oynadığı sezon 2003-2004 idi. "Büyük" kelimesini özellikle tercih ediyorum, zira şansın yaver gider, "iyi" oynarsın ama bu takım bu akşam hem fiziği ile (belki son 10 dakika istisna olsun), hem de ekseriyetle aklı ile büyük oynadı.
Aynısını bir daha diyorum. İngiliz spikerlere "Arsenal verilmeyen penaltılara dua etsin" (mealen) dedirten, savaşan, direnen, hata yaptığı an telafi etmeyi başaran bir takım var, ve bunu Avrupa arenasında yapıyor. Evet, Manchester'ı deplasmanda yenen, Kupa 2'de turlar atlayan Beşiktaşlar gördük ama yıllardır böyle bir Beşiktaş izleyeceğimi hayal dahi edemezdim. Bu bozulmazsa, mental olarak zaten parçası olduğumuz Şampiyonlar Ligi'ne seneye elimizi kolumuzu sallayarak gideriz; bu sene de Avrupa Ligi'nde Nisan ayını görürüz.
Bir adet yaratıcı ayak olsa, Veli %100 ile oynayabilse, Pektemek'in ayağının ayarı kaçmamış olsa... Keşkeleri saymak, yaratmak kolay. Fakat bir Avrupa maçından sonra verilmeyen penaltıya kahrolmak yerine "helal olsun bu takıma" dedirtecek kadar büyük oynamaya paha biçilemez işte. (Portekiz'den yediğimiz kazıklar listesine Pedro Prançao'yu (düzeltme: Pedro Proença, Prançao nereden çıktı fikrim yok) da ekledik gerçi, etti 6)
Takımın neye sahip olduğu, ne ile bir tık üste çıkacağı artık bariz bir şekilde gözükmekte. Yönetim bilançoya baksın, hamlesini yapsın ama bu takımı bozmak pahasına işler yapılmasın. Sahadaki takımın dili bülbül gibi şakıyor.
Etiketler:2014-2015 Sezonu,Arsenal,maç yazısı,semioticus,Shelbyl,ŞL2015 | 53
Yorum
20 Ağustos 2014 Çarşamba
Arsenal'le oynadığını unutmak
![]() |
| Photo credit: EPA |
Herhangi bir Türkiye takımı, Arsenal ile maç yapıyorsa, ve maçın sonunda topla oynama oranları %54-%46 Türkiye takımının lehine ise iki şey düşünülür: "Herhalde Arsenal erken goller bulup rölantiye aldı", "ilk maçtaki skor avantajını düşündüler". Halbuki daha ilk 10 dakikada maçı rölantiye aldıracak hücumlar bizden geldi. Ba'nın 6. saniyedeki şutu zaten "ayağınızı denk alın" mesajını gayet açıkça verdi rakibe. O hareketi çoğunluk düşünebilir, daha az bir yüzdesi de yapabilir ama Ba gibi şutu hani 90'a nişanlayamaz onu yaparken.
Evet, Arsenal de tehlikeler yarattı; evet bu maçın anlamını büyütmek handikap yaratır; ama yok arkadaş, Beşiktaş'ın bir Avrupa maçında bu denli büyük oynadığı sezon 2003-2004 idi. "Büyük" kelimesini özellikle tercih ediyorum, zira şansın yaver gider, "iyi" oynarsın ama bu takım bu akşam hem fiziği ile (belki son 10 dakika istisna olsun), hem de ekseriyetle aklı ile büyük oynadı.
Akıl demişken, Motta'nın "89 dakika iyi oynar, 1 dakikada seni çıldırtabilirim" çizgisi sürüyor. İsmail ise çoğunluğun beklediğinden iyi gidiyor. Varsın hücum aksiyonunda yaptığı hatalı tercih şut çekmek olsun, hiç yoktan iyidir.
Veli-Necip-Atiba'nın üçlü kombinasyonlarının varacağı potansiyel belli, fakat böyle ekstra ciğerle oynadıkları zaman o potansiyel bile, en azından mücadele edeceğimiz klasmanlarda, yeterli olacaktır. Oğuzhan'ı merkezde görmek konusunda Gürcan ve sozcelykk ile uzlaşı içindeyiz, fakat o zamanlamayı iyi ayarlamak lazım.
Kerim'in geçen sene neden tercih edilmediğini, bu sene kendisi fırsat buldukça daha iyi anlayacağız gibi duruyor. Bana Muhammed'i hatırlatıyor yaptığı işler ile, ki tamamen mental bir durum olsa gerek bu, zira 20 yaşında henüz. Birebir çalışılırsa, oradan da verim alınabilir.
Feyenoord maçı sonunda mübalağa etmiştim ama, Ba-Pektemek uyumundan bir İlhan-Nouma, olmadı bir Ahmet Dursun-Nouma ilişkisi çıkacak inancım daha da kuvvetlendi.
Şimdi biraz ayakları yere basalım: Bu takımın yaratıcı bir isme ve sağ beke net ihtiyacı var. Ha, olmazsa ne olur? Beşiktaş'ın bu seneki hedefi nedir sorusunun cevabını aramak lazım. Bu takımın belli ki ilk üçteki yeri garanti, ve Avrupa Ligi'nde Çeyrek Final görecek potansiyeli de var. Yapılacak transferlerin marjinal getirisini düşünmek, yorganın boyunu da unutmamak lazım.
Neyse, bu maç, Beşiktaş'ın özgüvenine hem kısa, hem uzun vadede önemli katkılar yaptı muhakkak. Elimizde çok genç ve potansiyelli bir takım var, beraber büyürlerse, tepesinde dolanan akbabalara imkan verilmezse, çok güzel şeyler olabilir.
Sırf bunun heyecanı için de bu sezon her maç takip edilir.
Etiketler:Arsenal,maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 29
Yorum
23 Eylül 2013 Pazartesi
Maç notları: Beşiktaş - Galatasaray
- Aşağıda karne post'u var. Sezon sonunda yapacağımız değerlendirmeler için puanlama yapmak gerek, ama ne yalan söyleyeyim, bu maçtan sonra şu iki dakikalık işi bile yapasım gelmedi. Geç oldu, bekliyorsanız özür, "abi ne karnesi bu maçtan sonra?" diyorsanız gene özür.
- Hayatında futbol maçı izlememiş, futbola intergalaktik açıdan bakan insanların sırf Gezi muhabbetine olaylara dair yorum yapmasından da sıkıldım arkadaş ben. "Sahaya tekbir çekerek girdiler!!!". Heee, Beşiktaş tribününde daha önce hiç tekbir çekilmedi çünkü, hep "el pueblo unido jamás será vencido" diye bağırılır böyle anlarda. Zaten "koy ateiste, koy putpereste" tezahüratı da aslında enternasyonel marşı.
- Maça gitmediği hâlde "önce X oldu, sonra Y oldu, ondan Z oldu" diye kesin konuşan insanlar da bir yüzünü yıkasın Zeus aşkına.
- Öncelikle şunu demeliyim: Daha olaylar olduktan 5 dakika geçmeden her türlü komployu okudum Twitter'dan. Bu memleketçe içinde bulunduğumuz ruh hâli iyi değil. Daha hangi tribünden sahaya dalındı, 70. dakika civarı başlayan kavga neydi, ilk sahaya dalışı kim gerçekleştirdi, tribün grupları ne dedi bilinmeden bir taraf hükûmeti suçladı, öteki taraf Çarşı'yı. Bu çıldırmışlık feci.
- Hayatında futbol maçı izlememiş, futbola intergalaktik açıdan bakan insanların sırf Gezi muhabbetine olaylara dair yorum yapmasından da sıkıldım arkadaş ben. "Sahaya tekbir çekerek girdiler!!!". Heee, Beşiktaş tribününde daha önce hiç tekbir çekilmedi çünkü, hep "el pueblo unido jamás será vencido" diye bağırılır böyle anlarda. Zaten "koy ateiste, koy putpereste" tezahüratı da aslında enternasyonel marşı.
- Maça gitmediği hâlde "önce X oldu, sonra Y oldu, ondan Z oldu" diye kesin konuşan insanlar da bir yüzünü yıkasın Zeus aşkına.
- Espriler şakalar falan bitti, şimdi ağır konuşuyorum: Sahaya dalmak gerzekliktir. Bakın, tribün psikolojisi, hakem makem falan diye açıklayabilirsiniz, açıklamanız gayet de anın koşulları uyarınca kendince mantıklı olabilir, fakat neticede dün sahaya yüzlerce, belki de binlerce insan daldı. Koltuklara oturup fotoğraf çektirenleri falan gördüm. Bu ciddiyetsizliktir, takımı baltalamaktır. Anlık sinirle/tutkuyla benim de aklımdan çok şey yapmak geçiyor ama yapmıyorum. Bu olayların nasıl bir hesap çıkaracağını öngöremeyen insan gitmesin maça arkadaş, otursun kahvede/evinde izlesin.
- Bardağın dolu tarafı: Beşiktaş'ın bir süre seyircisiz oynaması belki de daha iyi olacak.
- Dünkü mağlubiyetin tek suçlusu Beşiktaş'tır. Bunu da net söylüyorum. Derbi maçında, bu hâldeki Galatasaray'a karşı böyle saçma bir oyun oynama lüksü yok bu takımın. Fırat Aydınus'un eyyam yaptığını düşünebilirsiniz ancak önce kendi sorunumuzu teşhis edeceğiz.
- Dünkü mağlubiyetin tek suçlusu Beşiktaş'tır. Bunu da net söylüyorum. Derbi maçında, bu hâldeki Galatasaray'a karşı böyle saçma bir oyun oynama lüksü yok bu takımın. Fırat Aydınus'un eyyam yaptığını düşünebilirsiniz ancak önce kendi sorunumuzu teşhis edeceğiz.
- Beşiktaş maça psikolojik olarak hazırlanamamış. Bunun değerlendirmesi yapılacaktır, fakat olanı demeli: 30. dakikada bir takım lakayt bir oyun ortaya koymaya başlıyorsa (Fernandes'in Bursaspor maçındaki akıllı oyunu ile bu maçtaki kafa yapısı kıyaslanamaz dahi) mağlubiyeti hak eder. Maça ortak olmaya hiç hevesi olmayan bir Galatasaray'ı canlandırdık. İnanılmaz. Evet iki paragraftır aynı şeyi yazıyorum ama yok böyle bir şey.
- Orada olanlar varsa gördüklerini anlatsın lütfen. Ne kadar bireysel tanıklık, o kadar iyi. Ben Beşiktaş taraftarının 90+2'de rakip 10 kişi kalmışken frikik kullanılmadan önce sahaya dalabileceğine inanmak istemiyorum hâlâ daha. İnanılıp inanılmayacak bir şey yok tabii, olan net bu, ama...
- Neyse iyice kendimi tekrar etmeye başladım. Son olarak, dün stada girerken aramalar nasıl yapıldı, biletler nasıl taratıldı, bu konuda da bazı soru işaretleri var. Bunun da sorumluluğu üzerine konuşulmalı. (Bunu olaylara falan bağlamıyorum, lâkin "sporda şiddet yasası" diye taraftarı fişlemek için can atan insanlar iki bilet tarayamıyorsa da bunun üzerine konuşmamız şart).
Etiketler:Galatasaray,maç yazısı,semioticus,Shelbyl,STSL2014 | 101
Yorum
2 Şubat 2013 Cumartesi
Maç Yazısı: Beşiktaş 2-2 Karabükspor
Karabükspor maçı çok farklı yönlerden irdelenebilir. Önyargılı olduğu hal ve hareketlerinden belli olan bir hakemin yönetimi skora direk etki etse de sonucu hakeme bağlamak, günü kurtarmak demektir. Bu maç özelinde 2 puandan daha fazlasını kaybettiğimiz bir gerçek.
Almeida'ya uzun top atıp, Holosko ve Olcay'ı ordan sekecek topla buluşturmak , bu takımın saha içi ilk planıydı. Almeida'nın sakatlığı tüm planları altüst etmiş gibi görünse de, Olcay'ın beceri kokan golü maçı bitirdi diye düşünmüştük. Üzerine rakibin zorla kendini attırması, Akhisar Belediye maçından sonra ilk kez rahat bir galibiyeti kazanacağımızı işaret ediyordu. Bugün Hilbert ile sözleşme yenilemeyen yönetimin ''belki de'' 45 dakikalık performansıyla güvendiği Mehmet Akgün , basit bir kademeye giremeyerek rakibi umutlandırdı. Sonrasında Ersan Gülüm'ün yapmış olduğu hata ( kendisine yapılan bir faül söz konusu ) formsuzluğunun bir neticesiydi.
Sol bek problemini Gökhan Süzen ile kapatmış gibi görünüyoruz ancak orta alanda rakibe üstünlüğünü kabul ettirecek, oyunu koruyacak bir takımı yine görememiş olmak üzüntü verici oldu. Hala gelişim göstermeyişini hayretle gözlemlediğim Necip'in o bölgede takıma ne savunma anlamında ne de hücum anlamında katkı sağlayamaması, hem kendisinin hem de Samet Aybaba'nın düşünmesi gereken bir konu. Hala umut veren bir rezerv takım oyuncusu görünümünde.
Rakibi bozmak ve takımı yönlendirmek adına geçtiğimiz senelerde Ernst'in verdiği katkıyı sahada Toraman'ın önde oynadığı maçlar haricinde görmedik. ''2 milyona Ernst koşacağına 2 bin liraya Hasan koşsun'' söylemini kabullenmek taraftar için bir fedaydı. Bugün anlamış olduk ki, takım için de bir fedaymış. Esas görevi savunmak olan tek bir adamın bile olmayışı , bugünkü kırılgan Beşiktaş'ın esas açıklamasıdır. Necip -Oğuzhan ve Fernandes'in varolduğu bir orta sahanın ofansif katkısı, defansif yıkıma da bir anlamda sebebiyet veriyor. Dentinho ve Niang ile kadroya derinlik katılmışken, ön liberoya ''esas görevi savunmak'' olan bir futbolcunun düşünülmemesi, muhtemelen tüm sezon boyunca da takımın temel problemi olmaya devam edecek.
Formsuzluğuyla eleştirilebilecek olan Ersan Gülüm'ü bu sezon ikinci kez oyundan alan Samet Aybaba'nın yaptığı rahatsızlık verici. 10 kişilik rakibe karşı 2-0'ı koruyamamanın taraftara getirdiği öfke, skor bulamamayla tırmanışa geçmişken, hata yapan oyuncusunu oyundan almak, vicdanı olan bir insanın yapacağı bir iş değildir. Bu sezon , yenildiğinde bile takımı yanına çağıran taraftar varken , ''Ersan'ı tepkiden çekindiğim için oyundan aldım'' demek, haksızlığına kılıf uydurmaktan başka bir şey değil. Ligin ilk yarısında defalarca hata yapan Uğur Boral, Sivok ve daha nice futbolcuyu sahada tutmuşken, Ersan'ı oyundan alması tepkiden kurtamak değil, taraftarı kullanarak cezalandırmaktır. Daha önceki kariyerinde El Saka ile ve Serdar Aziz ile benzer sıkıntıları yaşamış olan, Oğuzhan hakkında medya önünde gereği olmayan açıklamalar yapan Aybaba'nın tutumu hayret verici.
Özetle bu maç da, her maç olduğu gibi skor üstünlüğünün Beşiktaş için herhangi bir anlam ifade etmediğini, görevi savunmak olan oyuncuların olmayışı ( alınmayışı ) nedeniyle uzunca bir süre daha skor ve oyun gelgitlerinin olacağını gösterir klasik bir maçtı.
Etiketler:Beşiktaş,ersan gülüm,karabükspor,maç yazısı,selman özçelik,sozcelyk | 17
Yorum
7 Aralık 2012 Cuma
Maç Yazısı: Beşiktaş 2 - 2 Eskişehirspor
Yazık oldu.
Uzun süredir ilk defa başından sonundan kırpılmadan bir Beşiktaş maçı izleyebilmiştim, ona da böyle bir son gelirdi kesin zaten. Dolayısıyla uzun uzadıya yazasım yok. Azıcık telaş ve basit hatalar zinciri, karşındaki takım kalburüstü olunca adalet falan kalmıyor işte. Çok sağlam oynamış Necip'in gereksiz hamlesi, iki adam kaçırma, ileride topu tutayım derken rakibe hücuma kalkma şansı verme, defansta konuşmayı bırakma derken 7 dk'da aldığın maçı veriveriyorsun.
- Ne yazık ki mağlubiyette aslan payı Samet Hoca'nın. İkinci yarıda takımın mücadele gücü düşmüşken ve hele 70'ten sonra bu durum bas bas bağırıyorken Erkan (bu geç bile oldu aslında) ve Batuhan değişiklikleri garipti. Ya Toraman ön alana kaydırılıp bir stoper oyuna alınabilir, ya da ortaya Hasan girebilirdi. Hoca hala daha Batuhan ile oyun tutlabileceğini düşünüyor, hakkı da var belki ama bu denemenin ikinci çöküşü. Ortasahanın gardı düştükten sonra olmuyor işte.
- Olcay normalde ayakları dolanıyor olsa da zekasıyla iş yapan bir oyuncu. Bugün ikinci yarıda zekası da gitti. Hele kendini yere attığı pozisyon hiç olmadı. Ama işte Olcay'ın yedeği de Erkan olunca burada bir ikileme düşülüyor.
- Bu hakemlerin kuralları muhakeme yeteneğini kullanmadan uygulaması (ki onu da istikrarlı yapamıyorlar) sorunundan bıktım artık. Topa düdükten sonra her dokunana her şekilde sarı kart göstermeye gerek yok hocam. Ya protest bir tavırla yapacak onu, ya da aleni bir şekilde zaman geçirmeye çalışıyor olacak. Topa yetişemedi diye kendine, arkadaşının pasına vs. kızana hemen sarı vermene gerek yok. Ha diyelim harfiyen uygulayacaksın, her elle oynayana da sarı kart göster o zaman? Bu ne, perhiz, bu ne, profiterol.
- Bu beraberlik olsun olsun nazar boncuğu olsun. Böyle ön alan presi yapıp, tek pasla hücuma çıkan, savunmasına çok fazla iş bile düşürtmeyen, takım olmayı başarmış bir takım doğru yoldadır, bir şeyler başarır.
- Bir sözüm de Lig TV'nin at ağızlı (@toresbeluga'nın lafı, cuk oturuyor ama cidden) spikerlerine. Arkadaşım, illa Beşiktaş'a mana bulmak zorunda değilsiniz. Sizleri Aykut Kocaman/Fatih Terim, ya da FB/GS yönetimlerine de akıl verirken duymak isteriz. Kafa ütülemeyin.
Uzun süredir ilk defa başından sonundan kırpılmadan bir Beşiktaş maçı izleyebilmiştim, ona da böyle bir son gelirdi kesin zaten. Dolayısıyla uzun uzadıya yazasım yok. Azıcık telaş ve basit hatalar zinciri, karşındaki takım kalburüstü olunca adalet falan kalmıyor işte. Çok sağlam oynamış Necip'in gereksiz hamlesi, iki adam kaçırma, ileride topu tutayım derken rakibe hücuma kalkma şansı verme, defansta konuşmayı bırakma derken 7 dk'da aldığın maçı veriveriyorsun.
- Ne yazık ki mağlubiyette aslan payı Samet Hoca'nın. İkinci yarıda takımın mücadele gücü düşmüşken ve hele 70'ten sonra bu durum bas bas bağırıyorken Erkan (bu geç bile oldu aslında) ve Batuhan değişiklikleri garipti. Ya Toraman ön alana kaydırılıp bir stoper oyuna alınabilir, ya da ortaya Hasan girebilirdi. Hoca hala daha Batuhan ile oyun tutlabileceğini düşünüyor, hakkı da var belki ama bu denemenin ikinci çöküşü. Ortasahanın gardı düştükten sonra olmuyor işte.
- Olcay normalde ayakları dolanıyor olsa da zekasıyla iş yapan bir oyuncu. Bugün ikinci yarıda zekası da gitti. Hele kendini yere attığı pozisyon hiç olmadı. Ama işte Olcay'ın yedeği de Erkan olunca burada bir ikileme düşülüyor.
- Bu hakemlerin kuralları muhakeme yeteneğini kullanmadan uygulaması (ki onu da istikrarlı yapamıyorlar) sorunundan bıktım artık. Topa düdükten sonra her dokunana her şekilde sarı kart göstermeye gerek yok hocam. Ya protest bir tavırla yapacak onu, ya da aleni bir şekilde zaman geçirmeye çalışıyor olacak. Topa yetişemedi diye kendine, arkadaşının pasına vs. kızana hemen sarı vermene gerek yok. Ha diyelim harfiyen uygulayacaksın, her elle oynayana da sarı kart göster o zaman? Bu ne, perhiz, bu ne, profiterol.
- Bu beraberlik olsun olsun nazar boncuğu olsun. Böyle ön alan presi yapıp, tek pasla hücuma çıkan, savunmasına çok fazla iş bile düşürtmeyen, takım olmayı başarmış bir takım doğru yoldadır, bir şeyler başarır.
- Bir sözüm de Lig TV'nin at ağızlı (@toresbeluga'nın lafı, cuk oturuyor ama cidden) spikerlerine. Arkadaşım, illa Beşiktaş'a mana bulmak zorunda değilsiniz. Sizleri Aykut Kocaman/Fatih Terim, ya da FB/GS yönetimlerine de akıl verirken duymak isteriz. Kafa ütülemeyin.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 43
Yorum
26 Ekim 2012 Cuma
Maç Yazısı: Kasımpaşa 1 - 3 Beşiktaş
Normalin zaferi. Bu maçın özeti bu.
Beşiktaş'ın hangi taktikle daha iyi oynayacağını tartışmak, kulübün dışında olan taraftarın efektif olarak yapabileceği bir şey değildir illaki. Oyuncuların form durumu, taktik antrenmanlar, neyin denenip denenmediğini bilemez çünkü. Fakat, sahaya konulmak istenen taktiğin bilindiği durumlarda, neyin optimal olacağı üzerine fikir yürütülebilir.
Somutlaştırayım: Beşiktaş'ın 4-4-2, 4-2-3-1, 4-3-3 vs. oynayıp oynamaması gerektiğini konuşmak afaki kaçabilir. Lakin eğer Beşiktaş 4-2-3-1'ümsü bir sistemle oynayacaksa, ortak akıl bir yolu işaret eder: Stoperlerin biri önde basan, biri daha atik ve hamleli olsun; ortadaki isimlerden biri kesici, diğeri ise daha topla yetenekli bir isim olsun ki Fernandes gibi yarı-serbest bir rolde oynatacağın adamın varsa ona baskı yapıldığında alternatif olarak topu ileri taşıyabilecek ve dönen topu kesebilecek bir yapın oluşsun, forvet üçlündeki insanlar cezasahasına koşmayı bilsin ve hücum zekası olsun.
Bu doğrultuda bir takım izliyoruz son 135 dakikadır. Stoper Toraman takıntısının bırakılması ve tavşanların bitmesiyle, 135 dakikadır ne istediğini bilen ve istediğini yapma azmi gösteren bir takım var sahada. Ve bu takımın oyun zekasının yüksekliği, bu akşam attığımız 2. golü üretebiliyor.
Evet, belki sol bekte Uğur Boral var hala ve hem defansif hem ofansif olarak izleyeni üzüyor, evet, hücumdaki ayaklarımızın bitiriciliği üst düzey değil ve bu yüzden saç baş yolduran pozisyonlar oluyor. Ama en basit şeyleri doğru yaptığın sürece de sonuca gitmek kolaylaşıyor. Önce o yolu açacaksın yani.
Ha, hobi olarak gene tavşan üretilebilir tabii. Mesela oyun zekası belli olan Olcay ortasahaya, adam geçme yetenei aşikar Oğuzhan kenar forvete yerleştirilebilir. Mesela sıkıntı yaşanılan sağ forvet bölgesi için Holosko yerine başka denemeler yapılabilir. Mesela "her işten biraz yapan" Veli ve Necip gibi oyuncular için farklı girişimler olabilir. Mantığı belli her hamle denenebilir rakibe göre. Aman ve yeter ki Tengri bize sol forvet Almeida, sağ forvet Holosko ve uç forvet Batuhan'lı günleri bir daha göstermesin.
O yüzden teşekkürler Samet Aybaba. Gördüğünü uygulamak bile bazen büyük takım tenik direktörleri için zor bir meziyet oluyor zira.
Bunun haricinde bir tebrik de Kasımpaşa yönetimine. Sezona çok iyi başlamış takımın teknik direktörünü kovup, yerine sezona çok kötü başlamış bir takımın teknik direktörünü getirmek üstün bir ileri görüşlülük ister herhalde.
Beşiktaş'ın hangi taktikle daha iyi oynayacağını tartışmak, kulübün dışında olan taraftarın efektif olarak yapabileceği bir şey değildir illaki. Oyuncuların form durumu, taktik antrenmanlar, neyin denenip denenmediğini bilemez çünkü. Fakat, sahaya konulmak istenen taktiğin bilindiği durumlarda, neyin optimal olacağı üzerine fikir yürütülebilir.
Somutlaştırayım: Beşiktaş'ın 4-4-2, 4-2-3-1, 4-3-3 vs. oynayıp oynamaması gerektiğini konuşmak afaki kaçabilir. Lakin eğer Beşiktaş 4-2-3-1'ümsü bir sistemle oynayacaksa, ortak akıl bir yolu işaret eder: Stoperlerin biri önde basan, biri daha atik ve hamleli olsun; ortadaki isimlerden biri kesici, diğeri ise daha topla yetenekli bir isim olsun ki Fernandes gibi yarı-serbest bir rolde oynatacağın adamın varsa ona baskı yapıldığında alternatif olarak topu ileri taşıyabilecek ve dönen topu kesebilecek bir yapın oluşsun, forvet üçlündeki insanlar cezasahasına koşmayı bilsin ve hücum zekası olsun.
Bu doğrultuda bir takım izliyoruz son 135 dakikadır. Stoper Toraman takıntısının bırakılması ve tavşanların bitmesiyle, 135 dakikadır ne istediğini bilen ve istediğini yapma azmi gösteren bir takım var sahada. Ve bu takımın oyun zekasının yüksekliği, bu akşam attığımız 2. golü üretebiliyor.
Evet, belki sol bekte Uğur Boral var hala ve hem defansif hem ofansif olarak izleyeni üzüyor, evet, hücumdaki ayaklarımızın bitiriciliği üst düzey değil ve bu yüzden saç baş yolduran pozisyonlar oluyor. Ama en basit şeyleri doğru yaptığın sürece de sonuca gitmek kolaylaşıyor. Önce o yolu açacaksın yani.
Ha, hobi olarak gene tavşan üretilebilir tabii. Mesela oyun zekası belli olan Olcay ortasahaya, adam geçme yetenei aşikar Oğuzhan kenar forvete yerleştirilebilir. Mesela sıkıntı yaşanılan sağ forvet bölgesi için Holosko yerine başka denemeler yapılabilir. Mesela "her işten biraz yapan" Veli ve Necip gibi oyuncular için farklı girişimler olabilir. Mantığı belli her hamle denenebilir rakibe göre. Aman ve yeter ki Tengri bize sol forvet Almeida, sağ forvet Holosko ve uç forvet Batuhan'lı günleri bir daha göstermesin.
O yüzden teşekkürler Samet Aybaba. Gördüğünü uygulamak bile bazen büyük takım tenik direktörleri için zor bir meziyet oluyor zira.
Bunun haricinde bir tebrik de Kasımpaşa yönetimine. Sezona çok iyi başlamış takımın teknik direktörünü kovup, yerine sezona çok kötü başlamış bir takımın teknik direktörünü getirmek üstün bir ileri görüşlülük ister herhalde.
Etiketler:Kasımpaşa,maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 14
Yorum
25 Ekim 2012 Perşembe
Maç Yazısı: Barcelona Regal 72 - 60 Beşiktaş
Uzun süre içinde durmayı başardığımız maçı, ekstra hamleleri yapıp momentumu ele geçirebileceğimiz dakikalarda yaptığımız hatalarla verdik. Maçtan önce "düşük skorlu olacağı için başabaş götürürsek son dakikalarda kazanma şansımız olabilir" demiştim, 2 küsur dakika kala o şansı verdik.
Bu maç sonrasında takımı ciddi anlamda tenkit etmeye tabii ki gerek yok, o yüzden göze çarpanları listeleyeyim:
- Barcelona düşük 3 sayılık isabet yüzdesine devam ederse alan savunmamız etkili olur" demiştim. Barcelona devam etmesine etti (1-9), lakin biz bu formülden yararlanamadık, bilakis üstüne kendi hatamızı da ekledik. Şöyle ki: Falker faul problemine girdiği için sahada sadece 7 dakika 37 saniye kaldı ve alan savunmasını etkili yapacağımız düzen oluşmadı. İkincisi, Barcelona kadar olmasa da, biz de üç sayılık yüzdemizi çok düşük tuttuk (5-19) ve hücumumuzun en önemli halkasını kullanamadık.
- Hücumumuz demişken, Beşiktaş'ın maç boyu sayı bulduğu iki adet aksiyon var ki, ikisinin de sürekliliğini sağlamak çok zordu. Birincisi, Vidmar'ı içeriden devreye sokmak ki bu 8 sayı getirdi, lakin hem Vidmar'ın faul sorunu, hem de rakibin frontcourt'taki derinliği bu planı kesti. İkincisi de Jerrells'ın birebirleri ve penetreleri (7 faul yaptırdı) idi, ki zaten skor yükünü neredeyse bu çekti, lakin onun da maçı %36 gibi vasat bir yüzdeyle tamamlaması buradan ekstra bir şey gelmediğini gösterdi. Maçın sonlarına doğru dili sarkmıştı zaten.
- Beşiktaş'ın yedek yerlilerinden aldığı katkı (bu maç sürelerine göre Barış ve Cevher oldukça iyilerdi) sürpriz olmaya devam etse de, Markota ve Dasic'in formsuzluğu hala daha hayal kırıklığı yaratıyor. Markota 3. çeyrekte maçı dengelemeye çalıştığımız zamanlarda yaptığı basit hatalarla buna izin vermedi, ki maçı da 4 top kaybı ile tamamladı. Son çeyrekte bir skor üretme istikrarı gelse de, bu kısa süreli parlamaya Barcelona önlem almayı bildi. Dasic henüz daha rolünü keşfedememiş durumda, ve Beşiktaş'ın en büyük silahı olması beklenen isim beklentiyi vermeyi bir kenara koyalım, vasata dahi ulaşamadı henüz. Diğerleri kadar olmasa da, Christopher'ın da skor anlamında iki maçtır vasatın altında olması bu ekstra yumruğun sorumluluğunu sadece Jerrells'ın sırtına bindiriyor ki onun da limiti belli.
- Maçın bir olumlu anlamda sürprizi, ribauntlarda ezilmememizdi. Barcelona'dan daha fazla hücum ribaundu topladık, toplam ribaunt sayısında da geri düşmemizin sebebi rakipten 10 küsur daha fazla atış kaçırmamızdı. Bu ilerisi için umut verici bir gelişme.
Özetle, savunma anlamında ortalamamızı başarıyla sahaya yansıttığımız için hücum anlamında ekstra işler ile kazanabileceğimiz bir maç olacaktı, fakat bu bir türlü gelmek bilmeyince de bu skor normal oldu. Zaten kağıt üzerinde kaybetmemizin normal olduğu bir maçtı, mücadelemiz devam ediyor.
Bir de maçın çok ilginç bir istatistiğini vereyim yazıyı noktalamadan: Beşiktaş'ın +/- değeri pozitif olan tek oyuncusu Muratcan Güler imiş, lakin kendisi sahada kaldığı 10 dakika boyunca hiçbir istatistikî katkı sağlayamadı (0-3 şut isabeti, 0 asist, 0 top çalma, 0 ribaunt). Buna karşın o sahadayken, Beşiktaş net olarak 7 sayı daha fazla üretmiş.
Bu maç sonrasında takımı ciddi anlamda tenkit etmeye tabii ki gerek yok, o yüzden göze çarpanları listeleyeyim:
- Barcelona düşük 3 sayılık isabet yüzdesine devam ederse alan savunmamız etkili olur" demiştim. Barcelona devam etmesine etti (1-9), lakin biz bu formülden yararlanamadık, bilakis üstüne kendi hatamızı da ekledik. Şöyle ki: Falker faul problemine girdiği için sahada sadece 7 dakika 37 saniye kaldı ve alan savunmasını etkili yapacağımız düzen oluşmadı. İkincisi, Barcelona kadar olmasa da, biz de üç sayılık yüzdemizi çok düşük tuttuk (5-19) ve hücumumuzun en önemli halkasını kullanamadık.
- Hücumumuz demişken, Beşiktaş'ın maç boyu sayı bulduğu iki adet aksiyon var ki, ikisinin de sürekliliğini sağlamak çok zordu. Birincisi, Vidmar'ı içeriden devreye sokmak ki bu 8 sayı getirdi, lakin hem Vidmar'ın faul sorunu, hem de rakibin frontcourt'taki derinliği bu planı kesti. İkincisi de Jerrells'ın birebirleri ve penetreleri (7 faul yaptırdı) idi, ki zaten skor yükünü neredeyse bu çekti, lakin onun da maçı %36 gibi vasat bir yüzdeyle tamamlaması buradan ekstra bir şey gelmediğini gösterdi. Maçın sonlarına doğru dili sarkmıştı zaten.
- Beşiktaş'ın yedek yerlilerinden aldığı katkı (bu maç sürelerine göre Barış ve Cevher oldukça iyilerdi) sürpriz olmaya devam etse de, Markota ve Dasic'in formsuzluğu hala daha hayal kırıklığı yaratıyor. Markota 3. çeyrekte maçı dengelemeye çalıştığımız zamanlarda yaptığı basit hatalarla buna izin vermedi, ki maçı da 4 top kaybı ile tamamladı. Son çeyrekte bir skor üretme istikrarı gelse de, bu kısa süreli parlamaya Barcelona önlem almayı bildi. Dasic henüz daha rolünü keşfedememiş durumda, ve Beşiktaş'ın en büyük silahı olması beklenen isim beklentiyi vermeyi bir kenara koyalım, vasata dahi ulaşamadı henüz. Diğerleri kadar olmasa da, Christopher'ın da skor anlamında iki maçtır vasatın altında olması bu ekstra yumruğun sorumluluğunu sadece Jerrells'ın sırtına bindiriyor ki onun da limiti belli.
- Maçın bir olumlu anlamda sürprizi, ribauntlarda ezilmememizdi. Barcelona'dan daha fazla hücum ribaundu topladık, toplam ribaunt sayısında da geri düşmemizin sebebi rakipten 10 küsur daha fazla atış kaçırmamızdı. Bu ilerisi için umut verici bir gelişme.
Özetle, savunma anlamında ortalamamızı başarıyla sahaya yansıttığımız için hücum anlamında ekstra işler ile kazanabileceğimiz bir maç olacaktı, fakat bu bir türlü gelmek bilmeyince de bu skor normal oldu. Zaten kağıt üzerinde kaybetmemizin normal olduğu bir maçtı, mücadelemiz devam ediyor.
Bir de maçın çok ilginç bir istatistiğini vereyim yazıyı noktalamadan: Beşiktaş'ın +/- değeri pozitif olan tek oyuncusu Muratcan Güler imiş, lakin kendisi sahada kaldığı 10 dakika boyunca hiçbir istatistikî katkı sağlayamadı (0-3 şut isabeti, 0 asist, 0 top çalma, 0 ribaunt). Buna karşın o sahadayken, Beşiktaş net olarak 7 sayı daha fazla üretmiş.
Etiketler:Barcelona,maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 1 Yorum
21 Ekim 2012 Pazar
Maç Yazısı: Beşiktaş - Trabzonspor
Uzun yazmayacağım. Sahada olanlarda ayrıntı falan aramaya gerek yok zira, iki yarı arasındaki fark kabak gibi ortada, doğru kadro tercihleri ile nasıl bir oyun ortaya konabileceği net bir şekilde belli oldu.
Ben şunu anlamıyorum: Teknik direktörlerin sözleşmesine "fantastik şeyler denemezse ücreti azaltılır" maddesi mi konuyor, özgüvensiz hocalar bekleneni yapıp maçı kaybederim diye korktuğu için acayip şeyler deneme ihtiyacı mı duyuyor, yoksa yıllar boyu gelişen ve kimsenin kıramadığı bir teamül mü var, bilmiyorum. Almeida solda, Batuhan ortada, Holosko sağda 4-3-3'ümsüsü ile ne yapmak istedi Aybaba, anlamıyorum. İkinci yarıda sol kanada hak'katen kanat olan biri girince de atak kalitesinin nasıl arttığını gördük.
Sürekliliği garanti olmasa da, stoper Toraman ve Oğuzhan'ın konumu değerlerinin değiştiğini görmek güzel. Yarıdaki müdahalenin gene de gelmesi de güzel. Fakat hala daha bazı takıntılar/alternatifsizlikler var. Mesela sol bek Uğur Boral, mesela sağ açık Mehmet Akyüz... Bunları da anlamlandıramıyorum. Yani hücum bölgesinde yeni şeyler deneyen bir hoca, bazı şeyleri niye aynı tutar sorusunun yanıtı da yok.
Belki Aybaba da Denizli gibi 25. haftada bütün yanlış yaptığı şeylerde inat etmeyi bırakacaktır, bilemiyorum. Ama o zamana kadar "madem bu olabiliyor, niye olmuyor?" sorusu ile boğuşacağız.
Başka sözüm yok, daha doğrusu sözüm var da söylemenin anlamı yok.
Ben şunu anlamıyorum: Teknik direktörlerin sözleşmesine "fantastik şeyler denemezse ücreti azaltılır" maddesi mi konuyor, özgüvensiz hocalar bekleneni yapıp maçı kaybederim diye korktuğu için acayip şeyler deneme ihtiyacı mı duyuyor, yoksa yıllar boyu gelişen ve kimsenin kıramadığı bir teamül mü var, bilmiyorum. Almeida solda, Batuhan ortada, Holosko sağda 4-3-3'ümsüsü ile ne yapmak istedi Aybaba, anlamıyorum. İkinci yarıda sol kanada hak'katen kanat olan biri girince de atak kalitesinin nasıl arttığını gördük.
Sürekliliği garanti olmasa da, stoper Toraman ve Oğuzhan'ın konumu değerlerinin değiştiğini görmek güzel. Yarıdaki müdahalenin gene de gelmesi de güzel. Fakat hala daha bazı takıntılar/alternatifsizlikler var. Mesela sol bek Uğur Boral, mesela sağ açık Mehmet Akyüz... Bunları da anlamlandıramıyorum. Yani hücum bölgesinde yeni şeyler deneyen bir hoca, bazı şeyleri niye aynı tutar sorusunun yanıtı da yok.
Belki Aybaba da Denizli gibi 25. haftada bütün yanlış yaptığı şeylerde inat etmeyi bırakacaktır, bilemiyorum. Ama o zamana kadar "madem bu olabiliyor, niye olmuyor?" sorusu ile boğuşacağız.
Başka sözüm yok, daha doğrusu sözüm var da söylemenin anlamı yok.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 61
Yorum
17 Eylül 2012 Pazartesi
Maç Yazısı: Beşiktaş - Sanica Boru Elazığspor
İki duran top, bir kontrpiye. Beşiktaş'ın bu sezon attığı/atacağı gollerin çoğunluğunu bu şekilde tanımlayacağız herhalde. (Üçüncü bir kategori de üç pasla boşaltılan alandan hareketlenen oyuncunun kaleciyle karşı karşıya kalması olacak) Ve sene başında pesimistçe "35-40 gol maksimum atar" denen takım, Fernandes'in kaybedilmemesi ile 4. haftada 10 gole ulaştı.
Maç analizine geçmeden kısa bir not: Bilet fiyatlarından sonra (ki kombine satışını arttırmak için yapılmış bir hamle olabilir, daha doğrusu başka bir mantıklı açıklaması yok) beklenen tribünlerin boşluğu ve kapıda uzun süre sıkış tepiş bekletilen taraftarların çektiği orada olanlarca konuşulur, o yüzden o konuya girmeyeceğim ama pası vermiş olayım.
Maç başlamadan gülümseten bir başka husus da her Bülent Uygun takımında istisnasız görülen 657'ye tabi oyuncular idi. Asker Bülent, menajerlik skandalı, şike skandalı vs. demeden yoluna ve felsefesine devam ediyor, tebrikleri hak ediyor. Bilica falan da var, pek güzel, pek hoş. (Zaten Orhan Ak ile birlikte maçın sonlarında tıynetlerinden bir kilo sunacaklardı bizlere.)
Maçın ilk 15-20 dakikası, Elazığspor'u ön alan presi bizim defans hattımızın düşünsel tembelliği ile birleşince "Batuhan'a top şişirme" şenliklerine dönüştü. (GS maçını izleyemediğim için bilemiyorum, ama Toraman'ın Escude'ye tercihine dair yeterli veri oluştu mu o maçta? Escude'yi niye aldığımız sorusu zihnimi hala kurcalıyor da, bu konuda fikri olan yazsın) Oradan pozisyon çıkması kolay değildi, çıkmadı da zaten çok. Su molasında spikerden öğrendiğimiz kadarıyla Samet Hoca oyunculara Batuhan'a yakın oynanmasını salık vermiş, ki zaten Beşiktaş'ın pozisyonları da o kafa yapısına ulaşınca gelişmeye başladı.
Beşiktaş, Olcay - Fernandes ve Veli'nin oyun zekasından yararlanarak güzel hücumlar geliştirebiliyor. Batuhan'ın da genelde top dağıtma konusunda averaj/averaj üstü bir yerde olması, hızlı paslarla ve üçgenlerle gelişen tehlikeli hücumlara yol veriyor. Sorulması gereken soru, bunu neden sürekli yapamadığımız, neden yer yer mental yorgunluğa (ya da daha basitçe uyanık olmama hali diyelim) düştüğümüz. Bu iyileştirilirse, çok daha zevkle izlenir maçlar, ki olmayacak iş değil.
İkinci yarının hemen başında Batuhan - Almeida değişikliği geldi. Almeida'ya karşı zaten ofsaytta doğmuş olması sebebiyle var olan ön yargım, kendisinin son zamanlardaki tutumuyla iyiden iyiye sevgisizliğe dönüşmüş halde, lakin bu maç kötü bir performans sergilediğini söylemek insafsızlık olur. Hem hücum hattında eksik olan hareketliliği getirdi, hem de pas dağıtım mekanizmasına olumlu katkı yaptı. (55. dakika civarı Hilbert'e çok iyi bir pas açtı mesela)
İlk yarıda eksik kalan ve ikinci yarıda tamamlanan bir diğer halka da ön alanda presin sürekliliği idi. Sadece forvetin yaptığı pres sadece "göze hoş gelen hareket" oluyor, lakin 3-4 kişiyle basınca rakip afallıyor. Örneğin 75.-80. dilimindeki bir pozisyonda Elazığspor sahasında 2 küsür dakika top gevelemek zorunda kaldı.
Maça dair daha fazla söyleyebileceğim bir şey yok sanırım. Oyuncu bazında Veli'nin kesicilikte ve ilk pastaki faydasını, Olcay'ın oyunu hızlı görüşünü, Hilbert'in etkili bindirmelerini, Fernandes'in yönetimini (ki başına adam dikilse bile bir şekilde etkili olmanın yöntemini buldu) ve McGregor'ın soğukkanlılığını da ayrıca öveyim, hak geçmesin.
Yazıyı bitirmeden bir lafım Lig TV'ye. 3-0'lık skor gelince başlayan popülist goygoya gerek yok. Yok Beşiktaş istese 100 milyon dolarlık transfer yaparmış da, yok artık tribünler boş kalmazmış da, yok taraftar da feda dermiş de... Tehey. Sonra bu taraftar niye hala meselenin özünü göremedi diye kafa kaşıyoruz biz de...
Not: Resimler Milliyet ve Ntvspor'un sitelerinden alınmıştır.
Maç analizine geçmeden kısa bir not: Bilet fiyatlarından sonra (ki kombine satışını arttırmak için yapılmış bir hamle olabilir, daha doğrusu başka bir mantıklı açıklaması yok) beklenen tribünlerin boşluğu ve kapıda uzun süre sıkış tepiş bekletilen taraftarların çektiği orada olanlarca konuşulur, o yüzden o konuya girmeyeceğim ama pası vermiş olayım.
Maç başlamadan gülümseten bir başka husus da her Bülent Uygun takımında istisnasız görülen 657'ye tabi oyuncular idi. Asker Bülent, menajerlik skandalı, şike skandalı vs. demeden yoluna ve felsefesine devam ediyor, tebrikleri hak ediyor. Bilica falan da var, pek güzel, pek hoş. (Zaten Orhan Ak ile birlikte maçın sonlarında tıynetlerinden bir kilo sunacaklardı bizlere.)
Maçın ilk 15-20 dakikası, Elazığspor'u ön alan presi bizim defans hattımızın düşünsel tembelliği ile birleşince "Batuhan'a top şişirme" şenliklerine dönüştü. (GS maçını izleyemediğim için bilemiyorum, ama Toraman'ın Escude'ye tercihine dair yeterli veri oluştu mu o maçta? Escude'yi niye aldığımız sorusu zihnimi hala kurcalıyor da, bu konuda fikri olan yazsın) Oradan pozisyon çıkması kolay değildi, çıkmadı da zaten çok. Su molasında spikerden öğrendiğimiz kadarıyla Samet Hoca oyunculara Batuhan'a yakın oynanmasını salık vermiş, ki zaten Beşiktaş'ın pozisyonları da o kafa yapısına ulaşınca gelişmeye başladı.
Beşiktaş, Olcay - Fernandes ve Veli'nin oyun zekasından yararlanarak güzel hücumlar geliştirebiliyor. Batuhan'ın da genelde top dağıtma konusunda averaj/averaj üstü bir yerde olması, hızlı paslarla ve üçgenlerle gelişen tehlikeli hücumlara yol veriyor. Sorulması gereken soru, bunu neden sürekli yapamadığımız, neden yer yer mental yorgunluğa (ya da daha basitçe uyanık olmama hali diyelim) düştüğümüz. Bu iyileştirilirse, çok daha zevkle izlenir maçlar, ki olmayacak iş değil.
İkinci yarının hemen başında Batuhan - Almeida değişikliği geldi. Almeida'ya karşı zaten ofsaytta doğmuş olması sebebiyle var olan ön yargım, kendisinin son zamanlardaki tutumuyla iyiden iyiye sevgisizliğe dönüşmüş halde, lakin bu maç kötü bir performans sergilediğini söylemek insafsızlık olur. Hem hücum hattında eksik olan hareketliliği getirdi, hem de pas dağıtım mekanizmasına olumlu katkı yaptı. (55. dakika civarı Hilbert'e çok iyi bir pas açtı mesela)
İlk yarıda eksik kalan ve ikinci yarıda tamamlanan bir diğer halka da ön alanda presin sürekliliği idi. Sadece forvetin yaptığı pres sadece "göze hoş gelen hareket" oluyor, lakin 3-4 kişiyle basınca rakip afallıyor. Örneğin 75.-80. dilimindeki bir pozisyonda Elazığspor sahasında 2 küsür dakika top gevelemek zorunda kaldı.
Maça dair daha fazla söyleyebileceğim bir şey yok sanırım. Oyuncu bazında Veli'nin kesicilikte ve ilk pastaki faydasını, Olcay'ın oyunu hızlı görüşünü, Hilbert'in etkili bindirmelerini, Fernandes'in yönetimini (ki başına adam dikilse bile bir şekilde etkili olmanın yöntemini buldu) ve McGregor'ın soğukkanlılığını da ayrıca öveyim, hak geçmesin.
Yazıyı bitirmeden bir lafım Lig TV'ye. 3-0'lık skor gelince başlayan popülist goygoya gerek yok. Yok Beşiktaş istese 100 milyon dolarlık transfer yaparmış da, yok artık tribünler boş kalmazmış da, yok taraftar da feda dermiş de... Tehey. Sonra bu taraftar niye hala meselenin özünü göremedi diye kafa kaşıyoruz biz de...
Not: Resimler Milliyet ve Ntvspor'un sitelerinden alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,Sanica Boru Elazığspor,semioticus,Shelbyl | 62
Yorum
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Maç Yazısı: İBB - Beşiktaş
City ile hazırlık maçını izledikten sonra -ki zaten fazlasını izlediğim söylenemez- dediğim şu idi: "Bu takım geçen seneden kötü oynamıyor." Bugünkü maçta da aynı görüntü sahadaydı: İlk ve son 15 dakika hızlı tempo, kısa pas, topsuz koşularla hücum eden ve tehlike yaratan bir Beşiktaş, aradaki 60 dakikada kafası kesik tavuk nümayişi.
Maçla ilgili bir şeyler yazmadan önce kısa bir beyin jimnastiği yapalım: Rakibin teknik direktörü, geçen sene beğenmeyip yolladığımız Carvalhal. Beğenmememizin sebebi, takımın ikinci yarıda performansının ve enerjisinin düşmesiydi. Bugün çalıştırdığı İBB, oyun genelinde bizden daha aklı başında oynadı halbuki. Malumu ilam olmasın ama, geçen sene yaşadıklarımızın saha içinde değil de saha dışında olanlarla bağlantılı olduğunu gösteren bir kanıt daha olarak bu maçı kenara koyabiliriz şu takdirde.
Maça gelelim: Öncelikle maçı sessiz ve hafif uzaktan izlediğim için isimler/pozisyonlar karışabilir, malumat eksikliğim olabilir ama, Escude yerine Toraman tercihini -bir zaruret hali yoksa- benim hafsalam almıyor. "Topu geriden oyuna sokan, savruk hamleli olmayan" ve böylece Sivok'u dengeleyecek Escude yerine Toraman'ın oynaması sırf 657'ye tabi olmasındansa, bu sene için nur topu gibi bir derdimiz oldu demektir.
İkinci konu, Oğuzhan gibi topsuz alan koşuları ve yer tutuşuyla dikkat çeken bir oyuncunun, 65. dakikaya kadar neden beklendiği. İlk maddedeki hamlenin etkisi ve ortasahadaki iki güvenlikçinin de yer tutmasıyla alakalı olarak şişirdikçe şişirerek ilerlemeye çalıştığımız dakikalarda onun oyuna biraz ağırlığını koyması hücum profilimizi değiştirdi. Hazırlık maçları sonrası okuduklarım hep Oğuzhan övgüsü etrafında şekillenmişken, bu hamleyi de anlamlandıramadım Aybaba adına.
(Oğuzhan demişken, kendisinin soldan topla koşup içeriye çıkardığı fakat içeride kimsenin olmadığı bir pozisyon vardı, o pozisyondan sonraki bakışları çok şey anlatıyordu aslında bu "topsuz oyun" anlayış farkının göstergesi olarak.)
Üçüncü konu, hücum elemanlarının dizilişi. Cevabını bildiğimiz birkaç soru var: Almeida tek forvet olarak, Pektemek kanada yakın verimsizleşiyor; Olcay'ın ise verimli olması için içeri koşular yapması lazım. Beşiktaş şanslı bir takım olduğu için, bu üç oyuncunun profilini aynı anda muhteva edebilecek bir diziliş mümkün. Fakat Beşiktaş şanssız olduğu için de teknik direktörleri nedense ilk 4-5 haftayı bildiklerini unutarak geçirmeyi tercih ediyorlar. Almeida-Pektemek-Olcay-Hasan/Necip arasındaki mesafe o kadar açıldı ki bir noktada, gören bu insanlar ilk defa bir arada top oynuyor sanarlardı.
Dizilişteki bu sorunun ve içe kat etme eksikliğinin bir diğer sıkıntısı da kanat bindirmelerinin neredeyse hiç olmaması. Bu da kısır döngü olarak Almeida'nın daha da etkisiz olmasına sebebiyet veriyor, derken onun yalnızlığı daha da artıyor vs vs. Aybaba'nın bunların farkında olmaması imkansız. İmkansız değil mi?
Hasılı kelam: Bu takım, Toraman'ı kadroda tutmak için omurgasıyla oynanmazsa, kısır ortasahayı daha da kısırlaştıracak hamleler yapılmazsa, 4-3-3 gibi hücum elemanlarımızın verimini düşüren dizilişlere meyledilmezse iyi sonuçlar alacak bir yapıya gene de sahip. Ama sanırım bir Beşiktaş klasiği olarak en az bir 4-5 hafta hoca fantazileri izlemekle geçecek.
Maçla ilgili bir şeyler yazmadan önce kısa bir beyin jimnastiği yapalım: Rakibin teknik direktörü, geçen sene beğenmeyip yolladığımız Carvalhal. Beğenmememizin sebebi, takımın ikinci yarıda performansının ve enerjisinin düşmesiydi. Bugün çalıştırdığı İBB, oyun genelinde bizden daha aklı başında oynadı halbuki. Malumu ilam olmasın ama, geçen sene yaşadıklarımızın saha içinde değil de saha dışında olanlarla bağlantılı olduğunu gösteren bir kanıt daha olarak bu maçı kenara koyabiliriz şu takdirde.
Maça gelelim: Öncelikle maçı sessiz ve hafif uzaktan izlediğim için isimler/pozisyonlar karışabilir, malumat eksikliğim olabilir ama, Escude yerine Toraman tercihini -bir zaruret hali yoksa- benim hafsalam almıyor. "Topu geriden oyuna sokan, savruk hamleli olmayan" ve böylece Sivok'u dengeleyecek Escude yerine Toraman'ın oynaması sırf 657'ye tabi olmasındansa, bu sene için nur topu gibi bir derdimiz oldu demektir.
İkinci konu, Oğuzhan gibi topsuz alan koşuları ve yer tutuşuyla dikkat çeken bir oyuncunun, 65. dakikaya kadar neden beklendiği. İlk maddedeki hamlenin etkisi ve ortasahadaki iki güvenlikçinin de yer tutmasıyla alakalı olarak şişirdikçe şişirerek ilerlemeye çalıştığımız dakikalarda onun oyuna biraz ağırlığını koyması hücum profilimizi değiştirdi. Hazırlık maçları sonrası okuduklarım hep Oğuzhan övgüsü etrafında şekillenmişken, bu hamleyi de anlamlandıramadım Aybaba adına.
(Oğuzhan demişken, kendisinin soldan topla koşup içeriye çıkardığı fakat içeride kimsenin olmadığı bir pozisyon vardı, o pozisyondan sonraki bakışları çok şey anlatıyordu aslında bu "topsuz oyun" anlayış farkının göstergesi olarak.)
Almeida ile Pektemek'in maçta en yakın olduğu an.
Dizilişteki bu sorunun ve içe kat etme eksikliğinin bir diğer sıkıntısı da kanat bindirmelerinin neredeyse hiç olmaması. Bu da kısır döngü olarak Almeida'nın daha da etkisiz olmasına sebebiyet veriyor, derken onun yalnızlığı daha da artıyor vs vs. Aybaba'nın bunların farkında olmaması imkansız. İmkansız değil mi?
Hasılı kelam: Bu takım, Toraman'ı kadroda tutmak için omurgasıyla oynanmazsa, kısır ortasahayı daha da kısırlaştıracak hamleler yapılmazsa, 4-3-3 gibi hücum elemanlarımızın verimini düşüren dizilişlere meyledilmezse iyi sonuçlar alacak bir yapıya gene de sahip. Ama sanırım bir Beşiktaş klasiği olarak en az bir 4-5 hafta hoca fantazileri izlemekle geçecek.
Etiketler:İBB,maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 150
Yorum
26 Mart 2012 Pazartesi
Maç Yazısı: İBB - Beşiktaş
Uzun zamandır, sebebini blogda da anlattığım üzere, lig maçı izlemiyordum. Haftasonu gerçekleşen seçimin ve resmen başlayan dönemin yüzü suyu hürmetine açtım maçı, başından sonuna izledim. İyi de yaptım, özlemişim.
Öncelikle geçmişe dair bir itirazım olacak. Pektemek hep böyle oynuyorduysa ve de buna karşın Almeida denen ağaca ısrarla forma verildiyse, Almeida'yı bu takıma musallat edene kaç bela varsa okuyayım. Oh.
İşin taktiğini tekniğini benden daha iyi yazanlar var, ben zaten genelde istikrar ve kıyas üzerinden yazdığım için elimde yeterince veri de yok, o yüzden gördüklerimi/düşündüklerimi madde madde yazayım.
- Egemen sol bekte sırıttı, pozisyonunu yadırgadığı belliydi. Bu takımın Hilbert - Egemen - Sivok - İsmail dörtlüsü orada değilse insanlar ayak ve el tırnaklarını yiyecektir, şüphesiz. Toraman formsuzdu, ikinci golde bileti sadce ona kesmek istemiyorum ama biraz daha uyanık olsa belki 1.5 puan bizimdi.
- Fernandes. Son 10 dakika düştü, ama onun haricinde mükemmeldi. Hatta heceleyerek yazayım: mü-kem-mel. İlk golde çaldığı top, ikinci golde defansın belini kırması, Rızvan'ı kaç metreden gelip geçmesi, attıkları, çaldıkları, koştukları... Of of of. Rajon Rondo'yu izliyormuşçasına zevk aldım.
- Fernandes demişken, şunun altını çizelim. Koşan olmayınca, atılan pasın kıymeti yok. Bugün Fernandes'in paslarına koşan Hilbert, Pektemek vs. vardı mesela.
- Burak Kaplan ve Mehmet Akyüz'ü bir maçla yargılayamam, ama şu an hiçbir ışık almadım. Bebe bu güçsüz haliyle bile fiziksel bir varlık hissettiriyor, ama sahalardan çok uzak kaldığı belli.
- Carvalhal'ın oyuna müdahalesi gene geç kaldı. Özellikle 2. golü attıktan sonra belli bir süre fiziken ezildik resmen. Ne zamanki Türkiye Ligi'nde maç anlatan spikerler "çok zevkli maç!!!" diye kendinden geçse bilirim ki ortasahalar çökmüş, bugün de öyle oldu. Hoş, yedek kulübesine bakınca Carvalhal'ın çok da opsiyonu olduğu söylenemezmiş.
Kırılma Anı: Bu maç için bunu seçmek kolay. Veli'nin kaçırdığı gol, döndü kalemizde gol oldu.
Maçın Oyunu: Çok var da, golle sonuçlandığı için Fernandes'in topu çalışı ve Pektemek ile verkaçı buraya yazılır.
Maçın Adamı: Taraftarın da tezahürat ettiği üzere, Manuel Fernandes.
Maçın Enstantanesi: Topa dokunmasına karşın hem faul, hem de sarı kartla cezalandırılan Hilbert'in isyanı.
Not: Fotoğraf Milliyet Gazetesi internet sitesinden alınmıştır.
Öncelikle geçmişe dair bir itirazım olacak. Pektemek hep böyle oynuyorduysa ve de buna karşın Almeida denen ağaca ısrarla forma verildiyse, Almeida'yı bu takıma musallat edene kaç bela varsa okuyayım. Oh.
İşin taktiğini tekniğini benden daha iyi yazanlar var, ben zaten genelde istikrar ve kıyas üzerinden yazdığım için elimde yeterince veri de yok, o yüzden gördüklerimi/düşündüklerimi madde madde yazayım.
- Fernandes. Son 10 dakika düştü, ama onun haricinde mükemmeldi. Hatta heceleyerek yazayım: mü-kem-mel. İlk golde çaldığı top, ikinci golde defansın belini kırması, Rızvan'ı kaç metreden gelip geçmesi, attıkları, çaldıkları, koştukları... Of of of. Rajon Rondo'yu izliyormuşçasına zevk aldım.
- Fernandes demişken, şunun altını çizelim. Koşan olmayınca, atılan pasın kıymeti yok. Bugün Fernandes'in paslarına koşan Hilbert, Pektemek vs. vardı mesela.
- Burak Kaplan ve Mehmet Akyüz'ü bir maçla yargılayamam, ama şu an hiçbir ışık almadım. Bebe bu güçsüz haliyle bile fiziksel bir varlık hissettiriyor, ama sahalardan çok uzak kaldığı belli.
- Carvalhal'ın oyuna müdahalesi gene geç kaldı. Özellikle 2. golü attıktan sonra belli bir süre fiziken ezildik resmen. Ne zamanki Türkiye Ligi'nde maç anlatan spikerler "çok zevkli maç!!!" diye kendinden geçse bilirim ki ortasahalar çökmüş, bugün de öyle oldu. Hoş, yedek kulübesine bakınca Carvalhal'ın çok da opsiyonu olduğu söylenemezmiş.
Kırılma Anı: Bu maç için bunu seçmek kolay. Veli'nin kaçırdığı gol, döndü kalemizde gol oldu.
Maçın Oyunu: Çok var da, golle sonuçlandığı için Fernandes'in topu çalışı ve Pektemek ile verkaçı buraya yazılır.
Maçın Adamı: Taraftarın da tezahürat ettiği üzere, Manuel Fernandes.
Maçın Enstantanesi: Topa dokunmasına karşın hem faul, hem de sarı kartla cezalandırılan Hilbert'in isyanı.
Not: Fotoğraf Milliyet Gazetesi internet sitesinden alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 20
Yorum
19 Eylül 2011 Pazartesi
Maç Yazısı: Beşiktaş - Ankaragücü
Önceki maçlara göre umut vaat eden gelişmeler olmasına karşın, kronik hastalıkların devam ettiği bir maç oldu bu. Şu maçta pisi pisine puan kaybetmek oldukça moral bozucu olurdu, lakin bazı hastalıkların devam ediyor olduğunu görmek de sevinci gölgeliyor.
I: Umut Veren Olgular
Bu maça dair en güzel olgulardan birisi, Beşiktaş'ın kanat organizasyonlarında bir şablon ortaya koyabilmesi. Tabii bu şablonu bozan bir Quaresma ögesi var (buna daha sonra değineceğim), ama özellikle maçın başında, skor üstünlüğünden ileri gelen boş alan avantajına sahip değilken, kapanan klasik Ziya Doğan takımını kanatlardan bunaltmamız çok iyi bir işaret.
Burada İsmail'e ayrı bir paragraf açmak lazım. Kendisi günden güne ilerliyor. Defanstaki ciddiyetsizliğini yenmekle birlikte, hücum setlerinde pozisyon alışı ve arada gösterdiği patlayıcılığı gerçekten olumlu sinyaller.
Ve en önemli nokta: Duran toplar. Maccabi maçında da, bu maçta da Fernandes'in ön direğe kestiği toplardan gol bulduk. Köşe vuruşlarında bu denli etkin olduğumuzu hatırlamıyorum ben. Ve hatta 3 adet kafa golü ile maç kazandığımızı totomun açıkta kaldığı bir rüya olarak yorumlardım muhtemelen.
II: Akılda Kalan Sorular
Quaresma. Maccabi maçında ne gördüysek, bu akşam da aynısını gördük. Kafası oyunda değil bu adamın. Maç boyunca topu soldan alıp sağa (ya da tam tersi) taşıyıp kaybettiği pozisyonlar, kaçan adama pas vermek yerien 3 kişi arasına dalmaları... Takımın ritmini bozuyor, ne yazık ki böyle bu. Evet, maç başına bir trivela asisti ortalamasıyla oynuyor, ama o trivelalar ancak Beşiktaş skor olarak üstünse ve de rakip boş alan bıraktıysa gerçekleşiyor ne yazık ki. Bu yüzden Quaresma - Simao ikilisine hala daha güven duyamıyorum ben.
İkinci soru, Carvalhal'ın Necip - Pektemek hamlesi. Şimdi bu hamleyi geçen sene Schuster zamanında da çok görmüştük. Rakibin üzerine oyunu yıkıyor, yalnız ortasahada büyük boşluklar veriyorduk. Bu akşam da aynısının olmaması için hiçbir sebep yoktu. Rakibin Ankaragücü, teknik direktörünün Ziya Doğan olması bu dezavantajı nötrledi nihayetinde, lakin Carvalhal'ın bu hamleyi yaparken bunu denkleme kattığını hiç zannetmiyorum. Umarım öyledir, umarım Carvalhal Ankaragücü'nü çok iyi okumuş ve o yüzden bu riski almıştır.
III: Diğer Notlar
Edu iyi bir yedek forvet transferi olmuş gibi duruyor. Eğer bu katkıyı form tutmamış hali ile veriyorsa, benim için uygundur.
Sidnei'in stoper performansını doğru düzgün değerlendirecek fırsat olmadı, lakin kendisi galibiyeti getiren isim olduğundan, bir futbolcunun Beşiktaş kariyeri için çok önemli olan "kredi" unsurunu full'ledi. Bu hem onun, hem bizim için iyi bir işaret.
Cenk'in çıkışları senede 2-3 defa gol olarak geri dönüyor kalemize, 20-30 defa da pozisyon kurtarıyor, o yüzden üzerine fazla gitmemeli. Lakin bu maçtaki çıkışı hakikaten çok dengesizdi, bu derece konsantrasyon eksikliği tolere edilemez. Cenk zeki bir kaleci, bu hatadan ders çıkaracaktır.
Pektemek'in gol atması çok önemli idi moral bulması açısından. Ben kendisinin yaptığı koşuları ve pozisyon bilincini oldukça takdir ediyorum, fiziksel formunu arttırdıkça katkısı da artacaktır.
Maccabi maçına göre daha fazla umut verebilecek hamleler gördük bu maçta, lakin daha parlak sinyaller yok. Bursaspor maçı öncesi özgüven iyidir, ama takıma ne kadar güven duymamız gerektiğini esas o maç belirleyecek. Maccabi maçından sonra takıma 30 güveniyorsam, bugün 35 güveniyorum, diğer bir deyişle. En azından geçen seneden yadigar kalan "öne geçme hırsı"nı hala barındırdığımızı gördük.
Ha bir de unutmadan, elimizde yeterince numune yok henüz, ama umarım bu takıma "deplasmanda maça aslıma, boşver, evinde hırsla oyna" virüsü bulaşmamıştır. 5 maçtır bunu gözlemliyorum, hala daha tesadüf diyesim geliyor. Bu da benim hüsnükuruntum olsun.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 20
Yorum
10 Eylül 2011 Cumartesi
Maç Yazısı: Eskişehirspor - Beşiktaş
Alania maçından sonra blog yorumcularından Övünç ile birlikte bir karamsarlık içine girmiştik. Alania maçında sahada kafası kesilmiş tavuk gibi dolaşan bir Beşiktaş var idi, ve her ne kadar bu duruma bahane uydurulabilirse de yeterince tedirginlik vericiydi. Bugün sahada kafasıyla beraber kanatları da koparılmış bir Beşiktaş vardı işte.
Geçenlerde Carlos Carvalhal'ın bir röportajı vardı. Orada "Schuster bu takıma yanlış bir şeyler öğretmiş, takım bütün halinde ilerlemiyor" minvalinde bir şeyler demişti. Kusura bakmasın ama, Schuster zamanındaki Beşiktaş, bu akşamki Beşiktaş'tan çok daha takımdı.
Bizim bir üniversite içi futbol turnuvası takımımız vardı, antrenman falan yapmazdık, maç günü buluşur, mevkiilere ayak üstü karar verir, sahaya çıkar haldır haldır oynardık. Genelde ya topu ileri doldurur, ya da yetenekli olduğunu bildiğimiz arkadaşların ayaklarına bakardık. 11 kişiyi tamamlayamadığımız durumlarda ise yoldan geçen adamları toplar, takıma monte ederdik. Sağ olsun Beşiktaş, anılarım canlandı bu akşam. İşin daha vahim kısmı ise, thücumda heyecanlanan ve takım disiplininden kopan Eskişehir'in, bireysel yetenekle iş yapma konusunda bizden çok daha iyi olmasıydı. Serdar, Veysel, Erkan bizim ileri uç elemanlarından çok daha iyi penetrelerde bulundular.
İlk yarıdaki görüntü şu idi: Fernandes defansın önündeki 10 metrelik alana tıkılı, Necip ortada sıçan, Quaresma topu alıp koridor boyunca yardırmaya hevesli, Simao ve Veli bu düzensizlikte adeta kayıp, Almeida ise her zamanki hareketsiz santrafor. Oradan bir şey çıkmadı tabii, İsmail'in bireysel çabasıyla yarattığı pozisyon ve gol haricinde. İkinci yarıda bloklar arasındaki mesafe biraz daha azalmış gibiydi, fakat ilerleyen dakikalarda Tello'nun da oyuna girmesi ve Eskişehir ortasahasını rahatlatmasıyla darmadağın olduk. Bir pozisyonu özellikle not düşmek istiyorum: Maçın sonlarına doğru Serdar topla beraber bizim kaleye giderken, peşinden koşan Simao idi. Falan filan.
Takımın en iyisi Fernandes'di, ki o da vasat bile değildi. Oyunu açan pasları takdire şayan, lakin onda da top sevme hastalığı olduğundan arada baygınlık geçirtiyor. Onun haricinde Mustafa Pektemek, bu kadar kötü haldeki bir takıma bile koşularıyla katkı yapabileceğini gösterdi, bu fiziksel haliyle bile Veli'ye tercih edilir durumda benim gözümde (diğer maçları izlemedim, bilmiyorum, çok da kesin konuşmayayım)
Nasıl olacak bilmiyorum, ama bu takım acilen kendine gelmeli. Kiev ile Stoke bizi bu sabit, alan parselleme konusunda rezil, paslaşmayı minimumda tutup 1920'lerin futboluna öykünen bir tarzda oynayan oyunumuzla... Neyse, cümleyi tamamlamayayım.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 32
Yorum
2 Nisan 2011 Cumartesi
Maç Yazısı: Sivasspor - Beşiktaş
Balayı bitti. Aslında biraz daha sürebilirdi, ama araya milli maç girince yeni-teknik-direktör-geldi-bir-ay-coşarız tribini sürdüremedik, momentum yakalanmadı. Beşiktaş, maçın başından sonuna kadar bu sene oynadığı en anlamsız oyunlardan birisini oynadı ve de zaten hak etmediğimiz maçı kaybettik.
Kısım I: Kimliksizlik
Tayfur Hoca, Kayserispor karşısında doğruları yapınca, Schuster döneminin beklentisel çöküşü uyarınca çok fazla övgü toplamıştı. Lakin teknik direktör olarak çıkığ çıkabileceği en sıkıntılı maçlardan birinde, o yaratıcılığı gösterme açısından sınıfta kaldı. Takımın beyni Guti yok ve stoperin ısınırken sakatlanıyor, bunlar tamam. Fakat bunun haricinde de gerek motivasyon, gerekse taktiksel açılım olarak bekleneni veremedi bugün Beşiktaş.
Kimliksizlik deyişimin sebebi şu: Bu sene Schuster'in en kötü zamanında bile sahada bu kadar amaçsız ve de karambole dolaşan bir Beşiktaş izlememiştim. Dere geçerken at değiştirince, at da dört nala mı gitsin yavaş mı yürüsün bilemeyince, ortaya çıkan sonuç budur.
(Burada Tayfur Hoca'yı suçlamıyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu koşullarda, olması gereken bu zaten. Tayfur Hoca durumu değiştirecek etken olamadı diyorum sadece.)
Kısım II: Bireysel Parlamalar/Patlamalar
Beşiktaş adına maçın toplama baktığımızda en iyi iki ismi Cenk ve Ernst idi. Ernst tam da özlediğimiz şekilde oynadı, ortayı toparladı, hem hücuma hem savunmaya alıştığımız katkısını yaptı. Bu iyi haber.
Cenk ise gene refleksleri ve yer tutmasıyla ön plana çıktı. Hele Kadir'in vuruşunda yaptığı kurtarış övgüyü hak ediyor.
Burada da bir paragraf Quaresma'ya açmak lazım. İlk yarıda Beşiktaş adına bir şeyler yapabilen tek isimdi. Zaten Beşiktaş'ın sahadaki görüntüsü de tam Quaresma'nın eline bakar cinstendi, onun parlamaları olmasa "takım" olarak hiçbir şey yapacak halimiz yoktu. Süre geçtikçe ve zihinsel olarak yorulunca, çabaları terazinin "bencillik" kefesine kaydı, ama böyle bir oyunun oynandığı maçta Quaresma eleştirilemez. (Gene de Fernandes ve Ernst'e o pasları daha hızlı verebilirdin be abi.)
Gelelim madalyonun öteki yüzüne: Ferrari, eğer yanılmıyorsam, ikinci defa ısınırken sakatlandı. Total olarak bu kaçıncı sakatlığı artık hatırlamıyorum. Kendisi kafada bitirmiş olayı.
Sivok kırmızı kartı görene kadar iyiydi (Eh, Ekremli Toramanlı defans hattında zaten kötü olsa da iyi olacak), lakin çok saçma bir kırmızı kart gördü. Gene de kızaman kendisine bu yüzden.
Gerisi vasat.
Kısım III: Kısıtlı Alternatifler
Tayfur Hoca'nın geçen hafta verdiği röportajda Guti'yi 10 numara oynatmaktan ve Beşiktaş'ın Alex'e ihtiyacı olduğundan bahsettiğini hatırlıyoruz. Ben Guti sakatlanınca Tayfur Hoca'dan bu yönde bir düşünce beklemiştim: Ya Fernandes Guti rolünde olacaktı, ya da Simao merkeze geçip kanatlarda başka birisi oynayacaktı. Sahaya çıkan Beşiktaş'ta ise tamamen atıl kalmış bir rolde oynayan Aurelio ve önüne dizilmiş gibi yapmış Ernst ile Fernandes vardı. Biz bu taktiği Mustafa Hoca zamanından hatırlıyoruz, ama bu Beşiktaş'ın o taktiğe şıp diye uyum sağlaması imkansız.
Ben devre arasında Aurelio - Nobre ve Almeida - Bobo değişiklikleri bekledim. Takım 4-4-2'ye geçebilir, ya da Simao merkeze, Nobre sağa geçebilirdi. Fakat bunu görme şansımız olmadı.
Daha da bir varyasyondan bahsetmek zor zaten.
Kısım IV: Diğer
Aklıma takılan diğer notları da listeleyeyim madem çok doyurucu bir şeyler diyemeyeceğiz:
- Korcan yaşlanmış gibi duruyor. Daha geçen sene gencecik çocuk değil miydi yahu?
- Bünyamin Hoca'nın standardı tutturduğu gün, Maya takviminin son günü olacakmış.
- Lig TV spikerlerinin performansı hep Beşiktaş maçında dinlediklerim gibiyse işimiz iş.
- Kameramanlar artık tribündeki kadınlar çekmeyi bırakmalı. Tribünde şov olur, çok ilgi çekici şekilde giyinmiş birileri olur, bir afet-i devran endam eder falan tamam da, böyle "karı gelmiş la karı" zihniyetiyle tribünün dolaşılmasını rahatsız edici buluyorum ben.
Kısım V: Özet Geç Lan!
Geçeyim. Tayfur Hoca ikinci önemsiz sınavından başarıyla ayrılamadı. Hocanın gelecekte Beşiktaş'ın başında kalmak için umut verebileceği maçlar bunlar, bu zor zamanlarda göstereceği dehalar vs. Bu maçta oyuna müdahale vs. anlamında bir çılgınlık yapsa kimse bir şey demeyecekken, o güvenli oynamaya devam etti ve de benim açımdan testi geçemedi.
Beşiktaş'ın haline gelince: Bu kadar hedefsiz, bu kadar çalkalanmış bir takımın 27. haftada oynayıp oynayacağı top bu kadar olur zaten. Ne diyelim, şu sezon bitsin artık da boşuna sinir stres olmayalım bari.
Not: Fotoğraflar Ntvspor'un sitesinden alınmıştır.
Kısım I: Kimliksizlik
Tayfur Hoca, Kayserispor karşısında doğruları yapınca, Schuster döneminin beklentisel çöküşü uyarınca çok fazla övgü toplamıştı. Lakin teknik direktör olarak çıkığ çıkabileceği en sıkıntılı maçlardan birinde, o yaratıcılığı gösterme açısından sınıfta kaldı. Takımın beyni Guti yok ve stoperin ısınırken sakatlanıyor, bunlar tamam. Fakat bunun haricinde de gerek motivasyon, gerekse taktiksel açılım olarak bekleneni veremedi bugün Beşiktaş.
Kimliksizlik deyişimin sebebi şu: Bu sene Schuster'in en kötü zamanında bile sahada bu kadar amaçsız ve de karambole dolaşan bir Beşiktaş izlememiştim. Dere geçerken at değiştirince, at da dört nala mı gitsin yavaş mı yürüsün bilemeyince, ortaya çıkan sonuç budur.
(Burada Tayfur Hoca'yı suçlamıyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu koşullarda, olması gereken bu zaten. Tayfur Hoca durumu değiştirecek etken olamadı diyorum sadece.)
Kısım II: Bireysel Parlamalar/Patlamalar
Beşiktaş adına maçın toplama baktığımızda en iyi iki ismi Cenk ve Ernst idi. Ernst tam da özlediğimiz şekilde oynadı, ortayı toparladı, hem hücuma hem savunmaya alıştığımız katkısını yaptı. Bu iyi haber.
Cenk ise gene refleksleri ve yer tutmasıyla ön plana çıktı. Hele Kadir'in vuruşunda yaptığı kurtarış övgüyü hak ediyor.
Burada da bir paragraf Quaresma'ya açmak lazım. İlk yarıda Beşiktaş adına bir şeyler yapabilen tek isimdi. Zaten Beşiktaş'ın sahadaki görüntüsü de tam Quaresma'nın eline bakar cinstendi, onun parlamaları olmasa "takım" olarak hiçbir şey yapacak halimiz yoktu. Süre geçtikçe ve zihinsel olarak yorulunca, çabaları terazinin "bencillik" kefesine kaydı, ama böyle bir oyunun oynandığı maçta Quaresma eleştirilemez. (Gene de Fernandes ve Ernst'e o pasları daha hızlı verebilirdin be abi.)
Gelelim madalyonun öteki yüzüne: Ferrari, eğer yanılmıyorsam, ikinci defa ısınırken sakatlandı. Total olarak bu kaçıncı sakatlığı artık hatırlamıyorum. Kendisi kafada bitirmiş olayı.
Sivok kırmızı kartı görene kadar iyiydi (Eh, Ekremli Toramanlı defans hattında zaten kötü olsa da iyi olacak), lakin çok saçma bir kırmızı kart gördü. Gene de kızaman kendisine bu yüzden.
Gerisi vasat.
Kısım III: Kısıtlı Alternatifler
Tayfur Hoca'nın geçen hafta verdiği röportajda Guti'yi 10 numara oynatmaktan ve Beşiktaş'ın Alex'e ihtiyacı olduğundan bahsettiğini hatırlıyoruz. Ben Guti sakatlanınca Tayfur Hoca'dan bu yönde bir düşünce beklemiştim: Ya Fernandes Guti rolünde olacaktı, ya da Simao merkeze geçip kanatlarda başka birisi oynayacaktı. Sahaya çıkan Beşiktaş'ta ise tamamen atıl kalmış bir rolde oynayan Aurelio ve önüne dizilmiş gibi yapmış Ernst ile Fernandes vardı. Biz bu taktiği Mustafa Hoca zamanından hatırlıyoruz, ama bu Beşiktaş'ın o taktiğe şıp diye uyum sağlaması imkansız.
Ben devre arasında Aurelio - Nobre ve Almeida - Bobo değişiklikleri bekledim. Takım 4-4-2'ye geçebilir, ya da Simao merkeze, Nobre sağa geçebilirdi. Fakat bunu görme şansımız olmadı.
Daha da bir varyasyondan bahsetmek zor zaten.
Kısım IV: Diğer
Aklıma takılan diğer notları da listeleyeyim madem çok doyurucu bir şeyler diyemeyeceğiz:
- Korcan yaşlanmış gibi duruyor. Daha geçen sene gencecik çocuk değil miydi yahu?
- Bünyamin Hoca'nın standardı tutturduğu gün, Maya takviminin son günü olacakmış.
- Lig TV spikerlerinin performansı hep Beşiktaş maçında dinlediklerim gibiyse işimiz iş.
- Kameramanlar artık tribündeki kadınlar çekmeyi bırakmalı. Tribünde şov olur, çok ilgi çekici şekilde giyinmiş birileri olur, bir afet-i devran endam eder falan tamam da, böyle "karı gelmiş la karı" zihniyetiyle tribünün dolaşılmasını rahatsız edici buluyorum ben.
Kısım V: Özet Geç Lan!
Geçeyim. Tayfur Hoca ikinci önemsiz sınavından başarıyla ayrılamadı. Hocanın gelecekte Beşiktaş'ın başında kalmak için umut verebileceği maçlar bunlar, bu zor zamanlarda göstereceği dehalar vs. Bu maçta oyuna müdahale vs. anlamında bir çılgınlık yapsa kimse bir şey demeyecekken, o güvenli oynamaya devam etti ve de benim açımdan testi geçemedi.
Beşiktaş'ın haline gelince: Bu kadar hedefsiz, bu kadar çalkalanmış bir takımın 27. haftada oynayıp oynayacağı top bu kadar olur zaten. Ne diyelim, şu sezon bitsin artık da boşuna sinir stres olmayalım bari.
Not: Fotoğraflar Ntvspor'un sitesinden alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 20
Yorum
28 Şubat 2011 Pazartesi
Maç Yazısı: MP Antalyaspor - Beşiktaş
Schuster'in ne olursa olsun puan kazanmak için çıktığı bir maç oldu, amaca da ulaşıldı. "60'ların futbolu" ile 3 puana ulaşmamız Beşiktaş'ta önceliğin günü kurtarmak ve krizden çıkmak olarak belirlendiğinin göstergesi oldu, lakin bu Schuster için hem iyi hem kötü haber. Bu oyun anlayışında nükseden rahatsızlıklarımız da oldu tabii.
I. Top Şişirme
Ben uzun top oyununa illa karşı çıkan bir adam değilim, ama böylesine karşıyım. Çünkü bu, ısrarla öğrenmek istemeyen ve de sonuca gitmek ve sorumluluk almak yerine kolayı seçen bir uzun top anlayışı, bu anlayış bizim stoperlerimizin dünya skalasında vasat kalmasını getiren anlayış. Bu anlayış Servet Çetin'e "10 numara alıp defansa koysunlar o zaman" dedirten anlayış.
Fenerbahçe devre arasında Rüştü ve Toraman nasıl geriye yaslanması gerektiğini konuşuyordu ya, işte o mantalite bugün zafer yolunda bir adım daha attı. Beşiktaş ilk yarıda, mübalağa etmediğimi düşünüyorum, 4 dakikada bir top şişiriyordu. Aslında fırsat bulsak daha sık yapardık da, şişen toplar Antalya'da kaldığı ve Antalya da bizim öykündüğümüz gibi paslı oynadığı için o kadar fırsat bulamadık.
II. İsmail - Ekrem
Eğer takım bu zihniyette oynayacaksa, İsmail ile Ekrem'in defoları ortaya çıkar. "İsmail'in defansif yönü zayıf ya, Üzülmez oynasın" söylemini hortlatır bu nispeten daha yerleşik olmaya çalışan düzen.
Ekrem bugün ofsayttan golünü attı, ama Tita'ya da 3-4 tane attırayazdı. Hele ki Tita'nın cezasahasına girip aynı hareketle iki çalım attığı karbon kopya iki pozisyon vardı ki Rüştü bile parmaklarıyla "iki" işareti yapıp bağırırken yansıdı kameralara.
Gerçi şu anki kadro yapısında bu durum nasıl çözülür hiçbir fikrim yok.
III. Necip
Kiev maçında tekrar cilaladığı kariyerine bir kat daha çekti bu maçta Necip, ve açıkçası takımın diğer oyuncularının bireysel değerlendirme hak etmediği bir ortamda (Guti'nin akıl dolu golünü tenzih ederim) bu paragrafı ona açmak lazımdı.
Necip öğreniyor. Bugün attığı arapaslar, yaptığı müdahaleler, ofansif oyuna dahil olma yüzdesi vs. olduk.a olumluydu. Ben Necip'in her daim yer tutmasını ve de kontrolsüz dalmasını olumsuz yönleri olarak görmüştüm, lakin bu maçta o doğrultuda hatalar yapmadı, iyiydi. Alıştığımız gibi tek hedefimizin Türkiye Kupası olarak kaldığı bir sezonda Necip'in yükselişini görmek, sene sonunda biz Beşiktaşlıların ağzında tat bırakacak nadir şeylerden olacaktır bu sezona dair.
IV. Schuster'in Sınavı
Schuster bu maça kendisini inkar ederek başladı, öyle de bitirdi. Buraya kadar tamam. Lakin Schuster'in içinde bulunduğu koşulları anlamak lazım.
Takım krizde. Her takım sporunda krizden çıkmanın yolu da kazanmaktır, kazanılınca sorunlar ötelenir, sağlıklı düşünme mekanizması yeniden hasıl olur. Bu yolda bir adım attı Schuster, ve de başarılı oldu. Bu tür aciliyetli ehemmiyetli maçların günahı olmaz.
Yalnız sonrası var bu işin: Schuster hep bu yolu mu güdecek? Şimdiye kadar kazanan takıma ve kadroya biat eden Schuster, bu anlayışı devam ettirir mi?
Eğer öyle yaparsa kendisini Beşiktaş'a getiren prensiplere aykırı davranmış ve ipini çekmiş olur. Çünkü hem bu tarz oyunu iyi bilmiyor, hem de "Bu kadarını yapacak hoca Bank Asya'da da var" mantrası başına üşüşür.
V: Özet Geç Lan
Bazen takımlar özellikle ekstrem koşullarda hoş olmayan galibiyetler alabilirler, bu mazur görülür. Bu akşamki de öyleydi. Takım kötü ve keyifsiz oynadı, aklımızda Guti'nin güzel golü ve Necip'in olumlu oyunu kaldı.
Lakin elimizdeki soru, bu akşamki mantalitenin senenin sonuna kadar orada olup olmayacağı. Eğer olursa Schuster Beşiktaş'a gelmesinin yegane sebebine ters düşmüş olur, zaten şu koşullarda Pollyannaesk olan "sistem" hayalleri çöpe gider. Eğer olmazsa ve başarı da gelmezse Schuster'in ipi gene çekilir.
1-2 sene sonra bu kazandığımız maça bir başlık açacağız olası bir Schuster post'unda sanırım.
Not: Fotoğraflar NTVSpor'un sitesinden alınmıştır.
I. Top Şişirme
Ben uzun top oyununa illa karşı çıkan bir adam değilim, ama böylesine karşıyım. Çünkü bu, ısrarla öğrenmek istemeyen ve de sonuca gitmek ve sorumluluk almak yerine kolayı seçen bir uzun top anlayışı, bu anlayış bizim stoperlerimizin dünya skalasında vasat kalmasını getiren anlayış. Bu anlayış Servet Çetin'e "10 numara alıp defansa koysunlar o zaman" dedirten anlayış.
Fenerbahçe devre arasında Rüştü ve Toraman nasıl geriye yaslanması gerektiğini konuşuyordu ya, işte o mantalite bugün zafer yolunda bir adım daha attı. Beşiktaş ilk yarıda, mübalağa etmediğimi düşünüyorum, 4 dakikada bir top şişiriyordu. Aslında fırsat bulsak daha sık yapardık da, şişen toplar Antalya'da kaldığı ve Antalya da bizim öykündüğümüz gibi paslı oynadığı için o kadar fırsat bulamadık.
II. İsmail - Ekrem
Eğer takım bu zihniyette oynayacaksa, İsmail ile Ekrem'in defoları ortaya çıkar. "İsmail'in defansif yönü zayıf ya, Üzülmez oynasın" söylemini hortlatır bu nispeten daha yerleşik olmaya çalışan düzen.
Ekrem bugün ofsayttan golünü attı, ama Tita'ya da 3-4 tane attırayazdı. Hele ki Tita'nın cezasahasına girip aynı hareketle iki çalım attığı karbon kopya iki pozisyon vardı ki Rüştü bile parmaklarıyla "iki" işareti yapıp bağırırken yansıdı kameralara.
Gerçi şu anki kadro yapısında bu durum nasıl çözülür hiçbir fikrim yok.
III. Necip
Kiev maçında tekrar cilaladığı kariyerine bir kat daha çekti bu maçta Necip, ve açıkçası takımın diğer oyuncularının bireysel değerlendirme hak etmediği bir ortamda (Guti'nin akıl dolu golünü tenzih ederim) bu paragrafı ona açmak lazımdı.
Necip öğreniyor. Bugün attığı arapaslar, yaptığı müdahaleler, ofansif oyuna dahil olma yüzdesi vs. olduk.a olumluydu. Ben Necip'in her daim yer tutmasını ve de kontrolsüz dalmasını olumsuz yönleri olarak görmüştüm, lakin bu maçta o doğrultuda hatalar yapmadı, iyiydi. Alıştığımız gibi tek hedefimizin Türkiye Kupası olarak kaldığı bir sezonda Necip'in yükselişini görmek, sene sonunda biz Beşiktaşlıların ağzında tat bırakacak nadir şeylerden olacaktır bu sezona dair.
IV. Schuster'in Sınavı
Schuster bu maça kendisini inkar ederek başladı, öyle de bitirdi. Buraya kadar tamam. Lakin Schuster'in içinde bulunduğu koşulları anlamak lazım.
Takım krizde. Her takım sporunda krizden çıkmanın yolu da kazanmaktır, kazanılınca sorunlar ötelenir, sağlıklı düşünme mekanizması yeniden hasıl olur. Bu yolda bir adım attı Schuster, ve de başarılı oldu. Bu tür aciliyetli ehemmiyetli maçların günahı olmaz.
Yalnız sonrası var bu işin: Schuster hep bu yolu mu güdecek? Şimdiye kadar kazanan takıma ve kadroya biat eden Schuster, bu anlayışı devam ettirir mi?
Eğer öyle yaparsa kendisini Beşiktaş'a getiren prensiplere aykırı davranmış ve ipini çekmiş olur. Çünkü hem bu tarz oyunu iyi bilmiyor, hem de "Bu kadarını yapacak hoca Bank Asya'da da var" mantrası başına üşüşür.
V: Özet Geç Lan
Bazen takımlar özellikle ekstrem koşullarda hoş olmayan galibiyetler alabilirler, bu mazur görülür. Bu akşamki de öyleydi. Takım kötü ve keyifsiz oynadı, aklımızda Guti'nin güzel golü ve Necip'in olumlu oyunu kaldı.
Lakin elimizdeki soru, bu akşamki mantalitenin senenin sonuna kadar orada olup olmayacağı. Eğer olursa Schuster Beşiktaş'a gelmesinin yegane sebebine ters düşmüş olur, zaten şu koşullarda Pollyannaesk olan "sistem" hayalleri çöpe gider. Eğer olmazsa ve başarı da gelmezse Schuster'in ipi gene çekilir.
1-2 sene sonra bu kazandığımız maça bir başlık açacağız olası bir Schuster post'unda sanırım.
Not: Fotoğraflar NTVSpor'un sitesinden alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 27
Yorum
20 Şubat 2011 Pazar
Maç Yazısı: Beşiktaş - Fenerbahçe
Ne diyelim? Üsturuplu bir ilk 11, Fenerbahçe'nin ligin ikinci yarısında karakteristiği olan baskıya yarım saat boyun eğme, Fenerbahçe'nin pili bitince aynı silahla onları vurma, sonrası ise malum.
I. Sadrazam Ferrari
Bu puan kaybının birincil sorumlususun arkadaş. Bu maçı kaybettiğimizde birilerinin kellesi gidecekti, sadrazam sen oldun kendi isteğinle. Sen o kırmızıyı görmesen ve puan kaybetsek, bugün önce Almeida'ya, sonra Schuster'e gidilecekti, piyango sana denk geldi.
Son kullanma tarihi tabirini Schuster için kullanmıştı Gürcan, lakin Schuster'i derin dondurucuda bekleyecek artık.
Bilmiyorum niye yaptın, ama o dirseği atmayacaktın Ferrari. Zaten aramız limoniydi, son darbeyi vurdun. Geçmiş olsun, yolun açık olsun.
II. İlk 11
Öncelikle şunu hatırlayalım: Devre arası transfer hamleleri geldikten sonra, akıllara rotasyon ile yapılacak şu ilk 11 gelmişti, konsensus bu idi.
İsmail (Üzülmez) - Toraman (Ersan) - Sivok (Ferrari) - Hilbert (Ekrem-Toraman)
Aurelio (Necip) - Ernst (Fernandes)
Simao - Guti - Quaresma (Hilbert - Fernandes)
Almeida (Bobo - Nobre)
Schuster kağıt üzerinde, bu uzlaşı düşünülürse, çok mantıklı bir ilk 11 ile çıktı sahaya. Burada tribüne gönderilen yabancı tercihleri eleştirildi, ama ben Schuster'in hamlesini anlamlandırabiliyorum. Şöyle ki, ikinci yarıya istenilen düzeyde başlayamayan Sivok'un yerine daha önce denenmiş ve tutmuş Toraman - Ferrari ikilisinin tercih edilmesi anlaşılır. Zaten yabancı stoper yedeğimiz olmuyor/olamıyor, Aurelio da yedek stoper olarak düşünülmüş bu sezonki performansı adına, Ersan'ı kaybettiğimizden beri fazla da şansımız yok zaten.
Schuster bu maçın ortasaha hamleleri ile çözüleceğini varsaydığından, Hilbert ve Fernandes hamlelerine sahip olmak istemiş, bu da mantıklı. Almeida yerine Bobo olabilirdi belki, tarih bize bunu anlatıyor, lakin Bobo'nun Kiev performansı da çok iç açıcı değildi.
O yüzden ilk 11 tercihi üzerinden Schuster'e vurulmasın hiç. Bu memleketin ortak futbol aklı kendisinden ne istediyse onu yaptı, kitaba göre hareket etti.
III. Bolluk İçinde Yokluk: Ortasaha
İki takımın da ortasahaları hiçbir varlık gösteremedi bugün. Bunun sebebini daha analitik arkadaşlar irdelesinler.
Ve de Ernst artık bizim bildiğimiz Ernst değil, formdan bu kadar kolay düşebileceğini öngörememiştim. Psikolojik olarak sorun var, yahut kronik bir sakatlık oluştu ve bize söylenmiyor.
IV. Almeida
Borges'in yazısını hatırlar mısınız?
"Şut tekniği olabilecek en iyi seviyede ve fakat bundesligaya göre vasat olan top tekniği onun üzerine yöneltilen eleştirilerin başında gelir. Takımı ve kendisi çok fazla pozisyona girecek/sokacak kadar ateşlidir ve belki bu yüzden tam da o gol anı öncesi soğukkanlılığını koruyamaz. Çektiği şutun şiddetini ayarlayamaz. Çok fazla gol kaçırmasının temelinde gol vuruşu öncesi gerekli olan sakinliğe bir türlü kavuşamaması yatar."
Ve ne tavsiye etmişti, hangi futbolcuyu değerlendirmesini istesek bizi yanıltmayan dostumuz?
"Onu yer yer çok önemli golleri kaçırabilecek ama bunun dışında o pozisyonları da yaratabilecek golcü olarak düşünüp biraz gol kaçırmasına izin verin, rahat bırakın."
İkinci Guiza, ikinci Nobre söylemleri ayyuka çıktı bu maçtan sonra, lakin takımın genel durumu iç açıcı değilken hırsımızı forvetten çıkarmaya da gerek yok. Tabii ki kötü gidişin faturası genelde forvete çıkar, ama biraz sakin.
V. Özet Geç Lan!
Bu kadar yazabildiğime şaşırdım, moralim bozuk, keyfim kaçık, uykusuzum, höykürmekten sesim kısıldı.
Karma bizi bize döndüren tokatları atıyor peşisıra: "Sen Beşiktaşsın, çok büyük düşünme."
Geçmiş olsun hepimize.
I. Sadrazam Ferrari
Bu puan kaybının birincil sorumlususun arkadaş. Bu maçı kaybettiğimizde birilerinin kellesi gidecekti, sadrazam sen oldun kendi isteğinle. Sen o kırmızıyı görmesen ve puan kaybetsek, bugün önce Almeida'ya, sonra Schuster'e gidilecekti, piyango sana denk geldi.
Son kullanma tarihi tabirini Schuster için kullanmıştı Gürcan, lakin Schuster'i derin dondurucuda bekleyecek artık.
Bilmiyorum niye yaptın, ama o dirseği atmayacaktın Ferrari. Zaten aramız limoniydi, son darbeyi vurdun. Geçmiş olsun, yolun açık olsun.
II. İlk 11
Öncelikle şunu hatırlayalım: Devre arası transfer hamleleri geldikten sonra, akıllara rotasyon ile yapılacak şu ilk 11 gelmişti, konsensus bu idi.
İsmail (Üzülmez) - Toraman (Ersan) - Sivok (Ferrari) - Hilbert (Ekrem-Toraman)
Aurelio (Necip) - Ernst (Fernandes)
Simao - Guti - Quaresma (Hilbert - Fernandes)
Almeida (Bobo - Nobre)
Schuster kağıt üzerinde, bu uzlaşı düşünülürse, çok mantıklı bir ilk 11 ile çıktı sahaya. Burada tribüne gönderilen yabancı tercihleri eleştirildi, ama ben Schuster'in hamlesini anlamlandırabiliyorum. Şöyle ki, ikinci yarıya istenilen düzeyde başlayamayan Sivok'un yerine daha önce denenmiş ve tutmuş Toraman - Ferrari ikilisinin tercih edilmesi anlaşılır. Zaten yabancı stoper yedeğimiz olmuyor/olamıyor, Aurelio da yedek stoper olarak düşünülmüş bu sezonki performansı adına, Ersan'ı kaybettiğimizden beri fazla da şansımız yok zaten.
Schuster bu maçın ortasaha hamleleri ile çözüleceğini varsaydığından, Hilbert ve Fernandes hamlelerine sahip olmak istemiş, bu da mantıklı. Almeida yerine Bobo olabilirdi belki, tarih bize bunu anlatıyor, lakin Bobo'nun Kiev performansı da çok iç açıcı değildi.
O yüzden ilk 11 tercihi üzerinden Schuster'e vurulmasın hiç. Bu memleketin ortak futbol aklı kendisinden ne istediyse onu yaptı, kitaba göre hareket etti.
III. Bolluk İçinde Yokluk: Ortasaha
İki takımın da ortasahaları hiçbir varlık gösteremedi bugün. Bunun sebebini daha analitik arkadaşlar irdelesinler.
Ve de Ernst artık bizim bildiğimiz Ernst değil, formdan bu kadar kolay düşebileceğini öngörememiştim. Psikolojik olarak sorun var, yahut kronik bir sakatlık oluştu ve bize söylenmiyor.
IV. Almeida
Borges'in yazısını hatırlar mısınız?
"Şut tekniği olabilecek en iyi seviyede ve fakat bundesligaya göre vasat olan top tekniği onun üzerine yöneltilen eleştirilerin başında gelir. Takımı ve kendisi çok fazla pozisyona girecek/sokacak kadar ateşlidir ve belki bu yüzden tam da o gol anı öncesi soğukkanlılığını koruyamaz. Çektiği şutun şiddetini ayarlayamaz. Çok fazla gol kaçırmasının temelinde gol vuruşu öncesi gerekli olan sakinliğe bir türlü kavuşamaması yatar."
Ve ne tavsiye etmişti, hangi futbolcuyu değerlendirmesini istesek bizi yanıltmayan dostumuz?
"Onu yer yer çok önemli golleri kaçırabilecek ama bunun dışında o pozisyonları da yaratabilecek golcü olarak düşünüp biraz gol kaçırmasına izin verin, rahat bırakın."
İkinci Guiza, ikinci Nobre söylemleri ayyuka çıktı bu maçtan sonra, lakin takımın genel durumu iç açıcı değilken hırsımızı forvetten çıkarmaya da gerek yok. Tabii ki kötü gidişin faturası genelde forvete çıkar, ama biraz sakin.
V. Özet Geç Lan!
Bu kadar yazabildiğime şaşırdım, moralim bozuk, keyfim kaçık, uykusuzum, höykürmekten sesim kısıldı.
Karma bizi bize döndüren tokatları atıyor peşisıra: "Sen Beşiktaşsın, çok büyük düşünme."
Geçmiş olsun hepimize.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 93
Yorum
17 Şubat 2011 Perşembe
Maç Yazısı: Beşiktaş - Dinamo Kiev
Keyif yok. Uzun uzadıya yazasım da yok, öyle çok kısımlı olmayacak.
Maça fena başlamadık, dengeliydi. Dönüşlü üçlü forvet oyunu ile rakip savunmanın dengesini bozmayı planlamıştık, ortasahayı da sağlam tutmuştuk. Kiev ortasahada arada tek adama (özellikle Aurelio) yaptığı şok baskı ile bizi çıkarmamaya ve kontratak geliştirmeye çabalıyordu. Maçın ilk 10 dakikasındaki kasap havası da cabası. Golü yedikten sonra oyun alışık olduğumuz kıvama geldi, Kiev oyunu geride kabul etti ve biz de bastırdık, güzel bir oyun ile de golü yazdık hanemize. İlk yarı sonunda fifti fifti idi halimiz ahvalımız.
Sonrası duran toptan yenilen 4 gol.
Sonrası Ernst - Erhan değişikliği ile başlayan garip hamleler.
Sonrası takımda uyum adına hiçbir şeyin kalmaması.
Sonrası, söz verdiğim ama sinirim geçmeden yazmak istemediğim, kriz yönetimi ve halkla ilişkiler saçmalığının takıma nihayetinde yansıması.
Sonrası potansiyel kaptan Quaresma'nın "Eh be!"si.
Sonrası yufka.
Geçmiş olsun.
Maça fena başlamadık, dengeliydi. Dönüşlü üçlü forvet oyunu ile rakip savunmanın dengesini bozmayı planlamıştık, ortasahayı da sağlam tutmuştuk. Kiev ortasahada arada tek adama (özellikle Aurelio) yaptığı şok baskı ile bizi çıkarmamaya ve kontratak geliştirmeye çabalıyordu. Maçın ilk 10 dakikasındaki kasap havası da cabası. Golü yedikten sonra oyun alışık olduğumuz kıvama geldi, Kiev oyunu geride kabul etti ve biz de bastırdık, güzel bir oyun ile de golü yazdık hanemize. İlk yarı sonunda fifti fifti idi halimiz ahvalımız.
Sonrası duran toptan yenilen 4 gol.
Sonrası Ernst - Erhan değişikliği ile başlayan garip hamleler.
Sonrası takımda uyum adına hiçbir şeyin kalmaması.
Sonrası, söz verdiğim ama sinirim geçmeden yazmak istemediğim, kriz yönetimi ve halkla ilişkiler saçmalığının takıma nihayetinde yansıması.
Sonrası potansiyel kaptan Quaresma'nın "Eh be!"si.
Sonrası yufka.
Geçmiş olsun.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 58
Yorum
13 Şubat 2011 Pazar
Maç Yazısı: Ankaragücü - Beşiktaş
Her zaman şunu dile getirdim eleştirilerimi yazmadan önce: Ben futbolun içini dışını bilmem. Futbolu seven, tarihini okumuş ve ekonomi eğitimi almış birisi olarak analiz yaparım; yani elimdeki veriye bütün olarak bakar, neyin işe yaradığını, neyin yaramadığını tespit ederim. Sıfırdan yaratmam, bireysel analiz yapamam, baktığım bütündür.
Bu girizgâhı şu sebepten yapıyorum: Beşiktaş, bugün bütünsel bağlamda sahaya ilk yarıda sadece anlamsızlık koydu, geçmişten öğrenmiş olması gereken hataları aynen yapmaya devam etti. Ben bu filmi izledim ve beğenmedim, o yüzden de tekrar izlemek istemiyorum. İkinci yarıda ilk yarının yanlışlarını kısmen kapattık, ama bu büyük resim bazında hiç umut vermiyor.
Kısım Ia: Vaka-ül Üzülmez
Bana bugün ilk 11'de Üzülmez'in olmasını açıklayacak biri varsa tüm dikkatimle dinlemeye hazırım, ama benim aklıma gelen sebeplerin hepsi geçersiz. Üzülmez'in defansif olarak daha iyi olduğu efsanesini Valencia, Keita ve muadilleri çürüteli çok oldu. İsmail sakat ya da cezalı da değil. Bu durumda aklıma tek "rotasyon" geliyor ki, tam bir hikaye.
Kısım Ib: Rotasyon Nedir, Neden Yapılır?
Cem Yılmaz'ın o efsane tonlamasıyla söylediğimi düşünün bu cümleyi.
Rotasyon iki sebepten yapılır:
1. As takım oyuncusunun performansında düşüklük olduğu zaman, onun görevini ifa edebilecek fakat yetenek ve performans bazında daha az başarılı olan oyuncu ile değiştirme.
2. Aynı mevkiide farklı yetenekleri olan oyuncuları, rakibine göre farklı amaçlarla değerlendirme.
Örnekleyelim: Birinci duruma örnek Aurelio - Necip olur, zira ikisinin de birincil olarak ifa ettiği görevi çapalıktır ama Aurelio alan parselleme konusunda daha tecrübelidir. Yine Sivok - Ferrari buna örnek verilebilir, Guti - Fernandes, Hilbert - Ekrem gene bu paralelde düşünülebilir. İkinci duruma ise Almeida - Bobo örneğini verebiliriz, zira ikisi farklı karakterde tek forvet oynayan oyuncular.
Üzülmez - İsmail rotasyonu da ikinci duruma girer ve sadece bir tek açıklaması vardır: "Biz bu maçı rakip yarısahada baskı yapmadan fazlasıyla defansif bir düşüncede oynayacağız, o yüzden sol bekte sakin durup yılmadan atak kesecek birisine ihtiyacımız var." Bunun haricinde, Üzülmez hiçbir, ama hiçbir zaman İsmail'e tercih edilemez. Schuster'in ikinci yarıda hatasını anlayıp İsmail'i oyuna sokmasına da kredi vermem, zira çocuğa "Aferin oğlum, nasıl bildin 2+2 = 4'ü!" denmez.
Umarım Erhan takıntısının üzerine bir de Üzülmez takıntısı doğmamıştır bu yarıda, ben orayı tedavi ettik sanıyordum zira.
Kısım II: Nobre'nin Rolü
Nobre'nin bu takıma sahte 9 numara rolünde yaptığı bir katkı oldu en başlarda, lakin bu katkıyı hücum anlamında sağlayan etkenler sağında, solunda, önünde ve arkasında oynayanlardı. Daha önce de yazıldığı için şöyle özetleyeyim: Nobre, sağında hareketli oynayan ve adam toplayan/eksilten bir Quaresma olmadan, arkasında da toplaması gereken bir Guti yoksa gereksizdir, atıl kalır. Hele ki ilk yarıdaki gibi baskısız oynayacaksak, Nobre'nin eline pas yapması gereken bir alan geçer ve o noktada feleğini şaşırır.
İşte Üzülmez yanlışı yanında bir de Nobre yanlışını getirince ilk yarıdaki rezil oyun ortaya çıkar. O rezilliğin sorumlusu da kapasitesi belli Üzülmez ya da Nobre olmaz, onları oraya koyan olur.
Kısım III: Omurgasızlık
Bir takımın "sistem" oluşturması için önce bir adet omurga oluşturması lazım, o oluşan omurganın da, "istikrar" adlı besin ile beslenmesi.
Beşiktaş'ın tam 2 yıldır tartışmasız omurgası olan Fabian Ernst'in ikinci yarı itibariyle bıçak gibi kesilip 75. dakika elemanı haline getirilmesi benim kafamdaki Beşiktaş'ta yok. Aksi kanıtlanana kadar da bu mefhumu eleştireceğim.
Kısım IV: Özet Geç Lan!
İlk yarının sonlarında ısrarla "Schuster'e yeni kadro kurulana kadar kredi veriyorum." demiş ve de o konuda fikir beyan etmemiştim. İkinci yarı itibariyle de Schuster'in sene başındaki baskılı oyuna geri dönme çabasını takdir etmiş, İsmail'le, Ersan'la, Guti ile, Nobre'nin yeni rolü ile sahaya konan oyun anlayışını Schuster'in hüviyeti olarak görmüştüm.
Bugün geldiğimiz noktada ise elimizde bir hüviyet yok. Ne o anlayış, ne bu anlayış. İlk yarıda 80 metrede, top şişirerek, sol bekte Üzülmez ile oynanan bir oyun, ikinci yarıda yamana yamana 75. dakikada optimize edilen, fakat geç kalındığı için sonuca gidemeyen bir Beşiktaş.
Mustafa Denizli'yi şapkadan tavşan çıkardığı ve de gördüğü doğruları uygulamaktan vazgeçtiği için eleştiriyorduk. Schuster tavşan çıkarmak yerinde tavşanları öldürüyor, ama doğruları geç görme konusundaki inadı tamamen aynı.
Bu işte bir terslik var.
Not 1: Daha 15. dakikada Toraman'a kırmızı kart çıksa hiçbir şey denemezdi. Yönetim basın toplantısı düzenleyeceğine iki haftadır saçmalayan Toraman ile konuşsun önce.
Not 2: Fotoğraflar NTVSpor'dan alınmıştır.
Bu girizgâhı şu sebepten yapıyorum: Beşiktaş, bugün bütünsel bağlamda sahaya ilk yarıda sadece anlamsızlık koydu, geçmişten öğrenmiş olması gereken hataları aynen yapmaya devam etti. Ben bu filmi izledim ve beğenmedim, o yüzden de tekrar izlemek istemiyorum. İkinci yarıda ilk yarının yanlışlarını kısmen kapattık, ama bu büyük resim bazında hiç umut vermiyor.
Kısım Ia: Vaka-ül Üzülmez
Bana bugün ilk 11'de Üzülmez'in olmasını açıklayacak biri varsa tüm dikkatimle dinlemeye hazırım, ama benim aklıma gelen sebeplerin hepsi geçersiz. Üzülmez'in defansif olarak daha iyi olduğu efsanesini Valencia, Keita ve muadilleri çürüteli çok oldu. İsmail sakat ya da cezalı da değil. Bu durumda aklıma tek "rotasyon" geliyor ki, tam bir hikaye.
Kısım Ib: Rotasyon Nedir, Neden Yapılır?
Cem Yılmaz'ın o efsane tonlamasıyla söylediğimi düşünün bu cümleyi.
Rotasyon iki sebepten yapılır:
1. As takım oyuncusunun performansında düşüklük olduğu zaman, onun görevini ifa edebilecek fakat yetenek ve performans bazında daha az başarılı olan oyuncu ile değiştirme.
2. Aynı mevkiide farklı yetenekleri olan oyuncuları, rakibine göre farklı amaçlarla değerlendirme.
Örnekleyelim: Birinci duruma örnek Aurelio - Necip olur, zira ikisinin de birincil olarak ifa ettiği görevi çapalıktır ama Aurelio alan parselleme konusunda daha tecrübelidir. Yine Sivok - Ferrari buna örnek verilebilir, Guti - Fernandes, Hilbert - Ekrem gene bu paralelde düşünülebilir. İkinci duruma ise Almeida - Bobo örneğini verebiliriz, zira ikisi farklı karakterde tek forvet oynayan oyuncular.
Üzülmez - İsmail rotasyonu da ikinci duruma girer ve sadece bir tek açıklaması vardır: "Biz bu maçı rakip yarısahada baskı yapmadan fazlasıyla defansif bir düşüncede oynayacağız, o yüzden sol bekte sakin durup yılmadan atak kesecek birisine ihtiyacımız var." Bunun haricinde, Üzülmez hiçbir, ama hiçbir zaman İsmail'e tercih edilemez. Schuster'in ikinci yarıda hatasını anlayıp İsmail'i oyuna sokmasına da kredi vermem, zira çocuğa "Aferin oğlum, nasıl bildin 2+2 = 4'ü!" denmez.
Umarım Erhan takıntısının üzerine bir de Üzülmez takıntısı doğmamıştır bu yarıda, ben orayı tedavi ettik sanıyordum zira.
Kısım II: Nobre'nin Rolü
Nobre'nin bu takıma sahte 9 numara rolünde yaptığı bir katkı oldu en başlarda, lakin bu katkıyı hücum anlamında sağlayan etkenler sağında, solunda, önünde ve arkasında oynayanlardı. Daha önce de yazıldığı için şöyle özetleyeyim: Nobre, sağında hareketli oynayan ve adam toplayan/eksilten bir Quaresma olmadan, arkasında da toplaması gereken bir Guti yoksa gereksizdir, atıl kalır. Hele ki ilk yarıdaki gibi baskısız oynayacaksak, Nobre'nin eline pas yapması gereken bir alan geçer ve o noktada feleğini şaşırır.
İşte Üzülmez yanlışı yanında bir de Nobre yanlışını getirince ilk yarıdaki rezil oyun ortaya çıkar. O rezilliğin sorumlusu da kapasitesi belli Üzülmez ya da Nobre olmaz, onları oraya koyan olur.
Kısım III: Omurgasızlık
Bir takımın "sistem" oluşturması için önce bir adet omurga oluşturması lazım, o oluşan omurganın da, "istikrar" adlı besin ile beslenmesi.
Beşiktaş'ın tam 2 yıldır tartışmasız omurgası olan Fabian Ernst'in ikinci yarı itibariyle bıçak gibi kesilip 75. dakika elemanı haline getirilmesi benim kafamdaki Beşiktaş'ta yok. Aksi kanıtlanana kadar da bu mefhumu eleştireceğim.
Kısım IV: Özet Geç Lan!
İlk yarının sonlarında ısrarla "Schuster'e yeni kadro kurulana kadar kredi veriyorum." demiş ve de o konuda fikir beyan etmemiştim. İkinci yarı itibariyle de Schuster'in sene başındaki baskılı oyuna geri dönme çabasını takdir etmiş, İsmail'le, Ersan'la, Guti ile, Nobre'nin yeni rolü ile sahaya konan oyun anlayışını Schuster'in hüviyeti olarak görmüştüm.
Bugün geldiğimiz noktada ise elimizde bir hüviyet yok. Ne o anlayış, ne bu anlayış. İlk yarıda 80 metrede, top şişirerek, sol bekte Üzülmez ile oynanan bir oyun, ikinci yarıda yamana yamana 75. dakikada optimize edilen, fakat geç kalındığı için sonuca gidemeyen bir Beşiktaş.
Mustafa Denizli'yi şapkadan tavşan çıkardığı ve de gördüğü doğruları uygulamaktan vazgeçtiği için eleştiriyorduk. Schuster tavşan çıkarmak yerinde tavşanları öldürüyor, ama doğruları geç görme konusundaki inadı tamamen aynı.
Bu işte bir terslik var.
Not 1: Daha 15. dakikada Toraman'a kırmızı kart çıksa hiçbir şey denemezdi. Yönetim basın toplantısı düzenleyeceğine iki haftadır saçmalayan Toraman ile konuşsun önce.
Not 2: Fotoğraflar NTVSpor'dan alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 69
Yorum
2 Şubat 2011 Çarşamba
Maç Yazısı: Beşiktaş - Gaziantep BŞB
Erhan Güven'in oyuna girmesiyle birlikte bende maç izleme hevesi kalmadı, maç da ztribün de zaten sapıttı. Daha 3-0'da biten maç 5'e gitti; Beşiktaş'ın moral motivasyonu için Gaziantep BŞB'nin altın tepside sunduğu ilaç niteliğinde bir müsabaka oldu. Maçtan geleceğe dönük bir sinyal çıkarmak zor bu yüzden.
Kısım I: Kehanet
- İşte abi gördün mü? Ortasahayı sağlama alınca, takım elbet de skor üstünlüğünü kazanıyor bir şekilde. Ortasahada Necip çapa oldu, Ernst ise ofansif olarak çok etkin oldu. İBB'ye karşı böyle oynasaydık çok daha şanslı olurduk. Demek ki o kadar bastırmadan da oluyormuş bu iş değil mi?
- İyi de abi Gaziantep BŞB o kadar fazla alan bıraktı ki, ekstra yaratıcılık kullanmaya gerek kalmadı. Beşiktaş bu düzenle, hatta hemen hemen aynı kadroyla sene başında da oynuyordu zaten, bir tek Fernandes mi bu farkı yarattı? İBB gibi oyunu geride kabullenip defansif olsaydı Gaziantep BŞB bugün bu pozisyonlar oluşmazdı. İlk gole baksana?
Bu maç sonundaki yorumlarda bu çizgide diyaloglar gelişeceğini düşünüyorum açıkçası, zira maçın karakteri kararsızlık yaratmaya oldukça müsait. Ben ise şu anda ortadayım açıkçası, bu maçın hiçbir varsayıma ölçü olamayacağını düşünüyorum.
Kısım II: B Planı'nın Artıları
Bu maçın ilk yarısında benim en çok hoşuma giden Hilbert - Ekrem sağ kanadını yeniden görmemizdi. Bu ikilinin oyunu bize umut vaat etmişti zamanında (o zamanlar Simao yoktu tabii), ve de özellikle ikinci golde görüldüğü gibi üretkenlik de sağladı. Hilbert'in açığa geri dönmesiyle birlikte sene başında bize verdiği "uzak forvet oyununun fundamentallerini biliyorum ben" mesajının altını çizdi biraz. Bu olguyu biliyorduk ama unutmuştuk, şimdi çok güzel bir alternatifimiz oluştu Simao ya da Quaresma'nın eksik olacağı bir hale. Artık Erhan Güven görmeyiz umarım, bugün son maçı olsun Beşiktaş formasıyla.
Fernandes hakkında biraz daha güzel yargılar oluştu bir de bende. Kendisi Necip'in dinamizmine sahip, ama Necip'ten daha tecrübeli olduğundan enerjisini yaldır yaldır alan kapamaya harcamıyor. Bu durumda Necip'i daha kısıtlı bir rolle verimli olacağı şekilde Aurelio'nun "genç" alternatifi olarak görebiliyoruz kadroda, Ernst - Fernandes ikilisi de olumlu anlamda geleceğe düşülen bir not oluyor.
Kısım III: Bir Soru
Gaziantep BŞB bugün açık bir oyun oynadı, daha doğrusu kendi bildiği oyunu oynadı, kapanmadı ve kaybetti. Bu da Yılmaz Vural'dan övgü aldı, zira kendisi de Kasımpaşa ile aynı felsefede oynuyordu. Peki biz bugün Gaziantep BŞB'nin stratejisini, Beşiktaş taraftarı olarak övecek miyiz? "İBB'ye bak bir de Antep BŞB'ye" diyecek miyiz?
Schuster'i maça özel yaklaşımlar getirmediği için eleştirirken, Gaziantep BŞB'nin "cesaret"ini övmek, iki yüzlülük değil midir?
Kısım IV: Özet Geç Lan!
Güldük eğlendik, iyi maçtı da bize Yılmaz Hoca'nın tam rakı sofralık adam olduğu haricinde de bir şey öğretmedi.
Ha, moral oldu mu, oldu. O da iyi oldu, güzel oldu.
Not: Fotoğraf NTVSpor'un sitesinden alınmıştır.
Kısım I: Kehanet
- İşte abi gördün mü? Ortasahayı sağlama alınca, takım elbet de skor üstünlüğünü kazanıyor bir şekilde. Ortasahada Necip çapa oldu, Ernst ise ofansif olarak çok etkin oldu. İBB'ye karşı böyle oynasaydık çok daha şanslı olurduk. Demek ki o kadar bastırmadan da oluyormuş bu iş değil mi?
- İyi de abi Gaziantep BŞB o kadar fazla alan bıraktı ki, ekstra yaratıcılık kullanmaya gerek kalmadı. Beşiktaş bu düzenle, hatta hemen hemen aynı kadroyla sene başında da oynuyordu zaten, bir tek Fernandes mi bu farkı yarattı? İBB gibi oyunu geride kabullenip defansif olsaydı Gaziantep BŞB bugün bu pozisyonlar oluşmazdı. İlk gole baksana?
Bu maç sonundaki yorumlarda bu çizgide diyaloglar gelişeceğini düşünüyorum açıkçası, zira maçın karakteri kararsızlık yaratmaya oldukça müsait. Ben ise şu anda ortadayım açıkçası, bu maçın hiçbir varsayıma ölçü olamayacağını düşünüyorum.
Kısım II: B Planı'nın Artıları
Bu maçın ilk yarısında benim en çok hoşuma giden Hilbert - Ekrem sağ kanadını yeniden görmemizdi. Bu ikilinin oyunu bize umut vaat etmişti zamanında (o zamanlar Simao yoktu tabii), ve de özellikle ikinci golde görüldüğü gibi üretkenlik de sağladı. Hilbert'in açığa geri dönmesiyle birlikte sene başında bize verdiği "uzak forvet oyununun fundamentallerini biliyorum ben" mesajının altını çizdi biraz. Bu olguyu biliyorduk ama unutmuştuk, şimdi çok güzel bir alternatifimiz oluştu Simao ya da Quaresma'nın eksik olacağı bir hale. Artık Erhan Güven görmeyiz umarım, bugün son maçı olsun Beşiktaş formasıyla.
Fernandes hakkında biraz daha güzel yargılar oluştu bir de bende. Kendisi Necip'in dinamizmine sahip, ama Necip'ten daha tecrübeli olduğundan enerjisini yaldır yaldır alan kapamaya harcamıyor. Bu durumda Necip'i daha kısıtlı bir rolle verimli olacağı şekilde Aurelio'nun "genç" alternatifi olarak görebiliyoruz kadroda, Ernst - Fernandes ikilisi de olumlu anlamda geleceğe düşülen bir not oluyor.
Kısım III: Bir Soru
Gaziantep BŞB bugün açık bir oyun oynadı, daha doğrusu kendi bildiği oyunu oynadı, kapanmadı ve kaybetti. Bu da Yılmaz Vural'dan övgü aldı, zira kendisi de Kasımpaşa ile aynı felsefede oynuyordu. Peki biz bugün Gaziantep BŞB'nin stratejisini, Beşiktaş taraftarı olarak övecek miyiz? "İBB'ye bak bir de Antep BŞB'ye" diyecek miyiz?
Schuster'i maça özel yaklaşımlar getirmediği için eleştirirken, Gaziantep BŞB'nin "cesaret"ini övmek, iki yüzlülük değil midir?
Kısım IV: Özet Geç Lan!
Güldük eğlendik, iyi maçtı da bize Yılmaz Hoca'nın tam rakı sofralık adam olduğu haricinde de bir şey öğretmedi.
Ha, moral oldu mu, oldu. O da iyi oldu, güzel oldu.
Not: Fotoğraf NTVSpor'un sitesinden alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 46
Yorum
30 Ocak 2011 Pazar
Maç Yazısı: İBB - Beşiktaş
Bu sefer olmadı. Elbet gün gelecek ve biz puan kaybedecektik, ama bunun zaten belalımız olan İBB'ye, gene belalımız olan Olimpiyat'ta olması daha da sinir etti. Amerikan sporlarında her şeyin istatistiğini çıkarırlar, işte "Son 20 senede 68. maçlarını kaybeden takımların hiçbiri play-offlarda final oynayamadı" falan gibi; bizim de istatistiğimiz bu: İBB'yi yenemediğimiz hiçbir sene şampiyon olamıyoruz. Onu ters çevirme fırsatı da ayağımıza gelmişti, ama bir oraa bir buraya gitti ve yazı dediğimiz maç tura geldi.
Kısım I: Niye Olmadı?
Öncelikle gözüken, Beşiktaş'ın, geride bıraktığımız 3 maçta olduğu gibi bunaltıcı baskı oluşturamamasıydı. Eğer elimizde 3 defa başarılı olup 4.de olmayan bir olgu varsa, nelerin değiştiğine bakmalı ve de o bağlamda bir nedensellik aramalıyız:
1. Bekler: Beşiktaş bu maça zarureten iki bekini de değiştirerek başladı. İsmail (sakatlık) ve Hilbert (kart cezası), Beşiktaş'ın hücum planının olmazsa olmazları idi ikinci yarı itibariyle, ve de onların olmadığı zaman bir aksaklık beklemek o yüzden normal. Peki fark nerede oluşuyor? İbrahim Üzülmez, ne olursa olsun, defansif kafası daha fazla çalışan, ortalarının isabeti düşük olan, futbol aklından çok futbol ciğerine güvenen bir oyuncu. Ekrem ise uzun süreli sakatlıktan yeni çıktı, ve her ne kadar dikine gidiş gelişleri iyi yapsa da en azından Quaresma ile daha önce oynamadığı için uyum temelli pozisyon alma sıkıntılarını yaşadı. Maçı izlerken "Şu an Hilbert olsa ne yapardı?" sorusunu sordum kendime, ve kafamda slaytları üst üste bindirince tutarsızlıklar oluştu. (Gene de Ekrem'in şut çekme inisiyatifini Hilbert'e de uyarlanabilir bir artı düşünce olarak kenara koyalım.)
2. Yorgunluk: Bu çok klişe duyuluyor, farkındayım. Adettendir puan kaybında hemen olayı yorgunluğa bağlamak. Ama bu akşam cidden yorgunluk vardı. Guti, özellikle de o faul olmayan sertlikler ve aksiliklerden sonra 25. dakika itibariyle pıstı kaldı. Quaresma, 10. dakikadan itibaren istikrarlı bir şekilde aşağı doğru kayan bir form grafiği gösterdi (Gerçi bunu yorgunluğa bağlamak doğru olmayabilir zira Quaresma'nın top kayıpları Simao sonrası daha çok göze batmaya başladı). Bu iki ismin aynı anda verimsizleşmesi, Beşiktaş'ın organizasyonunun da derin yara alması demek.
3. İBB'nin dinamik savunması: Geçen haftaki maçı yorumlarken, Aurelio - Guti'nin Aurelio - Ernst'e avantajından bahsetmiştim. Takım beklerin de katkısıyla baskı yapınca dönen topları toparlıyor, rakip takımı geriye doğru itiyoruz. Bunun sonucunda Guti ortasahada oyunu yönlendirmek için fazla alan buluyor. Bir nispeten zayıf takımın "Guti'nin başına adam dikme" şansı kalmıyor Guti 10 numara tadında oynamadığı için.
Fakat bu maç o avantaj kayboldu. Beklerin baskısı gelmedi, Guti yoruldu derken İBB de hakkı verilmesi gereken bir savunma yaptı. Dörtlü defans, ceza alanı ile önündeki 10 metre arasında blok halinde gitti geldi ve o alanı mümkün olduğunca korumaya çalıştılar. Önündeki ikiliden, özellikle Holmen, Aurelio ve Guti'ye alışık olduklarından daha önde basma şansı buldular. Biz topu kanada aktardığımızda da efektif bir şekilde adam değiştirdiler. Elimde görseller yok, ama eğer Noat benimle hemfikirse bu konuya değinir zaten ayrıntısıyla.
Kısım II: Oyuncu Bazlı Notlar
Quaresma: İkinci yarı oyuna Nobre'nin yerine Fernandes'in girmesiyle kendisini sahte 9'a yakınsayan bir rolde gördük. İkinci yarı olağandışı koşullarda oynandığı için bir gösterge olarak kabul edilemez belki, lakin ben kendisinin bu roldeki performansını beğenmedim. Ha, ilk yarıdaki rolünde kalsaydı da aynı olacaktı belki durum, ama şunu diyebiliriz: İleride düşünülebilecek bir alternatif olarak ümit vermedi bu deneme.
Cenk: Daha önce "Beşiktaş'ın üç kalecisi var, üçünün de yan top sıkıntısı var." tespitinde bulunmuştum. Cenk, üçünün arasında kötünün iyisi, ve gene diğer iki alternatife kıyasla daha genç ve öğrenebilir durumda olduğundan kesinlikle daha önde. Gene bu üç kalecimizin üçünün de en iyi olduğu şey karşı karşıya ve cephe pozisyonları. Ama gene burada da Cenk, cezasahası hakimiyetinin de ötesinde, 30 metrelik alandaki hakimiyeti ile diğer iki alternatife ağır basmakta.
Diyeceğim şu: Eleştiriler olabilir, ama Cenk bu takımın kaledeki 1. seçeneğidir, olmalıdır.
Bir de üç kalecinin de cephede süper ama yan toplarda zayıf olmasını, eski kaleci antrenörümüz Zafer ile ilişkilendirebilir miyiz, yakın zamandaki bu değişikliğin motivasyon kaynağı bu mudur, o da soru olarak kenarda dursun.
Toraman: Benim ideal stoper ikilisi anlayışım şudur: Bir esas oğlan ve bir yancı. Toraman ideal bir yancıdır, Zapo, Baki, Cam vs. de yancıydı (Cam gerçi farklı bir statüde)l. Ferrari ve Sivok ise esas oğlandır. Servet yancıdır, Meira esas oğlandır. Lugano esas oğlan, yanına gelen her stoper ise yancıdır... Bu liste böyle gider.
Eğer bu oyuncular rollerinden feragat etmek zorunda kalırlar, ya da boyundan büyük işler yapmaya kalkarlarsa o noktada patlarlar.
Bu teori ışığında bugün Toraman'ın son üç maça kıyasla çok daha iyi bir oyun oynadığını söyleyebiliriz. Bu da defansı ileride şekillendirirken üzerinde durmamız gereken bir nokta sanırım, uyku kaçırıcı cinsten.
Kısım III: Schuster'in Yolu
Bu maçtan sonra Schuster çok farklı açılardan eleştirilecektir muhtemelen. Lakin benim için geçerli bir tek açı var, o da oyuna sonradan müdahalelerde geç kalması. Hani bu ilk defa olan bir şey de değil, o yüzden bunu söyleme hakkımı kendimde görüyorum. Guti'nin yorgunluğu/bezginliği ve Quaresma'nın performansı ortadayken; Simao'nun oyundan alınması ve de Guti'nin uzun bir süre oyunda tutulması bence eksi puan olarak haneye yazılacaktır.
Yalnız Schuster'in, maç 1-1 iken beraberliği değil galibiyeti düşünmesini kesinlikle yadırgamam, ve hatta takdir ederim. Beşiktaş'ın artık 1 puan ile şampiyonluğu kaçırma durumu yok, ya hep ya hiç.
Geride bıraktığımız üç haftada Schuster bir yol tutturmuş ve puanları toplamıştı. Bu maçın başında hafif aksayan o yol, ilk yarının sonunda tepetaklak oldu. Şimdi Schuster'in bir sınavı daha var, o da o klişe "B planı"nı ortaya koymak.
Kısım IV: Özet Geç Lan!
"Şu İBB maçını da atlatırsak ve Trabzon da puan kaybederse ne güzel hayal kurarız" diyordum 3 hafta önce, o durum gerçekleşmedi. Hem lanet sürdü, hem de bu maçın daha kötü sonuçları da olabileceği ihtimali var. Aurelio ve Schuster ceza alabilir, Guti sakatlanabilir, bir sonraki hafta Ersan'ın yokluğunda önümüzde net bir "Hilbert mi Sivok mu?" sorusu duruyor... Necip ve Ernst de denkleme dahil olacaklar artık, yani Schuster'in "Ben 5 yabancıyla başlarım kafayı yormam hocam" felsefesi suya düştü.
Bir dahaki hafta ayrı bir heyecan olacak. Ama Ersan ve Hilbert'siz defans dörtlüsü beni şaşırtmayarak bekleneni veremedi, Ersan'ın sakatlığına karşı nasıl bir eylem panı içinde olmamız gerektiğini düşünmemiz lazım. In Adali We Trust.
Kısım I: Niye Olmadı?
Öncelikle gözüken, Beşiktaş'ın, geride bıraktığımız 3 maçta olduğu gibi bunaltıcı baskı oluşturamamasıydı. Eğer elimizde 3 defa başarılı olup 4.de olmayan bir olgu varsa, nelerin değiştiğine bakmalı ve de o bağlamda bir nedensellik aramalıyız:
1. Bekler: Beşiktaş bu maça zarureten iki bekini de değiştirerek başladı. İsmail (sakatlık) ve Hilbert (kart cezası), Beşiktaş'ın hücum planının olmazsa olmazları idi ikinci yarı itibariyle, ve de onların olmadığı zaman bir aksaklık beklemek o yüzden normal. Peki fark nerede oluşuyor? İbrahim Üzülmez, ne olursa olsun, defansif kafası daha fazla çalışan, ortalarının isabeti düşük olan, futbol aklından çok futbol ciğerine güvenen bir oyuncu. Ekrem ise uzun süreli sakatlıktan yeni çıktı, ve her ne kadar dikine gidiş gelişleri iyi yapsa da en azından Quaresma ile daha önce oynamadığı için uyum temelli pozisyon alma sıkıntılarını yaşadı. Maçı izlerken "Şu an Hilbert olsa ne yapardı?" sorusunu sordum kendime, ve kafamda slaytları üst üste bindirince tutarsızlıklar oluştu. (Gene de Ekrem'in şut çekme inisiyatifini Hilbert'e de uyarlanabilir bir artı düşünce olarak kenara koyalım.)
2. Yorgunluk: Bu çok klişe duyuluyor, farkındayım. Adettendir puan kaybında hemen olayı yorgunluğa bağlamak. Ama bu akşam cidden yorgunluk vardı. Guti, özellikle de o faul olmayan sertlikler ve aksiliklerden sonra 25. dakika itibariyle pıstı kaldı. Quaresma, 10. dakikadan itibaren istikrarlı bir şekilde aşağı doğru kayan bir form grafiği gösterdi (Gerçi bunu yorgunluğa bağlamak doğru olmayabilir zira Quaresma'nın top kayıpları Simao sonrası daha çok göze batmaya başladı). Bu iki ismin aynı anda verimsizleşmesi, Beşiktaş'ın organizasyonunun da derin yara alması demek.
3. İBB'nin dinamik savunması: Geçen haftaki maçı yorumlarken, Aurelio - Guti'nin Aurelio - Ernst'e avantajından bahsetmiştim. Takım beklerin de katkısıyla baskı yapınca dönen topları toparlıyor, rakip takımı geriye doğru itiyoruz. Bunun sonucunda Guti ortasahada oyunu yönlendirmek için fazla alan buluyor. Bir nispeten zayıf takımın "Guti'nin başına adam dikme" şansı kalmıyor Guti 10 numara tadında oynamadığı için.
Fakat bu maç o avantaj kayboldu. Beklerin baskısı gelmedi, Guti yoruldu derken İBB de hakkı verilmesi gereken bir savunma yaptı. Dörtlü defans, ceza alanı ile önündeki 10 metre arasında blok halinde gitti geldi ve o alanı mümkün olduğunca korumaya çalıştılar. Önündeki ikiliden, özellikle Holmen, Aurelio ve Guti'ye alışık olduklarından daha önde basma şansı buldular. Biz topu kanada aktardığımızda da efektif bir şekilde adam değiştirdiler. Elimde görseller yok, ama eğer Noat benimle hemfikirse bu konuya değinir zaten ayrıntısıyla.
Kısım II: Oyuncu Bazlı Notlar
Quaresma: İkinci yarı oyuna Nobre'nin yerine Fernandes'in girmesiyle kendisini sahte 9'a yakınsayan bir rolde gördük. İkinci yarı olağandışı koşullarda oynandığı için bir gösterge olarak kabul edilemez belki, lakin ben kendisinin bu roldeki performansını beğenmedim. Ha, ilk yarıdaki rolünde kalsaydı da aynı olacaktı belki durum, ama şunu diyebiliriz: İleride düşünülebilecek bir alternatif olarak ümit vermedi bu deneme.
Cenk: Daha önce "Beşiktaş'ın üç kalecisi var, üçünün de yan top sıkıntısı var." tespitinde bulunmuştum. Cenk, üçünün arasında kötünün iyisi, ve gene diğer iki alternatife kıyasla daha genç ve öğrenebilir durumda olduğundan kesinlikle daha önde. Gene bu üç kalecimizin üçünün de en iyi olduğu şey karşı karşıya ve cephe pozisyonları. Ama gene burada da Cenk, cezasahası hakimiyetinin de ötesinde, 30 metrelik alandaki hakimiyeti ile diğer iki alternatife ağır basmakta.
Diyeceğim şu: Eleştiriler olabilir, ama Cenk bu takımın kaledeki 1. seçeneğidir, olmalıdır.
Bir de üç kalecinin de cephede süper ama yan toplarda zayıf olmasını, eski kaleci antrenörümüz Zafer ile ilişkilendirebilir miyiz, yakın zamandaki bu değişikliğin motivasyon kaynağı bu mudur, o da soru olarak kenarda dursun.
Toraman: Benim ideal stoper ikilisi anlayışım şudur: Bir esas oğlan ve bir yancı. Toraman ideal bir yancıdır, Zapo, Baki, Cam vs. de yancıydı (Cam gerçi farklı bir statüde)l. Ferrari ve Sivok ise esas oğlandır. Servet yancıdır, Meira esas oğlandır. Lugano esas oğlan, yanına gelen her stoper ise yancıdır... Bu liste böyle gider.
Eğer bu oyuncular rollerinden feragat etmek zorunda kalırlar, ya da boyundan büyük işler yapmaya kalkarlarsa o noktada patlarlar.
Bu teori ışığında bugün Toraman'ın son üç maça kıyasla çok daha iyi bir oyun oynadığını söyleyebiliriz. Bu da defansı ileride şekillendirirken üzerinde durmamız gereken bir nokta sanırım, uyku kaçırıcı cinsten.
Kısım III: Schuster'in Yolu
Bu maçtan sonra Schuster çok farklı açılardan eleştirilecektir muhtemelen. Lakin benim için geçerli bir tek açı var, o da oyuna sonradan müdahalelerde geç kalması. Hani bu ilk defa olan bir şey de değil, o yüzden bunu söyleme hakkımı kendimde görüyorum. Guti'nin yorgunluğu/bezginliği ve Quaresma'nın performansı ortadayken; Simao'nun oyundan alınması ve de Guti'nin uzun bir süre oyunda tutulması bence eksi puan olarak haneye yazılacaktır.
Yalnız Schuster'in, maç 1-1 iken beraberliği değil galibiyeti düşünmesini kesinlikle yadırgamam, ve hatta takdir ederim. Beşiktaş'ın artık 1 puan ile şampiyonluğu kaçırma durumu yok, ya hep ya hiç.
Geride bıraktığımız üç haftada Schuster bir yol tutturmuş ve puanları toplamıştı. Bu maçın başında hafif aksayan o yol, ilk yarının sonunda tepetaklak oldu. Şimdi Schuster'in bir sınavı daha var, o da o klişe "B planı"nı ortaya koymak.
Kısım IV: Özet Geç Lan!
"Şu İBB maçını da atlatırsak ve Trabzon da puan kaybederse ne güzel hayal kurarız" diyordum 3 hafta önce, o durum gerçekleşmedi. Hem lanet sürdü, hem de bu maçın daha kötü sonuçları da olabileceği ihtimali var. Aurelio ve Schuster ceza alabilir, Guti sakatlanabilir, bir sonraki hafta Ersan'ın yokluğunda önümüzde net bir "Hilbert mi Sivok mu?" sorusu duruyor... Necip ve Ernst de denkleme dahil olacaklar artık, yani Schuster'in "Ben 5 yabancıyla başlarım kafayı yormam hocam" felsefesi suya düştü.
Bir dahaki hafta ayrı bir heyecan olacak. Ama Ersan ve Hilbert'siz defans dörtlüsü beni şaşırtmayarak bekleneni veremedi, Ersan'ın sakatlığına karşı nasıl bir eylem panı içinde olmamız gerektiğini düşünmemiz lazım. In Adali We Trust.
Sonsöz: Bir İBB maçında İskender/İbrahim Akın gol atmasın, bir İBB maçı farklı gelişsin yahu, yeter.
Not: Fotoğraflar NTVSpor'dan alınmıştır.
Etiketler:maç yazısı,semioticus,Shelbyl | 28
Yorum
Kaydol:
Kayıtlar
(Atom)
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...6 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...7 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldı...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...11 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...13 yıl önce
-
-




















