.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

İBB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İBB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Ağustos 2012 Pazartesi

Maç Yazısı: İBB - Beşiktaş

City ile hazırlık maçını izledikten sonra -ki zaten fazlasını izlediğim söylenemez- dediğim şu idi: "Bu takım geçen seneden kötü oynamıyor." Bugünkü maçta da aynı görüntü sahadaydı: İlk ve son 15 dakika hızlı tempo, kısa pas, topsuz koşularla hücum eden ve tehlike yaratan bir Beşiktaş, aradaki 60 dakikada kafası kesik tavuk nümayişi.

Maçla ilgili bir şeyler yazmadan önce kısa bir beyin jimnastiği yapalım: Rakibin teknik direktörü, geçen sene beğenmeyip yolladığımız Carvalhal. Beğenmememizin sebebi, takımın ikinci yarıda performansının ve enerjisinin düşmesiydi. Bugün çalıştırdığı İBB, oyun genelinde bizden daha aklı başında oynadı halbuki. Malumu ilam olmasın ama, geçen sene yaşadıklarımızın saha içinde değil de saha dışında olanlarla bağlantılı olduğunu gösteren bir kanıt daha olarak bu maçı kenara koyabiliriz şu takdirde.

Maça gelelim: Öncelikle maçı sessiz ve hafif uzaktan izlediğim için isimler/pozisyonlar karışabilir, malumat eksikliğim olabilir ama, Escude yerine Toraman tercihini -bir zaruret hali yoksa- benim hafsalam almıyor. "Topu geriden oyuna sokan, savruk hamleli olmayan" ve böylece Sivok'u dengeleyecek Escude yerine Toraman'ın oynaması sırf 657'ye tabi olmasındansa, bu sene için nur topu gibi bir derdimiz oldu demektir.

İkinci konu, Oğuzhan gibi topsuz alan koşuları ve yer tutuşuyla dikkat çeken bir oyuncunun, 65. dakikaya kadar neden beklendiği. İlk maddedeki hamlenin etkisi ve ortasahadaki iki güvenlikçinin de yer tutmasıyla alakalı olarak şişirdikçe şişirerek ilerlemeye çalıştığımız dakikalarda onun oyuna biraz ağırlığını koyması hücum profilimizi değiştirdi. Hazırlık maçları sonrası okuduklarım hep Oğuzhan övgüsü etrafında şekillenmişken, bu hamleyi de anlamlandıramadım Aybaba adına.

(Oğuzhan demişken, kendisinin soldan topla koşup içeriye çıkardığı fakat içeride kimsenin olmadığı bir pozisyon vardı, o pozisyondan sonraki bakışları çok şey anlatıyordu aslında bu "topsuz oyun" anlayış farkının göstergesi olarak.)
Almeida ile Pektemek'in maçta en yakın olduğu an.

Üçüncü konu, hücum elemanlarının dizilişi. Cevabını bildiğimiz birkaç soru var: Almeida tek forvet olarak, Pektemek kanada yakın verimsizleşiyor; Olcay'ın ise verimli olması için içeri koşular yapması lazım. Beşiktaş şanslı bir takım olduğu için, bu üç oyuncunun profilini aynı anda muhteva edebilecek bir diziliş mümkün. Fakat Beşiktaş şanssız olduğu için de teknik direktörleri nedense ilk 4-5 haftayı bildiklerini unutarak geçirmeyi tercih ediyorlar. Almeida-Pektemek-Olcay-Hasan/Necip arasındaki mesafe o kadar açıldı ki bir noktada, gören bu insanlar ilk defa bir arada top oynuyor sanarlardı.

Dizilişteki bu sorunun ve içe kat etme eksikliğinin bir diğer sıkıntısı da kanat bindirmelerinin neredeyse hiç olmaması. Bu da kısır döngü olarak Almeida'nın daha da etkisiz olmasına sebebiyet veriyor, derken onun yalnızlığı daha da artıyor vs vs. Aybaba'nın bunların farkında olmaması imkansız. İmkansız değil mi?

Hasılı kelam: Bu takım, Toraman'ı kadroda tutmak için omurgasıyla oynanmazsa, kısır ortasahayı daha da kısırlaştıracak hamleler yapılmazsa, 4-3-3 gibi hücum elemanlarımızın verimini düşüren dizilişlere meyledilmezse iyi sonuçlar alacak bir yapıya gene de sahip. Ama sanırım bir Beşiktaş klasiği olarak en az bir 4-5 hafta hoca fantazileri izlemekle geçecek.
23 Mart 2012 Cuma

Deplasman Tribünü: İBB / Bozbaykuşlar

Tribündeki en kalabalık olduğumuz maç olan kupa finalindeki Beşiktaş ile oynayacağımız maç öncesi, bu yazıyı yazarken 2 seneyi devirmemize az kaldığını fark ettim. Hem tribün olarak, hem de kulüp olarak kısa bir Süper Lig mazisine sahip olduğumuz için, diğer deplasman tribünü yazılarından biraz farklı bir eksende yazacağım. Ezeli bir rekabetimiz, ebedi bir dostluğumuz söylemi yapmak farazi kaçacağı için hafiften bir Bozbaykuşlar tanımı içerikli bildiri havası olacak yazıda.

6 senedir Süper Lig'de olan farklı isimlerle yaklaşık 60 senelik bir mazisi olan bir kulübün bugüne kadar adam akıllı hiç bir taraftar desteği olmamasının farklı sebepleri olabilir ancak son 2 senedir bu durumu tersine çevirmeye çalışıyoruz: Belki çok kalabalık değiliz, varlığımızı ancak pankarttaki yazılar ile ortaya koyabiliyoruz ama ilk kurulduğu günden beri uzak / yakın demeden bütün deplasmanlara gitmeye çalışıyoruz. Bizi ilk defa gören insanlar belediye işçisi ve / veya yakını olduğumuzu düşünebiliyor. Öncelikle tekrar belirtmek lazım ki, biz belediyeye bağlı bir oluşum değiliz. Çoğunluğu üniversite öğrencisi genç bir tribün oluşumuyuz. Ne kulüpten ne de belediyeden hiç bir maddi destek almıyoruz. Zaten pankartlar harici genel bir giderimiz yok. Onun dışındaki kombine, deplasman ulaşım, bilet gibi harcamaların hepsini kendi cebimizden ödüyoruz. Çoğu insana bu garip geliyor, inanmak istemiyorlar ama bizim maddi bir çıkarımız yok.

Tabii bu işin bir de taraftarlık boyutu var, sürekli aldığımız bir başka eleştiri ise;
"Siz ne biçim taraftarsınız?"

Bu soruya verilebilecek kesin bir cevap yok, zaten insanların kafasında kalıp bir taraftar tanımı olduğunu da düşünmüyorum. Takım tutmak, taraftarlık gibi duruşlar farklı şekillerde sebeplendirilebilir, benim ilk aklıma gelenler; semt, il, bölge takımı desteklenir, yaşadığın coğrafyanın takımına bir aidiyet hissedersin, başarı endeksli bir taraftarlık olabilir büyünülen çağın sportif sürecine göre Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi bir takımı başarılarından dolayı destekleyebilirsin ve / veya daha klasik bir süreç olarak akrabadan gelen; babadan, amcadan çocuğa geçen bir taraftarlık olabilir. Ülkemizde çok fazla görünmese de siyasi / sosyal duruş ile sempati beslenebilir. Bu durumlar daha fazla çoğaltılabilir ama sonuç olarak taraftarlık denen kurum kimsenin tekeline girecek kadar kalıp bir halde değil. Nasıl ki tribün ritüelleri sürekli değişip gelişiyorsa taraftarlık sebepleri, şekilleri de değişebilir.

Bozbaykuşlar'ı da bu şekilde yorumlayıp böyle taraftarlık mı olur demeden önce ne yaptığımızı anlamaya çalışmak lazım. Biz skor taraftarı değiliz, futbolun içinde en az kazanmak kadar kaybetmek de var, kaybedince kendi futbolcundan rakip taraftara, hakeme, yoldan geçen insanlara kadar herkese zarar vermek yerine, maç sonrası rakip futbolcuyu da alkışlayabilmek, yıllarca sülalesine küfredilmiş hakeme saygı göstermek de taraftarlık ritüeli haline gelebilmeli.

Bu kadar Bozbaykuşlar'dan bahsettikten sonra pazartesi günü oynanacak Beşiktaş maçına değinmek gerekirse, haftalar öncesinden hazırlıkları yapılan, pankartları düşünülen bir maç. Kendi şahsi görüşüm; her ne kadar ligdeki herhangi bir maçtan farkı olmaması gerektiği şeklinde olsa da, maça gösterilen ilgi tabi ki bir başka oluyor. Günler öncesinden o maçı düşünmeye başlıyor insan. Şu an bu yazıyı yazarken 2 saat sonraki Kayserispor kupa maçı oynanırken bile Beşiktaş maçı kafamızda bir yer işgal edecek. Hem fikstür gereği son maçlardan biri olması, hem de tribün olarak kalabalık ve hareketli bir maç olacağı öngörüsü insanın o maç psikolojisine daha rahat girmesine sebep oluyor.

Maçın skoru takımın mevcut durumu için tabi ki çok önemli, play-off’a kalma mücadelesi için mutlak puan almamız gereken bir maç. Dolayısıyla tribünü daha da eğlenceli bir hale getirecek her türlü durum oluşmuş durumda. Kaldı ki ligin ilk yarısındaki Beşiktaş maçını düşününce umarım gene benzer bir maç olur zira o maçtaki gol sonrası sevincimi bu sezon hiç bir maçta yaşamamıştım.

Son olarak deplasman konusunda bir noktaya dem vurmam gerek, bu sezonki Eskişehirspor deplasmanı hayatım boyunca ayrı bir yeri olacak organizasyondu. Eskişehirspor taraftarlar birliğine tekrar tekrar teşekkür etmek gerek, maçtan önce ve sonra bizi ağırlamaları, tribün hayatımın en unutulmaz deplasmanıydı. Birbirinin kafasına çakmak, bozuk para atarak küfrederek deşarj olan taraftarlara belgesel niteliğinde izletilmesi gereken bir organizasyona imza atan Eskişehirsporluların bu hareketini unutmamak ve örnek almak gerek.

Not: Bozbaykuş, Yenilsen de Yensen de programı taraftar kadrosundan Mark Boyacı'ya teşekkür ederiz...

Ara