.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Deplasman Tribünü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deplasman Tribünü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Nisan 2014 Cumartesi

Beşiktaş - Fenerbahçe Maç Önü

Ligin ilk yarısında Fenerbahçe – Beşiktaş maçı öncesi Barış

’la maç ne olur diye yazışmış, kendi bloglarımızda paylaşmıştık, ilgi de çekmişti, şimdi ikinci maç öncesi de tekrarını yapalım dedik (bkz: “İlki çok tutunca devamını çekmişler”)

GÜRCAN ULUSOY: Normalde Beşiktaş - Fenerbahçe maçlarının saha içine dair söylenecek çok şeyi olur. Lakin, belki de uzun süredir ilk defa oyun kapasitelerinin önüne geçen bir maç önü durumu var. Fenerbahçe her ne kadar resmen ilan etmemiş olsa da, şampiyon oldu diyebiliriz. Bu açıdan bakınca, Fenerbahçe'nin Olimpiyat Stadı'na hangi psikolojiyle geleceği, maçın temel şekillendiricisi olacak.

Sence Fenerbahçe Olimpiyat Stadı'na nasıl gelecek? Misal, Caner'in hafif sakatlığı var, oynasa oynar ama ciddi sakatlık riski oluşturur. Fenerbahçe, şurada 5 hafta kalmış, bunu kaybetsem de Caner'i sonraki haftalar kaybetmeyeyim diyebilir mi? Ben o açıdan soruyorum psikolojiyi. Veya denk geldi, bir karambol, bir karambol daha devreye 2-0 mağlup girdiler. Hadi beyler buradan dönüyoruz mu derler, yoksa bu maçı kaza bela olmadan kapatalım, sonraki maçlara bakalım mı derler. Bu sorduğum soru, maç satma, hatır şikesi, Galatasaray nefretiyle ilgili değil. Lakin en az o faktörler kadar oyunu şekillendirecektir. Ben kişisel olarak öyle bir durumda Fenerbahçe'nin bir şampiyonluk maçındaki gibi ısrarcı olacağını sanmıyorum.

BARIŞ GERÇEKER: Fenerbahçe’nin bu seneki lig fikstürü bütün iç saha derbilerini ilk yarıya, deplasman derbilerini ikinci yarıya attı (sözlük anlamıyla derbi tanımına girmiyor olsa da Trabzonspor maçını da dahil ediyorum). Fenerbahçe ilk yarıda üç maçtan bir galibiyet iki beraberlikle çıktı, ikinci yarıdaki iki derbide biri zaten alacakmış gibi oynadığı maçta hükmen galibiyet, diğeri futbolsuz bir maçta yenilgi. Teknik direktörü Aykut Kocaman sonrası futbol açısından daha geniş bir kitleyi tatmin etmiş olsa da, takımı tarihinde ilk kez Nisan’da şampiyonluk ilanına götürse de kendini ispat açısından bu tarz maçlardaki performansı sorgulanacak bir Ersun Yanal. E, Türk Telekom Arena’da o sınavı iyi veremedi Yanal, takımla beraber. Şimdi bir de olası galibiyette şampiyonluk ilan edilecek bir derbi deplasmanından yenik çıkmak istemez. Ancak Fenerbahçe futbol takımının da Trabzon gibi bir deplasmandaki sakinliğiyle Türk Telekom Arena’daki aşırı gerginliği gibi iki uç ruhhali var. Olimpiyat’a hangisi gelecek kestirmek zor. Fenerbahçe’nin, Fenerbahçe olarak herhangi bir derbiye ligin kalan 5 haftasında kazaya uğramayayım diye düşünerek çıkma lüksü yok.

Taraftar Galatasaray maçındaki akıl tutulmasına hakem ve rakiple ilgili konulardan sıra gelip de pek söylenemedi ama, Beşiktaş karşısında da benzeri bir durum olursa bu hem oyunculara, hem Yanal’a olumsuz yazar. Tarihinin en erken ve en açık ara şampiyonluklarından birine giderken böyle şeylerle bunu ufak tefek de olsa lekelemek istemeyeceklerini düşünüyorum.


Tabii bu tamamen benim hüsnükuruntum da olabilir, belki oyuncuların o kadar da umrunda değildir, kestiremiyorum. “Yenelim, şampiyonluğu ilan edelim bitsin bu iş” demenin bile kendi içinde açılımı var. Sezonun bu maça bağlı olmadığını bilerek bu halde çıkmak Fenerbahçe’ye normal şartlarda avantaj sağlar. Ama illa kazanalım derlerse Türk Telekom Arena tarzı bir gerginliğe dönüşür mü bu? Zor. Beşiktaş’ta bir Melo yok zira. Fazla sakin kalmak, ikincilik için maçı mutlaka kazanması gerekiyor gözüken iştahlı olacak bir Beşiktaş karşısında zaafa dönüşebilir mi? O da olası. Ha, Fenerbahçe’nin Galatasaray’ın ikinciliğini baltalamak için “Kaybetsem de bir şey olmaz” kafasında Olimpiyat’a gitmesini bekleyen varsa onu hiç beklemesin. Taraftarın içinden önemli bir kesim “Yenilelim de Galatasaray’ın ikinciliğine engel olalım” diyor olsa bile, bunun takıma yansıyacağını, sahaya yansıyacağını ben düşünmüyorum.

Beşiktaş’ın psikolojisi ne olur pekiyi? Torku Konyaspor maçı sonrası hakem mağduriyeti muhabbeti gereğinden fazla uzadı bana göre. Beşiktaş bu ve benzeri mağduriyetleri diğerlerine göre daha abartılı yaşayan bir camia bence. Bunu yakıta mı çevirir, yoksa Pazar akşamı olası iki üç tuhaf aleyhte düdükten sonra isyan moduna mı geçer? Ve velev ki kaybedip ezeli rakibinin sahasında şampiyonluk ilan ettiğini gördü, kalan maçlarda yeniden tutunabilir mi ikinciliğe? Gerçi Galatasaray’ın durumu da önemli bu soru için ama...

GÜRCAN ULUSOY: Beşiktaş bu yıl stadyum ve diğer faktörler nedeniyle gerçek anlamda teknik heyeti tarafından yönlendirilen bir kulüp oldu. Bir şeye itiraz edilecekse, önce Bilic ediyor mesela. Gariptir, en çok o üzülüyor, taraftar arkasından geliyor bu duyguların. Konya maçı da aynı şekilde oldu. Beşiktaş teknik heyeti ve Önder Özen öyle tepkiler verdiler ki, taraftar "dur lan arada biz de dayak yemeyelim" noktasında kaldı sanki. Dolayısıyla, geçen haftanın olan biteni tribüne -bence- pek yansımaz ama yedek kulübesinin vidalarına kadar yansır. Olumsuz sonuç veya gelişmelerde Bilic'in atılması bence sürpriz olmaz. Bunun oyunculara nasıl yansıyacağını tahmin de edemiyorum açıkçası. Beşiktaş eğlenen, gülen bir takım. Çok fazla gerginlik barındırmıyor üzerinde. Konya maçı sonunda bile 2-3 oyuncu dışında hakeme itiraz eden olmadı, o itirazlar da "güzel kardeşim niye böyle yapıyorsun..." şeklindeydi, çimleri falan dövüyorlardı en fazla. Lakin bu bir Fenerbahçe maçı. 2-3 ters düdükten sonra elbette tepki olacaktır. Her zaman olduğu kadar. Burada Fenerbahçe'nin hangi psikolojiyle oraya geleceği de önemli.

Fenerbahçe, Galatasaray deplasmanına gittiği gibi gelirse, bence orada şampiyonluk kutlaması da yapamaz. Bu bağlamda, olaysız bir Fenerbahçe şampiyonluğu senaryosunu kafamda canlandıramıyorum. Olaysızlık, ancak Beşiktaş galibiyetinde gerçekleşecektir. Hoş bir şey söylemediğimin farkındayım ama durum bence bu. Diyeceksin ki, Fenerbahçe son derece dosthane şekilde oynadı, ezerek kazandı, ne olur? O gün o da zor olur... Bir gün evvel Galatasaray oynuyor. Oradaki bir puan kaybı da bu maçı etkiler. Galatasaray berabere kalırsa, Beşiktaş - Fenerbahçe maçının berabere bitme ihtimali artar. Enteresandır, Galatasaray kaybederse, Beşiktaş'ın daha büyük iştahla saldıracağını düşünüyorum. Vurup geçelim, işi bitirelim şeklinde. Galatasaray kazanırsa, Beşiktaş zaten kazanmak zorunda. Dolayısıyla, derbiyi etkileyecek en pis skor, Galatasaray beraberliği olur; Beşiktaş fazla hesap kitaba gömülür, o takımdan da o maç pek hayır gelmez. Burada da mantıksız bir şey söylüyor gibi duruyorum ama hislerim bunu söylüyor. Maç içine geçelim mi, maç önüyle ilgili ekleyeceğin bir şey var mı?

BARIŞ GERÇEKER: Dediklerine sırayla gidersek; Galatasaray’ın maçının üç sonucunun her biri Beşiktaş için maçın anlamına önemler kazandırabilir veya kaybettirebilir. Fenerbahçe için ise bu sadece rakibinin hali değişeceği için önem taşıyor. Şampiyonlukla ilgili bir durum kalmadı Galatasaray’a bağlı olan. Senin ima ettiğin şekliyle, Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan gidip gitmemesinin oyuncuların doğrudan umrunda olmayacağından hareketle bunu söylüyorum tabii ki.

Beşiktaş tarafına gelince, senin de dediğin gibi, maçları bittiğinde ilk iş LigTV muhabirlerinden koşu mesafelerini öğrenip birbiriyle yarışan oyuncuları var Beşiktaş’ın. Eğlence ön planda. Bilic’le birlikte paylaşmak da ön planda. Zaten takım bünyesi de buna çok aykırı isimler barındırmıyor, aykırı olanlar tutunamadı falan filan. O yüzden Beşiktaş’ın psikolojisinin Fenerbahçe’ninkinden daha az önemli olacağını düşünemiyorum. Fenerbahçe pikniğe de gelse, kırıp dökmeye de gelse, Beşiktaş’ın maçtan beklentisi daha fazla. Açıkcası ben derbileri gerçekten daha çok isteyen ve inananın kazandığına inanırım. O yüzden işin psikolojik tarafında Beşiktaş, daha stresli taraf gözükse de avantajlı. Maç içine geçebiliriz. Başla...



GÜRCAN ULUSOY: İki takımın birbirleriyle oynadıkları son maç referans kabul edilebilir. Ben orada 90 dakikanın 80 dakikasında Slaven Bilic'e üstünlük kuran bir Ersun Yanal görüyorum. Fenerbahçe'liler o maçın 2. yarısına, Beşiktaş'lılar da ilk yarısına odaklanmayı seçtiler, çünkü kendi adına eğlenceli olan kısımları oydu. İkinci yarıda Fenerbahçe'nin tartışmasız üstünlüğü vardı, bunu kenara koyalım. Hatta maçın ilk yarı ve maç sonuçlarına da kenara koyalım, sahadaki oyuncuları da kenara koyalım, ilk devre de Ersun Yanal'ın istediği gibi gitti, bence Bilic bunu kabul etmeli. O güne kadar saldıran, ön alan presi ve uzun toplarla yaşayan Fenerbahçe, -hatırla- maça kontrollü başladı. Pres yapmaya, baskı kurmaya ve akıp gitmeye çalışan takım Beşiktaş'tı. Ne oldu? Emenike ve Alper Potuk ilk devrenin yıldızları oldu. Öne çıkan, ağır Beşiktaş savunması -tam da Ersun Yanal'ın planladığı gibi- kontra ataklarla yerle bir edildi. Diyeceksin ki, kardeşim Beşiktaş da 3 attı. Meireles atıldıktan sonra attı 1, Beşiktaş o golleri yıl boyunca attı 2. Kaldı ki, son 2 gol, Fenerbahçe kalabalıkken atıldı, o da oyuncu kalitesi. İkinci yarı, Fenerbahçe skor dezavantajıyla da, kendi oyununa döndü, -yine- Fenerbahçe'nin istediği oyun oynandı. Ben devre biterken ard arda atılan 2 golü, Bilic planına yazmam. İlk golü yazabilirim, eğer savunmada delik deşik olunmasa.

Senin fikrini de merak ediyorum ama bence Ersun Yanal yine aynı senaryoyu kurgulayacak. Bekleyecek, -Webo zaten yok- Emenike'nin savunma arkasına koşularını kullanacak. Sivok sakatlıktan yeni çıkıyor, Ersan da sakat. Pedro Franco - Dany tandemi olacaktır. Franco oyunu bilen bir futbolcu ama ağır. Dany de hız dışında bu seviyenin oyuncusu değil. Ortak özellikleri havadan zayıflar, sert değiller. Bence Fenerbahçe orta sahayı kalabalık tutayım, öndeki atletizmi kullanayım derse, oradan fayda üretir. Sence?

BARIŞ GERÇEKER: Yanal Türk Telekom Arena’ya giderken, oyunda edilgen kalıp kontra denemeye kalkar mı sorusuna cevap bulamamıştım. Fenerbahçe onu bilmiyor çünkü bana göre. Ta Pierre’den bu yana, dönem dönem kontraatak futbolu takımına dönüşse de, bunu Kezman’larla, Nobre’lerle, Guiza’larla yapmaya çalışıp beceremiyorken, şimdi elinde Sow var, Emenike var, hatta Kuyt var ama hâlâ kontraatağı yapabileceği kadar iyi yapamıyor Fenerbahçe. Beşiktaş 15 dakikalık dilimlere böldüğünde maçı, dakika ayırmadan gol atıyor diyebiliyorum rakamlara bakınca (7-9-11-6-10-7), Fenerbahçe’de bu yok, devre sonları ciddi daha aktif (7-6-12-7-10-18). Ama arka arkaya yazınca tek bariz farkın son 15 dakika olduğunu görüyoruz. Yediklerine bakınca ise Beşiktaş yine denk yiyor (4-5-4-5-4-6), Fenerbahçe ise attığı gibi yiyor (4-5-6-3-3-8). Fenerbahçe’nin ikinci yarılara iyi savunma yaparak başladığını görüyorum ben buna bakınca. Beşiktaş kazanmaya daha mecbur takım olarak ilk 15’te gol bulursa maç enteresan bir şekilde Fenerbahçe’ye kayabilir, salt futbol gerekçeleriyle.

Ama maç uzun süre 0-0’a bağlanırsa Beşiktaş’ın lehine dönüşebilir bu, Fenerbahçe’nin son dakikalardaki gol iştahına rağmen, çünkü Fenerbahçe’yle Beşiktaş arasında oynanan maçların bendeki izlenimi bu. Beşiktaş’ta Ersan’ın, Fenerbahçe’de Webo’nun yokluğu birbirini götürüyor diyemiyoruz. Çünkü Emenike var. Karşılığında oynayacağını tahmin ettiğini söylediğin Dany ikincilik kovalayan Galatasaray’ın Beşiktaş’taki kiralık oyuncusu olarak tuhaf bir denklem doğuruyor. Fenerbahçe hücum hattının zekasız gücü nasıl bir derbi deplasmanı performansı gösterecek bu çok kritik. Trabzon’daki gibi olursa Fenerbahçe saçma sapan pozisyonlardan gol çıkartabilir, Tolga’ya rağmen. Ama sürekli dönüp dolaşıp geldiğim gibi, Türk Telekom Arena’daki gibi, x nedenle gerilirlerse, zaten az çalışan kafaları ayaklarına toptan hükmedemez hale gelebilir ve takıma inme inebilir.

 Yanal’ın merkezdeki tercihleri de önemli. Topal en önemli isim. Beşiktaş’ın en iyi ürettiği yerde kritik görev onda olacak. Daha önce oynamasına rağmen Dünya Kupası yaklaştıkça formünü yükselten Meireles de ikinci kritik isim olur orada. Üçüncü kim olur? Sakatlıktan çıkan ve Bursaspor karşısında maça ısındırılan Alper mi, kırmızı kart cezasını dolduran ama yine derbi gerginliği unsuru haline gelebilecek Emre mi, yoksa Oğuzhan’a karşı yaratıcı tek isim Salih mi? Bana Emre’yle başlar, Alper’i yine sonradan kullanır, Salih’i iyice son çare olarak saklar diye tahmin ediyorum. İleride ise Kuyt’la Sow’a sık yer değiştirtip beklere eşleşme sıkıntısı yaşatmayı dener. Oradan sonrası biraz Emenike’nin ne kadar ve ne şekilde durdurulacağı. Orada da ne yazık ki Halis Özkahya gerçeği devreye giriyor.

GÜRCAN ULUSOY: Nedir Halis Özkahya gerçeği?

BARIŞ GERÇEKER: Senin de sık sık dile getirdiğin gibi, Fenerbahçe “dayak futbolu” olarak adlandırabileceğimiz bir tarz sergiliyor. Bir dönemin Fenerbahçesi iç saha derbileri dışında epeyi helva kıvamında futbol oynayan bir takımken Yanal yönetiminde, zaten onun ismiyle bütünleşmiş sayılan bir topa sert pres futbolu iyice yer etti. Özkahya ise futbolcularla olan diyaloğu çok sağlıklı olan bir hakem değil. Kararlarında tutarlılık olan, kart standardından bahsedebileceğimiz bir hakem de değil. Klasik Türk hakemi yani, çok uzatmayayım. Fenerbahçe’nin daha kontrollü, daha kendi yarı sahasında bir futbol oynayacağımızı varsaydığımız andan itibaren elde kalan hücum seçeneği kontraataklar olacak, o durumda da açık alanda tehlikeli adamlarla Beşiktaş savunmasının eşleşmeleri kritik hale geliyor. Sow değil ama Emenike bütün o fizik gücü ve süratine rağmen faul almayı da seven bir oyuncu.

Bunlar birleşince, yine Türk Telekom Arena’da kimi pozisyonlarda olduğu gibi, sindirilme riski var. Özkahya da buna göz yumabilecek bir hakem. Meireles’le olan bir hukukları var yine önceki bir maçtan vesaire. Eldeki hakem kıtlığında şu yönetsin diyecek isim bulamıyoruz zaten de, Pazar gecesi Özkahya’nın adının geçmeyeceği bir maç muhabbeti yakalamamız zor ne yazık ki. Twitter’da yazdığım gibi, bu senenin genel itibariyle “kazanan” iki takımı arasındaki bu derbi hiç hakemsiz oynansa daha az saha içi sorun olurdu. Senin hakemle ilgili bir görüşün yoktur büyük olasılık maç öncesi, yanılıyor muyum?

GÜRCAN ULUSOY: Tahmin ettiğin gibi benim hakem konusunda bir görüşüm yok, hakemlerin %80'ini yolda görsem tanımam. Elbette bir maçı yorumlamak için hakemi de yorumlamak gerekiyor ama benim hiç işin o tarafına ilgim olmadı. Futbola dair söylenecek bir kaç şey daha var. Fenerbahçe taraftarı, Beşiktaş'ı ilk yarıda oynadıkları takım gibi görmesinler. Beşiktaş oyun düşüncesi anlamında bir değişim yaşadı. Bu değişim bence olumlu yönde olmadı ama genel resmi sezon sonunda değerlendirmekte fayda var. İlk yarıdaki Beşiktaş, Oğuzhan'ın merkezde oynadığı, Fernandes'in serbest adam olarak görevlendirildiği bir takımdı. Beşiktaş bugün orta saha merkezini iki savaşkan orta sahayla geçip, serbest & yaratıcı oyuncu olarak Oğuzhan'ı kullanıyor.

Doğal olarak ilk yarıda hücumda akışkan, savunmada akışkan takımdan, daha katı bir takıma doğru evrilme yaşandı. Dolayısıyla Beşiktaş artık daha zor pozisyona girip, daha az pozisyon veren bir takım haline geldi. Oyunu daha çok 0-0 üzerinden kurgulayan bir takım görünümünde. Dolayısıyla, ilk yarıdaki gibi gollü bir maç beklentisi, bence çok da gerçekçi değil.

BARIŞ GERÇEKER: Yine senin sevmediğin yandan yaklaşayım; “Yazının sonunda ‘Bahisseverler şunu oynasın’ geyiği yapar mıyım?” diye düşünürken maç skoruna dair hiçbir şey söyleyemeyeceğimi fark ettim kendi kendime. Karşılıklı gol desen, orası Olimpiyat Stadı, maç günü bir rüzgar olur kaleye gidemez iki takım da 45’er dakika. Ayrıca son söylediğinde vurguladığın gibi, Veli – Jones – Oğuzhan vs Topal – Meireles – Emre tokuşması maçı kurtkapanına sokar, kilitlenir kalır oyun, 0-0 biter. 3-3 gibi bol gollü bir karşılaşma olur diyemiyorum. İki takımdan biri sıfıra karşı 2-0, 3-0 rahat alır diyemiyorum. Bir kazanan olursa 1 farklı olur gibi geliyor mesela, en fazla bu kadar ileri sarabiliyorum filmi, ötesinde ne söylesem her iki taraftan da çürütecek bir sürü “Ama...” çıkar. Ersun Yanal’ın Topal ve Raul’ün yanına üçüncü olarak kimi ekleyeceği çok ciddi fark yaratacak bana göre. Şu anda oranın üç adayı var, üçü de tamamen farklı oyun karakterleri, tamamen farklı kişilikler. Artık iyi yaptığı ofansif şeyleri de iyi yapamayan ama hırsıyla (“ihtirasıyla”?) hâlâ takımı ateşleyen bir Emre örneğin başka bir Fenerbahçe yaratır, çok daha koşucu ama verimli bir oyuncuya dönüşen Alper başka bir Fenerbahçe yaratır, oyunu parmak uçlarında oynayan, pas bitiricliğinde giderek yükselen Salih bambaşka bir Fenerbahçe yaratır.

Beşiktaş’ın eli orada epeyi daraldı. Oğuzhan’ı 90 dakika kullanmıyor Bilic örneğin, mecbur kalmadıkça, illa hamlelerden biri onu kenara almaya yönelik oluyor aklımda yanlış kalmadıysa, 75 dakika civarı ortalaması var. Gerçi, ben Veli – Jones – Oğuzhan dedim ama, Atiba’lı başlayıp Sow’un karşısına sağ beke Necip’i koyma riski alır mı Bilic? Eşleşmeleri de konuşabiliriz bunun üzerinden. Fenerbahçe beklerinin Beşiktaş beklerine göre toplamda daha yüksek katkısı var. Kenarlar için, doğrudan gol katkısına gidersek Fenerbahçe yine bir tık üstün gibi. Fenerbahçe’deki vatandaşı gibi Dünya Kupası motivasyonuyla kendi rakamlarını zorlayan Almeida’nın ise Fenerbahçe’nin zorlandığı bir fizik üstünlüğünden söz edebiliriz. Kaleciler hemen hemen denk. Sezonun toplamına bakınca Tolga Volkan’ın epeyi önünde diyebilirdik ama Volkan da son bir aydır ciddi bir form tuttu, sezonun dörtte üçünde saç baş yoldurduktan sonra. Ne diyorsun?

GÜRCAN ULUSOY: Bilic, bir sistem teknik direktörü. Bugüne kadar "macera" diyebileceğim bir tercihi olmadı. Gökhan Töre geçen hafta döndü, ön taraf Olcay - Almeida - Töre olacaktır. Orta saha Veli - Jones - Oğuzhan olacaktır. Savunma hattı; Atiba - Franco - Dany - Motta şeklinde olacaktır. Serdar Kurtuluş bence rotasyon dışında kaldı, Necip sakat olmasa 18'e bile giremeyebilirdi.

BARIŞ GERÇEKER: Necip’in sakat olduğunu kaçırmışım. Bana merkezler hemen hemen denk gözüküyor. Fenerbahçe’nin ileri üçlüsü biraz daha efektif. Beklerle olan eşleşmelerde de bu Fenerbahçe’yi biraz öne çıkartıyor ki zaten puan tablosunun söylediği de bu, bu maçtan bağımsız bile. Zaten salt onbirler üzerinden bakınca arada bir fark varsa puan tablosunda o var. Ha, o fark 12 puanlık bir fark değil gerçekte ama ayrı konu. Ben her halükarda, bittiğinde futbol konuşabileceğimiz bir derbi bekliyorum. Saçma sapan hakem hataları olsa da Fenerbahçe’yle Beşiktaş arasındaki maçlar “yine de” futbol konuşabildiğimiz maçlar oluyor epeyi zamandır. Umarım yine böyle olur da Pazar akşamı Gol Atan Kaleye’de kuruyup kalmayız. Var mı son bir eklemek istediğin?

GÜRCAN ULUSOY: En büyük Beşiktaş... :)

BARIŞ GERÇEKER: O sayılmaz...
23 Mart 2012 Cuma

Deplasman Tribünü: İBB / Bozbaykuşlar

Tribündeki en kalabalık olduğumuz maç olan kupa finalindeki Beşiktaş ile oynayacağımız maç öncesi, bu yazıyı yazarken 2 seneyi devirmemize az kaldığını fark ettim. Hem tribün olarak, hem de kulüp olarak kısa bir Süper Lig mazisine sahip olduğumuz için, diğer deplasman tribünü yazılarından biraz farklı bir eksende yazacağım. Ezeli bir rekabetimiz, ebedi bir dostluğumuz söylemi yapmak farazi kaçacağı için hafiften bir Bozbaykuşlar tanımı içerikli bildiri havası olacak yazıda.

6 senedir Süper Lig'de olan farklı isimlerle yaklaşık 60 senelik bir mazisi olan bir kulübün bugüne kadar adam akıllı hiç bir taraftar desteği olmamasının farklı sebepleri olabilir ancak son 2 senedir bu durumu tersine çevirmeye çalışıyoruz: Belki çok kalabalık değiliz, varlığımızı ancak pankarttaki yazılar ile ortaya koyabiliyoruz ama ilk kurulduğu günden beri uzak / yakın demeden bütün deplasmanlara gitmeye çalışıyoruz. Bizi ilk defa gören insanlar belediye işçisi ve / veya yakını olduğumuzu düşünebiliyor. Öncelikle tekrar belirtmek lazım ki, biz belediyeye bağlı bir oluşum değiliz. Çoğunluğu üniversite öğrencisi genç bir tribün oluşumuyuz. Ne kulüpten ne de belediyeden hiç bir maddi destek almıyoruz. Zaten pankartlar harici genel bir giderimiz yok. Onun dışındaki kombine, deplasman ulaşım, bilet gibi harcamaların hepsini kendi cebimizden ödüyoruz. Çoğu insana bu garip geliyor, inanmak istemiyorlar ama bizim maddi bir çıkarımız yok.

Tabii bu işin bir de taraftarlık boyutu var, sürekli aldığımız bir başka eleştiri ise;
"Siz ne biçim taraftarsınız?"

Bu soruya verilebilecek kesin bir cevap yok, zaten insanların kafasında kalıp bir taraftar tanımı olduğunu da düşünmüyorum. Takım tutmak, taraftarlık gibi duruşlar farklı şekillerde sebeplendirilebilir, benim ilk aklıma gelenler; semt, il, bölge takımı desteklenir, yaşadığın coğrafyanın takımına bir aidiyet hissedersin, başarı endeksli bir taraftarlık olabilir büyünülen çağın sportif sürecine göre Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi bir takımı başarılarından dolayı destekleyebilirsin ve / veya daha klasik bir süreç olarak akrabadan gelen; babadan, amcadan çocuğa geçen bir taraftarlık olabilir. Ülkemizde çok fazla görünmese de siyasi / sosyal duruş ile sempati beslenebilir. Bu durumlar daha fazla çoğaltılabilir ama sonuç olarak taraftarlık denen kurum kimsenin tekeline girecek kadar kalıp bir halde değil. Nasıl ki tribün ritüelleri sürekli değişip gelişiyorsa taraftarlık sebepleri, şekilleri de değişebilir.

Bozbaykuşlar'ı da bu şekilde yorumlayıp böyle taraftarlık mı olur demeden önce ne yaptığımızı anlamaya çalışmak lazım. Biz skor taraftarı değiliz, futbolun içinde en az kazanmak kadar kaybetmek de var, kaybedince kendi futbolcundan rakip taraftara, hakeme, yoldan geçen insanlara kadar herkese zarar vermek yerine, maç sonrası rakip futbolcuyu da alkışlayabilmek, yıllarca sülalesine küfredilmiş hakeme saygı göstermek de taraftarlık ritüeli haline gelebilmeli.

Bu kadar Bozbaykuşlar'dan bahsettikten sonra pazartesi günü oynanacak Beşiktaş maçına değinmek gerekirse, haftalar öncesinden hazırlıkları yapılan, pankartları düşünülen bir maç. Kendi şahsi görüşüm; her ne kadar ligdeki herhangi bir maçtan farkı olmaması gerektiği şeklinde olsa da, maça gösterilen ilgi tabi ki bir başka oluyor. Günler öncesinden o maçı düşünmeye başlıyor insan. Şu an bu yazıyı yazarken 2 saat sonraki Kayserispor kupa maçı oynanırken bile Beşiktaş maçı kafamızda bir yer işgal edecek. Hem fikstür gereği son maçlardan biri olması, hem de tribün olarak kalabalık ve hareketli bir maç olacağı öngörüsü insanın o maç psikolojisine daha rahat girmesine sebep oluyor.

Maçın skoru takımın mevcut durumu için tabi ki çok önemli, play-off’a kalma mücadelesi için mutlak puan almamız gereken bir maç. Dolayısıyla tribünü daha da eğlenceli bir hale getirecek her türlü durum oluşmuş durumda. Kaldı ki ligin ilk yarısındaki Beşiktaş maçını düşününce umarım gene benzer bir maç olur zira o maçtaki gol sonrası sevincimi bu sezon hiç bir maçta yaşamamıştım.

Son olarak deplasman konusunda bir noktaya dem vurmam gerek, bu sezonki Eskişehirspor deplasmanı hayatım boyunca ayrı bir yeri olacak organizasyondu. Eskişehirspor taraftarlar birliğine tekrar tekrar teşekkür etmek gerek, maçtan önce ve sonra bizi ağırlamaları, tribün hayatımın en unutulmaz deplasmanıydı. Birbirinin kafasına çakmak, bozuk para atarak küfrederek deşarj olan taraftarlara belgesel niteliğinde izletilmesi gereken bir organizasyona imza atan Eskişehirsporluların bu hareketini unutmamak ve örnek almak gerek.

Not: Bozbaykuş, Yenilsen de Yensen de programı taraftar kadrosundan Mark Boyacı'ya teşekkür ederiz...
22 Mart 2012 Perşembe

Deplasman Tribünü: Boluspor

Boluspor'la ilk tanıştığımda sanırım 5 yaşındaydım. Babamın beni kırmızı beyaz giyindirip Boluspor maçlarına götürdüğü zaman sene 1989'du. O zamanlar maçlara gitmeden önce taraftarların bir kısmı eski Konak kahvesi önünde toplanıp davullarla zurnalarla yüzlerini kızmı beyaza boyadıktan sonra şarkılar eşliğinde Atatürk stadyumuna doğru yola koyulurlardı. Hemen Bolu pazarının yanındadır bu stad, eskiden şeref tribünü hariç her yeri açıktı, babam anlatır “Yarım metre karda, ayaz vakti 1 saat önceden maça giderdik!” diye. Malum 12 Kasım 1999 Düzce depreminden sonra tribünlerin hasar görmesi üzerine gelen devlet desteği ile üç tarafı çevrili, sadece kale arkası açık şeklinde tribünlere kavuştu. 8000 kişi kapasiteli, ilk çocuk ve kadın tribününe sahip bir stadyum oldu.
Benim büyüklerden öğrendiğim Boluspor tarihinde, ilk önce efsane antrenörlerinden Romen Valeriu Neagu'yu anlatmak gerek. Kendisi zaten antrenörler arasında en çok Boluspor'la özdeşleşen bir isim, 1972-1973 sezonunda ilk kez Türkiye'ye gelip Boluspor'u çalıştıran Neagu, o sezon lig bitiminde Boluspor'u 5. sıraya yerleştirdi ve o dönemler yapılan Balkan Kupası'na katıldı. Sofya Akademik ve Sport Club Bacau ile karşı karşıya gelen Boluspor bir beraberlik üç de malubiyet aldı. Ve peşinden gelen 1973-1974 sezonunda ise Boluspor muhteşem bir başarı göstererek ligi 3. olarak bitirdi ve UEFA kupasına gitmeye hak kazandı. İlk turda karşılaştığı Dinamo Bucureşti'ye 1-0 yenilerek avrupa macerasını da tamamlamış oldu. Diğer bir efsane antrenör ise Lefter Küçükandonyadis. Rahmetli ninemin süt sattığı, 1969-1970 sezonunda Boluspor'u 2. ligden 1. lige (Süper Lig) lig şampiyonluğu ile çıkartarak unutulmazlar arasına girmiştir. Şenol Güneş de 1990 - 1992 döneminde Boluspor'u çalıştıran bir diğer antrenördü. 1992 yılında Boluspor'un 2. lige düşmesiyle pek hoş karşılanmasa da Bolu halkının kinci olmayaşından dolayı herhangi bir kırgınlık yoktur. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim.

Son olarak bahsedilmeden geçilmez, Kenan Evren döneminde 1980 – 1981 Türkiye Kupası'nda Ankaragücü ile finalde oynayıp kaybetmiştir. Burada gözardı etmek mümkün değil, Kenan Evren'in kupayı Ankara dışına çıkarmak istememesi daha çok baskın geldi. Boluspor 1. ligde fırtınalar estirdiği zamanlarda dönemin gazeteleri tarafıdan “Futbolcu fabrikası” olarak anılıyor, keşfettiği yeteneklerle adından devamlı söz ettiriyordu. Boluspor'un gelirinin büyük bir kısmı dönemin orman işlerinden sağlanıyor fakat kulüp adına herhangi bir tesis yapmaktan, altyapı için çalışmalar yapmaktan da bir o kadar uzaktı. Endüstriyel futbol karşında çok da tutunamadı, Boluspor adına yapılan ilk tesis o dönemin kulüp başkanı olan Yılmaz Becikoğlu tarafından 1990'lı yılların başında yaptırıldı. Ama iş işten çoktan geçmiş, atı alan Üsküdar'ı geçiyordu. Efsane futbolculardan kaptan Rıdvan “Japon” Ertani, Rıdvan “Şeytan” Dilmen, Halil İbrahim Eren, Recep “Takoz” Çetin, Muharrem “Yamalı” Demirel, Alahattin Yolaçan, Çetiner Erdoğan ve daha niceleri. 2000'li yıllara gelindiğinde görüldü ki, yeterli bir tesis olmayınca fabrika diye anılan Boluspor da yerinde saymaya başladı. Bunu Bank Asya'daki dalgalanan performansından, bir sezonda ortalama üç antrenör değiştirmesinden, yetenekleri keşfedecek, değerlendirecek teknik bir heyetin olmamasından görebilirsiniz.

Boluspor Taraftarı İnönü'de
Boluspor'un güncel kadrosuna bakıldığında bu sezonun üçüncü antrenörü Giresunspor'dan gelen Baki Kaya, en çok dikkati çeken ve Türk futbolu için parlayan bir yıldız olarak anılan Ferhat Kiraz görülmekte. Hızlı, zeki ve etkili bir sol ayak. Kalede Antalyaspor altyapısından yetişen Atacan Öztürk, bir dönem Galatasaray'da da oynamış Orhan Ak, Süper Lig oyuncularından bu sezon Boluspor'a gelen Veysel Cihan, Lille'den transfer olan Omar Wade. Tüm kadroyu saymıyorum, yalnız bir noktaya dikkat çekerek hem endüstriyel futbol hem de yetersiz tesise sahip bir Boluspor'un altyapısından malesef genç yetenekler çıkartarak futbol fabrikalığına devam edemediğini göstermek istedim. Boluspor'un, bu küçük İstanbul ile Ankara arasına sıkışmuş şehrin dört adet taraftar grubu mevcut. Yarenler, Kırmızı Şimşekler, 1965, Cadde 14 (eskilerden Grup Kırmızı, Grup Köroğlu). Bolu ile özdeşleşeni, her zaman anılanı Yarenlerdir. Yaren, anlam olarak eş, dost, arkadaştır. İlk olarak 1967 yılında kurulmuştur bu grup. 1965 ise Grup Kırmızı, Grup Köroğlu, Cadde 14 ve Yarenlerin bir kısmının birleşmesi ardından oluştu. Ama genel olarak, bence de, hepsi Yaren'dir. Boluspor adına, Boluspor için çalışırlar, bu kadar küçük bir yerin bu kadar çok taraftar grubuna sahip olmasına rağmen herkesin amacı Boluspor'dur.

2011 – 2012 sezoununda Türkiye Kupası'nda ilk olarak Gençlerbirliği ile eşleşip hiçbir şans verilmeyen Boluspor herkesi şaşırtıp uzatmalarda 3 – 2 yenerek bir sonraki tura geçti. Çekilen kurada rakip olarak Beşiktaş geldi. Şimdi bazılarına garip gelebilir, fanatik Beşiktaşlı, gönülden Bolusporlu biri olarak ilk önce şaşırdım, sonra da mutlu oldum. Çünkü benim için kimin kazanacağının bir önemi yok. Benim için dostluk kazanacak, sadece ve sadece sevdiğim arkadaşlarımla birlikte futbol oynuyormuş gibi hissedeceğim. Son olarak, biletlere gelince, benim açımdan fiyatları normal karşılamıyorum. Beşiktaş'ın gelişinden dolayı en ucuz biletin 50tl olması ne akla ne mantığa ne de futbol sevgisine sığar. Zamanında 3. ligde oynarken izleyecek taraftarı olmayan Boluspor, 1. lige yükseldiğinde edindiği yeni taraftarın birçoğuna da ayıp etmekte, şark kurnazlığı ile ilerde kayıplar yaşadığında yanında taraftar bulmada gene güçlük çekecektir.


 Küçük şehrin büyük öyküsü adına dostluk kazansın.

Not: "Küçük şehrin büyük öyküsü" Boluspor taraftarının kullandığı bir slogan. Deplasman tribünü yazı dizimizin Boluspor yazarı, hem Beşiktaşlı, hem Boluspor'lu olan Ekşi Sözlük yazarı Linuxville. Kendisine teşekkür ediyoruz.
17 Eylül 2010 Cuma

Deplasman Tribünü: Fenerbahçe

Sezon başında fikstür çekildiğinde, benim gibi birçok Fenerbahçe taraftarı 5. haftada oynayacağımız Beşiktaş maçının atmosferi üzerine konuşmaya başladı. 2 maçlık saha kapatma cezasının bitişine denk gelen bir Beşiktaş maçının varlığı heyecan yaratmaya yetmişti o gün. Fakat bugün bakıldığında 13 gün önce satışa çıkan, 2 gündür de genel satışta olan biletlerin durumu hayal edilen atmosferin hangi aşamada olduğunu gösteriyor. Maça 3 gün kala henüz kale arkası biletlerinin bile satılamamış olması benim açımdan endişe verici. Pazar günü stadda dolu tribünlerle karşılaşacağımı bilsem de oradaki taraftarın maçtan beklentisinin ne olduğunu kestiremiyorum. Çünkü bu sefer sorunun bilet fiyatları olmadığı ortada.

Fenerbahçe taraftarı takıma küsmek için neden arayacak olursa bu sezon zorluk çekmeyecektir. Ama her ne kadar hedeflerin bir kısmından erken kopulmuş olsa da bana göre 4 hafta takıma küsmek için çok kısa bir süre. Önümüzde şu an Avrupa’dan kestirme yoldan elenmiş ve ligin ilk 4 haftasında 2 deplasman mağlubiyeti alan bir Fenerbahçe var. Karşımızda ise beklentilerin tavan yaptığı, başarısızlığına sürpriz olarak bakılacak bir kadro kurmuş ve kurduğu bu kadro ile taraftarı da arkasına almış bir Beşiktaş... Takımların mevcut durumlarını karşılaştırıp olası bir ters sonuçtan çekinen taraftarların varlığı ise aklıma getirmek istemeyeceğim bir ihtimal. Zira takıma desteğini olabildiğince erken tüketmiş bir taraftarın –varsa- bu tip bir çekincesini takıma yansıtması pek lezzetli sonuçlar doğurmayacaktır. Tabi işin bu yönü kısmen felaket tellalığı.

Biraz da iyi ihtimallerden bahsetmek gerek. Pazar gününden öncelikli beklentim, stada gelen taraftarın merdivenlerden çıkıp yeşil zemini gördüklerinde -en azından o günlük- mevcut sıkıntıları unutup günü yaşamaları. Derbilerin en sevdiğim ve bu haftalık en güvendiğim özelliği bu etkisidir. Hani futbolcuların “Önceliğimiz bu maç” şeklinde klasik demeçleri vardır ya, işte taraftar da maç günü dost sohbetlerine bu klişeyle başlamalı. Zira o gün sorulacak bir “ne olacak bu takımın hali?” sorusunun kimseye faydası olmaz. Zaten maç günü geldiğinde taraftar takımına güvenmek için neden ararsa bu konuda da zorluk çekmeyecektir. Kaldı ki çocukluk yıllarından beri gönül verilen takımı sevmek için neden bulmak, o takıma küsmek için neden bulmaktan çok daha zahmetsiz olacaktır. Yine de zorlanacaklar olursa ben 1-2 tane söyleyeyim, onlar arasından seçsinler.

Öncelikle her ne olursa olsun maç Kadıköy’de. Bana sorarsanız bu bile takıma güvenmek için tek başına yeterli nedendir. Bunun dışında Fenerbahçe’nin son yıllarda, özellikle bugünkü gibi sıkıntılı sayılabilecek dönemlerinde kurtarıcısı oldu bu maçlar. Bana göre kurtulacak bir durum yok henüz ama içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulmak isteyen taraftarlar bunu da göz önünde bulundursun. Sıçrayış yapmak için 9. Haftayı beklemeyecek olmamız ise avantajımız. Ayrıca son bir hatırlatma, bu sefer Güiza yok...

Son olarak Beşiktaş’ın bu taraftan nasıl göründüğüne değinelim. Birçok kişi gibi bende de merak uyandıran bir takım oluşturdu Beşiktaş. Öyle ki bu sene İnönü Stadı’nda birkaç maça uğrama niyetindeyim. İlk karşılaşmanın Kadıköy’de olması benim için de iyi oldu. Beşiktaş bu sezona, eskiden alışık olduğumuz Fenerbahçe gibi başladı. Gerek transferleri gerekse beklentileriyle. Beşiktaş’ın şansı ise riskli sayılabilecek Quaresma transferinden verim alınması. Kadro ve sistem karşılaştırmasına girmeksizin maçtan ve mücadeleden keyif alacağımı tahmin ediyorum. Netice Fenerbahçe lehine olsun ama Beşiktaş’ın oyunu beni ilerleyen haftalarda İnönü’ye çeksin. Temennim budur.

Şu dakikadan itibaren taraftar olarak bizim yapacağımız totemleri eksiksiz hazırlayıp maç günü Kadıköy yollarına düşmek. Futbolcular ise bizim totemlerin gerçekliğini ispatlamak için gerekli mücadeleyi verecektir...
www.dimassimotalento.blogspot.com'a bu güzel yazısı için teşekkür ederiz...
16 Eylül 2010 Perşembe

Deplasman Tribünü: CSKA Sofya


Künye:
Şehir : Sofya (Bulgaristan)
Renkler : Kırmızı (ve Beyaz)
Kuruluş : 1948
Lig Şampiyonlukları: 1948, 1951, 1952, 1954, 1955, 1956, 1957, 1958, 1959, 1960, 1961, 1962, 1966, 1969, 1971, 1972, 1973, 1975, 1976, 1980, 1981, 1982, 1983, 1987, 1989, 1990, 1992, 1997, 2003, 2005, 2008
Bulgaristan Kupası: 1941, 1951, 1954, 1955, 1961, 1965, 1969, 1972, 1973, 1974, 1981, 1983, 1985, 1987, 1988, 1989, 1993, 1997, 1999, 2006

Diğer: Bulgaristan Süper Kupası : 1989, 2006, 2008
S.A. Cup : 1985, 1986, 1989, 1990

Taraftarlarına gore Bulgaristan’ın en başarılı takımı olan CSKA Sofya, 5 Mayıs 1948 yılında Septemvri ve Cavdar takımlarının bir araya getirilmesi ile Septemvri pri CDV adıyla kurularak, spor dünyasındaki yerini alır. Takımın 10 kişilik ilk yönetim kurulunda “komutanlar” ve Bulgaristan Savunma Bakanı yer alması, takımın profilini de belirleyecekti. 1947 senesinde Chavdar, Sofia 2 ligine çıkmış ve orduya bağlı bir takım iken, yoneticiler, kendi fikirlerine ve amaçlarına yakın başka bir takım ile bir araya gelmek isterler ve en sonunda Septemvri takımı birleşilecek takım olarak seçilir. Yeni kurulan takım ilk resmi maçını Bulgaristan’ın en eski takımı olan Slavia’ya karşı oynar ve müsabaka 1-1 berabere sonuçlanır. Aynı sene yapılan karşılaşmalar neticesinde Septemvri ulusal finallere kadar ulaşır ve son iki senenin şampiyonu Levski’ye ilk maçta 2-1 ile yenilmesine karşı, rövanş maçını 3-1 gibi net bir skorla kazanarak kupaya uzanır. 1951 ve 1952 yıllarında kırmızılılar Bulgaristan şampiyonluğu sevinci yaşarken 1951 yılında takım CDNA (Merkezi Bulgar Ordusu) adını alır. 1952 yılındaki üçüncü şampiyonluktan sonra, takımın taraftar profili de değişmeye başlar, artık sadece ordunun komutanlarının desteklediği bir takım değil, öğrencilerin, işçilerin, çiftçilerin ve memurların da sempati duyduğu futbol takımı haline gelir. Bu yıllarda kulüp, bir ilke de imza atarak, futbolcularının “en az ortaokul mezunu” olma şartını koyarak, elit bir sporcu yetiştirme uğraşına girer, ki bu gelenekten dolayı ilerki yıllarda futbolcularının bir çoğu Spor Akademisi öğrencilerinden oluşacaktır. Sofia’nın “kırmızılı futbolcularının” en büyük başarısı 1954-1962 arasında 9 kez arka arkaya Bulgaristan Ligi şampiyonu olmalarıdır. Bahsedilen başarılı seneler boyu CDNA (CSKA) takımı ilk taraftar grubunu kurmuş, Avrupa Şampiyonlar Kupasında Ajax, Liverpool ve Notingham Forest’a karşı galibiyetler elde etmiş ve Avrupa Kupalarında rastlanan en farklı skorlarından biri olan 8-1’i Dinamo Bukreş’ e karşı elde etmiştir.

1962 yılına gelindiğinde, kulüp CSKA Cherveno Zname adını alır ve 66 yılında müzesine bir kupa daha ilave eder. Takvimler 1968 yılına geldiğinde isim gene değişerek, CSKA Septemvriisko Zname’ye dönüşür ve bir şampiyonluk daha kazanılır. CSKA takımı hem içerde, hem de uluslararası alanda oldukça fazla başarılı maçlar çıkarır ki bu sebeple ülkenin en başarılı futbol takımı olarak değerlendirilmektedir futbol tarihçileri tarafından. 1979-80 sezonunda elde edilen 20. şampiyonluk sonrası, takım yöneticileri, genç futbolculara yönelirler ve CSKA takımı geleceğe yaptığı yatırımın meyvelerini, sonraki senelerde elde ettiği on şampiyonluk ile toplar. Bulgar şampiyonluğunu 31 defa kazanan CSKA takımı, ayrıca 1967 yılı ile 1981 yıllarında Şampiyon Kulüpler Kupasında yarı final ve bir kez de 1989’da Kupa Galipleri Kupasında yarı final oynar.
19 Haziran 1985 yılında Levski takımı ıle oynanan Bulgaristan Kupası maçında, her 2 takımın da oldukca sert oynaması, maç icinde sık sık kavgaların çıkması ve Levski’lilerin hakeme saldırması sonucu saha içi ve tribünlerde olaylar çıkar. CSKA’nın maçı kazanmasına rağmen, oyuncuların “yeşil sahalara yakışmayan”tavrı cok tepkı toplar. Bulgar Komunist Partisinin Merkezi Komitesinin aldığı karara göre 2 takım da liglerden ihraç edilir. CSKA’nın adı "CFKA Sredets” olurken Levski ise “Vitosha” ya dönüşür. Kostadin Yanchev, Borislav Mikhailov, Plamen Nikolov, Emil Spasov, Emil Velev ve Hristo Stoichkov gibi oyuncuların belirli periyod için maçlara katılması yasaklanır. 1988 senesinde CSKA' nın adı tekrar geri iade edilir. 90lı yıllarda elde edilen 3 şampiyonluktan sonra, en son 2005 ve 2008 senesinde şampiyon olan CSKA, Hintli Mital faciasından ders almayarak taraftarlarının protestolarına rağmen, modern futbolun pençesine düşerek Titan grubuna satılmıştır.

CSKA Sofya-Levski Sofya Derbisi:

Dünyanın önemli bütün derbilerinde olduğu gibi, Bulgaristan’da da kırmızı ile mavinin rekabeti yaşanmaktadır Sofia şehrinde. Her ne kadar bugünlerde tam olarak bu gerçeği yansıtmasa da geçmiş yıllarda CSKA taraftarları ülkenin “okumuş” ve varlıklı kesminden gelirken, Levski ise başkentin “varoşlarından” kendisine sempatizan buluyordu. Ama, şimdilerde her iki kulüp de ülkenin zengin-fakir, okumuş-cahil her sosyal kesiminden kendilerine yandaş bulmaktadır... Levski ismi, Bulgarları Osmanlılara karşı örgütleyen Bulgar ulusal kahramanı ve devrimcisi Vasil Levski’den gelmekteyken ve kulüp Bulgar Endüstri ve Enformasyon Bakanlığı tarafından yönetilirken, CSKA kulübu Bulgar Ordusunun Merkez Spor Kulübü olarak kurulmuştur. Derbiler ilk başlarda, takımların kendi stadlarında oynanırken, “sahalarımızda görmek istemediğimiz türden! “ olayların meydana gelmesi ile ortak “arena” olan Vasil Levski Ulusal Stadinda oynanmaya başlanılır. CSKA tribünleri Sector G de yer alırken, Levskiler ise Sector B’de bulunmaktadır, bu nedenle derbi maçlarda “ev sahibi” yoktur. Diğer lig ve kupa maçlarını ise Levski takımı, efsanevi golcüleri olan Georgi Asparuchov’un adını taşıyan stadda oynarken, taraftarlar ise bu stada Gerena adını takmaktadırlar stadın bulunduğu yörenin adından dolayı. Sofia’nın kırmızılıları da maçlarını 22 bin kapasiteli Bulgarska Armija (Bulgar Ordusu) stadında oynamaktadırlar ama stadın olumsuz şartlarından dolayı bu sene maçlar Vasil Levski Ulusal stadında oynanmaktadır. Levski Sofia taraftarları, başkentte sayıca %55e %45 olarak CSKA taraftarlarına göre fazladır ama ülke genelinde bu oranlar fazlasıyla CSKA lehine dönüşmektedir. Pek çok futbol yorumcusuna göre Sofia derbisi sadece Bulgaristan’ın en büyük derbisi değil, aynı zamanda Balkanların en çekişmeli ve “izlenesi” müsabakası olarak kabul edilmektedir.

Taraftar Grupları:
Bir telefon çağrısı ile bir ordu toplayabileceklerini” iddia eden CSKA Sofia takımının ülkenin her tarafında örgütlenmiş oldukça fazla sayıda taraftar grubu mevcuttur ama özellikle Vratsa, Vidin, Plovdiv, Ruse, Asenovgrad, Pernik ve Tırgovişte şehirlerinde, “sağlam” gruplar bulunmaktadır. Başkent Sofia’da ise NFC (Nacional Fan Club) –Ulusal Taraftar Kulübü- yer almakta ve grubun lideri çocukluk yıllarından beri tribünlerde yer alan Dimitar Angelov, nam-ı diğer Duche… Bunun dışında, USF adlı grup da yine Sofia’da kurulmuş ve takımın en sadık taraftar grubu olarak yer almaktadır. Birbirlerine oldukça bağlı taraftarlardan oluşan USF, CSKA takımını her alanda ve her yerde desteklemektedirler, bayanlar voleybol maçlarında bile kendilerini görmemek imkansızdır ki bu “takım aşklarından” dolayıdır ki kırmızılı taraftarların sempatisini de kazanmışlardır ve grup üyelerinin sayıları her geçen gün artmaktadır.


Bulgaristan’ın kırmızı beyazlı takımın diğer bir önemli taraftar grubu da SS Front adı ile kurulan ve dazlak kafaları ile tribünlerde ırkçılık propagandaları yapan taraftarlardan oluşmaktadır. Bu taraftarlar, “sapına” kadar Bulgar ve CSKA’lı oldukları için övünürken , kendilerine “bira iç, seviş ve savaş” sloganını rehber edinirler. Takımının iç ve deplasman bütün maçlarında yer alan SS Front üyeleri, tribünlere astıkları Nazi bayrakları ve verdikleri nazi selamları ile kendilerini belli ederler. Saha dışında da Yahudilere karşı yapmış oldukları saldırılar sonucu, CSKA takımının UEFA ile başını belaya sokmuşlar ve takım Avrupa kupalarından men edilme cezasi ile karşı karşıya gelmiştir. Bulgaristan hükümeti bu soruna el atmış, çeşitli alanlardan “dazlakları” temizlemiş fakat bu ırkçı taraftarlar futbol tribünlerinde hala görülmektedirler ve en büyük bölümü de SS Front grubu ile CSKA maçlarında yer almaktadır. CSKA Ulusal Taraftar Kulübünün de başkanı bu dazlaklar tarafından desteklenmektedir. SS Front grup üyeleri daha çok öğrenciler ve işsiz gençlerden meydana gelir ve “Her şeyden evvel Milliyetçilik gelmelidir” sloganını tribünlerde sık sık söymektedirler. Bu grubun özellikle Beşiktaş maçında “Türkiye Avrupa’da Değildir” ve "Yaşasın Bulgaristan" pankartları asma planları mevcut lakin stada bunları sokamama ihtimaline karşılık kartonlarla bu sloganları yazma alternatifi düşünülmektedir.
SS Front’tan önce tribünlerde yer alan ve bugün gücünü kaybeden başka “Nazist” grup ise Sofia, Vratsa ve Pernik şehirlerinden gelenen taraftarların meydana getirdiği Hooligans Army grubudur. Bu “tayfanın “adı daha önceleri “SkinHeads” olarak bilinirdi ve bütün CSKA tribününü özellikle Gamalı haçlardan oluşan Nazi sembolleri ile doldururlardı ama bunu kabullenmeyen taraftarların ve yöneticilerin “homurdanmaları” sonucu, taraftarların aldığı ortak karar ile bu “faşist” semboller ve tezahüratlar sona erdirildi ve grup kendisine Hooligans Army adını verdi fakat isminin değişmesi, düşüncelerini değiştirmedi grup üyelerinin. Bügün Holigans Army, CSKA Sofia tribünlerinin “kavga deyince akla gelecek” en önde grubudur SS Front ile ki rakip taraftarların karşılaşmak istemedikleri gruplardır bu ikisi. Birkaç sene evvel CSKA Sofia basketbol takımın patronu Yahudi bir işadamı olan Emil Koen’in ırkından dolayı Hooligans Army basket maçlarını boykot etmiş, “hatırısayılır abilerin” araya girmesi ve Koen’den takıma sadık kalacağı ve sporcuların paralarının aksatılmadan ödeneceği sözü alınarak bir “barış” sağlanmıştır. Hooligans Army grubuyla ilgili ilginç bir not ise, aralarında iki müzik grubunun bulunması: “Brannik” ve “Shame and Disgrace” grupları. Bu "sanatçılar" sadece müzisyen değil aynı zamanda Nazi ve Hooligan oldukları için, CSKA’nın ezeli düşmanı olan Levski ve Lokomotif Plovdiv maçları öncesinde ellerinde müzik aleti yerinde “emanet” almaktadırlar.
CSKA Sofya tribünlerine "takılan" bir diğer hooligan grup ise Torcida Plovdiv’dir. Sektor G’nin en “sayılan” ve takıma destekte sınır tanımayan grubu, iyi ve kötü günde takımın yanında yer alırken, deplase olmasıyla ünlüdür. 200 kadar Vidin’li gencin oluşturduğu Reds Vidin grubu da bir diğer önemli gruptur. Bu grubun en önemli özelliği, “babadan CSKA’li olmalarıdır” ki Vidin şehrinde CSKA sanki bir din gibidir. Komunism döneminde, şehrin ekonomik seviyesini “hallice” olduğu zamanlarda Sofia’ya bir tren dolusu taraftar gelirdi, özellikle Levski maçlarında sayı daha da artardı. Şimdilerde “parasal mevzular” Vidinlilerin belini bükmüş ama bu gençler hala “ineklerle”(Levski taraftarları böyle çağrılır CSKAlılarca) kapışmak için sabahın köründe başkent sokaklarında yerlerini almaktadırlar. Bunlarin yanında Red Infection ve Tırgovişte gibi ufak arkadaş grupları da vardır ki yurt içi ve yurt dışı deplasmanlara giderler, maç olmayan günlerde “biralı” toplantılar yaparken, CSKA için yapılacak showları tartışırlar. Liulin Boys ve NorthSide14 grupları da kırmızı-beyazlı tribünlerde "mevzu" konusunda yabana atılmayacak gruplardır…

Bulgaristan’ın bir çok şehrinde CSKA’yı destekleyen taraftar bulunduğu için Bulgaristan A Grupada deplasman maçlarında sıkıntı çekmeyen CSKA, yurt dışı deplasmanlarda da ülkenin Bulgaristan’a uzaklığı ve maçın önemine göre 500 ile 3000 arasında taraftarını arkasına alarak sahaya çıkmaktadır. Özellikle bu sene takımın sahibi Titan grubunun yönetimini ve bilet fiyatlarını beğenmediklerinden dolayı CSKA’lı taraftar grupları iç saha maçlarını boykot ederken, kendilerini deplasmanlara vermiş durumdalar. UEFA Avrupa Liginde Grupların belli olmasının hemen akabinde Türkiye’den Beşiktaş’la eşleştiklerini öğrenen kırmızı-beyazlı taraftarlar hemen organizasyon işine girdiler ve maça günler kala kulübün organize ettiği turlarla İstanbul’a gelecek taraftar sayısının şimdilik bin olduğu belirtilirken, taraftar gruplarının da otobüs kaldıracağı çeşitli forumlarda belirtilmektedir. Kulüp 500 euroya Beşiktaş maçı organizasyonu yaparken, taraftar derneklerinin konaklamasız maça gidiş-geliş organizasyonları 50 ile 100 euro arasında. Maç bileti fiyatlarının da 25 euro olduğu düşünüldüğünde ortaya çıkan rakam Bulgaristan'da ortalama bir maaş alan bir işçinin kazancının yarısına denk gelmesi bir çok istekli taraftarı da bu maceradan alıkoymuş durumda. Bunun yanında Bulgaristan’ın İstanbul’a yakınlığı sebebiyle bir çok "varlıklı" taraftarın kendi otomobilleriyle deplase yapmayı tercih edeceği beklenirken, Sofya-İstanbul tren seferlerinin de olması ve Sirkeci garının Beşiktaş İnönü stadına yakınlığı tren yolculuğunu daha cazip kılıyor. Daha önce Beşiktaş ve Galatasaray ile Avrupa Kupalarında karşılaşan CSKA Sofya, İstanbul’da oynadığı maçlarda hatırı sayılır bir taraftar kitlesi tarafından desteklenmişti hatırlanacağı üzere…
İstanbul’un başkent Sofya’ya yakınlığı değil sadece Bulgar taraftarları Beşiktaş maçına çeken, bunun yanında bir de Bulgarların, Türkler ve Yunanlılarla olan tarihi düşmanlıkları da milliyetçi CSKA taraftarlarının İnönü’ye gelmek istemesinin sebebi. Zaten bu iki ülke takımları ile karşılaşan Bulgar taraftarlar hemen “savaş baltalarını” çıkarmaktadırlar ve şimdiden Sofya’ya gelecek Beşiktaş taraftarlarını da “dikkatli olmaları” konusunda uyarmaktadırlar. Sofya’ya az sayıda gelen rakip taraftarlar sıkı polis korumasında takımını rahatça destekleme şansı bulabilirken, bu rakamın 400-500den fazla olması Bulgar polisine de sıkıntı yaratmakta ve Sofya sokaklarında “istenmeyen olayların” çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Özellikle de bireysel olarak maça gidip, üzerinde rakip takım forması ya da atkısı ile Sofya turu yapmayı düşleyen rakip taraftarlar, alkollü CSKA’lı holiganların sık sık saldırılarına uğramaktadırlar metro çıkışlarında ya da otobüs duraklarında. İlk maçın İstanbul’da olması ve Beşiktaş taraftarı ile deplasmana gelen CSKA’lıların kapışması durumunda, Bulgaristan’da yapılacak olan karşılaşma Bulgar taraftarlar için bir futbol maçından öteye de geçecektir.

Beşiktaş’ın Quaresma ve Guti ile takviye edilen kadrosu ile kendi mütevazi takımlarını karşılaştıran kırmızı-beyazlı taraftarlar, İnönü’de pek şanslı olmayacaklarını da açıkça itiraf ederken, Bulgaristan ligine iyi başlamayan CSKA Sofya'nın, UEFA Avrupa Ligi ön elemelerinde şanslı kuralar çekip futbolda söz sahibi olmayan ülke takımlarıyla yaptığı maçları kazanıp gruplara çıktığının da farkındalar. Takımın yeni hocası Jovanovski de grupta Beşiktaş ve Porto’yu favori ilan ederken, takımın hocalığını kabul etmeden evvel iki amaç belirlediğini, birinin CSKA’yı UEFA Avrupa Liginde gruplara taşımak, diğerinin de Bulgar Ligi şampiyonluğu kazanmak olduğu ve ilk hedefi başardığını belirtmişti. Güçlerinin Beşiktaş ile sahada “kapışmaya” yetmeyeceğini bilen CSKA Sofya taraftar grupları da Sofya’da oynanacak olan karşılaşmada tribün desteği ile maçı çevirmenin planlarını yapmakta lakin almış oldukları iç saha maçlarını boykot etme kararları da onları başka bir çıkmaza sokmaktadır.
Bulgaristan’da Levski Sofya ve Lokomotiv Plovdiv ile “arası açık olan” CSKA Sofya taraftarının, geçen sene Bulgaristan B Grupaya düşen Botev Plovdiv ile arası oldukça iyiyken, yurt dışında ise Partizan, CSKA Moskova ve Steaua Bükreş ile “kardeşlik” diyalogları mevcut. CSKA’nın Levski ile yaptığı derbi mücadelelerine Romanya’dan gelen Steaua’lılar açtıkları pankartlarla dost bildikleri CSKA’ya desteklerini belirtmektedirler. Levski Sofya ile yapılan her maç öncesi Bulgar polisinin yoğun güvenlik önlemi almasına rağmen “mevzu” çıkarken, CSKA taraftarlarının Lokomotiv Plovdiv’i sevmemesinin nedeni Plovdivlilerin iç sahada oynadıkları bir maçta CSKA tribünündekilere taş ve ses bombalarıyla saldırmış olmalarıdır ki bir çok kadın ve çocuk bu olaylarda yaralanmıştı.

Son olarak CSKA Sofya’yı daha yakından tanımak için web sitelerini paylaşalım:
-Resmi site: www.cska.bg
Sabri Sofuoğlu
http://ultrasmovement.blogspot.com/

Ekşi Beşiktaş Notu: Bulgar ligi ve tribün grupları denince Sabri'den daha bir alternatif düşünülemezdi. Kendisine rica ettik, bize de yazdı. Ortaya benzersiz bir çalışma çıktı. Eline sağlık, teşekkürler...
5 Mayıs 2010 Çarşamba

Deplasman Tribünü / Manisa

Deplasman Tribünü 12/09'da yazılmıştır. Süper lig için yeni bir deplasman sayılabilecek bir şehirden, Manisa’dan merhabalar. Dilimiz döndüğünce Tarzanlar hakkında, Manisaspor hakkında bir iki kelam etmeye çalışacağız bu yazımızla. Anadolu şehirlerine ait takımların, başarı gelmediğinde genelde ikinci takım olarak kaldığı bir futbol kültürü yaşıyor ülkemizde ve Manisa da bunlardan çok farklı değil diyerek giriş yapalım ama hemen ardından bu sınıflandırmaya dahil olmayan Anadolu takımlarının olduğunu ekleyelim ki Bursaspor, Göztepe, Sakaryaspor ve isminin buraya eklenmesi olası tüm takımlar gibi tribün kültürleri oturmuş şehirlere ayıp etmeyelim. Manisa, hakim futbol ve dolayısıyla tribün kültürü ile yeni yeni tanışıyor diyebiliriz. Çünkü her ne kadar 1965 yılında kurulmuş olsa da yıllarca Süper Lig dışında daha doğrusu yerel ve bölgesel denilebilecek liglerde mücadele ettiği için, şu an merkez nüfusu 280.000 olan bir şehrin ‘tribün taraftarı’ yeterli bir sayı ve kültüre ulaşamadı. Ta ki Manisaspor yaklaşık 10 yıl kadar önce sponsor destekli ve isimli bir kimliğe bürününceye kadar. Sponsor destekli bu döneme kadar şehrin futbol ve tribün potansiyeli daha ' büyük ve ulusal başarı ’ya endeksli olduğundan İstanbul kulüpleri ekseninde bir ilgi oluşmuş oldu tüm şehir genelinde. Hatta bu takımların kombine biletlerine sahip Manisalılar, söz konusu takımların her içerideki maçlarında 600 km uzaklıktaki bir şehre azımsanmayacak sayıdaki gruplar olarak gidip geldiler yıllarca ve hala da devam eder bu durum. Manisaspor üzerine ilgiyi toplamak hiç kolay olmadı, ve ne yazık ki hala üzerinden geçen 10 yıla rağmen şehirde kitleler tam olarak Manisaspor çevresinde harekete geçebilmiş ve tam bir destek sağlayabilmiş değil. Tabii bu, tribün tamamiyle olumsuz bir durumda demek değil. Yaklaşık 6-7 yıldır Manisa 19 Mayıs Stadı’nı yenileme çalışmaları yapılıyor artan ihtiyaca yönelik karşılık verebilmek için örneğin. 4 tribün de yenilendi, kapalı tribün bu yaz yıkılarak, ondan önceki yıl da kale arkaları baştan yapıldı. Manisa 19 Mayıs Stadyumu bizim bildiğimiz kadarıyla tüm tribünleri baz alındığında tribünleri sahaya en yakın stadlardan biri ve şu anki kapasitesi 17.930. (küsüratlı rakam ama kendim saydım gerçek :) ) efektif kullanıldığında zor bir Anadolu deplasmanı olması çok mümkün yani.Manisa da irili ufaklı birkaç taraftar gurubu olmasına rağmen bunlar ‘Tarzanlar’ çatısı altında. Tarzanların tarihine ise Manisaspor kadardır diyebiliriz rahatlıkla. 2.lig ve 3.ligden beri tribünde olan yaklaşık 1000 kişilik bir çekirdek oluşum var fakat artık faal rol almıyorlar, bir nevi gençlere bırakıldı tribün diyebiliriz. Süper Lig’den düşülen bir önceki sezona kadar oldukça aktif bir taraftar gurubu olarak nitelendirilebilecek olan oluşumda şu anda o yıllara nazaran bir kan kaybı var. Fakat yine de her an takımın yanında olan deplasmanlara giden bir grup da bulunmakta. Bu sezon olarak dikkate alırsak staddaki seyirci sayısı önceki yıllara göre daha az. Bunda çeşitli faktörler mevcut; yönetim ve şehir arasındaki kopukluk, sponsor grupla yaşanan ayrılık sonrası şehrin önde gelen isimlerinin Manisaspor'a yeterince destek olamaması ve her camiada olan sudan veya ciddi sebeplerden ötürü bazı kesimlerin tribünden soğuması. Bu kısımları çok uzatmaya gerek yok. Manisa tribününe gelen deplasman taraftarları için durumun nasıl olcağı konusuna gelince; yukarıda belirttiğimiz son durumların da etksiyle Manisa Türkiye’deki en rahat ziyaret edilebilecek deplasmanlardan biridir –şahsi kannatime göre olması gereken de bu olmalıdır- ve 1160 koltuk kapasiteli kısımda yaklaşık 900 – 1000 kişi civarında bir gurupla maç izlenebilir. Şehirde çok faza taşkınlık çıkartan bir taraftar grubu olunmazsa rahat bir şekilde yenilip içilebilir, stad etrafında da oldukça sorunsuz bir biçimde gezilebilir, hatta oturup tribün sohbetleri bile edilebilir. Tabii ki her şehirde ve stadda olduğu gibi bunun istisnaları da olabilmektedir. Manisa’da İstanbul takımları yaygın bir şekilde hala destekleniyor demiştik, kişisel gözlemime göre burada açık ara Fenerbahçe desteği göze çarpmaktadır. Manisa’da desteklenen İstanbul takımlarını destekleyen sayısına yönelik bir oranlama yapmak gerekirse de; F.Bahçe %40 Beşiktaş %30 G.Saray %30 şeklinde bir oran vermemiz mümkün. Tekrar hatırlatmakta fayda var; bu yüzdeler, bu takımları destekleyen kişiler üzerinden hesaplanmıştır tüm Manisa nüfusu üzerinden değil. Bir de İzmir ile olan sınır yakınlığı sebebiyle o ildeki destekçiler ve öğrenci oluşumlarının tribün desteği konusunda oldukça etkili bir rol oynadıkları gerçeğinin de atlanmaması gerek. Manisaspor taraftarının Beşiktaş'a ve taraftarına bakış açısı diğer istanbul takımlarından çok farklı değil ancak tribün oluşumu ve son zamanlardaki popülerlik ve duruşu yüzünden saygı duyulduğunu da belirtebiliriz. Aynı zamanda daha önce iki takım arasında Manisa’da oynanmış olan maçlarda da herhangi bir problem yaşanmamış olması da bundaki etkin olan nedenlerden. Olayın futbol yönüne de değinecek olursak; Manisaspor’da dikkat edilmesi gereken bir futbolcu var. Transfer komitesinin her şeyiyle 200.000 euroya mal ettiği Josh Simpson. Anadolu takımlarını çok fazla izleyemeyenlerin atladığı bir futbolcu olan Simpson, sakatlanmazsa muhtemeldir ki sezon sonunda üst sıraları hedefleyen bir takıma satılacaktır. Ve Manisaspor gibi takımların ve onların başarı bekleyen taraftarlarının bekleyişleri diğer bir yıldızı yetiştirene veya 'bulana' kadar devam edecektir. İlgilenenler için ayrıca; Josh Simpson . Diğer yandan genç oyunculardan Yiğit İncedemir , Yiğit Gökoğlan ve herkesin tanıdığı Mehmet Nas’a da parantez açmak gerek. Bu sezon genel de iyi futbol oynayan ama karşılığını alamayan bir Manisa izleyeceğiz bu maçta ve diğer maçlarda biz, içeride de çok fazla puan kaybı yaşandığı için bu maç gerçekten de çok önemli bir hal aldı bizim için. Mesut Bakkal’ın takım içindeki sorunlara yaklaşımının da çok etkili olmadığını düşündüğümden bu maçta alınabilecek en iyi skorun beraberlik olacağı beklentisi var tarafımızda. Sezer’in birkaç haftadır yarattığı huzursuluk süresiz kadro dışı sonucunu doğurdu. Bu sezon kendisinden çok destek sağlayamasak da önemli bir futbolcu kaybı yaşamıştır Manisaspor. Ayrıca, Bakkal’ın ileri uçta Isaac Promise’ye uzun zamandır şans vermemesi işin o ucunda da bir problem olduğunu göstermekte. Yaser Yıldız’ın ağır kalması ve Ergin Keleş’in takım oyunu oynayamaması sonucu Manisaspor gol yememeye çalışan bir takım görüntüsünden öteye geçemiyor. Manisa’dan aktarabileceğimiz şeyler bu kadar. Biraz aceleye gelmiş bir yazı oldu, bu noktada sürç-ü yazı ettiysek affola. Eksibesiktas’a da bu gayretli ve güzel uygulamayı devreye aldığı için ayrıca bizlere de böyle bir imkan sağlamasından ötürü sonsuz şükranlarımızı sunarız. tarzanlar.net adına; Ekşi Sözlük'ten tayyarcevat
14 Nisan 2010 Çarşamba

Deplasman Tribünü / Fenerbahçe

İki takımın birbirleriyle oynadığı maçlara ait istatistiklere baktığımızda bu derbinin dünden bugüne ne kadar çekişmeli geçtiğini, bilhassa son yıllarda tansiyonun çok yüksek olduğuna tanık olduk hep. Kimi zaman iki takım arasındaki transfer çatışmaları, kimi zaman aklı selim olmayan yöneticilerimizin beyanları, kimi zaman da taraftarların birbirine karşı tutumları bu maçın öncesini ve sonrasını hep farklı yerlere taşıdı. 100 yılı geride bırakan bu rekabette son yıllarda kayda değer olağan dışı durum, Fenerbahçe taraftarının İnönü’de, Beşiktaş taraftarının Saraçoğlu’nda daha çok sevindiği. Aslında taraftar olarak, en azından benim için, deplasmanda alınan derbi galibiyetlerinin yeri apayrı. 3 kez İnönü’de deplasman taraftarı olarak yer aldım ve 3 galibiyet gördüm. Belki iki tanesi direkt şampiyonluk yolunu açtığı için bu kadar unutulmaz olmuş olabilir ama ağırlıklı olarak hissettiğim, azınlık olarak 90 dakika boyunca sesiniz çıktığı kadar takımınızın kulağına inancınızı fısıldamaktı. Gelelim o malum İstanbul hatırası olan 3-4’lük maça… Beşiktaş taraftarı olmadığım için o hazzı elbette bilemem ama Pancu, İnönü’de kaleye geçse ve Beşiktaş aynı skorla Fenerbahçe’yi yenseydi coşku mutlaka olurdu ama Kadıköy’de galip gelmek kadar anlamlı olur muydu tartışılır diye düşünüyorum. Bu maç öncesi takımların eksiklikleri şunlar, oynaması gereken taktik şudur; bunu oynarsa maç başlamadan biter olaylarına hiç girmiyorum çünkü iki takımın da yıllardan beri en büyük eksikliği ‘’YÖNETİCİLERİ’’. Elbette hepsini aynı kefeye koymuyorum ama çoğunluğu, hem bu rekabeti daha şiddetli ve çıkılmaz bir hale getirdi hem de her hafta sonu kendimizi iptal ettiğimiz bu güzel oyunu kirlettiler ve kirletmeye de devam ediyorlar, edecekler. Alt kademeye girmeden direk balık baştan kokar diyip Aziz Yıldırım ve Yıldırım Demirören’i göz önüne alalım. Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı birbirine yakın bulduğum tek konu başkanlarıdır. İkisi de başkanı oldukları takımları çok seviyorlar evet bu bir gerçek ama onlar severken başkaları o takımlardan nefret ediyor bu da onların çözemediği ya da çözüp de üstüne düşmediği başka bir gerçek. Aziz Yıldırım’ın ayağını kaldırdığı toprağa basan ise Yıldırım Demirören. Örnekler çoğaltılabilir ama sadece tek bir örnek ile olayı dallanıp budaklandırmadan özetleyeyim. Bu sene İnönü’deki Denizlispor maçında yaşananlar ile Fenerbahçe tribünlerinin birkaç sezon önce yaşadıklarını göz önüne getirirsek aslında başkanlarımızın birbirlerinin ruh ikizi olduğunu, Papermoon yerine herhangi bir kahveye gidip bir el tavla oynadıklarında çok daha samimi olacaklarına inanıyorum. Anlaşmama ihtimalleri yok denecek kadar az… Gelelim son olarak sezon boyu Fenerbahçelinin Beşiktaş’ı nasıl gördüğüne… Bu sezon bu lig bana çok şey kattı. Birincisi fikstür avantajı diye bir kavram olmadığına, ikincisi, Beşiktaş’ın özellikle de Mustafa Denizli’nin asla ve asla yabana atılmaması gerektiğini öğrendim. Beşiktaş taraftarları hariç ben de çoğunluk gibi bu sezon Beşiktaş’a şans tanımıyordum. Ligin başındaki o kötü dönem, taraftar-yönetim çekişmesi, Mustafa Denizli’nin isteksizliği derken birden sihirli bir el sanki Beşiktaş’a dokundu ve her şey süt liman oldu. Ondan sonra ne mi oldu ? Yorumcular her hafta başka bir takımı şampiyon gösterdiler; sezon başında daha oynamadan al aşağı edilen Ferrari yere göğe sığdırılamadı; ‘’ballı’’ diye lansa edilen Mustafa Denizli’nin kehanetlerinin dışında oyun zekası da daha çok dile getirildi. Pazar günü bir taraf rezil bir taraf vezir olacak. Pazartesi günü, Fenerbahçe’nin ya da Beşiktaş’ın futbolcularının gece hayatlarını, yöneticilerin telefon konuşmalarını, hakem ve soyunma odası koridorlarını, Salı günü kaybetse dahi sözleşme yenilediği için Mustafa Denizli’nin transfer reçetesini, Daum kaybederse gideceği yeni takımı, Fenerbahçe’nin alacağı oyuncuları, Çarşamba günü Hıncal Uluç’un müthiş tespitlerini (!), Perşembe günü Şampiyonlar Ligi maçları ile Turkcell Süper Lig’i karşılaştırıp, Cuma günü bir önceki haftanın arşivlerine bakacağımız günleri görüp aşağı yukarı bu düzende seyredilecek bir gündemle karşılaşacağız. Bu maç 5-5’de bitse, toplar direklerden de dönse, hakem enfes bir maç da yönetse biz belki azınlık olarak bu güzel oyundan bahsedeceğiz ama genellikle yine her hafta konuşulanlar dile getirilecek... ilk11.blogspot.com
10 Nisan 2010 Cumartesi

Deplasman Tribünü / Trabzonspor

4 büyükler ve diğerleri... 3 büyükler , Trabzonspor ve diğerleri... Galatasaray Fenerbahçe ikilisi, Beşiktaş, sonra Trabzonspor ve diğerleri... Hatta Galatasaray Fenerbahçe ikilisi, Beşiktaş, Trabzonspor, sonra tribün kültürü olan şehir takımları ve diğerleri...
Türkiye'de futbolu birileri sürekli sınıflara ayırmaya çalışıyor. Amaç belli; yaratılacak suni büyük rekabetin medyaya,kulüplere , hatta federasyona kadar getirecekleri. Ama bunu büyük hesabı yapanlar Türk futbolunu hatta türk sporunu sadece Galatasaray ve Fenerbahçe'nin egemenliği altına vermek üzere olduklarının da farkındadırlar umarım! Öyle ki bu hedefleri uğruna 107 yıllık tarihe, onlarca kupaya, onlarca efsaneye Beşiktaş'a, öyle ki küçücük bir şehirde müthiş bir futbol kültürü yaratmış, 47 yıllık kısacık tarihine onca kupa, onca efsanevi maç ve onca efsanevi isim sığdırmış Trabzonspor'u bile reddetmeye çalışıyorlar.. Sırf bu yüzden Uefa'nın merkezindeki haritada sadece 2 ilin üzerinde şampiyonluk ışığı yanıyor. Türkiye'de sırf onların bu ayrımcılığı yüzünden anti bizans diye bir şey var ve sırf bu yüzden Türkiye'de futbol hala bu seviyede... Yukarıdaki ötekileştirmelerin, futbolu 2-3 kulübe hapsetme çalışmalarının sonucu Trabzonsporluların bayrağı taşıdğı anti bizans diye bir kavram oluştu bu ülkede. Trabzonspor kurulduktan 9, 1. lige çıktıktan 2 sene sonra şampiyonluğu kazandığında yıkılan ilk hanedanlığın bozulamayışının üzerinden 26 sene geçmiş olacak bu sene. 27 senede Trabzonspor 4 kez ligi 2. tamamladı, çok yaklaştı olmadı. Bu sürede 4 kupa kazanıp 3 de final oynadı, büyüklüğünden bir şey kaybetmedi ama bir türlü şampiyon da olmadı Trabzonspor'um. Hanedanlığı yıkmayı Sivasspor da denedi , olduramadı. Antep de... 26 sene geçtiğinde artık Trabzonspor için, Anti Bizansçılar şampiyonluk salt şampiyonluk anlamından daha fazlasını ifade etmeye başladı. Kayırılan, ön plana çıkarılan İstanbulluların geçilmesi şampiyonluk kavramından daha önemli bir hal aldı. Dolayısıyla ortaya bir İstanbul büyüklerine antipatisi,hatta nefreti çıktı. Ama o nefrette Beşiktaş hep en sempatik olan , daha doğrusu en az nefret edilen olarak kaldı Trabzonsporlular için... Dediğim gibi hiç bir Trabzonsporlu bir İstanbul takımına sempati duymaz,sanmıyorum. Ama aralarında bir seçim yapabilir , ya da bir sıralama. Bu sıralamada Beşiktaş en etliye sütlüye dokunmayan takım modundadır. En nefret edilen değildir asla, ama genellikle en sempatiyle bakılanı da değildir hani. Klasik şekilde Galatasaray'dan daha çok nefret eden için Fenerbahçe biraz daha sempatik, Fenerbahçe'den daha çok nefret eden için Galatasaray biraz daha sempatik gelebilir çünkü. Ama futbolu yakından takip eden, takımların tarihini az çok bilen, özellikle Trabzonspor'u Trabzonsporluluk karakterine uygun şekilde tutanlar için Beşiktaş hep en yakın takım olmuştur. Trabzonsporluluğun hamurundaki her ortamda ''herkes'' için doğruyu isteme huyundan kaynaklanıyor bu da, yani adalet duygusundan.. Zira Beşiktaşlılığın da en önemli öğelerinden biri bu. En azından Seba dönemini az da olsa yaşamış, Çarşı'nın duruşuna tanıklık etmiş biri olarak ben öyle olduğuna inanıyorum. Zaten Çarşı genel başlığı altında Beşiktaş taraftarının olaylara yaklaşımı ve genel karakteri Trabzonspor taraftarının olduğu ya da olmak istediğine çok yakın bir çizgide olduğunu belirtmek lazım. Ayrıca Beşiktaş da Trabzonspor gibi şampiyonluklar kadar şerefli 2.liklerle büyüklüğünü kanıtlamış bir takım. Adalet duygusundan bahsetmişken, yakın dönemde yaşanan bir olayla asıl vurgulamak istediğimi örnekleyeyim. 2 sezon önce İnönü'de oynanan ve 3-0 kaybettiğimiz maçta takımımız gerideyken, sezonun flaş ismi, gecenin formda ismi genç Barış Memiş hakem hatasıyla oyundan atıldıktan sonra Beşiktaşlılardan gelen tepkilerdir Trabzonsporluluk karakteriyle Beşiktaşlılık arasındaki benzerlik. Bunun yanında benim için Beşiktaş'ı en çok sempatik yapan şeylerden biri Seba döneminde kollej takımı olarak anılan efsane Beşiktaş kadrosu.. Kadronun iyiliği, yetenekliliği ya da efsanevi oluşu değil; Trabzonspor'un şampiyonluk yıllarındaki havasına benzerliği beni etkileyen tarafıdır. İki takımında başarılı dönemlerine bakıldığında kendi değerlerine sahip çıktığı, ruhlarını sahaya yansıtabildiği dönemlerde büyük işler çıkardığını görüyor olmamız, özellikle işini daha çok maddi güçle görmeye çalışan Fenerbahçe'yle Beşiktaş arasındaki en büyük farklardan. Yine Trabzonspor'u ötelemeye ve 3 büyüğün arkasındaki 4.büyük ilan etmeye çalışanların, Beşiktaş'ı da Galatasaray ve Fenerbahçe'nin arkasında 3. büyük ilan etmeye çalışmalarına karşı Beşiktaşlıların başlarındaki Yıldırım Demirören vb vasıfsız, Beşiktaş gibi bir camianın koltuğunu haketmeyenlere rağmen gösterdikleri tutumdur Beşiktaş'ı diğerlerinden ayıran... Trabzonspor taraftarının Beşiktaş'a diğerlerine göre çok daha yakın olduğundan bahsederken atlanmaması gereken bir nokta da bu sempatinin Trabzonspor tarihinin en ağır yenilgilerinden birine rağmen olması. 7-1 kaybedilen maç, yine 5-0 kaybedilen ve maç sonunda Avni Aker'de büyük olayların çıktığı maç Trabzonspor tarihi için pek hatırlanası cinsten değil. Ama 7-1'lik maçtan sonra Beşiktaş'ın efsane kaptanlarından Rıza Çalımbay'ın “Trabzon çok büyük bir takım. Böyle büyük bir takımı yendiğimiz için mutluyuz. Ama bu kadar fark olmasına sevinemiyorum. Bu tamamen şanssızlıkları. Her takımın başına gelebilir. Trabzon camiasının çok üzülmemesini umuyorum. Bugün onların başına geldi, yarın bizim başımıza gelebilir. geçmiş olsun!” açıklaması tam da Türk futbolunun ihtiyacı olan ,asla unutulmaması gereken demeçlerden... Bu arada toplamda oynanan 104 karşılaşmada da 43-38 üstünlüğü olan Beşiktaş'a karşı bizimse en farklı skorlarımız 4-1 ve 3-0.. Şu gencecik yaşımın en etkileyici Beşiktaş maçıysa 2 sezon önce iç sahada 2-0 dan Ersen Martin, Umut Bulut ikilisiyle döndüğümüz maç. Bir sezon sonra Beşiktaş'ın Avni Aker'de 2-0'dan geri dönerek aldığı rövanşta unutulmazlardan. Yine Zapotocny'nin geçen sezon çok iyi oynadığımız kupa maçında 90. dakikada attığı golle bizi kupanın dışına itişi de acı anılardan.. Her ne kadar izleme şansı bulamamış olsam da benim için en anlamlı maçlar 1976-77 sezonu Türkiye Kupası finalinde oynanan Avni Aker'de 1-0 kazandığımız, İstanbul'da 0-0'la tarihteki ilk Türkiye kupamızı ve dublemizi yaptığımız maçlar sanırım. Bir de Beşiktaş'a giden Serdar Bali başta bir çok Trabzonsporlu var ama Beşiktaş'ı tercih etmesini hiç bir zaman kaldıramadığım ama gittikten sonra yokları oynayan Aston Villa fatihi Orhan Kaynak'ın yeri apayrı, gitmeyecektin Küçük Orhan!
Son olarak yarın İnönü'de deplasman tribününde olacak biri olarak Beşiktaşlıların Trabzonspor'a bakışından bahsedelim. Kimilerinin Trabzonspor'a küçümseyerek bahsetme cürretini gösterdiği ortamda Beşiktaş taraftarının futbolu daha gerçekçi ve daha bilerek yorumladığını ve Trabzonspor'a da bu açıdan baktıklarını düşünüyorum. İnönü atmosferiyse apayrı oluyor tabiki, stadda ne futbolu bilmek, ne de futbolu yorumlamak var, sadece takıma destek olabilmek ve o stadda bulunulan zamanı takıma destek vererek eğlenceli hale getirebilmek var. Ve bu işi de bu ülkede en iyi yapanların mabedi İnönü, istediğimiz kadar inkar etmeye çalışalım. Derbi atmosferinde yaşananlar, "uy uy"la başlayan tezahüratlar ve belki daha fazlası... Yarınki gergin ortamdan sonra benimle konuşmaya başladığınızda emin olun bu kadar sakin olamayacağım. Ya galibiyet coşkusu, ya da kaybedilen puanların siniri... Ama siz bu yazıyı kaale alın, normali budur efendim... www.altinayakkabi.blogspot.com
25 Mart 2010 Perşembe

Deplasman Tribünü / Eskişehir

İnönü Stadyumu denince ES Eslilerin aklına bir deplasman maçı ya da deplasman tribünü gelmiyor artık. 2008 yılında play-off maçlarının ikisini de burada oynadık, yarı finalde Diyarbakır’ı, finalde Boluspor’u burada yendik, İnönü Stadının kapalısını biz doldurduk. Çatıdaki “Beşiktaş” yazısının altında kırmızı siyah atkılarımız açtık, maçtan sonra stad hoparlörlerinden çalan Mithat Körler marşları ile kutladık şampiyonluğu. Yarı yarıya bölünen stadda çoğunluğu biz sağladık, Diyarbakırlı ve Bolulu taraftarları misafirlerimizmiş gibi ağırladık.

Her ne kadar o maçlardan sonra bir kere daha gelmiş olsak da bu stada insan iyi olanı tutuyor aklında, bizim aklımız hala o maçlarda.

İnönü stadında son seferimiz ise 2008 yılında, Süper Ligdeki ilk senemizdeydi. İkinci yarının ortalarına doğru küme düşme korkusu yaşamak üzereyken gelmiştik İnönü’ye ve herkesin aklı o maçtan sonra küme düşme hattında rakiplerimizle oynayacağımız maçlardaydı. Yine de kendimize ayrılan yeri tamamen doldurmuş, Eskişehir’den getirdiğimiz dev armamızı açma fırsatı bularak İnönü’ye gelen diğer takımlarla olan farkımızı ortaya koymuştuk.

O maçta Eskişehirspor senenin en kötü futbolunu oynamış, yarım bir ataktan başka bir şey yapmamış, top bizimkilerin ayağına nerdeyse hiç değmemişti. Otoriteler her zaman olduğu gibi bunu Beşiktaş’ın müthiş oyununa bağlamışlardı, onlara göre sezonun en kötü oyununu oynayan takım biz değil, sezonun en iyi maçını çıkartan takım Beşiktaş’tı. İşte bu sebepten dolayı galip geldiğimiz maçlardan sonra bile bakmıyoruz artık gazetelere. Yazılanlar belli nasılsa; Galatasaray’ı yenmişsek Galatasaray’ın nerelerde hata yaptığı, hocaların yanlış futbolcu tercihleri, Fenerbahçe’yi yenmişsek; Fenerbahçe’nin golleri nasıl yediği, O adamı nasıl olup da orada boş bırakıldığı, vs. vs. Ne de olsa o takımlar kendi kendilerine oynuyorlar, kendi kendilerine gol atıp kendi kendilerine yiyorlar.

İşte bu durumu Beşiktaş karşısında test etme şansımız olmadı ne yazık ki. Tam 30 yıldır. En son galibiyetimizi 3 Ocak 1981 yılında yine bu stadda almışız. Kadromuz: Sinan, Selahattin, Bilal, İsmail, Tayfun, Serdar, İhsan, Aykut, Burhan, Ender, Ali, İhsan. Teknik Direktörümüz ise Eskişehirspor’un efsanelerinden Nihat Atacan. İhsan’ın 33. Dakikada attığı gol ile 1-0 kazanmışız bu maçı. O günden beri galip gelememişiz, her ne kadar uzun yıllar boyunca alt liglerde oynamış olsak da uzun bir süre. Eskişehirspor taraftarı için ise çoook çok uzun bir süre.

Bunun dışında bir de 1982 yılında Eskişehir’de oynanan olaylı bir maç var Eskişehirsporluların hafızasında. Ziya Doğan’ın -görenlerin söylediklerine göre- açık ara ofsayttan attığı gol ile durumu 2-1’e getiren golünden sonra saha karışmış, yan hakemlerden birinin kafasına kalas atılması (ya da sahaya giren bir taraftarca yumruklanması) neticesinde maç tatil edilmiş ve daha sonra 3-0 Beşiktaş lehine tescil edilmişti. Bu maçla birlikte Eskişehirspor küme düşmüş, Beşiktaş ise 15 yıl aradan sonra şampiyon olmuştu. Eskişehirspor’un bütün küme düşmeleri gibi bu da tam mim noktası denen yerde gerçekleşmiş, 80’li yıllarda futbolun artık amatör ruhtan koparak profesyonelleşmesi evresini Eskişehirspor’un kaçırmasına neden olmuştu. Ayrıca 70’li yıllarda fırtına gibi esen, 3 lig ikinciliği, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kupaları sahibi Eskişehirspor’un artık küme düşmesi demek olan bir maçtı bu maç.

2009 yılındaki 2-0’lık maçtan edindiğim izlenimlere göre, Beşiktaşlılar efsane kaptanlarından birinin Eskişehirspor’un başında olması nedeniyle sıcak bakıyorlar Eskişehirspor’a. Tribün kültürünü bilen, yaşatan bir topluluk olduğumuz için de saygı duyuyorlar taraftarımıza. Yukarıda da belirttiğim gibi kötü olanları siliyor insan hafızası, iyi olanlar kalıyor aklımızda. Son maçta yaşanan kötü olayları bir kenara bırakırsak eğer, bizim açımızdan kötü biten maçın ardından “Sen şampiyon olmasan da, kartala da koymasan da, seviyoruz işte var mı diyeceğin” şeklindeki tezahüratımızı susarak dinleyen Beşiktaşlılara da teşekkür etmek isterim.

İşte bu düşüncelerle geliyorlar Eskişehirsporlular bu sefer bu stada. Bir de Rıza Hoca’nın da kendi ağzından defalarca belirttiği üzere Hocaları için geliyorlar bu sefer...

Skor tahminim ise 0-1 :)

Ekşi Sözlük'ten tcyx

17 Şubat 2010 Çarşamba

Deplasman Tribünü / Galatasaray

İnönü Stadı’nın hep bir çekiciliği vardı benim için. Evime sadece 15 dakika uzaklıkta olmasından mıdır, hep önünden geçtiğim stat olmuştu. Maç kuyruğunda bekleyen abilerle konuşmaya başladığımda küçücük çocuktum. Zaten büyüdüğümde gönül rahatlığıyla o kuyrukla iletişim kuramaz olmuştum. Türkiye değişmişti…
Küçükken mahalleden büyüklerimizin zoruyla Sarıyer’e götürülürdük. Nedense semt takımı olarak onu desteklemişti abiler. Halbuki sokağın sonu Beşiktaş’a bağlıydı. Ben bunu sorduğumda, ufaksın demişler, hafiften ezmişlerdi. İşte küçükken maçlarına gittiğimiz Sarıyer’le, Galatasaray’ın 1993-1994 sezonunun sondan ikinci maçı benim için unutulmazdı.
Hasılat uğruna maçı İnönü’ye aldıran Sarıyer, karşılaşmanın gündüz oynanmasını istiyordu. Karaborsadan kapalıya gitmiştik liseden arkadaşlarla. Harçlığım yetmediğinden, taksitli geri ödeme kampanyası bile sağlanmıştı benim için. Sütunlar arasında koşu yaparak takip ettiğimiz maçın sonunda Erdi altıpastan atsa, şampiyonluk uçacaktı. Birçok taraftarın ömründen birkaç yıl eksilse de, Bursa karşısında şampiyonluk alınacaktı.
İnönü sadece Beşiktaş’ın değildi. Milli maçlarda gittiğimiz, yarı yarıya eğlencesini yaşadığımız müstesna bir mabetti. Çoğu seferinde girdiğimiz sonradan Kartal’ın yuvasının önünde, elimde biletle giremediğim Türkiye maçları nedeniyle az tartışmadım emniyet güçleriyle. İnönü’nün bir kabahati var mıydı…
Eve yakın olmasından, şampiyonluk senelerinde attığı golleri salondan dinlediğim Beşiktaş’ın haliyle gönlümde özel bir yeri var. Başkan Süleyman Seba’yı defalarca görüp konuşmaya utanmış bir çocuğun uzaktan baktığı ancak hep yakın olduğu takımın dönüşümünü izlemek üzüyor.
Kazan’da mola verdikten sonra maça uğurlanan dostların takımı, giderek Fenerbahçe’ye dönüşüyor. Seçim kaybetmesi imkânsız gibi görünen Başkan Yıldırım Demirören’in yönetim modeli Asya yakasındaki büyüğe öykünüyor. Yakın bir arkadaşım yüzünden Serdar Bilgili’nin başkanlığı döneminde gittiğim Sofya maçında Nouma’nın attığı golden sonra yaptığım tezahürat karşısında bana sarılan Demirören’in çizdiği tablo düşündürüyor.
Genel seçimler havasında geçen seçimde AKP’ye karşı zaferi kazanmış gibi görünen CHP-MHP ve ılımlılar koalisyonu, tribünün bir bölümünde gördüğümüz ve duruşuna hayran olduğumuz Beşiktaşlıların tam zıddında yer alıyor. Galatasaray’ın lise, Fenerbahçe’nin Aziz Başkan sultasında yer almasından kelli, politik rant sağlayabilecek en büyük konumundaki Beşiktaş taraftarının arada kalmışlığı üzüyor.
Sadece maç izlemek isteyenleri giderek yitiren tribün içindeki kimi çekişmeler, ötekiler başlığı altında incelenen ancak kime gönül verirlerse versin futbol topuna meftun olanların hayran olduğu Beşiktaşlı taraftarları İnönü’den uzaklaştırıyor. Parçası olmasam da, mahallemdeki mabedin içi boşaltılıyor, her santiminin taşıdığı anılar yok ediliyor. Göz göre göre bir takım başkalaştırılıyor, farklılığı unutturulup sıradanlaştırılmak isteniyor.
Arvo
16 Aralık 2009 Çarşamba

Deplasman Tribünü

SEVDAYA YASAK KONMAZ

Bursaspor deyince, yıllar yılı takımın gün yüzü göstermemesinden belki de, söz her zaman ilk önce hiçbir maçında takımını yalnız bırakmayan Teksas tribününe gider. Yiğit namıyla anılırmış misali, Türkiye’de ilk ve tek olarak kendi grup ismini kendi koymayan, adı yaptıklarına yakıştırılan bir tribündür Teksas. 1963 yılında kurulan Bursaspor’un ilk profesyonel yıllarında olaylı Zonguldak deplasmanın ardından basın tarafından “Teksas” ismi verilmiştir. Teksaslıların uzun otobüs konvoylarına emniyet yetkililerinin “Taraftar otobüsünden çok Teksas konvoyuna benziyorsunuz” sözleri bu ismin kullanılmasının asıl nedenidir. Zaten 90’lı yıllara kadar tribünlerde “Teksas Konvoyu” ifadesi kullanılmıştır. 1981–1993 arası sabahlamalar döneminde adından fazlasıyla söz ettiren Teksas, deyim yerindeyse tribünün “icraat” kısmını günümüzde bırakarak şovlarıyla, sosyal sorumluluk projeleriyle adından söz ettirmeye devam etmektedir.

“Her türlü Bizans oyununa rağmen İstanbul hegemonyasına son vereceğiz.”

80’li yıllarda Bursaspor tribünlerinin en çarpıcı pankartlarından birisiydi bu söz. Bu aslında bir pankarttan çok bir davayı, bir felsefeyi anlatıyordu. Bizden kalabalık, bizden eski, geçmişi bizden daha başarılı İstanbul kulüplerine endüstriyel futbolun doğal etkileriyle yöneltilen ilgiye, futbolun onları güdümünde yönetilmesine bir başkaldırıydı.

Beşiktaş’ı, düzeni yıkma düsturumuz yolunda gözümüzde herhangi bir farkının olmadığı Galatasaray ve Fenerbahçe’den ayıran yıllara gelirsek:

Çok beylik bir nüktedir, ama tam da yeridir…Yakınları attan düşen Hoca’ya doktor bulma telaşına düştüğünde, Hoca herkesi durdurup: “Doktoru bırakın, bana daha önce attan düşmüş birini getirin” demiş.

Beşiktaş’ı Bursaspor taraftarlarının gözünde ebedi dertleri “İstanbul takımları” üçlüsünden ayrı bir yere alan; daha önceden gözbebeği takımı 2. lig denen çukurda hiç yaşamamış koskoca bir şehre travmalar yaşatan; belleklere asla silinmeyecek acıları, gözyaşlarını kaydeden 2004 yılıyla ilgili Bursaspor taraftarının hissettiklerini hakkıyla algılatabilmemiz için karşımızda da tabiri caizse “attan düşmüş” birilerinin olması gerek…

O günlerde düşülen üzücü durumun başlıca sebeplerini, kabahatlerin büyüklerini, öncelikle kendi içimizde sorgulamamız lazımdı, sorguladık, her zaman sorgulayacağız da… O günlerden bugüne adım adım ilerleyen önce silkinme, ait olduğun yere dönme; sonra istikrar, kurumsallaşma, maddi yönden kendi ayakları üzerinde durabilme çabalarımız, geçmişteki hatalarımızdan çıkarılan dersler üzerine atılan adımlar.

Biz bu iğneleri kendimize batırırken, çuvaldızı kimseye reva görmezdik belki de. Beşiktaş’ın 2003–2004 sezonunun son haftalarında önce evinde Akçaabat Sebat’a, sonra da deplasmanda Rize’ye karşı aldığı mağlubiyetleri, Beşiktaş’ın yaşadığı kötü sezonun doğal sonuçları olarak görebilirdik. Hem de kimi futbolcularının bu maçlardaki aşırı isteksiz, adeta ayakları geri geri giden oyunlarına rağmen. Hem de özellikle Beşiktaş’ın evinde oynadığı Akçaabat maçındaki kötü ve isteksiz futbolunu ıslıklayan taraftarı olduğu kadar, sahadaki oyunla hiçbir alakası olmaması rağmen “Bursa kümeye” diye bağıran taraftarı olduğunu da ekran başından bile işitmemize rağmen… Tüm bunlara rağmen zaman, o maçlara duyduğumuz öfkenin üzerini çok daha çabuk örtebilirdi.

Ta ki 2006 yılında ortaya apaçık çıkan gerçeklere kadar… 2006 yılının Temmuz ayında, Milliyet gazetesinde, Lube Ayar imzasıyla “Örtbas Edilen Şike Belgeleri” başlığıyla yayınlanan bir habere kadar… O haber 2004 yılının son maçlarında bazı Beşiktaşlı futbolcuların davranışlarını “kasıtlı” algılayan gözlerimizin haklı olduğunu ispatlayana kadar… Habere göre “çıkar amaçlı suç örgütü lideri” olduğu iddiasıyla yargılanan Sedat Peker’e yönelik “Kelebek” operasyonu kapsamında, bazı isimlerin telefonları mahkeme kararıyla dinleniyor ve amaç bu olsa da, kayda alınan telefon konuşmalarında Sedat Peker’in ağabeyi ve dönemin Rizespor Futbol Şubesi Sorumlusu Vedat Peker’den Sinan Engin’e, Sergen Yalçın’a kadar birçok isim, söz konusu maçlarda yaşanan anlaşmalı kirliliklerle birlikte anılıyordu. Ve belki de tarihte ilk kez şikenin bir belgesi oluyordu. Mahkeme isteğiyle, resmi yollardan dinlenmiş telefon kayıtlarıyla…

İşte o tarihten sonra Bursa’nın sesi daha gür çıkmaya başladı. Adalet istiyorduk. Suçluların cezalandırılmasını istiyorduk. Biz, aklıselim sahibi Bursasporlular, bütün bir camiayı hiçbir zaman suçlamadık ama 100 yıldan fazla, köklü bir tarihi olan Beşiktaş’ın da arasındaki çürük elmaları ayıklamasını, yaşananlarla hesaplaşmasını bekliyorduk. 2. ligde kaybettiğimiz iki yılın diyetinin ödenmesi gerektiğini düşünüyorduk. Oysaki tek bir şeyi unutuyorduk: Burası Türkiye’ydi. Burada yaşananlar her zaman geride kalır, kolay kolay hesap verilmezdi. İstanbul takımları hiç bir şartta haksız olamazdı.

Beşiktaşlı basının duayeni rahmetli Kazım Kanat her fırsatta yaşananlardan utandığını, Beşiktaş camiasının içindeki bazı kişilerin yaptıklarıyla hesaplaşması gerektiğini söyledi durdu ömrü yettiğince. Tıpkı görmek isteyen gözün görebileceği apaçık gerçekleri gören herkes gibi. Bizler gibi… Değinilmesi gerektiğini düşündüğümüz bir nokta da bir efsane gibi söylenegelen, Bursaspor’un o sezonun son beş haftasında üst üste kazandığı galibiyetler… Yıl boyunca kötü gitmiş bir takımın nasıl olup da son beş maçını kazandığı imalı sözlerle sorulur hep. Oysaki soranların çoğu o maçların deplasmanda düşmeme yolundaki en önemli rakiplerimiz Akçaabat Sebatspor ve Diyarbakırspor’la; evimizde yine en önemli rakip Rizespor ve düşmesi o tarihte kesinleşmiş Elazığspor’la; ligin son haftasında ise tarafsız sahada hiçbir tehlikesi ya da hedefi olmayan Samsunspor’la oynandığını bilmez. Bilse bu maçlarının hangisinin şaibeli olabileceğini önce kendisine sorar.

O günlerden bugünlere gelene kadar içine düşülen en üzücü nokta, yaşanan kirliliklerde hiçbir payı, suçu olmayan her iki takım taraftarlarının karşı karşıya gelmiş olması. Bursaspor taraftarı yıllarca sesini duyurabilmek adına, takımına bir daha hiç kimsenin dokunmaya cesaret edememesi adına yaşadığı bu adaletsizliği Beşiktaş üzerinden haykırdı durdu. Beşiktaş taraftarları ise, çok doğal olarak, sevdikleri kulübe sahip çıktılar, onlara atfedilen kirlilikleri apak gördükleri takımlarına yakıştırmadılar. Çokça da kavga gürültüden hoşlanan, beslenen basının kışkırtmalarıyla, popülist davranmayı seçen kulüp yöneticilerinin davranışlarıyla karşı karşıya geldiler. Oysaki görülecek bir hesap varsa, bu hesap hiçbir zaman Bursaspor ve Beşiktaş taraftarları arasında değildi.

Bugün vardığımız noktaya kadar yıllarca her iki takım taraftarının da sevdalarının peşinden gitmeleri engellendi. İlk yıllar için ateşin sıcağıyla haklı görülebilecek bu tedbirin, acıların unutulmadığı ama küllendiği bugünlerde gerginliği deşmekten başka bir işe yaramadığını görüyoruz. Her iki takımın da başarı hedefleri yolunda yürüdüğü bu yılda, sevenlerinin takımlarına bir ceza aldırarak kendi kendilerini çelmelemekten imtina edeceğini biliyoruz.

Özellikle de aynı ülkenin yurttaşları olarak, ülkemizin içinde bulunduğu hassas dönemde aramızdaki forma renklerimizin ötesindeki bağın çok daha kuvvetli tutulması gerektiğini düşünüyoruz. Tribün yasaklarının sona ermesini, takımlarımızı sportmence destekleme hakkımızın elimizden alınmamasını istiyoruz.

Son sözü de sevgili Ertuğrul Hocamıza bırakıyoruz:

Gerek Bursaspor, gerek Beşiktaş taraftarının takımlarını her yerde, her ortamda izlemeye ve desteklemeye hakkı var. Ben bu yasağın cuma günkü karşılaşma ile birlikte son bulmasını bekliyorum. Bursaspor taraftarı takımın oyununu mücadelesi seyredip takımına destek vermek isteyecektir. Bu da bizim taraftarımızın en doğal hakkı. Belki ligin son maçında iki takım zor bir maça çıkacak, o zaman da Beşiktaş taraftarı gelmek isteyecektir. Kimsenin bu hakkı taraftarların elinden almaması lazım."

Not1: Bu arada dün akşam saatlerinde Sercan Yıldırım’la konuştum.

Her ne kadar sonradan oyundan alınması moralini bozsa da bu maça çok iyi hazırlandığını ifade etti. Beşiktaş defansının zor olduğunu bana beraberlik maçı gibi geliyor dedim. Kendisi “yok abi yeneriz, bu maç benim maçım olacak göreceksin” dedi.

Bakalım Sercan Yıldırım Corvette’n sonra Ferrari’yi geçecek mi? :)

Sonuç ne olursa olsun sadece Futbol’un konuşulduğu bir müsabaka diliyoruz.

Not2: Bu yazı üzerinde çalışıldığı saatlerde Bursaspor taraftarının maça alınmaması kararı açıklandı. Ona rağmen yazdıklarımızın noktasına virgülüne dokunmadık. Çünkü karardan önce ne düşünüyorsak, hâlâ aynı şeyi düşüyoruz. Her iki takım taraftarının da olumlu yönde bir adım atılmasını beklediği, gerilimin dozunun düştüğü bu günlerde dahi çözüm yönünde karar alamayanların, deplasman yolculuğuna çıkacak bir avuç seyirciyi koruyamamaktan mı çekindiklerini anlayamıyoruz. Umarız bu gün aldıkları kararla çözümsüzlüğe, gerginliğin devamına yol açtıklarının, yepyeni tartışmaların temelini attıklarının farkına varırlar. İş işten geçmiş olsa dahi…

Bülent SABIRLI & Ahmet ÖZEN

Ara