Jokond etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jokond etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Aralık 2010 Perşembe
Hoşçakalın
Sevgili Ekşibeşiktaş ailesi,
Blogda son dönemlerde yaşanan derin görüş ayrılıkları sonucunda, artık Beşiktaş'ı hayatında bir araç olarak kullanan, bunun üzerinden kendi egosunu tatmin etme yoluna giden şahıslarla ortak paylaşılacak bir şeyim kalmadığı için çok güzel zamanlar geçirdiğim bu blogdan ayrılıyorum. Bugüne kadar mesajlarıyla, yorumlarıyla bana destek olan, beni tenkit eden herkese çok ama çok teşekkür ediyorum. Beşiktaş her şeydir, her yerdir. İlla ki akacak başka bir mecrada buluşuruz.
Sevgiyle, selametle...
Blogda son dönemlerde yaşanan derin görüş ayrılıkları sonucunda, artık Beşiktaş'ı hayatında bir araç olarak kullanan, bunun üzerinden kendi egosunu tatmin etme yoluna giden şahıslarla ortak paylaşılacak bir şeyim kalmadığı için çok güzel zamanlar geçirdiğim bu blogdan ayrılıyorum. Bugüne kadar mesajlarıyla, yorumlarıyla bana destek olan, beni tenkit eden herkese çok ama çok teşekkür ediyorum. Beşiktaş her şeydir, her yerdir. İlla ki akacak başka bir mecrada buluşuruz.
Sevgiyle, selametle...
Lube Ayar, Bursaspor ve Teşvik Primi
Ekşi Sözlük'te Lube Ayar başlığına bugün girdiğim entry'yi aynen buraya da ekliyorum. Bursa'nın bitmek bilmez nefretinin nasıl bir desteğe dayandığını hala bilmeyen, görmeyen varsa okusun isterim:
bursaspor'un bugünkü beşiktaş nefretinin oluşmasında çok büyük payı olan 28 temmuz 2006 tarihli milliyet'te yayınlanan haberinde şu satırlara yer vermiştir:
"mayıs 2004. iddiasını kaybeden beşiktaş'ta başkan serdar bilgili, teknik direktörü mircea lucescu. beşiktaş, son maçında kümede kalmak için mutlaka 3 puana ihtiyacı olan rizespor'la oynamaya hazırlanıyor. 15 mayıs'taki maç için rizespor son kozlarını oynuyor. o günlerdeki telefon konuşmaları, sedat peker'e yönelik "kelebek operasyonu" için yapılan teknik takibe takılıyor. telefon kayıtlarında "evladımız" sıfatıyla anılan sergen, maça çıkmıyor. emre aşık, kötü oynuyor, tümer 78. dakikada oyundan alınıyor. serdar topraktepe, "müsait" bir pozisyonda geri dönerek olası bir golün önüne geçiyor! ve beşiktaş, rize'ye verilen "ilginç" bir penaltıyla maçı 1 - 0 kaybediyor. sonuçta rizespor 42 puanla 1. lig'de kalıyor. 40 puanlı bursaspor ise küme düşüyor."
http://www.milliyet.com.tr/2006/07/28/yasam/axyas02.html
yani lube hanım açık ve seçik bir şekilde diyor ki, beşiktaş maçı sattı bursa küme düştü. haberin devamını okuduğumuzda bu iddiaları kanıtlayan, destekleyen hiçbir delil yok. sadece lube ablamızın şahane futbol tespitleri var. 78. dakikada yapılan oyuncu değişikliği, emre aşık'ın kötü oyunu, serdar topraktepe'nin pozisyon bilgisizliği gibi mevzular sayesinde lube ayar isimli bu güzide şahıs şikeyi şakkadanak keşfediyor.
ha bir de vedat peker ve adamlarının yapmış olduğu bazı telefon konuşmaları var. orada da doğrudan ne bir şike ne de para transferi kanıtlanmış. ortada daha da büyük bir iddia var. telefon kayıtlarına göre o zamanki bursaspor yönetimi beşiktaşlı futbolculara teşvik primi önermiş, beşiktaşlı futbolcular da kabul etmemiş:
"h: bursa yendi, akçaabat yendi, istanbul yendi!
yd: ya berabere kalsak var ya kesin düşüyor takım! ulan bu reis var ya, büyük adam ya! yok abi, reis olmasa vallahi gelmezdim. takım harbi düşüyordu... beşiktaş'a prim yollamış bursa, çocuklar kabul etmemiş... o serdar, emre falan var ya! ah be abi! öyle bir şey olsa, kesin sahaya atlayacaktım.
h: ya tümer var ya tümer! tümer'le telefonda konuştum. "biz ..... bayıltırdık" diyor.
yd: 5 yaparlardı bizi 5, 5!
h: "fenerbahçe'nin karşında bizim için oynadılar. bizim için çalışan takımı kümeye göndermemiz ayıp olur" dedi.
yd: o çocuklar, bizim evlatlar var ya! onlardan allah razı olsun, babaya da söyledim... çocuklar bizi koridorda gördüler, hepsinin gözleri parlıyordu ya!"
bu garip gureba habercilikten sonra milliyet'in mail kutuları dolup taşıyor, lube ayar'a tepkiler yağıyor. o zaman gazetenin ombudsmanlığını yürüten derya sazak, 31 temmuz 2006 tarihli ombudsman köşesinde görüşünü şu şekilde açıklıyor:
"ombudsman'ın görüşü:
28 temmuz tarihli 'beşiktaş maçı sattı mı?' başlığı, bant kayıtlarını okuyan okurlarda futbolcularla ilgili kuşku uyandırmasına karşılık, bjk yönetimiyle rizespor arasında 'şike' yapıldığı konusunda ne tür delillere ulaşıldığı lube ayar'ın araştırma haberinde yer almıyor. ayrıca böyle bir dizi hazırlanırken spor servisi ile iletişim kurularak 2004'teki olayın aşamaları takip edilmeliydi.
beşiktaş'ın 'maçı satıp satmadığı'nı anlamak için sedat peker soruşturmasındaki bant kayıtları önemli bir tespit olmakla birlikte, hükümde bulunmaya yetmez!
arkası gelecekse, milliyet okurlarının beşiktaş dışındaki kulüplerle ilgili dizi beklentilerini yazı işleri'ne iletiriz."
http://www.milliyet.com.tr/2006/07/31/ombudsman/aokur.html
yani şimdi bir haber düşünün. bu haber bir suç şebekesinin telefon konuşma kayıtlarına dayanıyor. kayıtlarda söylenenlerin hepsi doğru bile kabul edilse çok çok birkaç futbolcu hakkında ve bursaspor kulübü hakkında kötü söz söylemek mümkün. çok sayıda bursaspor taraftarının nefretini bileyen, bakış açılarını manipüle eden bu yazı bizzat bursaspor'u teşvik primi göndermekle itham etmekte, beşiktaş'ı şikeci göstermek için ise 78. dakikada yapılan oyuncu değişikliğinden medet ummaktadır. olan oldu, yıllar süren nefret artık onarılmaz bir noktaya geldi ama yine de kıyıda köşede aklı selim taraftar kaldıysa onlara sesleniyorum.
sizi bugünkü nefrete taşıyan haberin ve habercinin kalibresi işte bu kadardır. lube ayar, bizzat kendi gazetesinin ombudsmanı tarafından eleştirilen tevatürden öte bir haberiyle bugün halen cayır cayır yanmakta olan desteksiz, anlamsız bir nefretin meşalesi olmuştur. lütfen şu anlamsız ateşi artık söndürün. kendi kulübünüzü teşvik primi almakla suçlayan bir haberden destek alarak beşiktaş'ı suçlamaktan artık vazgeçin...
6 Aralık 2010 Pazartesi
Gün ve Gece
Bugün için İstanbul gibi bir şehirde haftanın dört günü maç yapılabilen bir ligde, bütün önemli karşılaşmaları akşam saatine tepiştirmek cinyaetten farksız duruyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, gündüz oynama fırsatı olduğu halde akşam maçı oynanmasının mantıklı bir izahını yapmak mümkün değil. Beşiktaş ile Bursaspor bu hafta pazar günü ligimiz için oldukça radikal sayılabilecek bir kararla öğleden sonra saat 2'de maç yaptılar. Maçın o saate alınmasının tek sebebi ise iki takımın oynadığı veya oynayacağı Avrupa maçlarının vakit sıkıştırmasıydı. Oynanan karşılaşma sonrası basında yer alan haberlere göre, stadyumdaki tüm biletler satılmış. Pazar günü öğle vakti oynanan maçın hasılatı sezonun en yüksek hasılatıymış.
Gündüz maçı neden faydalıdır gelin madde madde sıralayalım:
-Stadyumlar, gece maçlarında müthiş miktarda elektirk enerjisi tüketir. Gündüz maçında bu yaşanmaz.
-Birçok büyük şehirde yaşanan trafik ve ulaşım sıkıntısı yüzünden maça gelmek isteyen kişiler ertesi gün işine, okuluna gideceği için ve maç bitimi eve çok geç bir saatte dönebileceği için maça gelmekten vazgeçiyorlar. Gündüz maçları (özellikle Pazar günleri) her zaman daha fazla seyirci sağlar.
-Maç saatine kadar alınan alkol miktarında azalma olur, maçın yapıldığı mahalde daha az olay çıkar. (Beşiktaş-Bursa gibi gergin konularda ne yazık ki alkol bir etken olamıyor)
-Özellikle sonbahar ve kış başlangıcı aylarında tribündeki taraftarın ve sahadaki futbolcunun gün ışığından ve ısısından faydalanmasını sağlamak gerekli. Ülkemizin birçok ilinde özellikle karasal iklimin yaşandığı yerlerde gündüz ve gece sıcaklığı arasında ciddi farklar oluşuyor. Soğuk hava, futbolu her zaman olumsuz etkiler.
Bu maddeleri daha da artırmak mümkün. İşin özü ise aynı ve değişmiyor. Gündüz maçı güzeldir...
3 Aralık 2010 Cuma
Manuel Fernandes
Etiketler:Jokond,manuel fernandes | 38
Yorum
İyi Polis Kötü Polis: Sofya Deplasmanı
İYİ POLİS
-İkinci yarıda kaptanlık pazubandını takan Guti'nin oyuna daha başka bir şevkle sarıldığını fark ettiniz mi? Türkiye'ye çok yıldız oyuncu geldi, ama böylesi hiç gelmedi. Mütevazi, çalışkan, hırslı, iyi niyetli ve mükemmel bir oyuncu. Zerre kompleksi yok Guti'nin, kimseye derebeylik tasladığı da yok. İşini sadece işini yapıyor ve onu da gözümüzün pasını silerek yapıyor. Helal olsun, yüz kere bin kere helal olsun.
-Ali Küçik için şimdiden çok umutlu şeyler söylemek yanlış olur. Yakın dönemde Necip dışında Beşiktaş çok fazla altyapı faciası yaşadı. Batuhan, Serdar Özkan, İbrahim Kaş gibi isimler Beşiktaş tribünlerini umutlandırıp utandıran isimler olarak arkalarından gelecek genç futbolculara da büyük zararlar verdiler. Ali Küçik, tek maçlık performansıyla göz doldurdu. Ağabeyi Nobre'nin 45 dakika boyunca başarıyla yürüttüğü defansif forvet görevini tekrar ofansife çevirmesi bile yeterli geldi. Kaçırdığı gol ise hem 100. gol olabilme şansı hem de Beşiktaş'ın çocuğundan gelebilme fetişi açısından zevksiz ve heyecansız izlenen maçta çok kişiyi koltuğunda zıplatmıştır muhtemelen.
-Hilbert, sağ açık/kanat oyuncusu olarak göz doldurmak için geldiği Beşiktaş'ta mecburi sağ bek görevini başka bir form haline getirmeye başladı. Maç boyunca, müthiş bir fizik gücü ortaya koyarak 90 metrelik sağ parkurda adeta ciğerlerini parçalıyor. Dünkü maçta çoğu atakta ve savunmada rakibi geren, zorlayan oyun anlayışıyla takdiri hak etti.
-Kalede çok sağlam bir Cenk var, uzun zamandır gözler böyle bir kaleci görmedi. Müthiş çevik, önsezileri çok gelişmiş, pozisyonları birkaç saniye öncesinden adeta kokluyor ve ona göre konumunu alıyor. Topu oyuna sokmak ve savunmacılarla aynı dili konuşmak konularında çabasını artırması gerekiyor.
-Star TV spor spikeri Cem Yılmaz, sakin ve duru anlatımıyla bizi Ertem Şener, İlker Yasin gibi facialardan en azından bir maçlığına da olsa uzak tuttu. Sağolsun varolsun...
KÖTÜ POLİS
-Hakan Arıkan'ın defalarca aynı golü yemesi şanssızlık, formsuzluk, konsantre kaybı gibi geçici sebeplerle açıklanabilir mi? Dün bir kez daha şahit olduk, Hakan topa çıkmayı bilmiyor. Topun ritmini bilmeyen kaleciden medet ummamak lazım. Sezon başında Hakan'ı Galatasaray'ın transfer etmek istemesinden bazı şeyleri anlamamız gerekiyordu ama kısmet değilmiş.
-"Nobre neden böyle" diye abes bir soruyla bu paragrafa başlamak yanlış olur. Galatasaray maçının son 30 dakikalık kısmında -Hagi'nin de taktiksel ikramıyla- göz dolduran, golünü de atan Nobre, oyunda kaldığı süre boyunca Beşiktaş'ın ataklarını piç etmek için büyük bir emek ortaya koydu. Her zamanki gibi orta sahaya kadar geldiği zamanlarda Nobre'nin ayağına gelen her top ayarsız, düzensiz bir şekilde rakibe geçti. Sakatlanması Beşiktaş'ın hayrına mı olacak şerrine mi olacak önümüzdeki üç haftada çok net bir şekilde bunu test edebileceğiz.
-Kötü polis kısmında Schuster de var. Oynattığı futbol, saha içi taktikler veya dizilişler değil burada olmasının sebebi. Beşiktaş kafilesi Sofya'ya Fatih Tekke olmadan gitti. 18 kişilik kadronun içinde oynaması imkansız olan Quaresma da vardı. Schuster'in yapmış olduğu bu hareketin mantığı yok. Sürekli A takımla antremana çıkan, sakatlığı bulunmayan, iyi bir alternatif olması muhtemel Fatih kadroda yok, canımızın ciğerimizin bir parçası olsa da maçta oynaması imkansız olan Quaresma kadroda var. Fatih eğer bu takımda bir daha oynamayacaksa neden A takımla idmana çıkıyor? Eğer ileride oynama ihtimali varsa neden 18 kişilk kadroya sakat adam konarak adeta taşak geçiliyor? Schuster'in belirsizliği bir an önce sonlandırması gerekiyor.
-Cska rejisi ve kamera ekibi berbat ötesi yayıncılık anlayışlarıyla bizi çok eskilere götürürken sağolsun taraftarlarının ses bombalı, meşaleli görgüsüzlüğü de uzun bir süre daha mazide kalmamızı sağladı.
30 Kasım 2010 Salı
Bir zamanlar Schuster
Etiketler:Bernd Schuster,Jokond | 10
Yorum
29 Kasım 2010 Pazartesi
Beşiktaş aşktır aşk...
Beşiktaş, çetelesini tuttuğunuz kulüp borç defterinden ibaret değildir...
Beşiktaş, resmi ve özel her türlü kurumunun paldır küldür, programsız yoluna devam ettiği bir ülkede uzun vadeli profesyonel planlama ve yapılanmanın aranacağı ve olmadığı için yerin dibine sokulacağı bir kulüp değildir...
Beşiktaş, amigoluk düzeyinde bir futbolcunun saplantılı sevgisine bürünüp aynı mevkideki rakibine sabah akşam sallayan bir taraftar olarak övünmek değildir...
Beşiktaş, diziliş rakamlarının arasında kaybolup 11 adamı langırt değneğine çevirmek değildir.
Beşiktaş, ölümüne ve kör muhalefet değildir...
Beşiktaş, sabah akşam aynı şeyleri tekrar edip galibiyet sevincine limon sıkmak değildir...
Beşiktaş,sürekli ertesi günü düşünüp bugünün tadını kaçırmak değildir...
Beşiktaş, hayatında istediği hazzı alamayanların kendi prensiplerini ve ahlaklarını mukayese edip mastürbasyon yaptıkları gülden bir kale hiç değildir...
Beşiktaş her şeydir, her şeyden bir parçadır...
Aslına bakarsanız nihayetinde, Sarı Fırtına Metin Tekin'in tam da o yayvan ve afili ağızla tv ekranından haykırdığı gibi:
Beşiktaş AŞKTIR AŞK...
Anlayana, anlayabilene...
Beşiktaş, resmi ve özel her türlü kurumunun paldır küldür, programsız yoluna devam ettiği bir ülkede uzun vadeli profesyonel planlama ve yapılanmanın aranacağı ve olmadığı için yerin dibine sokulacağı bir kulüp değildir...
Beşiktaş, amigoluk düzeyinde bir futbolcunun saplantılı sevgisine bürünüp aynı mevkideki rakibine sabah akşam sallayan bir taraftar olarak övünmek değildir...
Beşiktaş, diziliş rakamlarının arasında kaybolup 11 adamı langırt değneğine çevirmek değildir.
Beşiktaş, ölümüne ve kör muhalefet değildir...
Beşiktaş, sabah akşam aynı şeyleri tekrar edip galibiyet sevincine limon sıkmak değildir...
Beşiktaş,sürekli ertesi günü düşünüp bugünün tadını kaçırmak değildir...
Beşiktaş, hayatında istediği hazzı alamayanların kendi prensiplerini ve ahlaklarını mukayese edip mastürbasyon yaptıkları gülden bir kale hiç değildir...
Beşiktaş her şeydir, her şeyden bir parçadır...
Aslına bakarsanız nihayetinde, Sarı Fırtına Metin Tekin'in tam da o yayvan ve afili ağızla tv ekranından haykırdığı gibi:
Beşiktaş AŞKTIR AŞK...
Anlayana, anlayabilene...
28 Kasım 2010 Pazar
Sen Allah'ın Bir Lütfusun
Etiketler:Guti Hernandez,Jokond | 29
Yorum
22 Kasım 2010 Pazartesi
3 Manchester: 2 Galibiyet Tek Zafer
Tarih 20 Ekim 1993.
Old Trafford'da bir Türk takımı sahaya çıkıyor.
Karşısında dönemin en iyisi Manchester United var.
Bir tarafta Schmeichel, Paul Ince, Cantona, Robson ve daha niceleri...
Diğer tarafta Kubilay, Hakan, Arif ve diğerleri...
Maça kırmızı şeytanlar çok iyi başlıyor, şutlar, muhteşem paslar, artistik hareketler...
Daha 15. dakika dolmadan iki farklı mağlubiyetle Türklerinin boynu bükülüyor...
Fakat işte tam da o esnada başka bir şey yaşanıyor...
Bir isyan, bir çığlık yükseliyor Old Trafford'da...
15 dakikadır top yüzü görmeyen oyuncular bir anda şahlanıyor, korkuyu silip atıyor...
Maç bittiğinde İngilizlerin gri yüzleri beyaza kesmiş, skor tahtasında 3-3 yazıyor...
***
Tarih 30 Ekim 1996.
Old Tarfford'da bir Türk takımı daha sahne alıyor.
Karşısında yine her zamanki gibi güçlü bir Manchester United var.
Maç boyunca Manchester direkleri dövüyor.
Sağdan, soldan, ortadan çekilen şutların ve ortaların haddi hesabı yok.
80 dakika direnen Türk takımı, iki futbolcusuyla atağa çıkıyor.
Ceza sahası yayında topla buluşan Boliç'in vuruşunda o top rakibin ayağından aldığı falsoyla doksana gidiyor.
Manchester United 40 yıl sonra sahasından mağlup ayrılıyor.
***
Tarih 25 Kasım 2009.
Old Trafford'da yine ve yeniden bir Türk takımı yeşil çimlere ayak basıyor.
Karşısında asla eskimeyen, modası hiç geçmeyen bir Manchester var.
Yedekleri bile Türkiye'de yılın futbolcusu seçilecek İngiliz takımı maça iyi başlıyor.
Sağlı sollu ataklarla Türk takımına zor anlar yaşatıyorlar.
Türk takımı aşırı kontrollü ve takım savunması oyunuyla ayakta kalmaya çalışıyor.
Orta sahada yaşanan güzel paslaşmalar sonrası Tello 35 metreden topa vuruyor.
Rakibine çarpan top kaleciyi de aldatarak tam köşeye gidiyor ve gol!
Hemen akabinde Fink'in düzgün vuruşu direkten dönüyor
2 atak ve 1 gol
Son dakikalarda Ertem Şener Rüştü'nün öpmedik yerini bırakmıyor...
Bir Türk takımı daha İngiltere'den galibiyetle ayrılıyor
***
Şimdi kendimize soralım. Üç büyük Türk takımı bu sahada mücadele verdi. İkisi yendi, biri berabere kaldı. Sizce bu maçlardan hangisi gerçek bir zaferdi? Kaderine boyun eğmeyip, önlemci anlayıştan hücumcu anlayışa geçen ve berabere kalan Galatasaray mı? Yoksa buldukları birkaç pozisyondan birini gol yapan, disiplinli ve "şanslı" savunmaları sayesinde galip gelen Fenerbahçe ve Beşiktaş mı?
Gerçek zaferin ne olduğuna karar verdiğinizde, sütten çıkmış ak kaşık olmasa da Schuster hakkındaki fikirlerinizi de belirlemiş olacaksınız. Schuster illa ki bu ligi öğrenecek, hatalarından ders alacak ama kimse çağdaş futbolu bu adama öğretmeye kalkmasın. Geçen sene Diyarbakır formasıyla bir anda kendini yere atıp oyunun 5 dakika soğumasına sebep olan ve bu kepazeliği televizyonda gevrek bir sırıtmayla profesyonellik diye anlatan kaleci Gökhan ve onun gibilerin yarattığı 60'lı zihniyetin karşısında, doğru veya yanlış düşündüğünü söylemekten sakınmayan Schuster zihniyetini bin kere tercih ederim. Çünkü tarih galibiyetleri yazar, zaferleri ise altın harflerle yazar. Schuster'de de tarihe altın harflerle geçebilecek o zaferin pırıltıları var, yürekten inanıyorum...
Etiketler:Bernd Schuster,Jokond | 46
Yorum
8 Kasım 2010 Pazartesi
Kötü Polis: Kasımpaşa Maçı
Bernd Schuster: Son yıllarda Türkiye'ye gelip en fazla krediye sahip olan sayılı teknik direktörlerden birisi. Hücum futboluna olan yatkınlığı, futbolcu nezdindeki prestiji, Guti ve Q7'nin Beşiktaş'a gelmesinde etkili olması, sempatik tavırları, hafiften asi duruşu bu kredinin artmasını sağlayan etkenler oldu. Ama Türkiye ligini küçümsemesi, rakiplerini tartmaması, Tayfur etkenini hiç ama hiç kullanmaması, rotasyon denen nanenin iyice tadını kaçırması taraftarın canını acıtmaya başladı.
Schuster'in teknik ekibi: İşlerini hiç ama hiç iyi yapmıyorlar. Bu takımın kondisyonu gün geçtikçe eriyip gidiyor, sezon başı yüklemeler iyi yapılmamış, antrenman programlarında bariz problem gözüküyor, ayrıca bir takımda yedi tane futbolcunun arka adalesi çekiyorsa orada bir saçmalık var demektir. Mete Düren bunları araştırıyor mu acaba?
Rüştü Reçber: Hakan kardeşine adeta nazire yaptı. Sanki aralarında iddiaya tutuşmuşlar, en fantastik golü kim yiyecek diye müthiş bir yarış halindeler. Bu akşam yediği golü 15 değişik kamera açısından biz ekran başında izlerken o da aynı şekilde bizim gibi topa seyirciydi. Kariyerine, ismine yakışmayan rezalet bir gol yedi.
Erhan Güven: Aslında kendisinin çok büyük bir suçu yok. Onu Beşiktaş'a transfer eden, kiralık gittiği yerden geri getiren kişilere sormak lazım. Bu çocukta nasıl bir ışık gördünüz ki kadroya aldınız diye yakalarına yapışmak lazım. Savunması berbat, ayağında top tutamıyor, önündeki kanat oyuncusuna destek veremiyor, pısırık, güçsüz, oyun zekâsı çok düşük. Yahu bu adamı Beşiktaş'a getiren ışık nedir biri bana anlatsın?
Mehmet Aurelio: Bu adam bugüne kadarki futbol hayatında oyunu çift taraflı oynayabiliyor diye el üstünde tutulmuyor muydu? Şayet Schuster'in kesin emri değilse bir adam neden maç boyunca yanlama pas yapar? Hiç mi atağa kalkmaz, hiç mi iki çalım denemez, adam eksiltmez?
Holosko: Bu arkadaş geçen seneki Kasımpaşa maçında tatile çıktı, o günden beri dönmedi. Yerine gönderdiği bu Holosko benzeri vatandaş ise tv programı aracılığıyla çekilişe katılıp Beşiktaşlı futbolcularla tanışmaya hak kazanmış hevesli bir delikanlı. Nasıl bir çekilişse artık, sahaya çıkıp topa vurmasına da izin vermişler. Sağa sola koşturuyor, top ayağına çarpıyor, heyecanı yüzüne yansıyor.
Futbolcusunu ıslıklayan taraftar: Allah belanızı versin. Size Beşiktaşlı diyenin de Allah belasını versin. Siz daha önce yoktunuz, nereden türediyseniz bir an önce habis yuvanızı bulup kurutmak lazım.
Schuster'in teknik ekibi: İşlerini hiç ama hiç iyi yapmıyorlar. Bu takımın kondisyonu gün geçtikçe eriyip gidiyor, sezon başı yüklemeler iyi yapılmamış, antrenman programlarında bariz problem gözüküyor, ayrıca bir takımda yedi tane futbolcunun arka adalesi çekiyorsa orada bir saçmalık var demektir. Mete Düren bunları araştırıyor mu acaba?
Rüştü Reçber: Hakan kardeşine adeta nazire yaptı. Sanki aralarında iddiaya tutuşmuşlar, en fantastik golü kim yiyecek diye müthiş bir yarış halindeler. Bu akşam yediği golü 15 değişik kamera açısından biz ekran başında izlerken o da aynı şekilde bizim gibi topa seyirciydi. Kariyerine, ismine yakışmayan rezalet bir gol yedi.
Erhan Güven: Aslında kendisinin çok büyük bir suçu yok. Onu Beşiktaş'a transfer eden, kiralık gittiği yerden geri getiren kişilere sormak lazım. Bu çocukta nasıl bir ışık gördünüz ki kadroya aldınız diye yakalarına yapışmak lazım. Savunması berbat, ayağında top tutamıyor, önündeki kanat oyuncusuna destek veremiyor, pısırık, güçsüz, oyun zekâsı çok düşük. Yahu bu adamı Beşiktaş'a getiren ışık nedir biri bana anlatsın?
Mehmet Aurelio: Bu adam bugüne kadarki futbol hayatında oyunu çift taraflı oynayabiliyor diye el üstünde tutulmuyor muydu? Şayet Schuster'in kesin emri değilse bir adam neden maç boyunca yanlama pas yapar? Hiç mi atağa kalkmaz, hiç mi iki çalım denemez, adam eksiltmez?
Holosko: Bu arkadaş geçen seneki Kasımpaşa maçında tatile çıktı, o günden beri dönmedi. Yerine gönderdiği bu Holosko benzeri vatandaş ise tv programı aracılığıyla çekilişe katılıp Beşiktaşlı futbolcularla tanışmaya hak kazanmış hevesli bir delikanlı. Nasıl bir çekilişse artık, sahaya çıkıp topa vurmasına da izin vermişler. Sağa sola koşturuyor, top ayağına çarpıyor, heyecanı yüzüne yansıyor.
Futbolcusunu ıslıklayan taraftar: Allah belanızı versin. Size Beşiktaşlı diyenin de Allah belasını versin. Siz daha önce yoktunuz, nereden türediyseniz bir an önce habis yuvanızı bulup kurutmak lazım.
2 Kasım 2010 Salı
UEFA mı? Lig mi? Kupa mı?
Bugün her Beşiktaşlının kendisine sorması gereken soru budur. Bu kadro, bu yapı birden fazla turnuvayı ne kadar götürebilir? Herhangi bir Türk takımı şu anki kadrolarıyla kaç farklı turnuvada aynı anda mücadele edip başarı gösterebilir?
Beşiktaş, önümüzdeki dönemde çok zorlu bir yarışın içine girecek. Porto deplasmanında alınacak mağlubiyetle zora girebilecek bir UEFA Avrupa Ligi, her maçı final gibi oynanması gereken bir Spor Toto Süper Ligi, Trabzonspor ve Manisaspor gibi iki dişli rakibin bulunduğu Ziraat Türkiye Kupası eleme grubu...
İstediğiniz kadar rotasyon yapın, en iyimser tahminle sakatsız kadronun yıl sonuna kadar korunduğunu düşünün yine de bu kadro derinliğiyle üç kulvarda birden mücadele edemezsiniz. Ne mental ne de fiziksel yapı buna uygun duruyor. Ya devre arasında çok ciddi takviyeler yapılacak -ki imkansız- ya da bu turnuvalardan birine öncelik verilecek başka çaresi yok. Bu noktada şahsi temennim, UEFA Avrupa Ligi'nin öncelikli olarak ele alınmasıdır. Şu anki kadro yapısı ve teknik direktör zihniyeti UEFA'da büyük bir başarı kazanmayı sağlayacak her şey sahip. Ama bu kadronun sırtına taşıyamayacağı diğer yükleri de eklerseniz evdeki bulgurdan da olursunuz. Üç kulvarda birden yürürken üst üste kazaya uğramak veya öncelikli hedefin peşinden koşmak. Acilen bir seçim yapılması gerekiyor...
Etiketler:Jokond,Uefa Avrupa Ligi | 33
Yorum
30 Ekim 2010 Cumartesi
Farz
Gölköy adında bir yer varmış gelibolu'da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"ben kendimi bildim bileli bu böyledir"
Diyor muhtar:
29 ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"yaşasın cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumuzun
Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet
CAN YÜCEL - YAŞASIN CUMHURİYET
21 Ekim 2010 Perşembe
Kötü Polis: Porto Maçı
Etiketler:hakan arıkan,Jokond | 53
Yorum
11 Ekim 2010 Pazartesi
Ağla sömürgem ağla
Beşiktaş, üst üste kazandığı efsanevi üç şampiyonluk döneminden sonra en sağlam dönemini Mircea Lucescu ile birlikte 2002-2003 sezonunda yaşamıştı. Sapasağlam bir defans kurgusu, taş gibi orta saha ve deli dolu bir hücum hattı önüne gelene acımadan saldırıyordu. Şampiyonlukla, rekorlarla taçlanan o şahane sezonun taraftar açısından tek burukluğu Pascal Nouma'nın gönderiliş şeklidir. Ezeli rakip Fenerbahçe'yi adeta ezerek sahasında yenen Beşiktaş, o mutlu bahar akşamında Nouma'yı şortun içinde gezen bir el sebebiyle kapı dışarı etti.
Bu hikayeyi hepimiz çok iyi biliyoruz ama bugüne kadar birinci ağızlardan açıklanmadığı için hep sürüncemede kalan bazı konular da vardı. Benim açımdan mevzunun merak uyandıran en önemli hususlarından birisi de Nouma'ya Federasyonun vermiş olduğu 7 aylık cezadır. Neden 6 ay veya 12 ay gibi dönemlik bir ceza değil de 7 ay?
Dün akşam Beşiktaş'ın eski yöneticilerinden Levent Erdoğan'ın yine her zamanki gaza gelişlerinden biri sonucunda yapmış olduğu açıklama, akıllara kazınan bu soru işaretini ortadan kaldırmış oldu. O Beşiktaş duruşu dedikleri ahlaki bütünlüğün Serdar Bilgili döneminde nasıl yerle yeksan edildiğinin en güzel göstergesi işte bu açıklamada ortaya konuyor:
"Pascal'a büyük haksızlık yapılmıştır, keşke onun gibi yüreği Beşiktaş sevgisiyle dolu futbolcular gelse de aynı hareketleri yapsa. Benim yaşım 70 oldu ve 70 yaşında artık şu gerçeği açıklamak istiyorum. Pascal'ın o hareketini yaptığı günün ertesi günü kulüpte Hüsnü Güreli'nin başkanlığında acil bir toplantı yapıldı. Kulüpte para olmadığından ve Pascal da maliyetli bir oyuncu olduğundan bu fırsatı kullanıp Pascal'ı gönderme kararı alındı. Keşke bu yanlış o zaman yapılmasaydı."
haber1903.com'un konuyla ilgili görüştüğü, ismi saklı bir yönetici ise bombayı patlatıyor:
"O gün çok stresli bir gündü, federasyonun Pascal'a 3 ay gibi bir ceza vereceğini öğrenmiştik, 3 ay sonra zaten ligler bitecekti. Pascal'ın sözleşmesinde de federasyon tarafından 6 aydan fazla ceza alırsa sözleşmesi hiçbir ücret ödenmeden tek taraflı fesh edilebilir maddesi vardı. Bunun üzerine Beşiktaş yönetimi federasyonu arayarak 3 ay yerine 7 ay ceza verilmesini istedi. Federasyon da Beşiktaş'ın bu isteğini gerçekleştirdi ve 7 ay ceza verdi. Kulüp Pascal'ın sözleşmesini tek taraflı fesh etti."
Alın size muhteşem Beşiktaş yönetimi, geleceğin vizyonu Serdar Bilgili, Hüsnü Güreli ve saz arkadaşları. Her ne şartta olursa olsun, Beşiktaşlı bir insan nasıl federasyonu arayarak kendi futbolcusuna verilen cezayı artırabilir? Diğer yandan, bu nasıl bir federasyondur? UEFA kriterlerine bağlı olarak işlemlerini sürdüren Türkiye Futbol Federasyonu böyle bir ucuzluğa, basitliğe nasıl alet olabilir? Köy kahvesi mi yönetiyorsunuz beyler? Hak, hukuk, adalet bu kadar ucuz mu sizin için?
2010 yılında hala Serdar Bilgili, Hüsnü Güreli gibi isimleri özlemle ananlara ders olsun bu. Kendi futbolcusunun cezasını telefon siparişiyle yükselten bu adamlara yazıklar olsun. Vermesi, ödemesi gereken futbolcu maaşını ödememek için taklalar atan, asırlık tarihe leke süren bu cingöz recailere eyvahlar olsun...
"ağla sömürgem...
buralarda döne döne-mem! artık bir yeşile dolmasak da anılardan haz kalır
Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/siirler/25234-goc-gecer-gecer-ayriliklar-baladi-bize-boyle-pay-kalir.html#post194225
sen de bir zaman duyarsın
bir gün bir taze mezar kazılır
ardında bir dağınık gazel ile, kül ile
istanbul’da bir ölü kartal kalır... "
5 Ekim 2010 Salı
Düğün ve Cenaze
"BJK Nevzat Demir Tesisleri'nde saat 11.00'de yapılacak olan imza törenine Başkanımız Yıldırım Demirören'in yanı sıra; Genel Sekreterimiz Fahrettin Curoğlu, Muhasip Üye ve Asbaşkanımız Engin Baltacı, Mali İşlerden ve Sponsorluklardan Sorumlu Asbaşkanımız Ertunç Soğancıoğlu, Futbol Komitesi Başkanı ve Asbaşkanımız Serdal Adalı, Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş, Şekerbank Genel Müdürü Meriç Uluşahin ve Bank Pozitif'in CEO'su Hasan Akçakayalıoğlu katılacaktır."
www.bjk.com.tr
Dünya üzerinde kaç kurum, kuruluş veya şirket aldığı borç için tören yapar? Hele ki bu bir futbol kulübüyse, borç batağında yüzüyorsa, aldığı parayı günü kurtarmak için kullanacaksa ne diye tören yapar? Bir de kırmızı kurdela kessinler, törenden sonra pastadan dansöz çıkarsınlar bari. Rahmetli Özhan Canaydın döneminde, Ali Sami Yen Stadyumu'nda çökmek üzere olan kale arkasında yama ve tadilat yapılmıştı hatırlarsınız. Söz konusu tadilat sonrası Canaydın ve ekibi kurdelalı bir törenle kale arkasını kullanıma açmıştı! O günden beri yapılan en saçma tören budur. Camiamıza hayırlı uğurlu olsun...
www.bjk.com.tr
Dünya üzerinde kaç kurum, kuruluş veya şirket aldığı borç için tören yapar? Hele ki bu bir futbol kulübüyse, borç batağında yüzüyorsa, aldığı parayı günü kurtarmak için kullanacaksa ne diye tören yapar? Bir de kırmızı kurdela kessinler, törenden sonra pastadan dansöz çıkarsınlar bari. Rahmetli Özhan Canaydın döneminde, Ali Sami Yen Stadyumu'nda çökmek üzere olan kale arkasında yama ve tadilat yapılmıştı hatırlarsınız. Söz konusu tadilat sonrası Canaydın ve ekibi kurdelalı bir törenle kale arkasını kullanıma açmıştı! O günden beri yapılan en saçma tören budur. Camiamıza hayırlı uğurlu olsun...
30 Eylül 2010 Perşembe
Yaşar Kurt, Yağmur, Gol, Ofsayt, Sen ve Ben...
Doksanlı yıllar...
Okul çıkışında çiseleyen aralık yağmuruna siper ettiğimiz fizik kitabını başımızın üstünde tuta tuta okuldan çıkıyoruz. Milli Eğitim müfredatı ve takım taklavatı o zamanlarda biz lise öğrencilerinden öyle bir tiksiniyor ki sabahın 11'inde okul bitiyor. İlk dersin sabah saat kaçta başladığını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. O sabah mahmurluğunda, daha hayat yeni başlıyorken, daha gün ortasına bile gelmemişken biz okuldan çıkıyoruz. Hemen heybetli lise binasının tam karşısında kalelenmiş kafeye kapağı atıyoruz. Ceketin iç cebine zulalanmış ezik büzük sigara paketinden tekliği avuç içinde düzleştirip dudaklarımıza götürüyoruz. Aralık yağmuru, yeni yakılmış sigara ve kalkık omuzlar. İşte şimdi artık tam anlamıyla erkek olduk...
O zamanlarda kırmızı kurdelalı bir kız var. Bir de Yaşar Kurt. Kızları seviyoruz, Yaşar abiyi dinliyoruz. Yaşar abiyi dinledikçe kızları daha da çok seviyoruz. Lisenin karşısında sürekli vakit geçirip o gün üçüncü kez demlenmiş çaya, kavanozun tortusundan yapılmış kahveye eşek yükü para döktüğümüz kafede beni hayata bağlayan tek şey kırmızı kurdelalı kız ve Yaşar Kurt'un sesi...
"Olduğun yerden daha uzaklara seni götüren tek şey müzik" Bana lisede ne öğrendin deseler bunu söylerim. O gün de öyle oluyor, biraz uzaklara gidiyorum...
Tam transa geçmişken yanımdaki arkadaşın dürtüklemesiyle kendime geliyorum. Kırmızı kurdelalı kız, karşı kaldırımda birkaç arkadaşıyla konuşuyor, yanındaki kızlardan biri sözüm ona çaktırmadan beni gösteriyor. Normal şartlar altında üç ay boyunca aynı noktada dikilen bir organizmanın nihayetinde fark edilmesi kabul edilebilir bir durum olsa da o zamanki gençliğin verdiği cehalet sanrısıyla beni fark etmelerine şaşırıyorum. Çaktırmadan sinyalle gösterilen ben, kısa bir zaman içinde parmak uçlarının hedefi olmayı başlayınca telaşlanıyorum, yüzüm kızarıyor, süveterimin içine girip kaybolmak istiyorum ama nafile. Gözümü kapatıp, kalp ritmimi Yaşar abinin şarkılarına endekslediğim anda tekrar gözümü açtığımda kırmızı kurdelalı kızın gülümseyen bir yüz ifadesiyle bana doğru yürüdüğünü görüyorum. Futbol maçı başlamak üzere...
"Sevgili futbolseverler, İnönü stadını bilenler için söylüyorum, Beşiktaş yapılan para atışı sonucunda ilk yarıda denize bakan kaleyi değil diğerini alacak. Kaptan Tayfur topun başında, maç az sonra başlayacak..."
Bir kez daha gözlerimi kapatıp açıyorum, hayalin çeşmesinde dudaklarım musluğa dayalı gibi ama görüyorum ki bu sefer gerçek ve kırmızı kurdelalı kız hala bana doğru yürüyor. Normalde üç saniyede bitecek adımlar, saatler gibi sürüyor. Kalbim yerinden fılrayacak gibi. Ben şimdi ne diyeceğim? Nasıl durmalıyım? Elimi cebime atsam, göğüs hizasında kollarımı birleştirsem, yok yok arkada mı birleştirsem?
Bütün bu hengamenin orta yerinde kiraz dudaklı, saçları çilek kokulu, kestane gözlü, kırmızı kurdelalı kızın sesini duyuyorum ilk defa. Yüzüme bakıp gülümserken rahatça yöneltiyor sorusunu:
-Sen de mi lojmanlarda oturuyorsun?
Lojmanlar dediği yer şehrin batı tarafı. Yürüsen on ,on beş dakikada gidersin. Aylardır sapık gibi kızın peşindeyim zaten, evinin kapı numarasını bile biliyorum. Benim ev tam ters istikamette olmasına karşın kızın mahallesini kendi evimin sokağından daha iyi tanır hale gelmişim. Ne diyeyim ki ben şimdi?
-Evet, o taraflarda oturuyorum.
-Beraber yürüyelim mi?
-Elbette
"Münch topun gerisinde. Ceza sahasına bakıyor, köşe vuruşunu kullandı arka direkte Nouma, harika bir kafa vuruşu! Son anda Sergi çizgiden çıkarıyor top ceza sahası yayına açıldı, Nihat gelişine vurdu ve az farkla top dışarı çıkıyor. Mükemmel başladık, haydi Beşiktaş aynen devam...!"
Ve beraber yürümeye başlıyoruz. Haftanın dört günü servisle evine giden, sadece cumaları evi okula yakın olan teyzesine gittiği için tabanvay kullanan bu hanım kızımız hafif yağmurlu bir Aralık ikindisinde benimle yürümeyi seçiyor. Yaşar abi fonda çınlatıyor sesini:
Yürüdükçe arabaların içinden, kaldırımların köşesinden, avuçlarımın çizgilerinden geçiyorum. Ayaklarım gidiyor bir yerlere ama gönlüm, zihnim nerelerde belli değil. Yolda yürürken o konuşuyor, ben daha çok suskunum. Annesinden, iki yaş büyük ablasından, babasının işinden, teyzesinin kızından bahsediyor. Sanki on yıldır tanışıyoruz, son dört yılını da flörtle geçirmişiz gibi öyle rahat ki. Bir ara ayağı sendeler gibi oluyor önündeki su birikintisine basmamak için, kolundan tutuyorum ve çekiyorum taze masumiyet kokusunu içime...
"Tayfur orta sahada aldı topu, sağ kanattan Nihat kaçıyor önüne attı. Nihat çalım atayım derken topu fazla açıyor derken tekrar top önünde. Nihat kafasını kaldırdı ceza sahasına baktı ortayı yaptı Ahmet Dursun ön direkte vurdu ve gol! Beşiktaş dünya devi karşısında 1-0 öne geçiyor!"
Yürüdükçe yollar daha da uzuyor sanki. Suskunluğum gittikçe heyecanımı belli etmeye başlıyor. Keşke böyle zamanlarda bir fon müziği olsa, arkadan verebilse insan. Sessizliğin o güdük duruşunu bir nebze olsa kapatabilse. İşte o ölüm sessizliğinin verdiği hasardan mıdır nedir tak diye soruyorum:
-Erkek arkadaşın var mı?
Gülümsüyor. Halbuki istese çok rahat beni tersleyebilir, kıvrandırabilir. Bir kadının kendisini en güçlü hissedeceği anlardan birinin baş kahramanı olduğunun farkında değil. 16 yaşında gencecik bir kızın masumiyeti var onda. Belki yıllar sonra aklına düştüğünde bu hatıra, hınzırca gülümseyecek. Tipik kadın ruhuyla neden biraz olsun çocuğu süründürmedim diye iç geçirecek, kimbilir...
-Hayır yok...
"İbrahim...solundan attı sağından geçti. Bravo İbrahim! İbrahim gidiyor, ortada Ahmet, arkadan Nouma da geldi. Nouma'ta attı pasını, Nouma Ahmet'i gördü. Haydi Ahmet, ikinci gole gidiyor Beşiktaş! Vuruyooor ve goooool! Ahmet Dursun golün adı! İbrahim hazırladı, Ahmet attı! Bugün ne kadar haykırsak az, Beşiktaş dünya devini adeta parçalıyor!"
Kısa bir süre sonra lojmanların önüne geliyoruz. Evimi soruyor, merak etme yakınlarda diyorum. Tam gitmek üzereyken, tokalaşacakken dayanamıyorum. Karşı sokakta, DSİ evlerinin önünde bir çardak var aklıma o geliyor. Sakin, gözlerden uzak bir yer. Biraz daha oturmayı, konuşmayı teklif ediyorum ümitsizce. Önce saatine bakıyor, sonra tokalı pabucunun ucunu toprağın içinde döndüre döndüre düşünmeye başlıyor. Başka zaman diyor önce. Omuzlarım tam düşerken, kabullenmek üzereyken kendi kendisine karşı çıkıyor, tamam diyor yürü gidelim...
"İbrahim sol kanatta, önündeki Münch'ü gördü. Münch topu düzeltti, içeride sadece Nouma var. Ortaladı, Nouma vurdu direkten döndü! Direkten döndü hakem devam ettiriyor! Hayır gol olması lazım, içerden geldi çünkü. Hakem yardımcı hakeme bakıyor evet! Verdi golü verdi! Beşiktaş skoru 3-0 yapıyor! Bu bir rüya olmalı, yok böyle bir futbol. Beşiktaş dünya devini ezdi geçti!"
Çardak ıslanmış, imdadıma fizik kitabım yetişiyor. İçindekiler kısmıyla oturma kısmını siliyor vektörler konu başlığı ile taban oluşturuyoruz. Mutluyuz, huzurluyuz. Elini tutmuyorum, yanağını okşamıyorum. Sadece göz göze gelip gülümsüyoruz. O yine genç kızlık çağında her kızın yaşadığı şeylerden bahsediyor. Ben sigara yakıyorum müsaade alıp, ara sıra etrafı kolaçan ediyorum. Yaklaşık yarım saatlik bir muhabbetten sonra kalkıyoruz. Tekrar lojmanların önüne geliyoruz. Hakem son düdüğü çalmak üzere. Tam vedalaşmışken, arkasını dönüp gidecekken dayanamayıp soruyorum:
-Bir daha ne zaman seni görürüm?
-Haftaya Ankara'ya taşınıyoruz, zor görüşürüz...
"4-1'lik Milan yenilgisinden sonra İstanbul'da dünya devi Barcelona'yı muhteşem bir futbol ve üç golle yenen Beşiktaş için rüya kısa sürdü. Ertesi hafta İngiltere'de Leeds United karşısında 6 gol birden yiyen kartallar, kendi sahalarında Leeds karşısında golsüz beraberlikle yetinmek zorunda kaldılar. Bir sonraki hafta yine İstanbul'da oynanan maçta Milan'a 2-0 mağlup olan Beşiktaş, son maçta da Barcelona'ya 5-0 mağlup olarak 4 puanla grubu son sırada tamamladı. İstanbul'da alınan Barcelona galibiyeti tatlı bir hatıra olarak kaldı..."
Orada öylece kalakaldım. Aylarca uzaktan takip ettiğim, ancak rüyalarımda elini tutabildiğim, deliler gibi aşık olduğum kırmızı kurdelalı, saçları çilek kokulu kız tam da bana rüya gibi bir gün yaşatmışken, içimi ısıtmışken koyup gidiyordu. Halbuki daha yeni başlamıştık, Avrupa'yı fethedecek finallere gidecektik. Bir dünya devi daha İnönü çimlerine gömülürken geleceğe umutla bakacaktık. Hayal oldu geçti şarkılar, goller ofsayta dönüştü, geride yine ben ve Yaşar Kurt'un buğulu sesi kaldı:
Okul çıkışında çiseleyen aralık yağmuruna siper ettiğimiz fizik kitabını başımızın üstünde tuta tuta okuldan çıkıyoruz. Milli Eğitim müfredatı ve takım taklavatı o zamanlarda biz lise öğrencilerinden öyle bir tiksiniyor ki sabahın 11'inde okul bitiyor. İlk dersin sabah saat kaçta başladığını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. O sabah mahmurluğunda, daha hayat yeni başlıyorken, daha gün ortasına bile gelmemişken biz okuldan çıkıyoruz. Hemen heybetli lise binasının tam karşısında kalelenmiş kafeye kapağı atıyoruz. Ceketin iç cebine zulalanmış ezik büzük sigara paketinden tekliği avuç içinde düzleştirip dudaklarımıza götürüyoruz. Aralık yağmuru, yeni yakılmış sigara ve kalkık omuzlar. İşte şimdi artık tam anlamıyla erkek olduk...
O zamanlarda kırmızı kurdelalı bir kız var. Bir de Yaşar Kurt. Kızları seviyoruz, Yaşar abiyi dinliyoruz. Yaşar abiyi dinledikçe kızları daha da çok seviyoruz. Lisenin karşısında sürekli vakit geçirip o gün üçüncü kez demlenmiş çaya, kavanozun tortusundan yapılmış kahveye eşek yükü para döktüğümüz kafede beni hayata bağlayan tek şey kırmızı kurdelalı kız ve Yaşar Kurt'un sesi...
"Olduğun yerden daha uzaklara seni götüren tek şey müzik" Bana lisede ne öğrendin deseler bunu söylerim. O gün de öyle oluyor, biraz uzaklara gidiyorum...
"ne zaman geldin ruhum ?
görmedim seni.
uçaktan atlarken unuttum galiba.
özledim..."
Tam transa geçmişken yanımdaki arkadaşın dürtüklemesiyle kendime geliyorum. Kırmızı kurdelalı kız, karşı kaldırımda birkaç arkadaşıyla konuşuyor, yanındaki kızlardan biri sözüm ona çaktırmadan beni gösteriyor. Normal şartlar altında üç ay boyunca aynı noktada dikilen bir organizmanın nihayetinde fark edilmesi kabul edilebilir bir durum olsa da o zamanki gençliğin verdiği cehalet sanrısıyla beni fark etmelerine şaşırıyorum. Çaktırmadan sinyalle gösterilen ben, kısa bir zaman içinde parmak uçlarının hedefi olmayı başlayınca telaşlanıyorum, yüzüm kızarıyor, süveterimin içine girip kaybolmak istiyorum ama nafile. Gözümü kapatıp, kalp ritmimi Yaşar abinin şarkılarına endekslediğim anda tekrar gözümü açtığımda kırmızı kurdelalı kızın gülümseyen bir yüz ifadesiyle bana doğru yürüdüğünü görüyorum. Futbol maçı başlamak üzere...
"Sevgili futbolseverler, İnönü stadını bilenler için söylüyorum, Beşiktaş yapılan para atışı sonucunda ilk yarıda denize bakan kaleyi değil diğerini alacak. Kaptan Tayfur topun başında, maç az sonra başlayacak..."
Bir kez daha gözlerimi kapatıp açıyorum, hayalin çeşmesinde dudaklarım musluğa dayalı gibi ama görüyorum ki bu sefer gerçek ve kırmızı kurdelalı kız hala bana doğru yürüyor. Normalde üç saniyede bitecek adımlar, saatler gibi sürüyor. Kalbim yerinden fılrayacak gibi. Ben şimdi ne diyeceğim? Nasıl durmalıyım? Elimi cebime atsam, göğüs hizasında kollarımı birleştirsem, yok yok arkada mı birleştirsem?
Bütün bu hengamenin orta yerinde kiraz dudaklı, saçları çilek kokulu, kestane gözlü, kırmızı kurdelalı kızın sesini duyuyorum ilk defa. Yüzüme bakıp gülümserken rahatça yöneltiyor sorusunu:
-Sen de mi lojmanlarda oturuyorsun?
Lojmanlar dediği yer şehrin batı tarafı. Yürüsen on ,on beş dakikada gidersin. Aylardır sapık gibi kızın peşindeyim zaten, evinin kapı numarasını bile biliyorum. Benim ev tam ters istikamette olmasına karşın kızın mahallesini kendi evimin sokağından daha iyi tanır hale gelmişim. Ne diyeyim ki ben şimdi?
-Evet, o taraflarda oturuyorum.
-Beraber yürüyelim mi?
-Elbette
"Münch topun gerisinde. Ceza sahasına bakıyor, köşe vuruşunu kullandı arka direkte Nouma, harika bir kafa vuruşu! Son anda Sergi çizgiden çıkarıyor top ceza sahası yayına açıldı, Nihat gelişine vurdu ve az farkla top dışarı çıkıyor. Mükemmel başladık, haydi Beşiktaş aynen devam...!"
Ve beraber yürümeye başlıyoruz. Haftanın dört günü servisle evine giden, sadece cumaları evi okula yakın olan teyzesine gittiği için tabanvay kullanan bu hanım kızımız hafif yağmurlu bir Aralık ikindisinde benimle yürümeyi seçiyor. Yaşar abi fonda çınlatıyor sesini:
"birgün çok yükseğe çıktı jonathan
bulutlara değdi kanadı
ve kendini denize bıraktı
ve kendini bıraktı..."
Yürüdükçe arabaların içinden, kaldırımların köşesinden, avuçlarımın çizgilerinden geçiyorum. Ayaklarım gidiyor bir yerlere ama gönlüm, zihnim nerelerde belli değil. Yolda yürürken o konuşuyor, ben daha çok suskunum. Annesinden, iki yaş büyük ablasından, babasının işinden, teyzesinin kızından bahsediyor. Sanki on yıldır tanışıyoruz, son dört yılını da flörtle geçirmişiz gibi öyle rahat ki. Bir ara ayağı sendeler gibi oluyor önündeki su birikintisine basmamak için, kolundan tutuyorum ve çekiyorum taze masumiyet kokusunu içime...
"Tayfur orta sahada aldı topu, sağ kanattan Nihat kaçıyor önüne attı. Nihat çalım atayım derken topu fazla açıyor derken tekrar top önünde. Nihat kafasını kaldırdı ceza sahasına baktı ortayı yaptı Ahmet Dursun ön direkte vurdu ve gol! Beşiktaş dünya devi karşısında 1-0 öne geçiyor!"
Yürüdükçe yollar daha da uzuyor sanki. Suskunluğum gittikçe heyecanımı belli etmeye başlıyor. Keşke böyle zamanlarda bir fon müziği olsa, arkadan verebilse insan. Sessizliğin o güdük duruşunu bir nebze olsa kapatabilse. İşte o ölüm sessizliğinin verdiği hasardan mıdır nedir tak diye soruyorum:
-Erkek arkadaşın var mı?
Gülümsüyor. Halbuki istese çok rahat beni tersleyebilir, kıvrandırabilir. Bir kadının kendisini en güçlü hissedeceği anlardan birinin baş kahramanı olduğunun farkında değil. 16 yaşında gencecik bir kızın masumiyeti var onda. Belki yıllar sonra aklına düştüğünde bu hatıra, hınzırca gülümseyecek. Tipik kadın ruhuyla neden biraz olsun çocuğu süründürmedim diye iç geçirecek, kimbilir...
-Hayır yok...
"İbrahim...solundan attı sağından geçti. Bravo İbrahim! İbrahim gidiyor, ortada Ahmet, arkadan Nouma da geldi. Nouma'ta attı pasını, Nouma Ahmet'i gördü. Haydi Ahmet, ikinci gole gidiyor Beşiktaş! Vuruyooor ve goooool! Ahmet Dursun golün adı! İbrahim hazırladı, Ahmet attı! Bugün ne kadar haykırsak az, Beşiktaş dünya devini adeta parçalıyor!"
Kısa bir süre sonra lojmanların önüne geliyoruz. Evimi soruyor, merak etme yakınlarda diyorum. Tam gitmek üzereyken, tokalaşacakken dayanamıyorum. Karşı sokakta, DSİ evlerinin önünde bir çardak var aklıma o geliyor. Sakin, gözlerden uzak bir yer. Biraz daha oturmayı, konuşmayı teklif ediyorum ümitsizce. Önce saatine bakıyor, sonra tokalı pabucunun ucunu toprağın içinde döndüre döndüre düşünmeye başlıyor. Başka zaman diyor önce. Omuzlarım tam düşerken, kabullenmek üzereyken kendi kendisine karşı çıkıyor, tamam diyor yürü gidelim...
"İbrahim sol kanatta, önündeki Münch'ü gördü. Münch topu düzeltti, içeride sadece Nouma var. Ortaladı, Nouma vurdu direkten döndü! Direkten döndü hakem devam ettiriyor! Hayır gol olması lazım, içerden geldi çünkü. Hakem yardımcı hakeme bakıyor evet! Verdi golü verdi! Beşiktaş skoru 3-0 yapıyor! Bu bir rüya olmalı, yok böyle bir futbol. Beşiktaş dünya devini ezdi geçti!"
Çardak ıslanmış, imdadıma fizik kitabım yetişiyor. İçindekiler kısmıyla oturma kısmını siliyor vektörler konu başlığı ile taban oluşturuyoruz. Mutluyuz, huzurluyuz. Elini tutmuyorum, yanağını okşamıyorum. Sadece göz göze gelip gülümsüyoruz. O yine genç kızlık çağında her kızın yaşadığı şeylerden bahsediyor. Ben sigara yakıyorum müsaade alıp, ara sıra etrafı kolaçan ediyorum. Yaklaşık yarım saatlik bir muhabbetten sonra kalkıyoruz. Tekrar lojmanların önüne geliyoruz. Hakem son düdüğü çalmak üzere. Tam vedalaşmışken, arkasını dönüp gidecekken dayanamayıp soruyorum:
-Bir daha ne zaman seni görürüm?
-Haftaya Ankara'ya taşınıyoruz, zor görüşürüz...
"4-1'lik Milan yenilgisinden sonra İstanbul'da dünya devi Barcelona'yı muhteşem bir futbol ve üç golle yenen Beşiktaş için rüya kısa sürdü. Ertesi hafta İngiltere'de Leeds United karşısında 6 gol birden yiyen kartallar, kendi sahalarında Leeds karşısında golsüz beraberlikle yetinmek zorunda kaldılar. Bir sonraki hafta yine İstanbul'da oynanan maçta Milan'a 2-0 mağlup olan Beşiktaş, son maçta da Barcelona'ya 5-0 mağlup olarak 4 puanla grubu son sırada tamamladı. İstanbul'da alınan Barcelona galibiyeti tatlı bir hatıra olarak kaldı..."
Orada öylece kalakaldım. Aylarca uzaktan takip ettiğim, ancak rüyalarımda elini tutabildiğim, deliler gibi aşık olduğum kırmızı kurdelalı, saçları çilek kokulu kız tam da bana rüya gibi bir gün yaşatmışken, içimi ısıtmışken koyup gidiyordu. Halbuki daha yeni başlamıştık, Avrupa'yı fethedecek finallere gidecektik. Bir dünya devi daha İnönü çimlerine gömülürken geleceğe umutla bakacaktık. Hayal oldu geçti şarkılar, goller ofsayta dönüştü, geride yine ben ve Yaşar Kurt'un buğulu sesi kaldı:
"sarıl bana ruhum
ne olur sar beni.
çığlıklar geçti üstümden
bulutlar geçti.
ve o gençlik günlerimizde
sen ve biz.
seni öldün sandım ruhum,
biliyor musun ?
sensiz yaşamaya alıştırdılar galiba.
özledim ruhumu..."
25 Eylül 2010 Cumartesi
İyi Polis Kötü Polis: Antalyaspor maçı
İYİ POLİS
-Mustafa Denizli'nin ikinci sezonunda katı takım savunması yapan takımında silikleşen Fabian Ernst'in bu sezon Schuster'in hücumcu takım düzeninde tekrar lige damga vurması tesadüf değildir. Almanya macerasının satır aralarına baktığımızda da aynı tabloyu görmek mümkün.
-Bu sezon galip duruma geçen Beşiktaş'ı izlemek kadar keyifli bir şey daha yok. İlk gelen golle rakip motivasyonunu kaybettiği anda her yönden deli gibi saldıran, ikinci golü kovalayan bir Beşiktaş insanı rüyada gibi hissettiriyor.
-Taraftar bugün daha iyiydi, maçın erken saate alınması alınan alkol düzeyini azaltmış herhalde. Bu da doğrudan maça tesir ediyor. Beşiktaş'ın ilk golünde evvela Ernst'e tezahürat yapan taraftar zekası her yerde görülmüyor.
-Quaresma'nın ölüsü bile oyunun dengesini bozuyor. Oynadığı kanatın ikinci müdahale şansını sıfıra indirerek o taraftan yapılan bindirmeleri çok ferahlatıyor. Keşke araya giren daha çok Beşiktaşlı bu fırsatı değerlendirse daha tehlikeli bir Beşiktaş izleyeceğiz.
- Schuster'e yenilen, zorlanan Beşiktaş'ı bile bize zevkle, heyecanla izlettiği için teşekkür etmek lazım.
KÖTÜ POLİS
-Golde hatanın aslan payı Hakan Arıkan'ın. Hilbert doğru zamanlamayla topla rakibin arasına girip topu güvenli alana almışken ceza sahası yayına kadar çıkmış bir kaleci görüntüsü ile karşılaşmak insana hüzün veriyor.
-Bundan iki hafta önce kalede rotasyon olmasın derken ilk kaleci Cenk gözüküyordu. O yazının hemen ardından üst üste Hakan'ı izledik. Büyük ihtimal haftaya Rüştü veya Cenk'i izleyeceğiz. Bugün Hakan dört dörtlük bir performans gösterseydi bile yine kaleci değişecekti adım gibi eminim. İki hafta önce eleştirdiğim görüntü budur. Çıkıp açıklarsın birinci kalecim şudur dersin onunla da devam edersin. Bunu yapmadığı sürece de Schuster kalecilerin formuyla oynamış olacak. Takımın her yerinde rotasyon olur ama kalede olmaz. Kaleciyle çok oynarsanız dengesini bozarsınız. Önünde oynayan savunmacıların da kimyası bozulur dikkat etmek lazım.
-Antalyaspor'un oyuna doğrudan katkısı olmayan üç hücumcuyu sahada tutması yüzünden Hilbert ve İbrahim üzülmez kanatlara yeteri destek veremedi. Aurelio'nun aşırı güvenli ve tedbirli oyunu Beşiktaş'ın ileride üretken olmasını engelledi. Üç ön liberodan birisi pekala yedekte oturabilirdi ve çift forvet düzeninde hem Q7 hem de Bobo daha rahat hareket alanı kazanabilirdi.
-Ernst'in muhteşem iki ara pasına rağmen Guti mumla arandı. Tabata mücadele etti, oyuna katkı sağladı ama Guti'nin yokluğunda kendisinden beklenen kreatif pasları atamadı.
24 Eylül 2010 Cuma
Sağım solum sobe
İbrahim Üzülmez 36 yaşında bir çılgın insan. Bugün için hala Quaresma ve Guti gibi yıldızların olduğu bir kadroda bir derbi maçı sonrası en fazla ilgi çeken, konuşulan adam olabiliyorsa helal olsun demek gerekiyor. Futbolculuğuna, emektarlığına daha da ötesi altın kalbine söyleyecek bir şey yok ama şu cahil spor medyasına ve ülkenin futbolseverini aptal durumunda bırakan bilgisizliğe kızmamak elde değil.
Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynanan derbiden sonra çok şey konuşuldu. Bunlardan birisi de Üzülmez'in zorunlu değişiklikle oyuna dahil olması ve hayatında ilk defa(?) sağ bek oynamasıydı. Kelli felli spor yazarları "Üzülmez'e fazla yüklenmeyin ilk defa sağ bekte oynadı orada da güzel işler yaptı" minvalinde cümleler kurdu. Futbolu yiyip, içip bitirdiğini düşünen taraftarlar bu çılgın adamı zirvelere çıkardılar, başardığı olağanüstü işten dolayı tebrik ettiler.
Peki gerçekten kazın ayağı öyle midir? Dünya üzerinde İbrahim Üzülmez bir "sol bek" olarak mı niteendirilecektir yoksa "bek" olarak mı? Mevki dediğimiz şeyin özü az çok belli değil midir? Stoper dediğin adam defansın göbeğindeki kişidir. Siz hiç Servet'e sağ stoper, Ferrari'ye sarkık stoper dendiğini duydunuz mu? Sağda da oynasa solda da oynasa "bek" mevkisinde oynayan adamın meziyeti ve görevi aynıdır. Kendi kanadından gelen atağı karşılayacak, kendisine yakın oynayan savunmacıyla nkademe oluşturacak, ataklara katılarak kanat oyuncusuna destek verecek, ölü toplarda ceza sahasında gol kovalayacak...vs
Burada oluşabilecek tek bir ayrım var. Sol ayağı en azından "sağ ayağı kadar güçlüyse" yani solak özelliği varsa solda oynayacak, o meziyet "yeterli değilse" sağda oynayacak. Futbolcu dediğin adam iki ayağını da kullanır. Ama bazısı iki ayağını da iyi kullanır. Ve hiçbir bek oyuncusu küçük yaşta sağ-sol ayrımı yapılarak yetiştirilmez. Kullandığı ayağın gücüne göre futbolcu sağ veya sol diye ayrılır. Ama dediğimiz gibi sağda da oynsa solda da oynasa bir bekin genel portresi aşağı yukarı aynıdır.
Bizim İbrahim Üzülmez ise bir deli oğlan. Sol ayağıyla bugüne kadar yapabildiği ortalar malumunuz. Fenerbahçe derbisinde birden fazla kez şahit olduk, top sağ ayağına geldiği için hep geriledi ve çizgiye inmişken topu geriye gönderdi. Çünkü 20 küsür yıldır orta yapmak için sağ ayağını kullanmamış, güçlendirmemiş bir "bek" oyuncusundan bahsediyoruz. Bunda İbrahim de suçludur, onu çalıştıran antrenörleri de suçludur. Ama daha da büyük işlenen suç, Fenerbahçe maçı sonrası bu adamı sanki çok büyük bir iş başarmış gibi basına lanse etmektir. Alkış manyağı yapıp, vazifesini düzgün yerine getirdi diye omuzlara almaktır.
Halbuki İbrahim'i yani bizim deli oğlanı bugün hala konuşulur yapan şey, sağ ayağını kullanamayan bir solak olmasına rağmen, 20 yıllık futbol kariyerinde orta yapmayı hala tam beceremiyorken, futbol tekniği üst seviyede olmamasına rağmen o formaya akıttığı olağanüstü tere duyulan saygı olmalıdır. 36 yaşına gelen bir adamın son nefesine kadar, çimlerle dövüşerek verdiği mücadele önümüzde duruyorken, "Bravo adama, ilk defa sağ bek oynadı" diye alkış tutacağımıza biraz oturup düşünelim. Bu ülkede temel futbol eğitimi ne halde, futbolun algılanması ne seviyelerde bunların cevabını bulalım...
Etiketler:İbrahim Üzülmez,Jokond | 21
Yorum
19 Eylül 2010 Pazar
Gülden kale düştü
Geri döneceğini öğrendiğimizde nasıl da sevinmiştik halbuki. Galatasaray'ın öz çocuğu Arda, Fenerbahçe'nin evladı Tuncay takımlarında parlarken, taraftarının içini ısıtırken biz Beşiktaşlıların bir tarafı eksik kalmıştı. Kendi öz çocuğumuzu en iyi zamanında iki kuruş para uğruna yaban ellere göndermiştik. Aradan geçen sekiz yılda hep göğsümüz kabarmıştı, Can Bartu'dan bu yana ilk defa bir Türk futbolcu Avrupa'da bu denli ses getiriyordu. Oynadığı bütün takımlarda formanın hakkını verdi, golleriyle jenerikleri süsledi. Bugün İspanya'da yoldan geçen üç kişiyi çevirin, ikisi size Nihat ile ilgili saygı duyulacak sözler söyleyecektir.
İşte tam da bu sebeplerden dolayı Nihat'ın Beşiktaş'a yani yuvasına dönüşü bizim için önemliydi. Yılların hasreti sona erecek ve Beşiktaş'ın çocuğu Nihat o müthiş hızı ve golleriyle bir kez daha tribünleri ayağa kaldıracaktı. Ama olmadı, aldığı yüksek paraya, gösterilen inanılmaz sabıra rağmen ilk sezon hiçbir şey olmadı. Nihat her geçen maç daha da kötüye gitti, fiziken dibe vurdu. Olmayacak goller kaçırdı, akıl almaz pas hataları yaptı, bazı maçlarda ayakta bile kalamadı.
İmza atar atmaz 28 gün askerliğe gitmesinin yıpratıcı etkisinden dem vurduk, sekiz yıllık İspanya macerasından sonra adaptasyon sürecinden destek aldık, üst üste yaşadığı sakatlıkların vergisini ödedik. Koskoca bir sezonu bomboş geçen Nihat, yine de ligin son İnönü maçında alkışlarla uğurlandı soyunma odasına.
Schuster'in gelişiyle takımın hücum yapısı tekrar elden geçirildi. Yeni takviyeler, yıldız isimler derken Beşiktaş taş gibi bir takıma dönüştü. Nihat'tan beklentiler artmıştı, bu sefer her şey onun için hazırdı. Hazırlık maçları ve sonrasındaki zayıf rakiplere karşı oynanan eleme maçlarında umutlar yeşermeye de başlamıştı. Gol attı, attırdı derken...
Nihat son iki ayda tekrar hüsrana dönüştü. İspanya'dan geldi hala alışamadı desek Guti'yi ne yapacağız? Bırak sekiz seneyi, hayatı Real Madrid'de geçmiş bir adam futbol kariyerinin son deminde Türkiye'ye Beşiktaş'a geliyor ve sahaya ayak bastığı ilk günden beri resitale imza atıyor. Ortalar, ara paslar, oyunu açan müthiş hareketler, goller, sorumluluk almalar... Quaresma desen ayrı hikaye. Gittiği son üç takımda dibe vurmuş, özgüvenini kaybetmiş, neredeyse altı aydır doğru düzgün maç yapmamış, milli takımla ilişiği kesilmiş bir Quaresma..Beşiktaş'a geldiği ilk günden beri gözümüzün pasını silen, rakibin kanatlarını paramparça eden, muhteşem gollere ve ortalara imza atan bir Quaresma...
Bunları görünce adama sorarlar, ey Nihat neredesin? Beşiktaş'ın çocuğu takımına bunları yapıyorsa onun bunun çocuğu neler yapmaz. Her şey affedilir, formsuzluktur, becerisizliktir, şanssızlıktır geçer gider ama ben kendi adıma bu akşam oynanan Fenerbahçe maçında yaptığı bir hareketi asla unutmayacağım. Sağ açığa doğru önüne atılan topu ne sürdü ne de ortaladı Nihat. Akıl almaz bir ukalalıkla topu havaya şişirdi. Bu hareketi amatör futbolcu yapmaz, formasına saygı duyan hiçbir insan evladı yapmaz. Nihat gel anlat bize ne olursun, bu nasıl Beşiktaş çocuğu olmaktır? Bu nasıl formanın hakkını vermektir? Gülden kale düştü her şey ortaya döküldü Nihat, gel cevap ver...
Etiketler:Jokond,Nihat Kahveci | 41
Yorum
17 Eylül 2010 Cuma
Dans et şampiyon
dans et şampiyon,
kimsesizler yurdundaki yalnız çocuklar için dans et...
çocuklar için aç ortalarını...
kiralarını ödeyemeyen işsizler için dans et, şu renklinin işini bitir...
meyhanelerdeki ayyaşlar için dans et şampiyon,
kanserden geberen yoksul hastalar için,
kefaletleri ödenmeyen sefil mahkümlar için,
herkesin terkettiği eroinmanlar için,
kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için...
dans et şampiyon, savaş onlar için!
bu renklinin işini bitir, savunmasını dağıt hepsinin...
düşkünler yurdundaki zavallılar için,
emeklilik maaşı alamayan yaşlılar için,
pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun orospular için...
meyhanelerde oturmuş demlenen bütün yalnız kalpler için...
bilardo salonlarındaki yalnızlar için,
sokak köşelerindeki yalnızlar için,
dans et şampiyon, savaş onlar için...
temizlik işçileri için gelişine salla şutlarını;
hava limanlarında, otobüs duraklarında, benzin istasyonlarında yerleri süpüren küçük insanlar için...
savaş onlar için şampiyon!
otellerde yatakları yapıp tuvaletleri temizleyen küçük odacı kızlar için dersini ver şu rakibin!
seni yeniden hayata döndürenler barça değildi, chelsea değildi, inter değildi...
beşiktaş tribünü hayata döndürdü seni...
şimdi o tribünler adına savaş, hadi yavrum işini bitir şu kendini bilmezlerin...
bu saha ikinize fazla, hadi bitir işini, takım dizilişini paramparça et...
yoksullar adına şampiyon, yoksullar adına!
dans et şampiyon, hadi oğlum, dans et!
Not: Muhammed Ali Clay'in antrenörü Drew Bundini Brown tarafından George Foreman ile yapacağı maç öncesi yapılan konuşmadan uyarlanmıştır.
Etiketler:Jokond,Ricardo Quaresma | 15
Yorum
Kaydol:
Kayıtlar
(Atom)
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...6 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...8 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldı...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...11 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...13 yıl önce
-
-










