Taraftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Eylül 2016 Çarşamba
Tolga'nın bizi aldığı varsayılan ip
Not: Aşağıda Karne postu mevcut. Bu onu gölgede bırakmasın. Sıcağı sıcağına (aslında kaç saat oldu ama içim soğumamış demek) şu konuda bir şeyler yazmak istedim.
Maruzatım var. Maçtan sonra Twitter'da birçok "Tolga bizi ipten aldı" mealinde cümleye rastladım. Güntekin Onay bunu yetersiz bulmuş olacak ki "Beşiktaşlılar Tolga'ya teşekkür borçlu" demiş. Fanatik onu da yetersiz bulup "Tolga Zengin gecenin yıldızı oldu" diye başlık atmış. Güntekin Onay ve Fanatik'i özellikle örnek veriyorum zira yelpazenin iki ucundalar -galiba-. Gerçi Olcay da maçtan sonra Tolga Abi'sine teşekkür etmiş ki Tolga Abi denince herkesin aklına gelen bir cümle var bildiğiniz gibi de, neyse.
Derdim Tolga değil illa. Derdim Tolga'nın dün geceki kurtarışına yüklenen ekstra anlam, ve bu vesileyle yapılan lobinin rahatsız ediciliği -ki ben bunun yerli sevdası, "ne olursa olsun bizim topçumuz" fetişi ve network ilişkilerinin bir karması olduğunu düşünüyorum.
Lâfı fazla uzatmayayım. Sadece dün de değil, her maç için Tolga'nın performansını değerlendirirken bunu alternatifi ile kıyaslayarak yapmalıyız. Evet, Tolga'nın yediği golü Muslera ve Neuer yemeyebilir fakat kıstasımız buysa suçlu Muslera'yı almayan yönetim, Neuer'i Beşiktaş'a layık görmeyen kader vs. olur. Fakat elimizde bir alternatif var, bu alternatif taze Karabükspor maçında forma giydi ve herkesin beğenisini kazandı.
Sorulması gereken soru şu: Dün Fabri'nin yediğimiz golü yeme ihtimali, Tolga'nın Quaresma'nın akıl almaz saçmalaması sonucu oluşan pozisyonu kurtarma ihtimalinden fazla mı? Eğer fazla diyorsanız tamam, Tolga bizi ipten almış olsun. Yok eğer fazla değilse, Tolga astığı takımın ipini ölmeden önce son anda kesmiştir (fakat takım nefes nefese kaldı ve beyne oksijen gitmediği için hasar oluşmuş olabilir) Ben "Fabri o golü çok büyük ihtimalle yemezdi, karşı karşıya da çıkarabilirdi" diyorum. Demek ki Tolga tercihi hâlâ yanlış bir tercih.
Ki bakın, futbol izole bir oyun değil: Tolga geri pas alınca ekseriyetle saçmalamayan bir kaleci olsa, Quaresma orada Tolga'ya geri döner miydi? Özne Quaresma olunca kesin cevap verilecek bir soru değil bu, fakat Marcelo'nun topu Tolga'ya vermek yerine kornere bıraktığı, Tosic'in eliyle "yahu açılsana nasıl pas vereyim" diye eliyle olması gerektiği yeri işaret ettiği bir kaleciden bahsediyoruz.
Hadi meseleyi Tolga'dan biraz bağımsızlaştıralım: Diyelim ki Tolga 12, dakikada karşı karşıya bir pozisyonu çıkardı, fakat gitti 85. dakikada o golü yedi. Bu durumda hâlâ "Tolga Beşiktaş'ı ipten aldı" diyecek miydik maç 1-1 sona erse bile? Hasbelkader önce saçmaladı, sonra golü kurtardı diye mi ipten aldı oluyor? Maçın sonunda Excel'e girdiğinde ben "ipten almış" değil, hatasını telafi etmiş bir kaleci görüyorum en fazla.
Golde Marcelo ve Tosic'in de hatası var yorumu yapılabilir. Ben Tosic'in Tolga'nın dibine kadar girmemeyi tercih etmesine suç bulamıyorum ama bulan olur, bu konuyu tartışmam. Bu durumda gene aynı soruları soralım: Tosic Tolga'dan daha kritik bir çok müdahale yaptı mı bu maçta? Evet. Marcelo'nun ve Tosic'in aynı hataları yapmayacak alternatifi var mı? Bütün yaz stoper istediğimize göre yok. Bu demek değil ki Marcelo ve Tosic eleştiriden muaf, fakat madem bir pozisyon önledi diye birileri bizi ipten almış olacak, Marcelo ve Tosic'in hakkını da yemeyelim bir zahmet.
Belli ki Tolga'yı sevenler var -blog özelinde değil, genelde-. Sevgiye karışılmaz. Tolga'nın dünkü kurtarışı da önemliydi, evet takım mental olarak çökmeye başlamıştı ve onu yesek bir tane daha yememiz mümkündü, bu da doğru. Fakat Tolga için kurban kesecek kıvama da gelmeyelim yahu lütfen. Evi sürekli dağıtan bir çocuk, gitti oyuncağını rafa kaldırdı diye hemen bu kadar alkışlanacaksa, çikolataya boğulacaksa o çocuk sonra gelir tepemize pisler zira.
Maruzatım var. Maçtan sonra Twitter'da birçok "Tolga bizi ipten aldı" mealinde cümleye rastladım. Güntekin Onay bunu yetersiz bulmuş olacak ki "Beşiktaşlılar Tolga'ya teşekkür borçlu" demiş. Fanatik onu da yetersiz bulup "Tolga Zengin gecenin yıldızı oldu" diye başlık atmış. Güntekin Onay ve Fanatik'i özellikle örnek veriyorum zira yelpazenin iki ucundalar -galiba-. Gerçi Olcay da maçtan sonra Tolga Abi'sine teşekkür etmiş ki Tolga Abi denince herkesin aklına gelen bir cümle var bildiğiniz gibi de, neyse.
Derdim Tolga değil illa. Derdim Tolga'nın dün geceki kurtarışına yüklenen ekstra anlam, ve bu vesileyle yapılan lobinin rahatsız ediciliği -ki ben bunun yerli sevdası, "ne olursa olsun bizim topçumuz" fetişi ve network ilişkilerinin bir karması olduğunu düşünüyorum.
Lâfı fazla uzatmayayım. Sadece dün de değil, her maç için Tolga'nın performansını değerlendirirken bunu alternatifi ile kıyaslayarak yapmalıyız. Evet, Tolga'nın yediği golü Muslera ve Neuer yemeyebilir fakat kıstasımız buysa suçlu Muslera'yı almayan yönetim, Neuer'i Beşiktaş'a layık görmeyen kader vs. olur. Fakat elimizde bir alternatif var, bu alternatif taze Karabükspor maçında forma giydi ve herkesin beğenisini kazandı.
Sorulması gereken soru şu: Dün Fabri'nin yediğimiz golü yeme ihtimali, Tolga'nın Quaresma'nın akıl almaz saçmalaması sonucu oluşan pozisyonu kurtarma ihtimalinden fazla mı? Eğer fazla diyorsanız tamam, Tolga bizi ipten almış olsun. Yok eğer fazla değilse, Tolga astığı takımın ipini ölmeden önce son anda kesmiştir (fakat takım nefes nefese kaldı ve beyne oksijen gitmediği için hasar oluşmuş olabilir) Ben "Fabri o golü çok büyük ihtimalle yemezdi, karşı karşıya da çıkarabilirdi" diyorum. Demek ki Tolga tercihi hâlâ yanlış bir tercih.
Ki bakın, futbol izole bir oyun değil: Tolga geri pas alınca ekseriyetle saçmalamayan bir kaleci olsa, Quaresma orada Tolga'ya geri döner miydi? Özne Quaresma olunca kesin cevap verilecek bir soru değil bu, fakat Marcelo'nun topu Tolga'ya vermek yerine kornere bıraktığı, Tosic'in eliyle "yahu açılsana nasıl pas vereyim" diye eliyle olması gerektiği yeri işaret ettiği bir kaleciden bahsediyoruz.
Hadi meseleyi Tolga'dan biraz bağımsızlaştıralım: Diyelim ki Tolga 12, dakikada karşı karşıya bir pozisyonu çıkardı, fakat gitti 85. dakikada o golü yedi. Bu durumda hâlâ "Tolga Beşiktaş'ı ipten aldı" diyecek miydik maç 1-1 sona erse bile? Hasbelkader önce saçmaladı, sonra golü kurtardı diye mi ipten aldı oluyor? Maçın sonunda Excel'e girdiğinde ben "ipten almış" değil, hatasını telafi etmiş bir kaleci görüyorum en fazla.
Golde Marcelo ve Tosic'in de hatası var yorumu yapılabilir. Ben Tosic'in Tolga'nın dibine kadar girmemeyi tercih etmesine suç bulamıyorum ama bulan olur, bu konuyu tartışmam. Bu durumda gene aynı soruları soralım: Tosic Tolga'dan daha kritik bir çok müdahale yaptı mı bu maçta? Evet. Marcelo'nun ve Tosic'in aynı hataları yapmayacak alternatifi var mı? Bütün yaz stoper istediğimize göre yok. Bu demek değil ki Marcelo ve Tosic eleştiriden muaf, fakat madem bir pozisyon önledi diye birileri bizi ipten almış olacak, Marcelo ve Tosic'in hakkını da yemeyelim bir zahmet.
Belli ki Tolga'yı sevenler var -blog özelinde değil, genelde-. Sevgiye karışılmaz. Tolga'nın dünkü kurtarışı da önemliydi, evet takım mental olarak çökmeye başlamıştı ve onu yesek bir tane daha yememiz mümkündü, bu da doğru. Fakat Tolga için kurban kesecek kıvama da gelmeyelim yahu lütfen. Evi sürekli dağıtan bir çocuk, gitti oyuncağını rafa kaldırdı diye hemen bu kadar alkışlanacaksa, çikolataya boğulacaksa o çocuk sonra gelir tepemize pisler zira.
Etiketler:Benfica,Fanatik,Güntekin Onay,semioticus,Taraftar,Tolga Zengin | 52
Yorum
16 Aralık 2013 Pazartesi
Hollanda'dan bir örnek
Aralık 2011'de Ajax ve AZ Alkmaar kupa maçında sahaya atlayan bir Ajaxlı taraftar Alkmaar'ın kalecisi Alvarado'ya saldırıyor. Saldırıdan sonra hakem kaleciye taraftarı tekmelediği için kırmızı kart gösteriyor. Bunun üzerine de Alkmaar'ın teknik direktörü takımını sahadan çekiyor. Olayın görüntüleri aşağıda:
Daha sonrasında Hollanda Futbol Federasyonu Alvarado'ya verilen kırmızı kartı taraftarın saldırısı ile tetiklendiği gerekçesiyle iptal ediyor, ve Alvarado'ya herhangi bir ceza verilmeyeceğini söylüyor. Hollanda futbolcular sendikası da kırmızı kartın iptal edilmesi gerektiği konusunda bir bildiri yayınlamış zaten bu açıklamadan önce.
Maçtan sonra 19 yaşındaki saldırgan gözaltına alınıyor.
Ajax yöneticisi Jeroen Slop, halihazırda cezası bulunan saldırgan stada bir şekilde sızdığı için Alkmaar'dan özür diliyor, saldırgan taraftarın Ajax maçlarına girmesini ömür boyu yasaklıyor
Hollanda Adalet Bakanı Ivo Opstelten de atağı kınayıp, Alkmaar teknik direktörü Verbeek'in takımı sahadan çekmekle doğru bir iş yaptığını söylüyor. Olaya anında müdahale etmesinin saygıdeğer bir davranış olduğunu da ekliyor sözlerine.
Maç daha sonra seyircisiz ortamda tekrar ediliyor. AZ Alkmaar maçı 3-2 kazanarak üst tura çıkıyor.
* * *
Şimdi Türkiye'ye bir bakın. Dün futbol programlarında konuşulanlara bakın. Hangi futbolcu Fernandes'e sahip çıkmış, Kasımpaşa yöneticileri ne demiş bir düşünün. MHK Başkanı ne demiş, onu bir düşünün. Bizim bakanlar hangi istikamete bakmış, onu bir düşünün.
Bakalım, bekliyoruz.
Daha sonrasında Hollanda Futbol Federasyonu Alvarado'ya verilen kırmızı kartı taraftarın saldırısı ile tetiklendiği gerekçesiyle iptal ediyor, ve Alvarado'ya herhangi bir ceza verilmeyeceğini söylüyor. Hollanda futbolcular sendikası da kırmızı kartın iptal edilmesi gerektiği konusunda bir bildiri yayınlamış zaten bu açıklamadan önce.
Maçtan sonra 19 yaşındaki saldırgan gözaltına alınıyor.
Ajax yöneticisi Jeroen Slop, halihazırda cezası bulunan saldırgan stada bir şekilde sızdığı için Alkmaar'dan özür diliyor, saldırgan taraftarın Ajax maçlarına girmesini ömür boyu yasaklıyor
Hollanda Adalet Bakanı Ivo Opstelten de atağı kınayıp, Alkmaar teknik direktörü Verbeek'in takımı sahadan çekmekle doğru bir iş yaptığını söylüyor. Olaya anında müdahale etmesinin saygıdeğer bir davranış olduğunu da ekliyor sözlerine.
Maç daha sonra seyircisiz ortamda tekrar ediliyor. AZ Alkmaar maçı 3-2 kazanarak üst tura çıkıyor.
* * *
Şimdi Türkiye'ye bir bakın. Dün futbol programlarında konuşulanlara bakın. Hangi futbolcu Fernandes'e sahip çıkmış, Kasımpaşa yöneticileri ne demiş bir düşünün. MHK Başkanı ne demiş, onu bir düşünün. Bizim bakanlar hangi istikamete bakmış, onu bir düşünün.
Bakalım, bekliyoruz.
Etiketler:Ajax,AZ Alkmaar,Hollanda,saldırı,semioticus,Shelbyl,Taraftar | 34
Yorum
25 Eylül 2012 Salı
Dolaylı da Olsa Doğru
Bu blogda daha önce "saha kapatma" hakkında görüşlerimi yazdım. Ciddi bir asimetri barındıran "saha kapatma" yönteminin etkisizliği ve haksızlığını anlattım. Bu cezalar, eyleme katılmamış ve eylemi engelleme şansı olmayan taraftara zulüm olduğu gibi, kötü tezahürat ya da stadda bulunan bir nesnenin sahaya atılması gibi kulübün tasarruf sahibi olmadığı konularda da yanlış otoriteye veriliyordu.
Çare ise "saha kapatma" değil, bireysel tespit ve ceza olmalıydı. Böylece hem bu tür davranışlarda bulunacak insanlar etkili olarak caydırılır, hem de bir kişinin eylemi onbinlerce kişiye ceza olarak yansımazdı. Zira sıra dayağı zihniyeti ile futbol müessesesi yönetilmezdi, yönetilmemeliydi.
Bugün bu doğrultuda bir adım atılmış, daha doğrusu dolaylı bir adım. Beşiktaş'ın sahasının kapanmasına neden olan iki taraftara Beşiktaş Kulübü dava açmış. Bu hamle tepki çekebilir, o yüzden baştan tarafımı belirliyorum ben: Yetmez ama evet. Kulüplerin sahası kapatılmasın, maddi ceza verilsin ve de bireylere uygulansın cezalar, topluluğa değil.
Çare ise "saha kapatma" değil, bireysel tespit ve ceza olmalıydı. Böylece hem bu tür davranışlarda bulunacak insanlar etkili olarak caydırılır, hem de bir kişinin eylemi onbinlerce kişiye ceza olarak yansımazdı. Zira sıra dayağı zihniyeti ile futbol müessesesi yönetilmezdi, yönetilmemeliydi.
Bugün bu doğrultuda bir adım atılmış, daha doğrusu dolaylı bir adım. Beşiktaş'ın sahasının kapanmasına neden olan iki taraftara Beşiktaş Kulübü dava açmış. Bu hamle tepki çekebilir, o yüzden baştan tarafımı belirliyorum ben: Yetmez ama evet. Kulüplerin sahası kapatılmasın, maddi ceza verilsin ve de bireylere uygulansın cezalar, topluluğa değil.
Etiketler:Saha Kapatma,semioticus,Shelbyl,Taraftar | 10
Yorum
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Değdi Mi?
Beşiktaş şampiyon olduğunda, ben hafiften nemli gözlerle televizyonu izlerken, Şansal Büyüka programa şu sözlerle başlamıştı, Erman Toroğlu da yanda onaylarken:
- Tertemiz ligin şaibesiz şampiyonu Beşiktaş.
Bu sözü söyleyerek bir programı niye açar insan? Belli ki şike-şaibe söylentileri açığa çıkmıştır, ve de yayıncı kuruluş "Hadi bakalım yeter oynadığın, uyku vakti" diyordur izleyiciye. Ama alttan alttan da bütün sene şu mesajı işliyordur: "Seneye gene oynayacağız."
Bu sene bir ekstremi yaşadık. Daha ligin bitmesine 10 haftadan fazla varken başladı tellaller "O yattı, bu kalktı" hesapları yapmaya. Her maçtan sonra, her gelişmeye ekstra inceleme yaptık. Herkes Mel Gibson'dan beter komplocu kesildi. (Bakın olmaz demiyorum, ligin son 1-2 haftası demeçler havada uçuşur, psikolojik savaş budur. Ama daha haftalar varken olmaz bu iş.)
E peki n'oldu şimdi? Fenerbahçe şampiyon oldu. Trabzonspor ikinci. Kimileri ağızlarına "gönüllerin şampiyonu Trabzonspor", "Aykut da hak etti ama bravo" gibi centilmen söylemleri alacak şimdi.
Çünkü biz buyuz. Her türlü pislik döner, dönmese de döndüğü imajı yaratılıp reytingler toplanır, düşmanlıklar yaratılır. Ama bütün bu şaibe söylemleri hiçbir ama hiçbir şekilde araştırılmaz. Sonra da sahte dostluk söylemleri gelir, var olup olmadığı bilinmeyen konunun üstü kapatılır.
Baki kalan ne olur? Düşmanlık. Gürcan altta çok güzel yazmış "Nefret İmparatorluğu"na eklenen duvarları.
Hakikaten istediğiniz lig, Şansal Büyüka'nın sonunda kem küm edeceği lig ise, ben bu ligde yokum arkadaş. Siz oynamanıza bakın.
- Tertemiz ligin şaibesiz şampiyonu Beşiktaş.
Bu sözü söyleyerek bir programı niye açar insan? Belli ki şike-şaibe söylentileri açığa çıkmıştır, ve de yayıncı kuruluş "Hadi bakalım yeter oynadığın, uyku vakti" diyordur izleyiciye. Ama alttan alttan da bütün sene şu mesajı işliyordur: "Seneye gene oynayacağız."
Bu sene bir ekstremi yaşadık. Daha ligin bitmesine 10 haftadan fazla varken başladı tellaller "O yattı, bu kalktı" hesapları yapmaya. Her maçtan sonra, her gelişmeye ekstra inceleme yaptık. Herkes Mel Gibson'dan beter komplocu kesildi. (Bakın olmaz demiyorum, ligin son 1-2 haftası demeçler havada uçuşur, psikolojik savaş budur. Ama daha haftalar varken olmaz bu iş.)
E peki n'oldu şimdi? Fenerbahçe şampiyon oldu. Trabzonspor ikinci. Kimileri ağızlarına "gönüllerin şampiyonu Trabzonspor", "Aykut da hak etti ama bravo" gibi centilmen söylemleri alacak şimdi.
Çünkü biz buyuz. Her türlü pislik döner, dönmese de döndüğü imajı yaratılıp reytingler toplanır, düşmanlıklar yaratılır. Ama bütün bu şaibe söylemleri hiçbir ama hiçbir şekilde araştırılmaz. Sonra da sahte dostluk söylemleri gelir, var olup olmadığı bilinmeyen konunun üstü kapatılır.
Baki kalan ne olur? Düşmanlık. Gürcan altta çok güzel yazmış "Nefret İmparatorluğu"na eklenen duvarları.
Hakikaten istediğiniz lig, Şansal Büyüka'nın sonunda kem küm edeceği lig ise, ben bu ligde yokum arkadaş. Siz oynamanıza bakın.
21 Mart 2011 Pazartesi
Mücrimiyet Karinesi
Geçen sene Fenerbahçe, Kasımpaşa ve Ankaragücü maçlarını Serkan ve Murat'ın yediği hatalı goller sonrasında kazanınca taraftarlar "İşte maçı sattılar" söylentilerini ayyuka çıkarmışlardı. Fenerbahçeli taraftarlar ise buna -haklı olarak- tepki göstermişlerdi. Bugünkü Gençlerbirliği - Trabzonspor maçından sonra, aynı söylemi bu sefer Fenerbahçe taraftarları benimsemiş konumdalar.
İki hafta önce Trabzonsporlular hakemden yakınırken, bugün de Fenerbahçeliler hakemden yakınıyorlar.
Ne değişti?
Şimdi "Ama işte Serdar'ın pozisyonunda Serdar'ın önündeki adam ıslık öttürdüğü için konsantrasyonu bozulmuş, ama işte Murat'ın pozisyonunda gözüne güneş gelmiş" gibi bahaneler üretebilirsiniz.
Sizi bilmem ama benim ninemin bıyıkları yok.
Kişi kendinden bilir işi.
İki hafta önce Trabzonsporlular hakemden yakınırken, bugün de Fenerbahçeliler hakemden yakınıyorlar.
Ne değişti?
Şimdi "Ama işte Serdar'ın pozisyonunda Serdar'ın önündeki adam ıslık öttürdüğü için konsantrasyonu bozulmuş, ama işte Murat'ın pozisyonunda gözüne güneş gelmiş" gibi bahaneler üretebilirsiniz.
Sizi bilmem ama benim ninemin bıyıkları yok.
* * *
Sahada olan bitene inanmadan, alınacak her sonuça bir kulp takarak futbol izlemenin zevkini anlamıyorum. Anlasam da rahatlasam.
Ben hep aynı yerde duruyorum: Hakemlerin ve futbolcuların -aksi kanıtlanmadıkça- art niyetli olmadığına güvenmek. Hakemlerin ve futbolcuların hata yapabileceğine inanmak. Bunu nereden mi biliyorum? Kendimden.
Çünkü maç izlerken "Yuh penaltı!" dediğim pozisyonun tekrarına bir bakıyorum, değilmiş. Eh, ben yanlış gördüysem o da yanlış görür.
Çünkü maç yaparken bazen bomboş pozisyonda gol kaçırabiliyor, ya da adam yanımdan koşup giderken arkasından bakakalabiliyor, ya da kapattığım köşeden gol yiyebiliyorum. Eh, benim konsantrasyonum bir an dağılırsa, onun da dağılır.
"Ama o profesyonel, ama o şöyle, ama işte X takımı hep böyle"... Velev ki olsun. Siz hayatınız boyunca yaptığınız her işi tartışılmaz bir mükemmeliyet ile mi icra ettiniz? Yoksa her hatanızı art niyet ile, bir çıkar için mi yaptınız?
Kişi kendinden bilir işi.
* * *
Bir insan, suçu ispat edilene kadar masumdur, ve de suçu ispatlamak zorunda olan iddia makamıdır. Bizde ise ispata gerek kalmadan herkes kirli, ve de suçsuzluğunu ispatlamak zorunda olan savunma makamı.
Son hafta maçı olur, aşırı sinir olur, bir günah keçisi ararsınız. Kabul. Hepimiz ararız. Normal.
Son hafta maçında çok saçma bir skor alınır, çok bariz hatalar olur ve kişi ya da kişiler okları üzerine çeker. Kabul. Soruşturulması talep edilir, edilmezse suçlu aranır. Normal.
Lakin biz daha 26. haftadayız ve de 5 haftadır her hafta birileri maç satıyor.
Peki tuttuğunuz takım son hafta şampiyon olunca nasıl sevineceksiniz? Deliler gibi mi?
Sizdeki de mide değil, işkembe o zaman be kardeşim.
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 13
Yorum
8 Mart 2011 Salı
Bir Görüntü ve Ötekilik
Beşiktaş - Trabzonspor maçının perde arkası görüntülerinde 1.10 itibariyle bir kare var. Üç arkadaş, Beşiktaş tribünlerinde Mustafa Yumlu ile konuşuyorlar ve şu diyalog gerçekleşiyor:
- Şu maçı Allah rızası için alın, Fener'e bırakmayın. 9 puanlık farkı nasıl kapattırdınız?
Konuşan ortadaki kişi. Ben hafiften renk körü olduğumdan emin olamıyorum, lakin kendisinin şalındaki bordo mavi bir ton var, ve bana maçı Beşiktaşlı arkadaşlarıyla izlemeye gelmiş bir Trabzonspor taraftarı olarak gözüküyor. Eğer öyleyse, bu Lig TV'nin ayıbıdır, böyle ortaya haber yapılmaz, zira millet paylaşıma başladı bile videoyu.
Ha, diyelim ki öyle değil... Ben bu taraftarlık anlayışına karşıyım.
Bence Beşiktaş taraftarı, kendisini "öteki" üzerinden tanımlamamalı. Bugün geldiğimiz noktaya hep "diğer büyüklerden daha iyi olacağız" hırsıyla geldik, Demirören'in yola bu amaçla çıktığı aşikar.
Ben Fenerbahçeyi sevmem, Trabzonsporu daha sevilebilir bulurum ve bu ikisi maç yapsa Trabzonspor kazansın isterim, isteyebilirim. Lakin kendi takımımın maçında, hele ki içinde bulunduğumuz hal ve ahval böylesine karışıkken Beşiktaş yenilgisi istemek -sırf Fenerbahçe kazanmasın ve şampiyon olmasın diye, ligin sonuna 10 hafta varken-, çok ama çok acayip bir şey.
Zira sonra o "X'i aşağı alma hissi" dönüyor dolaşıyor bizi tırmalıyor.
- Şu maçı Allah rızası için alın, Fener'e bırakmayın. 9 puanlık farkı nasıl kapattırdınız?
Konuşan ortadaki kişi. Ben hafiften renk körü olduğumdan emin olamıyorum, lakin kendisinin şalındaki bordo mavi bir ton var, ve bana maçı Beşiktaşlı arkadaşlarıyla izlemeye gelmiş bir Trabzonspor taraftarı olarak gözüküyor. Eğer öyleyse, bu Lig TV'nin ayıbıdır, böyle ortaya haber yapılmaz, zira millet paylaşıma başladı bile videoyu.
Ha, diyelim ki öyle değil... Ben bu taraftarlık anlayışına karşıyım.
Bence Beşiktaş taraftarı, kendisini "öteki" üzerinden tanımlamamalı. Bugün geldiğimiz noktaya hep "diğer büyüklerden daha iyi olacağız" hırsıyla geldik, Demirören'in yola bu amaçla çıktığı aşikar.
Ben Fenerbahçeyi sevmem, Trabzonsporu daha sevilebilir bulurum ve bu ikisi maç yapsa Trabzonspor kazansın isterim, isteyebilirim. Lakin kendi takımımın maçında, hele ki içinde bulunduğumuz hal ve ahval böylesine karışıkken Beşiktaş yenilgisi istemek -sırf Fenerbahçe kazanmasın ve şampiyon olmasın diye, ligin sonuna 10 hafta varken-, çok ama çok acayip bir şey.
Zira sonra o "X'i aşağı alma hissi" dönüyor dolaşıyor bizi tırmalıyor.
Etiketler:Fenerbahçe,semioticus,Shelbyl,Taraftar | 8
Yorum
7 Mart 2011 Pazartesi
Zehir
Skor 1-0 Beşiktaş'ın lehine. Birden kulaklarımıza ve gözlerimize bir cümle ilişiyor: "Fenerle anlaştılar, maçı sattılar."
Maç sonucu 1-2 Beşiktaş'ın aleyhine. Birden kulaklarımıza ve gözlerimize bir cümle ilişiyor. "Trabzonla anlaştılar, maçı sattılar."
Sahaya bakıyorsun, bütün sene ortaya koyduğu ortalama oyunu gene gösteren, bildiğin Beşiktaş var. Ne eksik, ne fazla.
Ben bıktım artık bu zehirden, bu komploculuktan, bu "olay zaten bitmiş ya" havasından.
Tamam, sahadışı oyunlar dönsün cidden ve takımlar maç satsınlar, ki olmamış şey de değil. Hadi 33., 34. hafta olur, üzgünsündür, günah keçisi arıyorsundur bunu bulursun, tamam, anlarım.
Yahu daha 24. haftadayız be! Daha 10 hafta var yahu? 10 haftada lider 10 defa değişir, kafayı mı yediniz siz? Daha şimdiden masabaşına bağlayacaksanız her şeyi, niye izliyorsunuz ki bu oyunu? Bir sonraki gün açın skora bakın, rahatlayın.
Futbolu sevmeden sadece takımından alacağı sadistik/mazoşistik hissiyat için futbol izleyen insanları anlamıyorum. Gerçi her alanında bir manyaklık dönüyor memleketin, siyaseti, toplumu, sporu hepsi bir yerde. Toplu terapi şenliği lazım, her belediye yapsın bunu.
O kırılan güzel kalemin sözlerine ithafen bitirelim yazıyı:
"Masabaşı teorilerinden boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, taraftarın futbol sevgisini bulacağı asil damarında mevcuttur."
Maç sonucu 1-2 Beşiktaş'ın aleyhine. Birden kulaklarımıza ve gözlerimize bir cümle ilişiyor. "Trabzonla anlaştılar, maçı sattılar."
Sahaya bakıyorsun, bütün sene ortaya koyduğu ortalama oyunu gene gösteren, bildiğin Beşiktaş var. Ne eksik, ne fazla.
Ben bıktım artık bu zehirden, bu komploculuktan, bu "olay zaten bitmiş ya" havasından.
Tamam, sahadışı oyunlar dönsün cidden ve takımlar maç satsınlar, ki olmamış şey de değil. Hadi 33., 34. hafta olur, üzgünsündür, günah keçisi arıyorsundur bunu bulursun, tamam, anlarım.
Yahu daha 24. haftadayız be! Daha 10 hafta var yahu? 10 haftada lider 10 defa değişir, kafayı mı yediniz siz? Daha şimdiden masabaşına bağlayacaksanız her şeyi, niye izliyorsunuz ki bu oyunu? Bir sonraki gün açın skora bakın, rahatlayın.
Futbolu sevmeden sadece takımından alacağı sadistik/mazoşistik hissiyat için futbol izleyen insanları anlamıyorum. Gerçi her alanında bir manyaklık dönüyor memleketin, siyaseti, toplumu, sporu hepsi bir yerde. Toplu terapi şenliği lazım, her belediye yapsın bunu.
O kırılan güzel kalemin sözlerine ithafen bitirelim yazıyı:
"Masabaşı teorilerinden boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, taraftarın futbol sevgisini bulacağı asil damarında mevcuttur."
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 4
Yorum
25 Ocak 2011 Salı
Kazandıkça Var Olmak
Borges blog'unda St. Pauli tribünlerinin eylemini, ve de eylemin sonuçlarını yazdı geçenlerde. Hikaye özetle şu: St. Pauli yönetimi, stada localar yapıyor, localara striptizci kızlar koyuyor, sponsorlar kulüpten önce gelmeye başlıyor vs. Taraftarlar tepki koyuyor, yönetim "sosyal romantikler" diye dışlıyor bunları. Ve sonra Freiburg maçında bütün tribün yadsınamaz bir tepki koyuyor ortaya, takımlarını yalnız bırakıyorlar, takımları puan kaybediyor. Sonra mı? Yönetim "hakkınız var abiler" deyip uzlaşma yoluna gidiyor, taraftarın istediği oluyor.
Bu hikayede, ülkemizde rastlayamayacağımız birçok öğe var. Bir hikaye, tek başına bizim resmimizi çok güzel çekiyor. En basitinden, orada kulübün esas sahibi taraftar iken, burada kongre üyeleri oluyor.
Hatırlar mısınız, Demirören seçildikten sonra Ekşi Beşiktaş olarak bir protesto düzenlemeye çalışmıştık. Protestonun gerekliliği, sebebi, amacı vs. her şey tartışılır/tartışıldı, ben burada o gün %100 haklı olduğumuzu da iddia etmeyeceğim, onu savunmayacağım. Lakin bir adet argüman vardı ki unutamıyorum: "Bu önemli zamanda takıma sırt çeviremeyiz."Yani diğer bir deyişle, "takım maçı kaybetmemeli, ne olursa olsun yalnız bırakmamalıyız, maçı kaybedersek sorumlusu biz oluruz."
Türkiye'de büyük kulüp olmanın bedeli budur: Esas motivasyonunuz değerler, hüviyet vs. değil kazanmaktır. Ve işte bu yüzden Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray vs. taraftarı büyük çaplı protesto yapamaz. Çünkü bizim nihai ortak kimliğimiz politik ya da yerel değil, amaçsal. O da "daha başarılı" olmak.
O gün biz takımı destekledik, ama takım gene de şampiyon olamadı. Peki o gün yapmadığımız protesto bize fayda olarak mı döndü, zarar olarak mı? Bugün biz onun fayda olduğunu düşünmekteyiz zira artık Beşiktaş futbol takımının kadrosu müthiş, akıllı transfer hamleleri yapıldı vs. Yani "kazanmaya daha yakınız". Demirören'in güven endeksi 1 sene öncesine kıyasla oldukça yukarılarda neticede. Yukarıdaki resim, 2 sene daha böyle geçsin, "Neydi ya sahi o maç?" diye hatırlanmaya çalışılacak. Zaten artık kendisini "oldu bir tatsızlık" derecesine indirgedik.
İlla Beşiktaş özelinde gitmeye de gerek yok. Geçen hafta Galatasaray tribünleri kaynıyordu, peki ya bugünkü maçta ne oldu? Geçen haftaki rezaletten sonra tribünlerin duruşu nasıldı? Maçtan sonra sosyal medyada konuşulanlar neler? Yekta ve Stancu transferleri, Polat'ın söylemlerinin üstünü örttü mü şimdi?
Genele vuralım: "Sporda Şiddet Yasası" diye bir olgu var, neredeyse tek amacı taraftarı fişlemek ve bir iki günah keçisi bulmak olan ve de hiçbir yenilik getirmeyen. Bu kolektif taraftar kimliğimizin gündemine girebiliyor mu? Bu yasaya gösterilmesi gereken tepkilerin ne kadarını gördük tribünde?
Altını çizeyim: Burada "doğru olan bu, yanlış olan bu" gibi bir değer yargısı bildirmiyorum, sadece durumu anlatmaya çalışıyorum. Eğer Türkiye'de St. Pauli ve Manchester United taraftarlarının yaptığı gibi ligdeki sıradan, kazanılan kupalardan bağımsız tepki ortaya konulamıyorsa, bunun sebebi taraftarı bir araya getirenin nihayetinde "ötekini geçme arzusu" olmasıdır. Ortak kimliğimiz bu. Beşiktaş'ın transferine Beşiktaş taraftarının olumlu yorumundan çok Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarının olumsuz yorum yapmasının sebebi de bu. Ortak kimliğin bu olduğu yerde de, değer yargıları o doğrultuda şekillenecek doğal olarak.
Bu da bir yoldur neticede, doğrusu yanlışı yok bu işin. Ama yolumuzun bu olduğunun farkında olduğumuzu düşünmüyorum ben. "Tepkisellik" illüzyonu altında hiçbir şey yapmamak en kötü senaryo.
Ilık suya konan kurbağa hikayesini biliyoruz hepimiz.
Bu hikayede, ülkemizde rastlayamayacağımız birçok öğe var. Bir hikaye, tek başına bizim resmimizi çok güzel çekiyor. En basitinden, orada kulübün esas sahibi taraftar iken, burada kongre üyeleri oluyor.
Hatırlar mısınız, Demirören seçildikten sonra Ekşi Beşiktaş olarak bir protesto düzenlemeye çalışmıştık. Protestonun gerekliliği, sebebi, amacı vs. her şey tartışılır/tartışıldı, ben burada o gün %100 haklı olduğumuzu da iddia etmeyeceğim, onu savunmayacağım. Lakin bir adet argüman vardı ki unutamıyorum: "Bu önemli zamanda takıma sırt çeviremeyiz."Yani diğer bir deyişle, "takım maçı kaybetmemeli, ne olursa olsun yalnız bırakmamalıyız, maçı kaybedersek sorumlusu biz oluruz."
Türkiye'de büyük kulüp olmanın bedeli budur: Esas motivasyonunuz değerler, hüviyet vs. değil kazanmaktır. Ve işte bu yüzden Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray vs. taraftarı büyük çaplı protesto yapamaz. Çünkü bizim nihai ortak kimliğimiz politik ya da yerel değil, amaçsal. O da "daha başarılı" olmak.
O gün biz takımı destekledik, ama takım gene de şampiyon olamadı. Peki o gün yapmadığımız protesto bize fayda olarak mı döndü, zarar olarak mı? Bugün biz onun fayda olduğunu düşünmekteyiz zira artık Beşiktaş futbol takımının kadrosu müthiş, akıllı transfer hamleleri yapıldı vs. Yani "kazanmaya daha yakınız". Demirören'in güven endeksi 1 sene öncesine kıyasla oldukça yukarılarda neticede. Yukarıdaki resim, 2 sene daha böyle geçsin, "Neydi ya sahi o maç?" diye hatırlanmaya çalışılacak. Zaten artık kendisini "oldu bir tatsızlık" derecesine indirgedik.
İlla Beşiktaş özelinde gitmeye de gerek yok. Geçen hafta Galatasaray tribünleri kaynıyordu, peki ya bugünkü maçta ne oldu? Geçen haftaki rezaletten sonra tribünlerin duruşu nasıldı? Maçtan sonra sosyal medyada konuşulanlar neler? Yekta ve Stancu transferleri, Polat'ın söylemlerinin üstünü örttü mü şimdi?
Genele vuralım: "Sporda Şiddet Yasası" diye bir olgu var, neredeyse tek amacı taraftarı fişlemek ve bir iki günah keçisi bulmak olan ve de hiçbir yenilik getirmeyen. Bu kolektif taraftar kimliğimizin gündemine girebiliyor mu? Bu yasaya gösterilmesi gereken tepkilerin ne kadarını gördük tribünde?
Altını çizeyim: Burada "doğru olan bu, yanlış olan bu" gibi bir değer yargısı bildirmiyorum, sadece durumu anlatmaya çalışıyorum. Eğer Türkiye'de St. Pauli ve Manchester United taraftarlarının yaptığı gibi ligdeki sıradan, kazanılan kupalardan bağımsız tepki ortaya konulamıyorsa, bunun sebebi taraftarı bir araya getirenin nihayetinde "ötekini geçme arzusu" olmasıdır. Ortak kimliğimiz bu. Beşiktaş'ın transferine Beşiktaş taraftarının olumlu yorumundan çok Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarının olumsuz yorum yapmasının sebebi de bu. Ortak kimliğin bu olduğu yerde de, değer yargıları o doğrultuda şekillenecek doğal olarak.
Bu da bir yoldur neticede, doğrusu yanlışı yok bu işin. Ama yolumuzun bu olduğunun farkında olduğumuzu düşünmüyorum ben. "Tepkisellik" illüzyonu altında hiçbir şey yapmamak en kötü senaryo.
Ilık suya konan kurbağa hikayesini biliyoruz hepimiz.
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 7
Yorum
21 Haziran 2010 Pazartesi
Kimlik
(Uzun bir yazı olacak, ama şu son olaylardan sonra bunu yazmak zorunda hissettim kendimi.)
Etnisiteniz/milliyetiniz sizin elinizde olmayan ama sizin üzerinize yapışan bir kimliktir mesela. O ülkenin pasaportunu taşıdıkça, şekliniz şemaliniz o etnisiteyi andırdıkça; istediğiniz kadar apırın köpürün o kimlik ile tanımlanırsınız. O kimliği göstermeden yaşamaya çalışırsınız en kötü ihtimal, ama kağıt üzerinde o gelir sizi bulur.
Desteklenen futbol takımı böyle değildir ama. Belirli sebepler vardır sizi bir takıma iten, ama sempatik geliyordur, ama akıl-mantık yoluyla seçmişsinizdir, ama neticede seçmişsinizdir.
Ben Beşiktaşlıyım 5 yaşımdan beri. Ama hep bu kadar Beşiktaşlı değildim, zamanla Beşiktaş'ı kimliğimin bir parçası yaptım. Nedeni ise şu: Öncelikle futbolu sevdim. Daha doğrusu futbolun içine sokulabilen aklı sevmeye başladım. Eskiden gördüğüm gibi "X gol attı, Y kazandı" ekseninde izlemiyordum artık futbolu. Futbola bakışım evrimleşince, Beşiktaş'ı da sahiplenişim arttı.
Futbolu sevmeye başladığım dönemde Beşiktaş'ı bırakıp başka bir takıma geçebilirdim. Hayat çizgisinde önce korku bazlı muhafazakâr, sonra ateşli sosyalist olmuş, liberalliğin nerede saçmaladığını gördükten sonra salt "insan hakçı" bir görüşe bağlamış, ideoloji üstüne çıkmış bir insan olarak Beşiktaş'ı bırakmam hiç de zor olmazdı.
Ama ben bırakmadım. Çünkü sağıma soluma baktığımda Fenerbahçe ve Galatasaray'ı gördüm. Beni o kulüplere, o kitleye çeken hiçbir kıvılcım yoktu. Bilakis o kitleye karşı savunulması gereken bir takım vardı sanki. Ben kibirsiz, kendi yapında kavrulan, nicelikle değil nitelikle iş yapmaya çalışan, savunma hüviyetini benimsemiş; hayat görüşüme uyan bir Beşiktaş'ı seçtim.
* * *
Hal böyleyken, Beşiktaş'ın, benim onu seçtiğim çizgiden uzaklaşmamasını istemek, akıl-mantık ekseninde kalması için fikir üretmek benim en doğal hakkımmış gibi geliyor.
Ben Beşiktaş'tan illaki transfer, başarı vs. beklemiyorum. Onu istesem gider Barcelona'yı, Manchester United'ı falan tutarım. Bana kimse "Türkiye'den takım tutmalısın" diye tehditte falan da bulunmuyor. Ya da maksat ideolojik takılmaksa sözde liman işçilerinin Liverpool'unu, sözde İtalyan demirspor Livorno'yu, sözde faşizmin kalesi Lazio'yu falan da tutarım.
Benim Beşiktaşlı kimliğini ön plana çıkarmamın sebebi başka. Ben Beşiktaş'ı, içine mağrurluk, akıl, mantık, tutku vs. hepsinden uygun dozda konulabildiği için seviyorum. Ben Beşiktaşlıyım dediğimde insanların bana "Sende tam Beşiktaşlı karakteri var zaten" demesinden dolayı seviyorum.
* * *
Bu romantizm falan değil. Bu bir kimlik seçimi.
Beşiktaş endüstriyel olsun istediği kadar, umrumda değil. Zamanın şartları o zaten. Öyle "Ahh eski günler" falan diyecek değilim.
Benim derdim şu: Beşiktaş sıradanlaşmasın. Beşiktaş aklı fikri kaybetmesin. Beşiktaş'ın bir planı olsun, önündeki 5 yıl ne yapacağını bilsin. Beşiktaş yönetime giren isimlere borçlanarak, onlara bağımlı olarak transfer yapmasın. Beşiktaş'ın tesisleşme yolu açık seçik olsun. Beşiktaş'ın mali tabloları iç karatmasın.
Beşiktaş günübirlik politika ile yönetilmesin.
Öyle olacaksa Quaresma da gelsin, Robinho da. Hele ki böyle uygun şartlarda gelsin, başımın üstünde yeri olur.
Ama Quaresma'nın gelmesinin "giriş bileti"nden öte bir sebebi olduğunu hissedeyim ben.
* * *
İsteyen "shelbyl ulan saçmalama, romantizm yapma, laf salatası bunlar" falan diyebilir. İsteyen beni Beşiktaş'ı sabote etmekle de itham edebilir.
Ben benim istediğim Beşiktaş için konuşacağım.
Neticede hayat inandıklarımız uğruna konuşmaktan ibaret zaten.
Neticede Beşiktaş'ı uğruna bu kadar kafa yormaya değer görmesem Beşiktaşlı olmazdım zaten.
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 9
Yorum
12 Nisan 2010 Pazartesi
Arda'nın Sevgilisi
Bizim Galatasaray ile oynadığımız maçın öncesinde Arda Turan ve Sinem Kobal ilişkisine dair küfürler edilmesinden utanmış, Ali Sami Yen'e edilen küfürden dolayı özür dilenirken Sinem Kobal gibi, maç ile tek alakası bir futbolcunun sevgilisi olmaktan ibaret olan bir kadına edilen küfürün "eğitim zaiyeti" olarak görülmesinden duyduğum rahatsızlığı da dile getirmiştim.
Benim hayat görüşümde "kutsal" diye bir şey yoktur; bu yüzden de Ali Sami Yen ile Sinem Kobal'a edilen küfür arasında da bir fark yoktur. Çünkü sahada oynanan oyunla alakasız olarak 3. kişiler dahil edilmiştir. Tribünde küfür olur, bunu engellemeye çalışmak da saçmadır; ama eğer küfür "utanılacak" bir hadise ise olayla alakasız şahıslara, ve hatta yaşayan şahıslara edilen küfürler aynı kefeye konmalıdır.
Bir de küfür olmasa da gene beter bir durum var ki, bunu da Galatasaray'ın son oynadığı maçta gördük. Arda Turan "sinema kapattığı" için suçlu oldu, gene olayla alakasız Sinem Kobal üzerinden laf yedi. Bunun yanında Sinem Kobal gibi ünlü bir oyuncu ve kendini ispatlamış bir kadın "Arda'nın sevgilisi" rüştüne indirgenmiş oldu gene tribünde.
Yahu sinemayı bırak restoran kapatanlar var. Bu, dünyanın en hödükçe jestidir, cebinde 2000 lira olan adam da rahatlıkla yapar yani. Arda sinema kapattı diye niye ruhsuz olsun? Niye bu bel altı vurmaya çalışma?
Futbolcuların sevgilileri olur, iyi hayatları olur, bu da magazinin ilgisini çeker. İngiltere'de WAG (wives and girlfriends) diye bir müessese bile vardır. Fakat bizde sporcu "ahlaklı ve yemeğine şap atılmış" olmak zorunda olduğundan, ya evlenmeli, ya da mazbut bir hayat sürmelidir. Aksi takdirde kıskanırız. Kıskanınca da futbolcunun her kötü performansını "kız buldu ya" seviyesine indirger, "kız"dan intkam almaya çalışırız.
Bu ilk mi? Hayır. Alpay Özalan - Cansel Özzengin in tribüne yansımalarını da hatırlıyoruz. Guiza'nın sevgilisinin videolarını her gün Milliyet'te görmekten kusmuştum, tribünler de kayıtsız kalmamıştı vs.
Şimdi düşünüyorum, bu küfürleri eden adamlar, bulabildikleri tüm sosyal paylaşım sitelerinden "hatun kaldırmaya" çalışan, "anamı bacımı karıştırma lan!" diye bıçak çekecek adamlar. Lakin futbolcunun ünlü ve güzel ve magazinel sevgilisi mevzubahis olunca birden bütün bu "bel altı" çalışmalar meşru oluyor birden.
Önümüzde sergilenen ataerkil br toplumun ikiyüzlülüğü. "Futbolun marka değeri, tribünde bağyanlarımızı da görmek istiyoruz" diyen, bağyanlara tribünde yapılan tacizleri kınayan adamlar; kadını bu ikincilleştirmenin aleti yapmakta beis görmezler. Bu da bana batar, burada çemkiririm işte.
Yücelten de biziz, dibe çeken de. Ama "en büyük taraftar, futbolcular sahtekâr". Yersen.
Jeton düşme efektiyle gelen ekleme: Bu yazıda medyanın doğrudan kalemin hedefine alınmaması, medyanın suçsuz olmasından dolayı değildir. Bilakis, bütün bu olaylarda medyanın aslan payı gözardı edilemez.
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 30
Yorum
22 Mart 2010 Pazartesi
Özür Özürlülük
Bu ülkede takım, ideoloji vs. herhangi bir şey tutmanın bir gereği var. Ne olursa olsun kendini savunmak. Zaten hakim jargondan belli: "ölmek var dönmek yok", "kanımızın son damlasına kadar" vs. Atalarımız bile demiş pilavdan dönenin kaşığı kırılsın diye, mantalite belli.
Bu son haftalarda o kadar çok olay yaşandı ki, takım tutmanın gereği neymiş onu bir daha öğrendim. Mesela hala daha gönül rahatlığıyla "Abi o adam tribünden atılmadı ya, kendi hatasıyla düştü, abartıyorsunuz" diyen adamlar var. O adam tenteye kaçmış korkudan, orada da kıstırıp tekme tokat dalmışsın, adam yuvarlanıp aşağıya düşmüş, ama kendi hatası. Evet.
Beşiktaş tribününde adam bıçaklandı, savunma "ya zaten rant davasıymış". Fener tribününde bıçaklı kavga çıkıyor, "münferit olaylar". Taraftar sahaya giriyor, sahaya madde atıyor: "ağır tahrik." Herşeye bir kulp var. "Montaj", "alkol", "etnik köken", "cinsel tercih"; hafifletici sebep çok. O adam iki kişi tarafından tutulup havuza atılırmış gibi atılsa "şakalaşıyorlarmış canım" diyecekler...
Sahaya su atılmış Keita ondan tribünlere çükünü göstermiş. Trabzonluya kızıyorsun neden su attı diye "Senin taraftarın sahayı göle çevirmedi mi?" diyor. Fenerbahçe Başkanı hakemin soyunma odasına dalıyor, "ya zaten Gaziantep Başkanı Beşiktaş'ın adamı." X'i Y'ye, Y'yi Z'ye bağla; hooop, herkes suçsuz.
Yahu "utanç verici bir olay, özür diliyoruz" demek bu kadar mı zor? Neden korkup da özür dilemiyoruz? Hatta neden özür dileyene kızıyoruz bile?
(Siyasi parantez: 1915'te Osmanlı Devleti'de yaşayan Ermenilerin başına gelen acı bir olay var mesela. Bununla ilgili özür kampanyası başlatıldı. İçinde soykırım lafı bile geçmiyordu, kimse kimseyi özür dile diye zorlamıyordu da. Girişimi başlatanları topluca linç ettik.)
Çok mu zor "Evet tribünde bu olaylar yaşandı, takımımız suçludur, gerekeni yapılmalıdır" demek? Neden her cümleyi bir "ama..." takip etmeli? Suçu kabul etmek neden bu kadar zor, neden herşeyin bir açıklaması olmalı? Neden kirli kalmak rahat uyumanızı sağlıyor?
Bıkmadınız mı yahu artık birbirinizin b.kuyla teyemmüm abdesti almaktan?
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 1 Yorum
26 Şubat 2010 Cuma
Dün Ne Oldu?
Aşağıda Eser'in 100 metreden hiciv olduğu belli olan post'una gelen yorumlardan sonra bunu yazıp yazmamak konusunda iki defa düşünmedim değil. Ama ekmek sıcakken yenmeli. (Swahili atasözü)
Efendim, Türk futbolununn tartışmasız iki büyüğünün biliyorsunuz her sene bir "UEFA'da birlikte final oynama" fantazisi olur her sene başında. Aslında fantazi Şampiyonlar Ligi Finali şeklinde kurulmak istenir, lakin bu iki takımın en son aynı anda gruplarda mücadele ettiği sezon 2001-02 sezonudur. Malum, bir takımımız her sene ön elemede "şanssız" şekilde elenir UEFA'da teselli bulur, öbür takımımız gruplardan gene "şanssız" şekilde, bir güzel istisna haricinde, çıkamaz. 10 yıldır durum böyle.
Bu sene kupanın adının değişmesiyle birlikte statü de değişince, bir heyecan basmıştı gene bizleri. Maç sayısı, reklam ve yayın geliri ve marka değerini arttırmak amacıyla katılan takım sayısı arttırıldı, grup sayısı arttırılıp gruptaki takım sayısı azaltıldı. Tabii haticeye değil neticeye bakan bizler, ön elemelerdeki ve gruplardaki sonuçlara bakıp her seferinden daha güçlü bir şekilde "final" çığırmalarına giriştik. Öte yandan tesadüfi şampiyon Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi'nde ülkemizi rezil ediyordu.
Neyse efendim, gün oldu devran döndü; iki takımımız da daha son 16 göremeden şanssız bir şekilde elendi. Yıldızlar topluluğu rüya takım Galatasaray Atletico "eski gücünde değil" Madrid'i; dahi Daum'un çalıştırdığı Fenerbahçe ise "lilililili" Lille'i geçemedi.
Tabii ki iki takım da elenemeyecek takımlar değildi. Sakatlıklar ideal kadronun çıkmasını engelledi, Galatasaray maçında oradaki tek bulunma sebebini ifa etmeyen/edemeyen dangalak 5. hakem ve amatörleşen Caner de büyük pay oynadı bu sonuçta. (Fenerbahçe maçını izlerken uyuyakalmışım, o yüzden fazla bir şey diyemeyeceğim)
Ama sadece aksilik ile açıklayamayacağımız birşeyler de var bu işin içinde. Bir musibet bin nasihatten iyidir sözde, ama öyle olmuyor (atalarımız bizden kesinlikle daha akıllı adamlarmış). Her sene gazı alıyoruz, şişiyoruz şişiyoruz, halüsinasyonlar görüyoruz; ondan sonra gerçekçi olmayan beklentilerimiz çökünce günah keçisi arıyoruz. Maçtan sonra şöyle bir baktım etrafa: Rijkaard takımı defansif oynattığı için eleştiriliyor (kontratak takımı Atletico'ya karşı yaldır yaldır saldıracaktı o forvetsizlikle, doğru), sakatlandığı için (vücut dili öyle diyordu) oyundan alınan Elano hatası konuşuluyor vs. Rijkaard bile "futbolu bilmiyor" noktasına geldi bu ülkede. Olay anında çok bakamadım ama, tahmin etmem gerekseydi Fenerbahçe için günah keçisinin Guiza olduğunu söylerdim, zira kendisi gol atamamış. Halbuki transfer politikasından psikolojik yönetime kadar konuşmamız gereken çok şey var, ama dönüp dolaşıp "Bu takıma ben de final oynatırdım" noktasına takılacağız. İddiaya giren?
Ben futboldan "çok" anladığımı iddia etmem hiçbir zaman, o yüzden teknik-taktik kısmına çok bulaşmam bu işin. Ama hafızam iyidir, tutarlılığa ve istikrara inanırım, verileri bir araya koyduğumu düşünürüm. Sonucum da şu: Had bilmek konusunda çok mesafe almamız lazım. Her sene takımı final oynamadı diye hayal kırıklığına uğrayan taraftarları anlamak istiyorum, ama sonra Türk futbolunun bulunduğu nokta suratıma tokat gibi çarpıyor. Ekolsüzlük, günü kurtarma hamleleri, icraat değil söylem bazlı yöneticilik üzerime üzerime geliyor. Sonra bir de Hiddink hamlesini "yerli olmalıydı ya!" diye eleştirenleri, getirildiği mevkiiyi bile bilmeden "Yanal yerine kim geçse daha iyi yapar, ondan teknik direktör olmaz" diyenleri düşünüyorum. Ağzımdan "müstehak" kelimesi çıkıyor.
Neyse, uzun lafın kısası, seneye aynı piyeste görüşmek üzere.
Not: Bir emsal daha gördük bugün, ondan diyorum. Türk hakemlerini eleştirirken lütfen -bunu daha önce de yazdım- tüm Avrupa'da bir hakemlik krizi yaşandığını, hakemlerin maçın artan temposuna yetişemediğini ve de bu konuda sürekli yenilik araması içinde olunduğunu, Türk hakemliğinin sorununun "kabiliyetsizlik"ten öte birinci elden duyduğum hiyerarşik "ahbap-çavuş ilişkileri" olduğunu lütfen bir düşünün.
Türk gözlüklerini çıkarıp biraz zihinsel olarak globalleşsek her şey çok güzel olacak.
Etiketler:Fenerbahçe,Galatasaray,Hiciv,semioticus,Shelbyl,Taraftar,Türk Basını | 63
Yorum
23 Şubat 2010 Salı
Taraftar Profili
(Hafif dağınıktır, kusura bakmayın.)
Lafı "Futbolcu ağlatılır mı be?" tadında Türk tipi duygusallığa getirmeyeceğim. Guiza'nın psikolojisinin bozuk olduğu 1 km'den belli oluyor; o konuda bir şey yapmayanlar daha suçludur taraftardan. Maksat Fenerbahçe taraftarını eleştirmek de değil, maksat taraftar profili konusunda "tek doğru" olmadığının bir kanıtını daha şu sayfalara dökmek.
Ben bu "örnek taraftar" modeline hep tilt olmuşumdur. Taraftar dediğinin katkısı a) itici güç olmaktan b) hakemi baskı altına alabilmekten ibarettir. Onun haricinde takım iyi oynadıkça, başarılı oldukça o da stada gidip kulübüne para kazandırarak ekonomik döngüyü sağlar. Şimdi Türkiye'de zaten hakemler genel anlamda 3 büyüklere meyilliler, ki taraftar -yeterince- baskı yaratabilse büyük takım taraftarları iki haftada bir hakeme sövüyor olmazlar. İtici güç kısmına gelirsek, o stadda gürültü olması vs. futbolcuya gaz verir, maça ısındırır, ortam sağlar vs. Beğenilme içgüdüsü, alışkanlık vs. gibi sebepleri var bunun. Ama "şu tezahürat takımı kötü etkiliyor, şu tezahürat takıma gaz veriyor" gibi birebir analizlere gerek yok, futbolcu röportajları da bunun kanıtı.
Şimdi hal böyleyken, taraftar profili üzerinden "şöyle olmalı, böyle olmalı" diye ahkam kesilmemeli. Buyrun mesela, o örnek Fenerbahçe taraftarı bugün Guiza'yı -ve de dolayısıyla takım psikolojisini- ne hale getirdi. Beşiktaş taraftarı iki hafta önce protesto etti maç 4-1 kazanıldı, iki haftadır protesto etmiyor 5 puan kaybedildi. Trabzonspor taraftarı 61. dakika şovuyla oyun soğutup maç kaybettirdi zamanında. Galatasaray taraftarı tribün yıkıyordu az daha.
Son tahlilde dediğim şu: Örnek taraftar diye bir şey yok. Gidersin, istediğin gibi desteklersin, istediğin gibi bağırırsın, istediğin tezahürata katılır istemediğine katılmazsın; en nihayetinde sen futboldan zevk almak isteyen bir bireysin, ötesi de yok bunun. purplepurple'ın aşağıdaki yazısına yaptığım yorumda da dediğim gibi, kullan hasse-i selimeni, yeter o kadarı.
Etiketler:Daniel Gonzalez Guiza,semioticus,Shelbyl,Taraftar | 8
Yorum
8 Ocak 2010 Cuma
Algı
(Bu post jessie'nin "Var Mısınız?" postu üzerine yazılmıştır.)
Ben Beşiktaş tarihinde Sinan Engin gibi bir ismin yer almasından utanç duyuyorum. Sinan Engin'in muhtemelen girmiş olduğu kirli ilişkileri de hiç ama hiç tasvip etmiyorum. Bunun A'sı B'si, istisnası yok.
Ben bir Beşiktaşlı olarak, hakem hatasıyla kazandığımız her puandan sonra mutsuz oluyorum. Hakem hatasıyla kaybettiğimiz maçtan sonra da. Bir maçta hakem hatası olduysa da bunu dile getiriyorum, ama kıyas ya da tartışma niyetli değil illa ki. Bu blog'daki arkadaşlar da yapıyorlar bunu.
Ben bir Beşiktaşlı olarak, adımın herhangi bir şike söylentisinde geçmesinden son derece rahatsız oluyorum. Çoğu Beşiktaşlı da, Seba dönemindeki "itibar" imajını özlemekte. Biz öyle yetişmiştik, kimliğimiz oydu çünkü.
Buraya kadar anlaştık mı? Devam edelim.
Dün jessie bir yazı yazdı. "Şaibesaray / Galatasaray" şeklinde. "/" işareti tercih belirten durumlarda kullanılır, "ya da" anlamına gelir. O anlama geldiği çok açık olmayabilir, yanlış anlama olabilir, doğrudur. O yazıya birkaç platformda yanıt geldi, biri de burada. Orada da jessie derdini açıkladı, iyi niyetini vurguladı, yorumlara bakarsanız görürsünüz. jessie'nin dediği de açıktı aslında:
"Bugün "sizdeki şu Galatasaray nefreti..." diye başlayan her cümleye önce "neden?" diye sordurmayı öğretebilirsek çok mühim bir iş yapmış olacağız. Galatasaray gayri ahlaki işler yapar, yapmıştır, yapacaktır... Bunlar hukuki konulardır. Bana göre Beşiktaş'ın farkı yoktur, sana göre vardır. Lakin ortada Galatasaray'ın gayri ahlaki işlere meyili var diye bir algı oluşmuşsa bu algının nedenlerine odaklanmaktan daha iyi bir Galatasaraylı tutumu göremiyorum."
Yazının başına geri dönelim bu noktada. Ben her "adaletsizlik" söylemini dile getirdiğimizde "Size de şu olmuştu" denmesinden bıktım. Çünkü o "bize de olanları" seksen defa dile getirdik zaten. O olanlarla övünecek insan sayısı minimumda. Biz utandığımızı dile getirdik.
Beni rahatsız eden, Galatasaraylıların ağzından utandıklarını duymamam, ya da "Utandık ama şu da var" duymam. Beni rahatsız eden, her tartışmada kabul ettiklerim üzerinden yargılanmam. Beni rahatsız eden, her lafımın "3. büyük" ekseninde değerlendirilmesi (ki bunu diyen insan kendi yorumunu "1. büyük" ekseninde yapıp, aynı günahı işlediğinin farkında değil) Beni rahatsız eden, hiçbir zaman "Haklısın" lafını duymamam, ben defalarca bu lafı söylememe karşın. Beni rahatsız eden, "araba" olaylarının, Zaladların "Ama siz de..." eksenine gelmeden tartışılamaması.
Beşiktaş'ın geçmişi pirüpak değil. Ama benim özelimde, benim için pirüpak. Çünkü ben Sinan Engin'i Beşiktaşlılıktan kafamda aforoz ettim. Ben Ali Tandoğan'ın kendini her hafta cezasahasında yere atmasını Beşiktaşlılık ile bağdaştırmadım. Ben Ahmed Hassan'ın numaralarını kınadım. Hala daha eksiğim kalmış olabilir, normaldir; ama ben Beşiktaş'ı kafamdaki Beşiktaş'a yaklaştırmak için özeleştirimi yaptım.
Siz, Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları, siz bunları yaptınız mı? Bu sorumu "suçlarcasına" sormuyorum, tamamen iyi niyetimle soruyorum. Siz geçmişinizdeki, kulüp yönetimindeki, takımınızdaki "şaibeli" isimleri açıkça kınadınız mı? Siz arkasına sığındığınız "büyük" savunmasının, büyük etiketinin ötesine geçtiniz mi? Bunu rahatlıkla söyleyebilir misiniz?
Hadi onları da geçtim, sadece şunun sözünü verebilir misiniz? "İleride kulübüm bir skandala karışırsa, kendimi aklamak için beni eleştiren rakiplerimin geçmişini didiklemeyeceğim, en iyi savunma saldırıdır taktiğini benimsemeyeceğim, sporu sahada, kortta, pistte bırakacağım."
Tabii ki Beşiktaş taraftarı da, Fenerbahçe taraftarı da, Galatasaray taraftarı da "birlik" içinde bir kitle değildir. Zaten ben burada "aklıselim" kitleye hitap ediyorum, yoksa Anelka'nın Konya'ya, Baros'un Trabzon'a, Burak'ın gene Konya'ya attığı gole "nizami" diyecek kadar kör kitleyle işim
olmaz.
Benim dileğim açık: Şu tartışmaları artık "siz de böylesiniz" ekseninden çıkaralım. Kimse tertemiz değil, öyle diyen illüzyondadır. Ama kendi pisliklerimizi de başkalarının pislikleriyle kapatamayız. Bu kısır döngüden çıkalım. Olaylara yaklaşırken o gözlükleri çıkaralım, karşı tarafın iyi niyetini görelim. Yoksa bu bataklıkta, bizim iyi niyetimiz de kaybolacak.
Şurada 10 tane popüler blog yazarı/okuyucusu mutabakata varsa çok şey değişebilir. 10 olur 100, 100 olur 1000. Gerisi de umurumda değil zaten.
Ek: Radikal'de bugün yayınlanan, güzel bir "tarihçe" için tıklayınız.
1 Ekim 2009 Perşembe
Dengesizlik
Yıldırım Demirören'in aracına bazı nesneler atılmış havaalanında. Lig TV'ye göre bunlar yumurta ve tekme. Görüntüler burada.
Şimdi olay şu. Beşiktaş tribünü şu zamana kadar doğru düzgün protesto yapmadı, kaç sene sessiz kaldı, adı rant olayına karıştı, Çarşı fesh olundu geri geldi vs. Tam seçim yaklaşmışken, yeni bir aday ortaya çıkmışken, bu aniden şiddeti artan protestolarda benim burnuma samimiyetsizlik kokusu geliyor.
Git "Yıldırım Demirören Yeter!" diye bağır, eyvallah. Yumurta ne? Tekme ne? Şu zamana kadar çok sabrettin de, birden mi patladın? Sabreder olduğunu göstermedin ki? Şu zamana kadar ne yaptın ki yumurta atacak raddeye geldin?
Ben tasvip etmiyorum böyle olayları. Tamamen benim görüşümdür. Belki burayı okuyup da yumurta atmayı düşünen başkası varsa ikna ederim diye yazıyorum bu yazıyı da.
Atmayın lan yumurta. Gidin adam gibi protesto organize edin.
Etiketler:semioticus,Shelbyl,Taraftar | 32
Yorum
3 Eylül 2009 Perşembe
Basınla İlişkiler
Yaz döneminde basına sallamayı adet edinmiştik, ben hala daha o rehavetten kurtulamadım. Hoş, bu sefer basına sallamak yerine, bizzat bizim yönetimin basınla ilişkilerden sorumlu adamına sallayacağım. İsmini cismini bilmediğim bu arkadaşı, düpedüz tembellikle, iş bilmezlikle suçlayacağım. (jessie'nin dediği "gündüz finans, gece romantizm" esintilerinden de sıyrılırız biraz.) Ondan sonra da çuvaldızı bizzat kendimize batıracağım. Canı kıymetli olan okumasın.
Şimdi, dünkü Milliyet'te bir haber okudum. Şimdiye kadar haberlerin metnine, sunumuna, ifadelerine falan çok salladık, bu kısa vadede değişmeyecek kalitesizliği arada mizah niyetine gene sunarız, o sorun değil. Bu haberde de benzer esintiler var tabii, fakat benim dikkatimi çeken esas unsur; bu dönemde böyle bir haberin yazılabilmesi, bunun düşünülmesi.
Lafı fazla uzatmayayım, bahsettiğim haber metni şurada. Fenerbahçe'nin, bu sene nispeten astronomik ücretler ödeyip transfer ettiği fakat oynatmadığı iki "genç" oyuncu için, yardımcı antrenör Roland Koch, Aziz Yıldırım'a özel bir rapor sunmuş. Demiş ki, "Bu elemanlar süper, 5 yıl hizmet ederler." Özellikle vurgu yaptığı kesimler ise "Şimdiye kadar sakatlık nedeniyle forma şansı bulamadılar, ama bir iyileşsinler, off of."
Şimdi azıcık kafası çalışan bir adam, bu haberin ısmarlama bir haber olduğunu 100 metreden anlar. Bu haberin, Aziz Yıldırım'ın yaptığı hamleyi "doğrulamak" için, kopan transfer tantanalarını haklılaştırmak için yayınlandığı belli. Yoksa Koch'un başkana "Aziz başkan merak etme, çok sağlam adamlar bunlar" diye rapor yazacağı, bu raporun da Milliyet'te "özel haber" tadında yayınlanacağı yok. İki oyuncu için harcanmış 13.5 milyon Euro + iki oyuncu böylece önemsizleştirilecek, "beklenti" muhabbetine girilmeyecek. Ki zaten Fenerbahçe taraftarının bu transferleri sorguladığı da yok.
Bize gelelim. Tabata aşağı, Tabata yukarı. İsmail'e verilen paralar. Nihat'ın formsuzluğu. Ferrari mi Gökhan Zan mı? 2 aydır sürekli dönen haberler bunlar. Peki bu haberlere karşı şöyle bir PR çalışması yapılıyor mu? Tabata'nın geçen sene 11 golle Alex'le beraber Turkcell Süper Lig'deki en çok gol atan ortasaha oyuncusu olması ne kadar gündemde? Peki Tabata'nın kaç asist yaptığını kim biliyor? İsmail, Rıdvan, Onur hakkında Tayfur hiç rapor veriyor mu Demirören'e? (Sonra yorumlarda fitneci bile Onur kimdi yahu demek zorunda kalıyor..) Nihat'ın hırsı üzerine bir haber okuyor muyuz? Ferrari'nin korkulu rüyası X futbolcusu açıklama yapıyor mu?
Tabata, Ferrari, İsmail vs. Bu transferleri beğenirsiniz, beğenmezsiniz, kazık yemişizdir, maliyeti fazladır vs. Umurumda değil ne düşündüğünüz, fakat ne soracağınız önemli. Bu adamların, daha 1 ay geçmeden ipini çekecek kadar bizim görüşlerimizi şekillendiren dış faktörler; aynı huzursuzluğa Fenerbahçe içinde neden sebep olmuyor?
Bizim yönetim açıklama yapar birinci elden, saçmalar; resmi muhabirler İsmail Er ve Orhan Yıldırım'dır, takımı destekler gibi yapıp kösteklerler; A2 takımının teknik direktörü "Tabata Beşiktaş'a ancak baklava getirir" der; taraftar oyuncular daha oynamadan ipini çeker, ilk pas hatasında "Bu mu lan X milyon Euro'luk adam" derler. Elin oğlu Topuz ile Hurmacı'yı daha oynamadan parlatmaya çalışır, tepkileri minimuma çekecek haberleri yayınlattırır.
Hatırlar mısınız Topuz olayı sıcakken bu blog'da yapılan yorumları? Demiştik ki; "Fenerbahçe seyircisi Topuz'u bağrına basmaz bu saatten sonra, bize gelirse farklı olur, Fener forması giyip çıksa bile alkışlarız." vs. Peki Mehmet Topuz bize gelse, maliyeti İsmail'den az mı olacaktı? İsmail'in de Beşiktaş formalı pozları çıkmadı mı, o da bizim çocuğumuz değil mi? Peki İsmail'e bile 2 haftada laf etmeye başlayan tribün mü bağrına basacaktı Topuz'u?
Tamam, i.ne basın bunu da yazın, eyvallah. Bunu diyoruz sürekli. İyi de, basına veriliyor ısmarlama haber, basın yazıyor. Adam aldığı paraya, sattığı tiraja bakıyor, i.neliği nerede bunun? Sen de ısmarlama haber ver, yazsınlar. Sen de takımını olumlu gösteren haberlerin, olumsuz gösteren haberlerden daha çok sattığını ispat et, onu yazsınlar. Her yerde "Tabata 8 milyon mu?" diye isyan edeceğine "Olm 11 gol atmış adam aldık, kilidi açacak." de, kilidi açmasa da kiminin ağzı yüzü kilitlensin.
Romantizm eyvallah da; yeri geldi mi biraz burnu büyüklük yapmayı, yüzsüzlük etmeyi öğrenmemiz lazım. Yoksa İsmail'e el kol yapan, Tabata'yı ilk hatalı pasında ıslıklar, biz de seneye "Hah 8 milyon çöpe gitti" deriz gene.
Yönetim istifa ise, taraftar da istifa.
Etiketler:BJK Yönetim Kurulu,semioticus,Shelbyl,Taraftar,Türk Basını | 10
Yorum
24 Temmuz 2009 Cuma
Taraftara (Öz)Eleştiri...
Bundan bir buçuk yıl kadar önce Olimpiyat Stadı'nda bir maça çıktı Beşiktaş... Maçın önemi büyüktü, nitekim Galatasaray'ı yenerek liderlik kazanılmış, sonraki haftada İnönü'ye gelecek olan Fenerbahçe maçı öncesinde Belediye ile deplasmanda oynanacak maçta alınacak üç puanla birlikte şampiyonluğun yakın kadraja gireceği görülmüştü...
Taraftar aynasından bakınca ise işler yoluna girmeye başlamıştı, Ümraniye'den takım alınıp Olimpiyat Stadı'na konvoyla getirildi, falan... Gel gör ki o maça 20 Bin kişi gelmedi. Belki 15 Bin... Hep iddia ediyorum, o gün o stadda 80 bin Beşiktaşlı olsaydı, biz o maçı kazanırdık. Kaybetmezdik demiyorum, kazanırdık diyorum... Sonra şampiyon olurduk olmazdık ayrı konu... Fakat maçı izleyen, hakemi bilen herkes aynı hakemin o baskı ortamında bizi bu kadar ezemeyeceğini görecektir.
Bu sene bu defa Ankaraspor maçı... Stadda üç tribünde azar azar Beşiktaşlılar var, bir de 800 kişi biz... Ben Cumartesi günkü maçın biletini bir gün önceden aheste aheste ve rahatça satın alıyorum. Gişedeki çocuğa sorduğumda hala ellerinde 500 bilet olduğunu söylüyor... O maçın Beşiktaş için dönüm noktası olduğunu bildiğimden, üç bilet alıyorum arkadaşlarıma ve kendime... Maça gidiyoruz... Lider olup dönüyoruz ankaradan... Üç avuç Beşiktaşlıyla birlikte...
Çok uzun yazıyordum, vazgeçtim kısaltıyorum o yüzden... Bizim tribünümüzün bir arızası var. Semtin getirisi midir bilmiyorum. Tek bildiğim bu iki maç İnönü'de olsaydı biletler çıkar çıkmaz Biletix kilitlenir, karaborsa tavana vururdu... Nedir bu Beşiktaşlının derdi? Şampiyonluğa giden takım 40 km yol için terk edilir mi? Üstelik Adana falan değil, Ankara'da İstanbul'da terk edilir mi? İki hafta sonra Belediye maçını yine bir avuç insan olarak mı izleyeceğiz? Fenerbahçe'nin karşısına 10 bin kişiyle mi çıkacağız haftaya? Unutmayın, Sivasspor bile 25 bin kişiye oynadı bu stadda...
Etiketler:Olimpiyat Stadı,Taraftar,Yenikent Stadı,Yuki The Zorba | 21
Yorum
Kaydol:
Kayıtlar
(Atom)
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...6 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...7 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldı...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...11 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...13 yıl önce
-
-
