Benim de böyle bir problemim var. Son üç ayda ecnebi memlekette dört maç izledim. Henüz evsahibi takımların yüzü gülemedi! Aynı süreçte, yani Fenerbahçe maçından beri, Beşiktaş'ın İnönü'de izlediğim maçlarında da yüzümüz gülemedi... Demek ki, problem bende! O Fener maçında öyle bir enerji vermişim ki takıma, o gün bugündür iç saha takımlarına verecek pozitif enerjim kalmamış!!
En tepeye maç skorunu koydum! 0-3! O kadar uğursuz ki ayağım şu gittiğim dört maça bahis yapsaydım, 10 liraya 14,000 TL kazanabilirdim!

Aslında maç ilk 11'de Türk Milli Takımı oyuncusu Mevlüt Erding'i (evet öyle yazıyor arkasında) görünce şenlendi benim için... Şimdi Erding dedik ama aynı Fransızlar ısrarla benim adımı da Fevzi değil, Fevçi olarak yazıyorlar. Ben anlayamıyorum dertlerini, bilen varsa anlatsın...

Sahadaki bin memleketten futbolcu arasında elbette bir Türk varken, maçta o topçunun destekçisi tek başına kalmıyor. Karşı taraftaki engelliler bölümünde de bir Türk taraftar, açtığı bayrakla Mevlüt'e destek olmaya çalıştı... Esasında anlatacaklarım başka ama Mevlüt'ten bu kadar bahsetmek yetmez... Nitekim maç boyu devam eden inanılmaz protestolar arasında tek olumlu tezahürat alan adamdı Mevlüt! Biraz da sonradan giren Giuly! Oysa Nihat'ın bu sezonki performansına benzer bir futbol oynadı Milli topçumuz... Anlaşılan PSG taraftarında beklenti eşiği dibe vurmuş vaziyette...
Bu eşikten bahsetmişken önce biraz futbol yazayım ki, sonrasında PSG taraftarının asıl derdine dilim döndüğünce, Google Translate bana yardım ettiğince değineyim... Maça PSG iyi başladı ve hatta kanaatimce yan hakemin salakça iptal ettiği bir golle de farklı kazanacağına dair sinyaller verdi. Ancak olmayınca olmuyor, rakip ilk pozisyonunda penaltı kazandı. Arkasından Traore'nin ağırlığından faydalanıp iki gol daha buldular ve 35. dakikada maç bitti... Mevlüt özellikle ortadaki yaratıcı oyuncular Sessegnon ve tabii ki Luyindula'nun güzel paslarıyla pozisyonlara girdiyse de şanssız ve beceriksiz olunca, maç da dönemedi. İkinci yarı ise Beşiktaş - Kasımpaşa maçını andırdı. Sanki biraz daha iten bir takım bu maçı 4-3 alabilirdi ama olmadı. PSG taraftarı da delirdikçe delirdi... En büyük tepkiyi de ağır stoper Traore aldı... Bu tepkileri gördükten sonra kasaba takımlarında oynayıp, "Avrupa'da baskı yok, burada futbol oynamak çok rahat" diyen Türk topçularını falakaya yatırmak gerekiyor tabii... Nitekim Traore'ye yapılanlar insana yapılmayacak şeylerdi... Büyük takımda oynamak dünyanın her yerinde zordur nokta!

Umuda yolculuk
Futboldan devam edersek, PSG ile Beşiktaş'ın benzerlikleri arasında en çok dikkatimi çeken şey kornerler oldu... Her Beşiktaş maçı sonrası, "Bir takım bu kadar korner atıp nasıl bunlardan faydalanamaz, iddia ediyorum dünyada birincidir Beşiktaş karavana kornerde" diye düşünen ben, fikrimi revize etmek istiyorum... Maç boyu paso korner atan PSG bir tane gol değil, pozisyon bile bulamadı. Üstelik neredeyse bütün kafa topları PSG topçularında kalmıştı! Böyle şey olur mu? Oluyor işte...

-Olmadı yine lan bi daha mı korner!
Tabii taraftarın derdi bambaşka... Paris Saint Germain'in büyük ortağı Colony Capital adında bir Amerikan şirketi... Taraftara göre, bu adamlar kulübü yönetemiyorlar. Hatta forumlarında aldıkları topçular için kemik torbasına varan hakaretler söz konusu. Bu hakareti yiyenlerden biri de tanıdık, Mateja Kezman... Söyledikleri şu; "Amerikalılar bu işten anlamıyorlar, bitik topçuları alıp getiriyorlar; biz bunu istemiyoruz..." Maç 2-0'a gelir gelmez de bununla ilgili tezahüratlara başladılar, Amerikalılardan kurtulma temalı pankartlar açtılar... Karşılığında süratle güvenlik kuvvetleriyle yaşanan kavgalar başladı tabii... Bu arada Barrack derken Obama'dan mı bahsediyorlar anlamadım...


Dünyanın her yerinde futbol ve para konusu tartışılırken, sosyalizme bu kadar yakın yaşayan bir toplumda buna karşı bir hareket görmemek olanaksızdı zaten... Onların da derdi ilkesizce yönetilen geleceği olmayan ve içi parayla boşaltılan bir kulüp... Yanımda oturan amcanın söylediği kadarıyla, bütün dertleri eski günlere dönebilmek! Bu uğurda her şeyi yapacaklarını söylüyorlar... O dakikalarda stadın her yerinde büyük kavgalar patlıyor... Nereye kafamı çevirsem kavga! Anlattıklarım ne kadar tanıdık değil mi, sanki İnönü'yü Paris'e taşımış gibi! Durun size Kasımpaşa maçını anımsatan iki tanıdık görüntü daha!

Önce güvenlik görevlileriyle kavga...

Sonra göbek tribünü protesto amacıyla boşaltma!.
Neticede görüntü o ki, para ve duygusal ilişki kurulan futbol takımları arasındaki paradoks özellikle de parayı sportif başarıya dönüştüremeyen kulüplerde büyük problemlere yol açıyor... İşte Paris Saint Germain, işte Beşiktaş... Yaklaşan Manchester United ve ligdeki basiretsizliğiyle Liverpool örnekleri... Futbol kulüplerinden kar edemeyeceğini yeni anlayan Amerikalı şirketler, parasını geri alamayacağını kavrayamayan kulüp başkanları vs... Futbol parayı dışarı tükürmeye başlıyor ve bunu elbette ki en tepelerden değil, aşağılardan ve ortalardan başlatıyor... Bundan on sene sonra nasıl bir futbol konuşacağımızı düşünmemek elde değil... Nitekim yeni bir global kriz sonrası, Amerikalıların ve Arapların büyük paralar yutan futbol kulüplerinden vazgeçmeleri durumunda, pek çok kulübün çöküşünü ya da bu defa Çin sermayesine geçişini izleyebiliriz...

Objektifin çok güzel de, sigara yasak değil mi hocam; başka Avrupa yok!





