.

.
Ekşi Beşiktaş. Powered by Blogger.

.

.
26 Temmuz 2015 Pazar

Beşiktaş Basketbol 2015/16 Ön İnceleme / Umut Aşılama


Geçtiğimiz sezonu büyük bir hayal kırıklığı , Yiğiter Uluğ'un kulüpten arkasına bakmadan kaçırmamızla sonuçlanan acayip bir mali portre ile kapattığımızda pek çoğumuz  yeni sezondan bir şeyler umacak  sebep bulamıyorduk . Integral Forex'in de çekilmesiyle iyice sahipsizleşmesini beklediğimiz basketbol şubesinde bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen transferde gerçekten beklenmedik gelişmeler yaşanıyor .

Üst üste açıklanan yeni oyuncular ile  geçen seneden en az 2 gömlek daha üst seviye bir takım şimdiden kurulmuş durumda. Gelen oyuncuları 1-2 cümle ile özetleyerek sizlere tanıtarak , yeni sezonda bambaşka bir takım hüviyetine nasıl geçeceğimiz konusunda biraz sizlere bilgi vermek istiyorum :

Nate Wolters : Geçen sezon ki guard rotasyonunu düşündüğünüz de burada Nate Wolters gerçekten çok çok önemli bir upgrade . Elbet bir Deron Williams etkisi bekleyemeyiz ama yine de Dixon-Huertel ikilisinden aşağı kalacağını hiç sanmam . Asist/ top kaybı oranında 3.2/1 gibi Nba 'de bir yedek guard için oldukça iyi bir orana sahip . Geçen sezonun en büyük eksikliklerinden olan delici oyuncu özelliklerine haiz, potaya gitmeyi , takımını oynatmayı seven bir adam .3'lük yüzdesi ve faul atışları ise  Nba'de tutunmasının önündeki en büyük problemler olarak hala fazlasyıla göz önünde . Bu yazdıklarım , Nba takip edenlere Rajon Rondo'yu anımsatmıştır sanırım . Rondo gibi küçük takımın büyük oyuncu olabilecek bir yetenek çıtası var . Bütçemize bakıldığında alınması önemli iş.

Erik Murphy : Annesi ve babası yıldız basketbolcular olan enteresan bir adam . Çok iyi bir rol oyuncusu . Henrik Detmann'ın Finlandiya Milli takımı'ndan yakından tanıdığı bir isim ve istediği basketbol stiline önemli katkısı olacaktır .  Çalışkanlığı ve iş ahalakı en önemli özellikleri konusunda başı çekiyor . Ryan Broekhoff'un 4 numara versiyonu diyebiliriz. Özellikle kolej yıllarında hem fizik hem oyun olarak sürekli üstüne koymasıyla Nba ekiplerinin dikkatini çekmişti.NCAA'in en iyi Jump shot atan uzunlarından biriydi. Bileği düzgün , sıkışan hücumu açmamızda önemli rolü olabilecek bir PF .

Evren Büker & Cenk Akyol : Bu iki oyuncu için bir analize yapmaya gerek görmüyorum açıkçası . İkisi de tam potansiyellerine ulaşamamış olsalar da kendilerini kanıtlamış ligin iyi rol oyuncuları arasında . Cenk uzun süredir üst seviye takımlarda yan parça görevinde çok önemli katkı veriyor. Keza Evren biraz geç de olsa ligin aranılan oyuncularından birine dönüştü . İşin hem skor hem savunma yönünde takıma katkı vererek geçen sene eksikliğini çok hissetiğimiz kaliteli yerli kontanjanına önemli artı katacaklardır.

Lamont Hamilton : Avrupa seviyesinin üzerinde bir atletikliğe sahip , daha çok işin hücum yönünde takımına daha çok etki eden bir uzun.  İyi bir Pick and roll oyuncusu fakat bitiricilik ve faul alma konusunda son dönemde biraz zayıf kaldığını söylemek gerek . Bununla birlikte Nate Wolters'ın seveceği tipte bir uzun. Oyun görüşü üst seviyede , post up oyununu seven , iyi uygulayan ve aynı zamanda iyi bir pasör olarak değerlendirilebilir . Bununla birlikte ribound konusnda eksikleri göze çarpıyor .

D.J. Seeley : Geçen sezon Lofton'ın uzun süreli sakatlıkları sonucu play-off'u kaçıran kulübümüz bu kez işi şansa bırakmadan sağlam bir keskin şutöre yöneldi . En az Lofton kadar iyi bir şutör olmasının yanında ona göre çok daha hareketli ve atletik bir oyuncu . Sadece sayı değil işin asist , top çalma ve ribound kısımlarında da  fazlasıyla katkı almamız olası bir isim .

Henrik Detmann'ın modern hücum sever anlayışına çok yugun bir takım yaratıldığını görmek zor değil . Önümüzdeki sene Pınar Karşıyaka'ya oldukça benzeyen , tempolu , hızlı hücum eden bir takım görme olasılığımız son derece yüksek . Aynı sinerjiyi yaratmak elbette çok zor ama yine de geçtiğimiz sezondan daha iyi olacağımızı ( para sıkıntısı olmadığı takdirde ) söylemek şanslı bir tahminden öte bir realitede .

Son yabancı hakkımızı ismi geçen Tarik Black ile yaptığımız takdirde müthiş ofansif bir kurguya sahip olacağız . Finlandiya'nın geçtiğimi dönemlerde Dünya Basketbolunda yaktığı süpriz etkisini TBL'de fazlasıyla ortaya koymamız son derece olası.

Bizi izlemeye devam edin .
22 Temmuz 2015 Çarşamba

Sturm Graz maçı notları

Hızlı hızlı, tiviklermiş gibi aklıma gelenleri yazayım, alttaki postun yorumları da şişmişti biraz rahatlık olur:

- Malûmu ilâm: Beşiktaş'ın ihtiyacı olan oyuncu net bir ortasaha. Ya da Atiba'yı Matrix'e kaçırıp dikine oynama inisiyatifi yükleyebiliriz ama o zor iş.

- Cenk'in yediği iki gol de kendine yakışır türden hakikaten. Hadi hazırlık maçı diye konsantre olamadı diyelim ama yani kaç senedir konsantre olamıyor sayamadım ben. Yabancı kaleci 1., Günay 2. kaleci olmalı bence hâlâ, belki Şenol Güneş bunları erken görür de hatanın bir yerlerinden döneriz.

- Hücum organizasyonlarına Şenol Güneş imzası atılmaya başlanmış. Direkt oyun, oyuncuların oyuncunun ayağına değil, oyuncunun olması gereken yere pas atması vs. güzel sinyaller. Daha takımda doğal bir form/kimya sıkıntısı var ama ileride güzel olacak bu iş, o ışık var.

- Hocanın ileri uçtaki eşlemelerine bakınca (Kerim-Olcay, Kerim-Gökhan değişikliği), Quaresma'nın rolünün ne olacağı konusunda aklıma tilkiler, kurtlar doluşuyor ama neyse bakalım...

- Sosa sahadaki en akıllı oyuncu Beşiktaş adına. Sosa'nın en akıllı oyuncu olduğu bir takım sınıf atlayamaz. Sosa'nın ikinci en akıllı oyuncu olması lâzım en fazla. Gene dönüp dolaşıp ya bitirici/tecrübeli forvet, ya da sağlam ortasaha konusuna geliyoruz ki gene sıkıntı basıyor.

- İsmail'e 6.5 milyon Euro vermişti Demirören. Tabata'ya da 8. Unuttuysanız hatırlatayım dedim.

- İlk hazırlık maçından karalar bağlamaya gerek yok, yapılana değil yapılmaya çalışılana daha çok bakmalı bu maçlarda. Didik didik etmek manasız olabilir ama aklıma takılan olumlu şeyler de yok şimdi n'apayım.

- Kaleci ve ortasaha transferi yapılmazsa Quaresma'yı ıslıklayalım derim ben.
19 Temmuz 2015 Pazar

2015/16 Yaz Transfer Dönemi Gelenler/Gidenler


Post'a bu klişeyle başlıyorum efenim .


Bütün sezon konuştuğumuz , buraya bu lazım , şuraya o lazım konularını artık meşruiyete dökebilir , istediğimiz gibi 11'lerimizi kurabilir , adam alır gönderebiliriz.

Tartışmalara başlamadan önce şu yazıya bir göz atmanız da fikir yürütmeniz hususunda bakış açınızı genişletebilir.

Fazla uzatmadan şimdiye kadar gerçekleşen transfeleri ve mevcut durumda gelen - giden tablosu güncellendikçe  yapacağımız anketlerle 11 nasıl olmalıyı tartışırız :

GELENLER :

Şenol Güneş (T.D)
Dusko Tosic
Andreas Beck
Ricardo Quaresma
Rhodolfo

GİDENLER :

Demba Ba                                       
İbrahim Toraman                            
Daniel Opare ( Geri Döndü)           
Slaven Biliç (T.D)
Tomas Sivok
Sezer Öztürk
Gökhan Süzen
Uğur Boral
Atınç Nukan


DEDİKODULAR :

Serdar Aziz ( Stoper )
Miguel Britos ( Stoper)                
Ron Vlaar ( Stoper )                    
Bakary Kone ( Stoper )                
Bakary Sako ( Kanat )
Yevhen Konoplyanka ( Kanat )
Papiss Cisse ( Forvet )
Kostas Mitroglou ( Forvet)
Loic Remy ( Forvet )
Robin Van Persie (Sakat Kontenjanı)
Dieumerci Mbokani ( Forvet )
Balazs Dzsudzsak ( Kanat )
Jermaine Lens ( Kanat )
Dame N'doye ( Forvet )
Mario Gomez (Forvet )
Javier Hernandez ( Forvet )
Raheem Lawal ( Orta Saha )
Esteban Cambiasso ( Orta Saha )
Douglas Teixiera (Stoper)
Douglas Bacelar ( Stoper )
Gökhan İnler ( Orta Saha )




OYLAMA SONUCU ÇIKAN İLK 11 :




300'ün üzerinde oylama ile kadromuz bu şekilde oluştu.

Oyuncuların aldıkları oranlar şöyle :

Cenk Gönen %44
Andreas Beck %96
Dusko Tosic %84
Ersan %47
Pedro %57
Atiba % 60
Tolgay %75
Sosa %67
Gökhan %86
Kerim %44
Cenk %95

Bu durumda kadroya 2 farklı bakış açısıyla yaklaşabiliriz sanırım , ya Gürcan'ın söylediği biçimde pozisyonunu domine eden oyuncu eksikliğimiz var ya da kadro içi rekabet üst seviyede . Yorumu sizlere bırakıyorum .

FORVET TRANSFERİ ANKET SONUÇLARI :

Mario Gomez %43.5 (111)
Loic Remy %26.3 (67)
Javier Hernandez %9.4 (24)

PS: Sevgili blog ahalisi , Fantasy Premier League olayına takılan varsa ekşibeşiktaş ligi hizmetinizdedir. Lig kodumuz : 446109-113053


7 Temmuz 2015 Salı

Düşük Profil Sorunu

Yabancı serbestisi geldi, artık geri dönüp küfretmenin manası kalmadı. Kulüp, belli ki bunu kabule zorlandı. Belki bu kabul neticesinde kredi alması kolaylaştırıldı vs ama zaten zor olan şartlar daha da zorlaştı.

Bu zor şartların en büyük sebebi, Beşiktaş'ın ana çekirdek kabul ettiği oyuncuların bazılarındaki düşük profil olma durumu. Tolga, Ersan, Veli ve Olcay.

Tolga, zaten vasat bir kaleciydi, yaşadığı sakatlıkların da etkisiyle form düşüklüğü yaşadı ve belki de kalıcı bir form düşüklüğüyle karşı karşıyayız.

Ersan, geçirdiği ağır sakatlıklardan sonra geri dönüş yapamadı. Konsantrasyonu düşük, güvenli değil ve takıma katkı yapmıyor.

Olcay tüm iyi niyeti ve çalışkanlığına rağmen, bir üst klasman oyuncusu kabul edilecek seviyeye maalesef gelemedi. Beşiktaş'ın herhangi bir oyuncusu, A Milli takımın as oyuncusu değilse, orada artık bir yeterlilik problemi vardır.

Veli Kavlak, Avusturya milli takımıyla uluslararası bir tecrübeye sahip, yukarıdaki sayılan isimlerden biraz farklı bir pozisyonda duran oyuncu. Lakin bitik Hamit Altıntop'un sadece tecrübesiyle elde edebildiği şu basit şampiyonluğu, ittire kaktıra da olsa, alamadığını ortaya koydu. Beşiktaş Veli Kavlak'la akıcı bir futbol oynayamıyor. Top kontrolü zayıf, bazen kendisinden beklenmeyen paslar da atıyor ama Beşiktaş'ın orada kendisinden beklenen pasları atan bir oyuncuya ihtiyacı var.

Eksik gördüğün yerdeki pozisyonları transferle iyileştirirsin. Sağbek sorunu çözüldü, iyi de bir forvet alınacaktır. Lakin, as kabul edilen yukarıdaki oyuncuların da iyileştirilmeye ihtiyaçları var.

Şenol Güneş diyor ki, oyuncularımızın en iyi olduklarını düşünmelerini sağlayacağız. Özgüvenden bahsediyor... Yaparsa harika iş ama bence yapamayacak. Milli takımda takımın as oyuncularına abi çeken, önlerinde edeplice oturma gereği hisseden yerli kadromuz, o rakiplere karşı öyle bir varoluş mücadelesi gösteremezler. Çok basit, geçtiğimiz yıl Caner'i tutayım derken Olcay oyundan atıldı. Sen Caner'e Olcay'ı savundurtabileceksen, amenna. Bu en büyük transfer olur ama ben inanmıyorum. Çünkü onlar senden daha popülerler, daha saygınlar, saha içinde de daha saygınlar, hakemle ilişkileri farklı vs vs... Biliyoruz. Sahada "sen kimsin olm" diyebilecek bir oyuncu grubumuzun olması bir zorunluluk.

Karşı tarafta Nani, Van Persie veya Sneijder, Podolski varken "yemişim Podolski'yi diyip, geriye en ufak bir adım atmadan, tüm şahsiyeti ve kendine güveniyle savaşacak futbolcu, Beşiktaş futbolcusudur. Mesela, bu bağlamda Ryan Babel doğru bir isim olabilirdi. Her Fenerbahçe maçında "Kim olm bu adamlar, alın karşımdan şunları" diyordu. Kazanmak, kaybetmekten bağımsız bir şeyden bahsediyorum.

Bu düşük profillilik hali, Beşiktaş'ın başına büyük iş açacak. Mesela, Andreas Beck de görece düşük profil kabul edilebilir ama Beck'in bir özgüven sorunu yaşayacağını düşünenimiz yok sanıyorum. Adam o şahsiyetiyle geliyor. Pek tabii ki, bu oyuncu grubuna şahsiyetsiz demiyorum. Kabiliyet yoksa, şahsiyetin ortaya çıkacağı mecra kalmaz. Ne yapacak Olcay Gökhan Gönül'e yumruk mu atacak?

Şenol Güneş ilk etapta 1 stoper, 1 forvet istiyoruz dedi. Şartlar uyarsa 2. stoperi de alabiliriz, Veli iyileşmezse de orta sahaya bir oyuncu alabiliriz dedi.

Ben de diyorum ki, 1 kaleci, 2 stoper, 1 orta saha, 1 sol açık, 1 forvet lazım.

Toplamda 6 oyuncu yapıyor, kolay değil. Zaten bu işin zorluk derecesi, Beşiktaş'ın şampiyonluk şansını ortaya koyuyor. Her şeyin transferle çözüleceğine inananlardan değilim lakin Beşiktaş bilmem kaç senedir derbi kazanamıyorsa, mevcut omurganın zihinsel sorunlarının da bundan etkisi var.

Sosa'yla, Töre'yle, Tolgay'la, Beck'le, Atiba'yla ve hatta bence Oğuzhan'la (Ondaki fazla özgüven sorunudur) içeride dışarıda her takımla oynarsın.

Beşiktaş'taki özgüven sorunu, Ba'nın yerine alınacak "yıldız" oyuncuyla törpülenecek gibi durmuyor maalesef.

Olcay bu sene patlama yapıp Milli takımın sol açığı benim diyebilirse -tıpkı Gökhan Töre gibi- buyursun yapsın. Aksi takdirde, 1-0 mağlup başlıyoruz. Yabancı sınırı kalkmışken, eşofmanlı, eğitimci Şenol Güneş'le, yerel ve vasat sportif değerleriyle, sıkıntılı bir yola sapmamız da en büyük korkumdur.

Yabancı sınırlamasının yeni halinde, Olcay-Veli-Ersan-Tolga gibi oyuncuların takım içi ağırlıklarında büyük bir kırılma olmak durumunda. Artık bu tercih bile değil, zorunluluk

Sınırlamayı kaldıranlara küfrümüzü edip, şu koca paragrafımızı kapatalım.


19 Haziran 2015 Cuma

2014-2015 Sezonunun Değerlendirilmesi: Futbolcular




Önce tatlısıyla sonra acısıyla bir sezonu daha geride bıraktık.  Yaz boyunca yapacağım diğer çalışmalar gibi biraz arşivlik olması biraz da transfer konuşurken geriye dönüp rahat bakabilmek amacıyla tüm futbolcular hakkında kısa yorumlar hazırladım. Oyuncuların yanında parantez içinde yer alan rakamlar bizler tarafından verilen puanların ortalamasını temsil ediyor. Savunma oyuncuları ve defansif orta sahalar için sahada olduğu sırada yediğimiz golleri de ekledim. Ofansif orta saha ve forvet oyuncuları içinse dakika başına gol ve asisti koydum.

Tolga Zengin (5.70)
Alındığı sene fena performans göstermemişti.  Müthiş kurtarışlar yapmasa da en azından güven vermişti. Bu yıl toplam 29 maç oynamış. 26 gol yemiş. 10 maçta gol yememiş. Bu açıdan fena değil gibi ama çizgi kalecisi olma mevzuunu abartması (Brugge maçı ile doruk noktası), sürekli sakatlanması, kafasını maçlara yeterince veremediğini belli etmesi ile bu yıl güven de vermedi. Yabancı sınırının da kalkması ile 2.75 milyon € verildiği düşünüldüğünde kötü bir transfere dönüştü.

Cenk Gönen (6.60)
Bu yıl toplam 17 maç oynamış. 17 gol yemiş.  4 maçta gol yememiş. Çok yetenekli hatta Volkan/Muslera tarzı zor kurtarışlar yapabilecek tek kalecimiz. Ama bu yıl da güven vermemeye; iki iyi bir kötü oynamaya devam etti.  Çok pozisyon veren küçük takımın çok kurtarış yapan kalecisi olabilir ama Tolga’ya göre bu yıl bir tık ileride olsa da o da memnun etmedi.

Günay Güvenç (6.89)
Yılın son maçlarının sürprizi oldu. 11 maç oynayıp 9 gol yemiş.  3 maçta gol yememiş. Yetenekleri sınırlı olabilir ama ne yapması gerektiğini iyi bilen bir kaleci görünümü verdi. Kolay kolay hatalı gol yemeyen ve oyunu iyi takip eden, ayakları düzgün yapısıyla iyi bir yedek kaleci olacağını gösterdi. 3 tane farklı özelliklere sahip ve iyi denilebilecek kalecimiz var ama hiçbiri çok iyi değil. Rakiplerden görünür bir şekilde geride kaldığımız pozisyon.

Pedro Franco (6.32)       
(37 Maç 3.118 dakika) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 30; 103 dakikada 1 gol)
Çok iyi başladığı sezonda birkaç maçta kötü oynadıktan sonra büyük bir kesik yedi. Bazı şeyleri çok iyi yapan ama hız, sertlik konularda zayıf bir oyuncu. Yine de çok ‘akıl’lı bir takım olmadığımız için Biliç’in Pedro’yu oynatmama takıntısını anlayamadım. Brugge maçlarındaki kendi hatasının günahını Pedro’ya yıktı. Geçen sene de ancak mecbur kalınca oynatmıştı.  Defoları olsa da sahada yokken savunmamızın oyuna akıl koyamadığı kesin. 

Ersan Gülüm (5.70)         
(37 Maç, 3.084 dakika, 1 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 35; 88 dakikada 1 gol)
Boylu poslu, kuvvetli, yavaş olmayan, iyi sıçrayan, ayağı çok da kötü olmayan bir savunmacı ancak bu kadar kötü oynayabilir. Sakarlıkları, gereksiz faulleri, alan paylaşım hataları bu yıl beni çok yordu. Gerçekten iyi teklifler varsa hiç düşünülmemeli.

Tomás Sivok (5.96)         
(21 Maç, 1.725 dakika, 1 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 16; 107 dakikada 1 gol)
Şahsen sevdiğim bir savunma oyuncusu yapısına sahip değil. Ancak kendi sahamızda olmasa da rakip ceza sahası içindeki hava topları hâkimiyeti muazzam. Sözleşme yenilememek için yapılan saçma işler yüzünden çok fazla oynayamadı. Böyle örnek bir sporcuya yapılan muamele akıl alır gibi değil.  Performans değerlendirmesi yapacak kadar çok oynamadı ama çevikliğinin azalması dışında her zamanki gibiydi. 

Atinc Nukan (6,72) 
(17 Maç, 1.149 dakika, 1 gol) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 9; 127 dakikada 1 gol)
Genelde kolay maçlarda oynamasının da etkisiyle dakika başına yediğimiz gol bakımından en iyi savunmacımız. Ayrıca en çok puanı da alan savunmacı. Bunda elbette duygusal bakmamız da etkili. Zaten puanlamalarımızın kusursuza yakın olduğunu düşünüyorum birkaç oyuncu haricinde. Biri de Atınç. Yine de bu yıl ışık verdiği kesin. Hava toplarında çok başarılı. Ama kondisyon ve gücü halen yetersiz. Üst kaslarını çok geliştirmiş; biraz da bacak çalışmalı.

Ramon Motta (5,56) 
(40 Maç, 3.370 dakika, 4 gol 2 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 36; 93 dakikada 1 gol)
Ülkemiz standartlarının üstünde tekniği var ama fizik olarak yetersiz. Savunması bir hayli kötü. Kendini vermediği maçlarda çok ciddi defo yaratıyor. İyi şutları var ve top sürebiliyor. Ama ortaları vasat daha kötüsü pas oyununa hiç yatkın değil. Tolgay’lı hücuma yatkın düzende biraz daha iş yaptı ve ilk yarıdaki gibi takımın en kötülerden biri olarak bitirmedi ama yine de vasat. Rakamları ise fena değil.

İsmail Köybaşı (5,21) 
(25 Maç, 1.571 dakika, 1 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 14; 112 dakikada 1 gol)
Sezon başındaki sağ bekteki fena olmayan defansif performansı, orta sahada da etkin olabilirmiş görüntüsü “acaba mı” dedirtmişti ama bir kez daha hayal kırıklığıyla bitti. Motta’dan kötü bir yıl geçirdi.

Serdar Kurtuluş (6,39) 
(40 Maç, 3.282 dakika, 2 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı:2 9; 113 dakikada 1 gol)
Biliç’in geçen seneki Bursa maçından sonra gereksiz taktığı isimlerden biri de Serdar oldu. Bu yılbaşında da oynatmak istemedi; mecbur kalınca oynattı ve başlarda fena performans göstermedi. Ani presli, golü atakla değil de şokla bulma oyunu çökmeye başladıkça Serdar da vasatlaştı. Bu da bence Serdar’ın “gerçek futbol” oynarsak sağlam defo yaratacağını gösteriyor. Tolgay’lı oyunu oynayacaksak –ki oynamalıyız- bu beklerle o oyun olmaz. Bu bekler Anadolu takımlarında iyi oynayabilir ama seviyeleri o kadar. (Ben hala Serdar’ın DOS oynayabileceğini düşünüyorum)

Daniel Opare    (5,83) 
(13 Maç, 1.029 dakika, 1 gol) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 8; 128 dakikada 1 gol)
Çok hızlı –hatta topsuz belki de en hızlı- bir oyuncu ama o kadar. Önde baskı tarzı bir oyunda arkadaki gedikleri kapama işlevi görebilirdi ama bonservisini almayı gerektirecek bir performans ortaya koyamadı.

Necip Uysal (5,25) 
(37 Maç, 2.422 dakika, 1 gol 2 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 21; 115 dakikada 1 gol)
Çok konuştuk, çok tartıştık. Kendine çok iyi bakan, fizik kalitesini hep koruyan, yürekli bir oyuncu. Bu kısmıyla örnek bir sporcu. Keşke futbol dışında bir alan seçseymiş. Fizik kalitesi ve çalışkanlığı sayesinde halen umudum var ama bu yıl ki performansıyla yine birçok kez saç baş yoldurttu. Yine de gerektiğinde iyi jokerlik yaptı, hakkını yemeyeyim.

Atiba Hutchinson (6,50) 
(43  Maç, 3.648 dakika, 2 gol 3 Asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 37; 98 dakikada 1 gol)
Necip için saydığımız tüm olumlu özelliklere bir de futbolu bilmeyi eklersek Atiba’ya ulaşırız. Belki özel bir oyuncu değil ama çok istikrarlı ve ne verim alacağınızı biliyorsunuz. Yine neredeyse tüm maçlarda oynadı. Keşke hücumda da biraz iş yapabilseydi ama onun kapasitesi de bu kadar. Gözünüz kapalı savunmanın her yerinde oynatacağınız bir oyuncu olarak böyle uygun bir maliyetli sözleşmeyi hak etti.

Veli Kavlak (6,11) 
(35 Maç, 2.838 dakika, 1 gol) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 31; 91 dakikada 1 gol)
Varken eleştirdiğimiz yokken aradığımız bir oyuncu. Önemli maçları bu yıl da kaldıramadı ve çok hatalar yaptı. Ama savaşçılığı birçok maçta çok işimize yaradı. En büyük sorunu pozisyon bilgisi iyi olmadığı ve top dağıtamadığı için tek ön libero oynayamayacak olması. 2 ön libero da olunca hantal bir takıma dönüşüyoruz. 2 metre yanına düzgün pas atamasa da ara pası atabiliyor ve iyi şut çekiyor. Seni ne yapacağımı bilemedim Veli Kavlak. Sanıyorum en uygunu 3’lü orta saha oynayıp Veli’yi hafif önde kullanmak.
-----------------------------
Tolgay Arslan (6,42) (22 Maç, 1.528 dakika, 2 gol)
Bir diğer sürprizimiz. Çok uygun bir fiyata geldi ve hemen kendini kabul ettirdi. Topu rakip sahaya çok iyi taşıdı. Alışık olmadığımız dripling’ler yaptı. Şimdi küçümsense de tarihi galibiyetimizde başrol oynadı. Bana göre ikinci yarının en iyi oyuncularındandı. Şansızlığı ise takımca çöktüğümüz döneme denk gelmesi oldu.

Uğur Boral  (7 Maç, 405 dakika, 1 asist) (405 dakikada 1 asist)
Yaşı geçkin bir oyuncu olarak geçirdiği ağırlık sonrası takımda abilikten başka rolü kalmamıştı. Her şeye rağmen diğer oyuncuları daha az yormak adına biraz daha süre alabilirdi. Yapabileceği en büyük katkı da bu olurdu.

José Sosa (6,62) 
(37 Maç, 2.642 dakika, 5 gol 9 asist) (528 dakikada 1 gol) (293  dakikada 1 asist)
Enteresan bir sezon geçirdi. Takıma gelir gelmez ağırlığını koydu. Daha sonra bir ara yetenekleri kaybetti. (Bel fıtığının da etkisiyle olması muhtemel) Takımın en kötüsü olduğu maçlar geçirdi. Ama daha sonra tekrar toparladı ve bir lider gibi oynadı. Fark atsak da yenik duruma düşsek de konsantrasyonunu kaybetmeyen tek oyuncuydu. En çok bu mental özelliklerini beğendim. Çok yetenekli bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum ama geri adım atmamasıyla ve diğer özellikleriyle uzun süredir görmediğimiz bir liderimiz oldu. 

Oğuzhan Özyakup (5,90) 
(42 Maç, 2.241 dakika, 3 gol 12 asist) (747 dakikada 1 gol) (186 dakikada 1 asist)
Yeteneklerinin hayranıyım. Rezalet performans gösterdiği düşünülen bir sezonda dakika başına asist ortalamaları belki de ligin en iyisi. Öyle bir oyuncu ki beş dakikada 3 tane gol yedirecek hata yapıp 2 de asist çıkarabilir. Oyun görüşü herkesin üstünde ama basit oynamayı becerememesi en büyük eksiği. Sezonun başlarında üst düzeydi. Oyundan çıktığında gol yiyorduk. Daha sonra 2. Lig topçusuna dönüştü. 2. Yarıdaki Fenerbahçe maçıyla tekrar etkili olmaya başladı. Ama ortalamada önemli bir faktör olamadı.

Olcay Sahan (5,92) 
(48 Maç, 3.476 dakika, 9 gol 11 asist) (386 dakikada 1 gol) (316 dakikada 1 asist)
Tabelada her zamanki gibi başarılı görülüyor ama bu istatistiklerin çoğunu sezonun ilk yarısında yaptı. O yüzden Olcay’ı bu yıl biraz başarısızmış gibi anıyoruz. Atiba’dan sonra en çok dakika alan oyuncu olması bunda etkili olmuş olabilir. Sadece fizik olarak değil kafaca da çok yoruldu bence. Aldığı süreler ve beklentiler biraz daha azalırsa Olcay’dan verim almaya devam edebiliriz.

Kerim Frei (5,73) 
(48 Maç, 2.113 dakika, 4 gol 1 asist) (528 dakikada 1 gol)
Bir önceki yıl bir faktör olabileceği izlenimi vermemişti. Bu yıl da birçok maçta çok kötü oynadı; hiç katkı veremedi ama bazı maçlarda biraz daha yontulduğu takdirde sağlam bir faktör olacağını gösterdi. Takım oyununu biraz daha geliştirmek kaydıyla bu yılın ana rotasyonunda yer alacağına inanıyorum.

Gökhan Töre (6,39) 
(43 Maç, 3.420 dakika, 9 gol 11 asist) (380 dakikada 1 gol) ( 310 dakikada 1 asist)
O yokken tıkanıp kalıyoruz. Varken de canı nasıl isterse öyle bir oyun oynanıyor. Topu harika taşıyor ama sonrası kısmet. İşler kötü gittiğinde ise sorumluluk almaya çalışarak iyice batırıyor. Gol ve asist rakamları fena değil ama çok daha fazlasını yapabilirdi. Çok daha üst düzey bir futbolcu olabilir ama tıkandığı yerde de kalabilir.  İyi bir teklif olursa (en az 7) gönderilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim. Kendisiyle ilgili “sol tarafta daha takım oyuncusu oluyor” diye bir yorum gelmişti. Gerçekten de öyle. Bunun üzerinde durulmalı.

Demba Ba (6,26) 
(44 Maç, 3.367 dakika, 27 gol 7 asist) (124 dakikada 1 gol) (481 dakikada 1 asist)
Demba’yı anlatmaya çok gerek yok sanırım. Çok iyi bir sezon başlangıcı yaptı. Yıllardır aradığımız oyuncuyu bulduk dedik. Ama 2. Yarının genelinde gözden kayboldu, zaman zaman Almeida’ya bağladı. Bunda nefesinin yetmemesi ve gücünün tükenmesi kadar oynadığımız oyun da etkili oldu. Demba Ba’nın iyi oynaması için takımın da iyi oynaması gerekiyor. Öyle topu atıp gerisini ona bırakacağınız bir adam değil. Çok dikkat çekilmeyen bir husus ise 10 numara kıvamındaki pasları. Asist rakamları da bunu doğruluyor. Bu yıl oynadığından çok daha fazla katkı potansiyeline sahip.

Cenk Tosun (5,62) 
(28 Maç, 1.104 dakika, 9 gol) (123 dakikada 1 gol)
Sakatlıkların da etkisiyle çok iyi bir sezon geçirdi diyemeyiz ama dakika başına gol istatistikleri iyi. Az süre aldı ama gole yatkın bir oyuncu olduğunu gösterdi. Gol vuruşları süper olmasa da gol pozisyonuna girme kısmında çok başarılıydı. Takım oyununa çok yatkın görünmedi. Biliç daha pratik bir hoca olsaydı daha çok kullanırdı. Fizik kalitesini biraz yetersiz gördüm. O kısmı geliştirirse uzun yıllar faydalanacağımız bir oyuncu olabilir.

Mustafa Pektemek (4,65) 
(30 Maç, 1.544 dakika, 5 gol 2 Asist) (309 dakikada 1 gol)
Ersan gibi Pektemek de yapabileceklerine oranla oynayabileceği en kötü futbolu oynamaya devam etti. Yine kafayı gözü yardı. Biraz makul ve sakin oynasa; gereğinden fazlasını yapmaya çalışmasa çok faydalı olabilirdi. Ama birkaç maç haricinde bu yıl da olmadı, olamadı. Tabelada Motta’yı ancak bir golle geçebildi.  Şenol Hoca bir şeyler değiştirebilir mi acaba? 

Puanlarımıza göre en iyi 11

                  Günay
Serdar-Franco-Atınç-Opare
       Atiba-Veli-Tolgay
Sosa-Demba Ba-Gökhan Töre


11 Haziran 2015 Perşembe

Beşiktaşımıza Hoş Geldin Şenol Güneş




Burak Yılmaz'ı , Şelçuk İnan'ı yeniden dizayn edip Engin Baytar'dan , Volkan Şen'den verim alabilen bir teknik direktör bence en başta Beşiktaş'ın "yapılanma" temasının sac ayaklarından biri olmalıydı . Geç olsun , güç olmasın , takım hala genç ve Slaven Biliç'ten öğrendiklerinin üzerine koyabilir.

Vodafone Arena'da  tam da taraftarın istediği gibi 3 topta vızır vızır rakip kaleye inen bir takımla çıkma ihtimalimiz bile heyecan verici.

Detayını daha sonra tartışırız hep birlikte ama öncelikle hoş geldin Şenol Güneş .
9 Haziran 2015 Salı

Son 25 Yılda Üç Büyükler ve Beşiktaş



Kısa bir süre önce radikal.blog için bir inceleme hazırlamıştım. O yazıyı oluşturma amacım Beşiktaş’ın geride kalma halinin ne zaman başladığını ve ‘gerçekte’ son 25 yılda diğer büyükler arasında nerede durduğumuzu verilerle ortaya koymaktı. Gerçekte deme sebebim ise hem iyi hem kötüyü abartmayı o kadar seviyoruz ki durum bazen “20 yıldır derbi kazanamıyoruz” noktasına gidiyor. Şimdi burası için yazıyı biraz daha kısaltıyorum ve biraz da düzenliyorum. Bir de o yazıda takımların ekonomik güçleri ile ilgili de bir bölüm vardı. Orayı da çıkartmayı uygun görüyorum; zira o bölümü geliştirilerek kendi başına bir yazı haline dönüştüreceğim. Yazıyla ilgili bir sorun şu; oluşturduğum sırada bu sezon tamamlanmamıştı ve son 25 yıl ile kastım 1990 ile başlayan süreçti. Açıkçası bu yılı eklemek için tüm tabloları ve verileri yeniden güncellemek gerekeceğinden o işe girmedim. Zaten hepimiz bu yılın tablosuna hakimiz.

Özellikle 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olan ve futbola ilgi duyanlar için Beşiktaş’ın son 10 yıldaki şampiyonluk yarışından genelde uzak hali bir hayli şaşırtıcı görünüyor olsa gerek. Özellikle tuttuğu takım Beşiktaş olanlar için bu durum aynı zamanda can acıtıcı da oluyor. Peki, bu döngü ne zaman başladı? Biz ne zamandır bu bence anlamsız ‘3. Büyük’ tartışmalarının içinde kaldık ve nasıl bunların dışına çıkabiliriz?

Böyle bir incelemede parametre olarak nelerin alınacağı da önemli bir konu. Başarının kriteri sadece şampiyonluk olarak görülebilir ve basitçe bunun üzerinden bir analiz çıkarılabilir ama bu eksik kalacaktır. Mademki tartışmaların önemli ekseni ‘büyüklük’, derbiler, yarışın içinde kalmak da önemli. Ben de buna göre göstergeler oluşturdum. Bu göstergelerin başında elbette şampiyonluk gelse de, ilk ikide yer alma, ilk üçte yer alma, ligi tamamladığı sıranın ortalaması ve derbi maçları da analizimde yer tutuyor. Her analizin belirli sınırlılıkları vardır. Bu analizin ilk sınırlılığı doğal olarak temel alan parametrelerin yukarıda sayıldığı kadar olması. Diğer bir sınırlılık da zaman aralığı. Ben analizi matematiksel açıdan kolay yapmak ve yılları daha iyi bölümlemek için 25 yıllık bir zamanı ele aldım. Böylelikle 90’lar, 2000’ler ve 2010’lu yıllar şeklinde üç farklı analiz grubu ortaya çıktı. Bunda modern futbol tabir edeceğimiz olgunun kabaca 90’lar ile başladığı varsayımı da etkili oldu.

90’lar

90’lu yıllar başta Beşiktaş’ın fırtına gibi başladığı daha sonra aynı fırtınanın renk değiştirerek sarı kırmızı olduğu yıllar. Bu on yıllık dönem içerisinde Beşiktaş’ın ortalama sıralaması, 2,3.lük iken Galatasaray’da bu rakam 2,1; Fenerbahçe’de ise 2,9 olarak kendini gösteriyor. Şampiyonluk sayıları yine aynı sıra ile 4-5-1 şeklinde. Beşiktaş’ın bu süre zarfında ilk iki dışında kaldığı üç sezon var. Bunların ikisinde ilk üç dışında kalmış. Galatasaray ise 4 kez ilk iki dışında kalmış; bunların ikisinde ilk üç dışında. Fenerbahçe ise 5 kez ilk iki yarışına dahil olamamış. Bunlarında üçünde daha da geride kalmış. Derbi müsabakalarına baktığımızda ise Beşiktaş ve Galatasaray’ın 55’er puan topladığı; Fenerbahçe’nin ise iki takımın yalnızca üç puan geride kaldığı görülüyor. Bu durum derbilere göre yorum yapmanın bu on yıllık zaman dilimi için anlamlı olmayacağını gösteriyor. 3 büyükler arasındaki maçlara baktığımızda ise sonuçların şimdilerde biraz arkaik kalan “Beşiktaş Fenerbahçe’yi yener; Fenerbahçe Galatasaray’ı; Galatasaray da Beşiktaş’ı” ezberine uygun olduğunu gösteriyor.

Bu döneme baktığımızda Galatasaray’ın Beşiktaş’tan bir tık iyi olduğu; Fenerbahçe’nin ise diğer iki takımdan belirgin bir şekilde geride olduğu görülebilir.

2000’ler

Beşiktaş için aşağıya gidişin keskin olduğu yıllar. 2 şampiyonluk görece kabul edilebilir olsa da ilk ikide yalnızca 4 sezonun olması bir hayli düşündürücü. Aynı dönemde Galatasaray ve Fenerbahçe’nin 4’er şampiyonluğu var. Sırasıyla ilk iki sayıları ise 6 ve 7. Her üç takım da bu dönemde 8 kez ilk üçte yer almış. Yani ilk üçte kimin yer aldığına ilişkin belirgin bir durum var. 90’lardan pek de bir farklılık yok. Ama şampiyonluk ve ilk ikide kimin olduğuna baktığımızda Beşiktaş’ın diğer iki takımdan bir biçimde arkada kaldığı görülüyor. Zaten sıralama ortalamasına baktığımızda da diğer iki takım 2,4. sırada iken Beşiktaş 2,6. olarak yer bulmuş kendine. Sıralamada Beşiktaş’ın diğer takımlara bu kadar yakın olmasının sebebi ise diğerlerinin yaşadığı 6 gibi derecelerin olmaması. Derbilere baktığımızda ise çok başka bir profil çıkıyor. Fenerbahçe 76 puan toplayarak diğer iki takıma ağır bir üstünlük kurmuş. Beşiktaş 46 Galatasaray ise 51 puanda kalmış. Beşiktaş ve Galatasaray arasındaki fark anlamlı bir sonuç çıkarmayacak kadar az. Fenerbahçe ise bu alanda epey başarılı olmuş.

Bu on yıllık süreçte bir önceki dönemden farklı olarak Beşiktaş’ın şampiyonluk ve sıralamada biraz geride kaldığımız ancak derbileri de işin içine kattığımızda ‘üçüncü büyük’ gibi bir söylemin asla uygun olmadığı bir dönem görüyoruz. Şampiyonluk sayısında olmasa da diğer parametrelere bakıldığında Fenerbahçe’nin Galatasaray’a üstünlük kurduğu da görülüyor.

2010’lu Yıllar

‘Üçüncü büyük’  söyleminin mantalitesini kabul etmediğimi ve önemli olduğunu düşünmediğimi daha önce belirtmiştim. Ancak özellikle 90 sonrası doğan kuşak için bu söylem önemli bir etkide bulunuyor. Yine tartışılır da olsa “şerefli ikincilik” söylemi bizim kuşak için bir şekilde geçer akçe olabilse de taraftar sayısını belirli bir oranda tutmak, gerektiğinde bir lobi gücüne sahip olmak için ‘Üçüncü büyük’ yaklaşımı kırılmalıdır. Ancak bu söyleme en büyük güç veren dönem ise 2010’lu yıllar olmuştur. 5 sezonun 3’ünde ilk üçe giremeyerek; ilk ikide hiç yer alamayarak bir hayli başarısız bir dönem geçirdiğimiz açık. Önceki 20 yılda yalnızca dört kez ilk üç dışında kalırken 5 yılda üç kez ilk üç dışında kalmak gerçekten çok düşündürücü. Aynı dönem içerisinde Galatasaray’ın ve Fenerbahçe’nin 2’şer şampiyonluğu var. Fenerbahçe ilk ikiden hiç çıkmamış. Galatasaray’ın 8.lik gibi bir faciası var. Ama onun dışında yarışın 3 sezon içinde kalmış; birinde de 3. Olmuş. Bu dönem ortalama sıralamamız 3,8. Galatasaray; 3 , Fenerbahçe ise 1,8. Derbilerde ise Beşiktaş 20 puan toplarken Galatasaray 27 Fenerbahçe 33 puan toplamış. 5 yıllık bir süre için önemli farklar. Bir önceki 10 yılda olduğu gibi Fenerbahçe baskınlığını sürdürürken Beşiktaş biraz daha arkada kalmış.

Bu süre zarfında Beşiktaş’ın ciddi bir ekonomik buhran geçirmesi, şike davası ve toplamda 2 kez Avrupa’ya gidememesi gerekçe gösterilebilir ancak daha buhran öncesinde daha başarısız olduğumuz ve kriz sonrası en kötü 3. olduğumuz da görülüyor. Yani Beşiktaş’ı 3, hatta daha arka sıralara götüren açıkça kötü yönetim.

25 Yılın Genel Analizi ve Öne Çıkan Çarpıcı Veriler

25 yıllık sürece baktığımızda Beşiktaş’ın çok iyi başlayıp çok kötü bitirdiği bir dönem olduğunu görüyoruz. Özellikle 1995 sonrasında yalnızca iki şampiyonluk kazanılmış olması bir hayli zayıf bir istatistik. Sıralamada ise 25 yılın ortalamasında Beşiktaş’ın 2,72.; Galatasaray’ın 2,40.; Fenerbahçe’nin ise 2,44. olduğu görüyoruz. Aynı dönem içerisinde ilk ikide yer alma sırasıyla 11, 16 ve 18; ilk üçte yer alma ise yine aynı sırayla 16-20-20. Bu haliyle bakıldığında Fenerbahçe ve Galatasaray arasında anlam taşımayacak kadar küçük bir fark olduğu; Beşiktaş’ın ise bu iki rakipten yalnızca bir tık geride olduğu düşünülebilir. Ancak Beşiktaş’ın trendine baktığımızda durum o kadar parlak görülmüyor. Bunu kırabilecek yıl olan bu senenin de olumlu bir şekilde sonlanmayacağı da açık. (sonlanmadı)  Bu 25 yıllık süreçte bazı ön plana çıkan hususlar ise;

- Üç takım da ilk 4 sıradan nadiren uzaklaşmış. Beşiktaş 2, diğer iki takım ise 3’er kez. Ama daha ilginci 2000’li yıllar ile Fenerbahçe ve Beşiktaş birer kez ilk dördün dışında kalırken Galatasaray toplamda başarılı olduğu bu dönemde 3 kez ilk 4 dışında kalmış.
 - Galatasaray’ın 8.’liği bu dönemdeki en düşük derece. 
 - Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin başarı/başarısızlığı belirli bir trende bağlı iken Galatasaray bu konuda çok düzensiz.

25 yılın derbilerinde ise durum yukarıdaki tablodan biraz farklı. Beşiktaş derbilerde 121 puan toplamış. Galatasaray 133, Fenerbahçe ise 161.  Yani Beşiktaş ve Galatasaray arasında küçük bir fark varken Fenerbahçe rakiplerine hatırı sayılır bir fark atmış. Beşiktaş her iki rakibine de toplamda mağlup olmuş ama ikisine de büyük farklarla değil (9 ve 18). Ancak Fenerbahçe’nin Galatasaray’a attığı fark bir hayli fazla (30).

Derbilerde ön plana çıkan temel husus Fenerbahçe’nin hâkimiyeti. Bunun araştırmaya değer bir konu olduğu düşünüyorum. Diğer göze çarpan hususlar ise;

- 4 maçı da kaybeden tek takım Galatasaray (1991/1992) (Not: artık değil).
 - 4 maçını da berabere bitiren hiç olmamış.
 - 4 maçı da kazanan tek takım Beşiktaş (2002/2003).
 - Beşiktaş 3 kez, Galatarasay 2 kez, Fenerbahçe ise tam 7 kez 4 maçtan üçünü kazanmış

BUGÜN

Beşiktaş’ın Kırılma Noktası Yıldırım Demirören ve Fikret Orman

90’lı yılların başlarında çok başarılı olan Beşiktaş’ın zamanla arkalara düştüğü yukarıda detaylı bir şekilde görülüyor.  2004 yılına kadar şampiyon olamadığı yılların dahi yarısında genelde yarışın ortağı olan bir Beşiktaş vardı. Tüm derbilerin kazanıldığı ve oynanan futbolla da göz dolduran 100. yıl şampiyonluğunun ardından muhtemelen birçok insan Beşiktaş için eski güzel günlerin yeniden başladığını düşünmüştür. Ancak meşhur Samsunspor maçı sonrası krize giren sezon sonunda başkan değişikliğine gidilmişti. Yeni başkan seçilen Yıldırım Demirören önemli bir kırılma noktası oldu. Demirören dönemine baktığımızda ise gerçekten bir felaket görüyoruz. Beşiktaş bu 8 yalnızca bir şampiyonluk ve bir de 2.lik derecesi elde etmiş. İlk üçe dahi giremediği tam 4 sezon geçirmiş. Bu dönem içerisinde 2009 şampiyonluğu önemli bir fırsat doğurmuştu. Rakiplerine görece daha zayıf bir kadro ile gelen şampiyonluk sonrası yapılacak 2 şey vardı. Birkaç yıl şampiyon olamasan da baskı yemeyeceğini düşünerek gerçek bir yapılanmaya girilebilir ve tedricen kadro kalitesi yükseltilebilirdi. Gelir-gider dengesi makul seviyelere oturtulabilirdi. Ya da çok iyi takviyelerle şampiyonluğun en büyük favorisi olunabilirdi. İkinci yol tercih edildi ama paranın çok kötü kullanılması ile başarısız bir sezon geçirildi. Tabata, İsmail ve Nihat için harcanan yaklaşık 20 milyon Euro ve daha sonra çok canımızı acıtacak kadar maliyete ulaşan Ferrari transferleri Beşiktaş’ın 25 yılındaki gerçek felaket döneminin başlangıcı oldu. Harcanan korkunç paraların ne ekonomik ne de sportif karşılığı olmaması Beşiktaş’ı yıkıma götürdü ve detaylarından burada bahsetmeye gerek olunmayan “Büyük Buhran”ımız başladı. (Başladı diyorum zira Fikret Orman yönetiminin borçları yapılandırmak vb. çok olumlu hareketleri olsa da borçların yüksekliği gösteriyor ki Beşiktaş hala ekonomik krizde ve halen tünelin ucundaki ışık görülmedi. Vodafone Arena inşaatının tamamlanması hem ekonomik hem de sportif açıdan fark yaratabilir. Ancak yılan hikâyesine dönen bitiş tarihi hayal kurmayı engelliyor.) Demirören döneminde harcanan onca paraya rağmen gelmeyen başarılar bir sonraki yönetim üzerinde de hem ekonomik hem de sportif başarı baskısı kurdu. Sadece yanlış transfer değil aynı zamanda kötü yönetim sonucu (Del Bosque, Ferrari davaları vb.) ortaya çıkan borçlar kulübün adeta belini büktü. Yönetimi devralan Fikret Orman’ın önünde adeta savaştan çıkmış bir kulüp vardı. Bir Almanya ya da Japonya olamayacağımız açıktı ama yine de doğru planlamayla bu kriz fırsata çevrilebilirdi. Taraftarların bir bölümü için büyük umut kaynağı olan İbrahim Altınsay bu iş için biçilmiş kaftan gibi duruyordu. Ancak olmadı, olamadı. Altınsay’ın istifası aslında Fikret Orman’ın ilk sezonunun nasıl geçeceğini anlatıyordu: yeniden yapılanma yerine elden geldiğince yarışmacı takım. Bu anlayışın geleceği yer limitliydi. Ve transferlerde tam isabet gerektiriyordu. Transfer bakımından bu yıl iyi bir sınav veren Fikret Orman’ın ilk iki yılda yaptığı Dentinho, Gökhan Süzen, Sezer, Kerim Frei gibi transferlerde olan ise Demirören dönemi gibi kaynakların çarçur edilmesinden başkası değildi. Tek fark daha az kaynak harcandı. (Aynı dönemde düşük maliyetlere alınan Oğuzhan, Olcay gibi iyi sonuç veren transferler de var). Daha sonra bir sportif direktörlük konusu devreye girdi. Önder Özen’in doğru isim olmasından bağımsız olarak doğru bir proje olması bizleri heyecanlandırdı. Ancak bu proje de heba edildi. Sonuç itibariyle yaşanan yıkımın ardından halen toparlanamayan ne zaman toparlanacağı da belirli olmayan bir takıma dönüştük.

YARIN

Bir önceki bölümü bitiren cümle umutsuzluk dolu. Oysa ben her zaman küçücük bir ihtimal bile olsa onun peşinden koşmak isteyen bir yapıya sahibim. O nedenle kara gelecek edebiyatı yapmak istemem. Kulübün borçları bir hayli artmış olsa da bu kara bulutların birkaç yıla dağılması da mümkün. Birkaç seferdir fırsatları heba ediyoruz. Çok ama çok kötü bir yönetimden bayrağı devralan Fikret Orman şanssız olduğu kadar da şanslı. Zira ne kadar olumsuz şey yapsa da selefinden öyle bir tablo devraldı ki yine de insanın savunası geliyor. Ancak yeniden yapılanma fırsatlarının heba edilmesi, “Feda” denilen ve aslında çok doğru olan programa kendisinin tamamıyla uymaması; günü kurtarmak ya da yarınları kazanmak arasında ikisini tercih etmeyip arada bir yerde kalmasıyla eleştirilmeyi hak eden bir hayli yönü de var. Şu üç yıl en azından gösterdi ki Fikret Orman yeniden yapılanmacı/planlamacı bir anlayışa sahip değil. O zaman başarılı olmasının tek yolu var transferlerde çok yüksek yüzde oranı tutturmak, stadı bir an önce bitirmek ve camiayı bütünleştirerek bir lobi gücü oluşturmak. Ben her şeye rağmen kimsenin elini taşın altına koymadığı bir dönemde çabasını takdir ediyorum. Ancak elbette biraz da somut başarılar görmeyi umuyorum.
Tabii bugün ve yarını konuşurken takımlar arası ekonomik güç dengesine tekrar bakmak gerekiyor. Futbolda para önemli. Elbette tek önemli değişken değil. Ekonomik gücün az olmasına rağmen başarı mümkün. Ancak bunun şartı daha kısıtlı olan paranın çok daha verimli kullanılması. Tabii bunlar da yeterli olmaz. Zira futbol sadece sahada oynanmaz. Burada illegal hususları kastetmiyorum. Örneğin hakem hataları meselesi sadece bize özgü değildir. Dominant olduğu dönemde Manchester United ya da NBA’de LA Lakers lehine çok hata yapılırdı. Hakemler bir atmosfer içerisinde. Ve hepsinin çok karakterli insanlar olmasını beklemek zor. Her yerde olduğu gibi bu camiada da çürük elmalar var. Onların etkilendiği şeyleri değiştirmedikten sonra kritik maçlarda doğranacağımız açık. Bu faktörler arasında biri de saygı kazanmak. Bunun için aslında Avrupa Kupası iyi bir fırsattı. En azından adı olan bir "çeyrek final" yaşayabilseydik başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Bir diğer konu doğru yerde doğru zamanda kuvvetli itiraz. Hem saha içi hem saha dışı. %100’lük penaltın verilmiyorsa bunu hakeme hissettireceksin ki aynı maçta ikincisi olduğunda çalabilsin o düdüğü.

Taraftar olarak biz bir şey değiştirmek istiyorsak birlik olmalıyız; ortak hareket edecek platform bulmalıyız. Kişisel çıkarı asla gözetmeyen ama belirli bir güce sahip bir platform oluşturmamız bir diğer opsiyon olarak kendini gösteriyor. Ancak camia olarak bu işlere şimdilik uzağız.
Bakalım hangi yollara yöneleceğiz ve ne kadar isabet bulacağız bu hamlelerde...

TABLOLAR
Tablo 1 1990-2014 arasında Lig Sıralamaları












Tablo 2 İlk İkide Yer Alma














Tablo 3 İlk Üçte Yer Alma










Tablo 4 Şampiyonluk










Tablo 5 Derbilerde Alınan Toplam Puanlar













Tablo 6 Derbilerdeki Karşılıklı Sonuçlar

a) Beşiktaş-Galatasaray










b) Beşiktaş - Fenerbahçe










c) Fenerbahçe - Galatasaray














Ara

Yükleniyor...