www.eksibesiktas.com

08 Kasım 2009

İyi Futbolcunun Tanımı ve Beşiktaşlılık

Beşiktaş'a gelen çoğu futbolcu için "uyum sorunu yaşıyor", "bir açılsa neler yapacak", "bir gol atsa gerisi gelecek", "aslında potansiyeli var" türünden yorumlar yapılır. Enteresandır o açılması beklenen adam bir türlü açılamaz, gol atması beklenen bir türlü golü atıp gerisini getiremez, o potansiyeli var denen de bir türlü potansiyelini ortaya koyamaz.

Örneğin Rodrigo Tabata. Beşiktaş takımına 3 kuruşluk katkı yaptı mı yapmadı mı belli değil. 45 dakika sahada gezinip, sayısız pas hatası yapıp, takım adına hiç bir üretkenlik ortaya koyamayıp oyundan çıktığı maç sayısı el parmaklarını bitirdi, ayak parmaklarından sayıyor... Uyum sorunu mu var? Sakat mı? Yanındaki adama pas atamadığı şu haliyle hangi uyum sorununu yaşıyor ben anlayamıyorum.

Tabata Beşiktaş'ta yeterli sayılabilecek süre aldı. En iyi oynadığı maçta dahil en ufak bir yaratıcılık belirtisi gösteremedi. Orta okul çocuğundan hallice fiziğiyle ezilip gitmesi bir yana, sahip olması gereken "yaratıcı" özellik de bulunmayınca Tabata'nın Beşiktaş'taki varlığı sorgulanır oldu. Bırakın bonservis bedelini, oyuna katkısıyla da "skandal" bir transfer olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor. Ben bonservis bedelinde değilim. O verildi ve veren öbür tarafta hesabını verir. Büyük başkandan Mali genel kurulda hesap sorulacak değil tabi. Bizim geleneklerimiz var. Tanrı görsün hesabını, geleneklerimizi sarsmasın bu saatten sonra. Gerçi Tabata'ya bonservis ödenmemiş olsa idi de Beşiktaş'a istenen performansı ortaya koyamamış olacaktı. Öyle bir hal aldı ki, "Eğer Tabata bu ise 2 ay sonra bu adama hiç ihtiyacımız olmayacak" demekten kendimi alamıyorum.

Beşiktaş'ın son 135 dakikalık üçlü savunma tecrübesinde iki oyuncunun bireysel performanslarında ufak değişiklikler oldu. Ferrari yeni düzene uyum sağlamakta güçlük yaşayan oyunculardan biri olarak gözüküyor. Sol stoper oynadığı için rakibine daha yakın oynamak, oyunun içine daha çok girmek, kaleden daha uzak ve daha geniş bir alanda oynamak zorunda kalıyor ve bu onun bazı zaaflarını ortaya çıkarıyor. Bu zaaflar, Türkiye liginde değerlendirilmeyecek kadar ufak zaaflar ama dörtlü savunma kadar başarılı olduğunu da söyleyemeyiz. Ferrari bu yeni sisteme de adapte olabilir mi bunu zaman gösterecek. Zaten Mustafa Denizli'nin üçlü savunmada ısrar edip etmeyeceğini de bilmiyoruz.

Yeni düzende performans artışı gösteren oyuncu ise Tomas Sivok. Özellikle Wolfsburg maçında topla çıkışlarıyla ve merkezden top dağıtımıyla dikkatleri çekmişti. Tomas Sivok'un ön libero geçmişini biliyoruz. Mücadeleci, agresif oyun yapısıyla bilinen bir oyuncu. Ancak dörtlü savunmada stoper oynayabilecek sert fiziğe sahip değil. Matteo Ferrari ile birebir mukayese edildiğinde zaten kendini ortaya koyuyor; Eğer Matteo Ferrari stoper ise Tomas Sivok başka bir mevkinin oyuncusudur. Üçlü savunmada serbest oynamaya başlayıp, o bire bir oyuncu savunmasını diğer arkadaşlarına bırakınca birden performansı yukarı çıktı. Beşiktaş'ın diğer savunma oyuncularının da yapısına bakınca üçlü savunmanın hiç de kötü bir alternatif olmayacağını ortaya koydu.

Geçtiğimiz hafta içinde bağırsak enfeksiyonu geçiren saçsız kralımıza ise ayrı bir paragraf açmak lazım. Esasında kendi ezberinin dışında bir futbol oynuyor, kimse farkında değil. Fabian Ernst bir "box to box midfielder" değildir. Ernst savunma bilgisi yüksek, fiziği kuvvetli bir ön liberodur. Hayallerdeki Beşiktaş'ın savunma önü oyuncusu olabilir. Lakin diğer sistem arızaları ve mevcut kadro yapısı onu yeteneklerinin üzerine koymaya itiyor. Mustafa Denizli onun oyun bilgisi ve fizik kalitesini hücumda da kullanmaya çalışıyor. Rakip sahaya gidip, şut atıp, ara pası vermesi beklenen bir Fabian Ernst. O da elinden geleni yapıyor. Hiç var olmamış ve oyun stilinde bulunmayan "yaratıcı" orta saha gibi oynayıp, tek özelliği yaratıcılık olan Tabata gibi oyuncuların yapamadıklarını da yapıyor.

İnsan sormadan edemiyor; Tabata'nın yapamadığı pası Ernst nasıl yapıyor? Tabata'nın benzerini atamadığı şutu Ernst nasıl atıyor? Teknik ve taktiğin taça çıktığı o anlarda nasıl insiyatif alıp takımına katkıda bulunabiliyor...

Taraftarda bir garip anlayış vardır. Tezahüratlardan da bunu anlayabilirsiniz. "Beşiktaşlı olunmaz Beşiktaşlı doğulur" diye başlayıp devam eden. Bugün sorsan en Beşiktaşlı oyuncular kim diye; Fabian Ernst ve Matteo Ferrari diyeceklerdir. Oysa bu adamlar 30'lu yaşlarına gelmiş, önemli takımlarda görev yapmış ve Beşiktaş için fedakarlıkta bulunmayacak oyuncular. Ama o iş öyle olmuyor işte. Peki nerede bizim amatör ruhlu futbolcularımız? Nerede Ernst ve Ferrari gibi gönülden oynayan oyuncularımız?

Taraftar yanılıyor. Futbolcuyu "iyi" yapan parametreler sadece oyuncunun teknik veya fiziksel özelliklerinden oluşmaz. Onun içerisinde mental değerler de mevcuttur. Bugün "Beşiktaş ruhu" denen hikayeye bu kadar önem veriyorsanız almanız gereken oyuncu Gennaro Gattuso'dur. Oysa Gattuso'ya Beşiktaş desen yeni bir araba markası mı diyecektir? Öyleyse Beşiktaşlılık, ruh vs taraftarın kendi uydurup kendi inandığı hikayelerdir.

85. dakikada çok önemli bir hamle yapıp topu uzaklaştıran Matteo Ferrari iyi bir Beşiktaşlı olduğu için değil, iyi bir futbolcu olduğu için o yürekli hareketi yapıp takım arkadaşlarını sert bir şekilde uyarır. Aynı şekide, tekmeye kafa uzakmak kalpten oynamaktan öte, "iyi" futbolcuya özgü bir futbol değeridir.

Zira burada temel mesele iyi futbolcu olmaktır, Beşiktaşlı olmak değil.

07 Kasım 2009

Söylesene hoca bu takım ne oynadı?

Bir takım stratejik olarak 90 dakika savunma yapabilir. Ya da tam tersi, aşırı hücum düşüncesiyle bir oyun düzeneği kurabilir. Her futbolcunun kendisine ait meziyeti vardır, iyi oynadığı bir mevki vardır. Ayrıca her futbolcunun kendi performansından çok üste çıktğı veya dibe battığı zamanlar olmuştur. Hepsine eyvallah ama biri çıkıp bana anlatsın bugün Beşiktaş ne oynadı?

Beşiktaş'ın maça çıkan ilk 11'inde kim, hangi mevkide görev aldı? Savunmada alan markajı mı yoksa adam markajı mı yapıldı? Oyun kurucu var mıydı, varsa kimdi? Uğur İnceman, Fink ve Enrst'in maç içinde görevleri neydi? Toraman bek mi oynadı yoksa stoper mi? 4-5-1? 6-4-0? 5-5-0? Nedir yani?

Beşiktaş, Mustafa Denizli döneminde hiç bu kadar mahkum bir futbol oynamamıştı. Tempolu, hızlı oynayamayan bir rakibe karşı bu kadar korkak oynamak akıl ve mantık işi değil. Her ne kadar sakatlıklar olursa olsun kadroda Bobo, Nobre, Tabata ve Yusuf varsa böyle ne idüğü belirsiz bir anlayışla sahaya çıkmanın anlamı yok.

Bugün Beşiktaş'ı futbolun ilahları kurtardı. Bu sezonun en rezil futbolu iki farklı galibiyetle ödüllendirildi. Beceriksiz Trabzonspor hücumcuları bugün duvar gibi bir savunmaya takılmadı ki? Beşiktaş ceza sahasına atılan her top pozisyon oldu, araya atılan her top kaleye vuruş oldu. Dönen topların tamamını Trabzonsporlu oyuncular topladı. Takımın yarısından fazlası Mustafa hoca sayesinde zaten ne oynadığını, yaptığını bilmiyordu gelişen atakların birçoğunu da Ferrari hariç izlemekle yetindiler.

Trabzonspor'un bu maçı alamamasının en büyük sebebi Umut ve Gökhan ikilisidir. Maçın tekrarını imkan bulursanız oturup izleyin, Trabzon savunmasının ve orta sahasının büyük bir kısmın gerekeni yaptğını görecektir. Çizgilere indiler, göbekten bastırdılar, top Beşiktaş'a geçtiğinde özellikle ilk yarıda iyi pres yaptılar. Fakat son vuruşlarda hem beceriksizdiler hem de Hakan Arıkan hayatının en iyi maçlarından birini oynadı.

Hakan'a ayrı bir paragraf açmak lazım. Wolfsburg maçında adeta ayakları titreyerek oynayan, savunmasına güven vermeyen, ilk dakikalarda acemice hatalar yapan, sürekli üzerine gelen toplara ikinci vuruş şansı veren de bu Hakan Arıkan'dı. Bugün ne kadar iyi oynarsa oynasın, bir takımın as kalecisi istikrar sahibi olmak zorundadır. Her karşılaşmada belli bir düzeyi tutturmak zorundadır. Hakan halen bu düzeyi tutturabilmiş, her geçen gün üstüne katan bir kaleci görüntüsü vermiyor ne yazık ki.

Sonuç olarak, futbolun adaleti yok ama elbette bir Beşiktaşlı olarak iyi ki yok diyebiliyoruz bu maçtan sonra. Ama peki ya gelecek? Wolfsburg maçından sonraki karamsarlığın dağılmasını sağlayacak hiçbir şey yoktu bugün Trabzon'da, maç sonucunda yazan skordan başka...

Her Boku Bilen Adamın Maç Notları

- Hakan Arıkan Beşiktaş'ın kalecisi değildir. Bank Asya'da bile oynatmazlar bu adamı. Kalede Pancu dursa daha iyi.

- İsmail Köybaşı iyi olabilir ama tecrübesiz. Defansif yönü de çok zayıf. Kulübede oturup bol bol tecrübe kazanana kadar sol bekte, özellikle de büyük maçlarda İbrahim Üzülmez tercih edilmeli.

- Ferrari'nin Gökhan Zan'dan farkı yok. (teşekkürler cha)

- Fink Almanya'da ikinci lig topçusu. Takıma hiçbir katkısı yok.

- Toraman'dan sağ bek olmaz.

- İbrahim Kaş futbolcu değil.

- Nobre her maç altıpastan gol kaçıran bir kazma; yerine altıpastan gol kaçırması imkansız olan Bobo oynasın. Sadece bu sebep yeter, başka hiçbir kıyasa, performans değerlendirmesine falan gerek yok.

- Ersun Yanal Trabzon'a 10 maçta bir sistem oturtamamış bir teknik direktördü, iyi ki kovuldu da yerine bu tecrübeli Broos getirildi. Adamlar sistemli oynuyor yahu, ligin tozunu atarlar.

- Kendi reklamımı da yapayım: Kitabım "Önyargılarım ve Ben" çıktı, bu projeye destek veren Hıncal Uluç, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar ve nice okurlara teşekkürü bir borç bilirim.

TSL 12. Hafta Trabzonspor Beşiktaş Maçı

Evet döndük annemizin ligine. Bu maç topiği açma işini uğura bağladık, artık kimsenin eli gitmiyor. Bu sefer zorlu deplasman demeden ben açıyorum konuyu. (Tabi bu gidişle Manchester maçını konu olmadan tartışırız ya neyse)
Sanıyorum hala üzerimizde Wolfsburg maçının psikolojik tahribatı var. Futboluyla, tribünüyle, başkanıyla, ipler artık haddinden fazla gerildi. Yetmezmiş gibi üst üste son derece ciddi maçlar oynayacağız. Mustafa Denizli'nin eğer bir kurt hocalığını göreceksek, bunu dizilişten, hücum organizasyonundan vazgeçtim, futbolcularını bir maçın skoru ne olursa olsun diğerine iyi hazırlayarak göstermesi gerekiyor. Trabzon deplasmanı Beşiktaş'ın galibiyetle dönemeyeceği bir yer değil, ama kafalardaki soru işaretlerinin sahaya yansımaması lazım.
Tabi bu kadar karamsar tablo bir yana, 5 hafta önce ligi kapattı denilen Beşiktaş'ın Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarından galibiyetle ayrılması halinde nerelere gelebileceğinide işaret etmek isterim. Biz Beşiktaşlılar olarak ani psikolojik değişikliklere, bugün karalar bağlayıp yarın marşlar söylemeye alışkınız. Manyak olduk siyahına beyazına.

Tribünde Taraftar Yok, Bunu Kim Asmış?


Taraftarını Dövdüren Beşiktaşlı Olamaz..!

İlker ATEŞ


Maalesef kaybettik...

06 Kasım 2009

Herkes Hikaye Anlatıyor

Büyük başkanın eşi Revna hanım soruyor; Geçen sene büyük başkandı da şimdi mi böyle oldu" diyor. Revna hanım, Yıldırım Demirören'e büyük başkan diye hitap eden hiç kimseye rastlamadım. Lakin şunu da söyleyeyim, ben Jokond'u yolda görsem ve eşinizi kastederek "Büyük Başkan" desem karşılıklı güleriz. Ancak o anlamda kullanılır "Büyük başkan" kelimesi. Bunda hakaret yok, kızmayın.

Eğer bir spor kulübünün başkanı 2 kupa kazandı diye kendisine "Büyük başkan" diye hitap edilmesini normal karşılıyorsa, alamadığı 2 kupa nedeniyle de eleştirilmeyi kabul edecek. Geçtiğimiz sene Beşiktaşımız şampiyonluğa giderken bir araştırma şirketi tutup kendinize verilen desteği ölçseydiniz o zaman. Bugün ciddi her firma, marka imajlarıyla, bilinirlikleriyle ve çeşitli diğer sebepler nedeniyle kamuoyu araştırmaları yapıyor. Sizin aklınıza gelmedi mi? Peki o gün bu araştırmayı yaptırmadınız da bugün nasıl çıkıp "geçen sene büyük başkandı" diyebiliyorsunuz? Neye dayanarak. Elbette hiç bir yere dayanarak söylemiyorsunuz bunu. Sadece 2 kupanızın arkasına saklanmışsınız. O 2 kupanın sizi koruduğu, gizlediği fikrine kapılmışsınız, yanılıyorsunuz.

Gelin bana sorun. Geçtiğimiz sene Beşiktaş şampiyonluğa giderken Yıldırım Demirören için ne düşünüldüğünü ben çok iyi biliyorum. Bir tarafta iki kupa, diğer tarafta eşinizin istifası dense büyük çoğunluğun hangisini seçeceğini çok iyi biliyorum. Bunu herkes biliyor zaten. Lakin bu ülkede herkesin bildiği şey yok farzedilip, afaki, "ben yaptım oldu" tavrı hakim olur topluma.

Kimi manipule edeceksiniz? Beni mi? Beni etseniz sizi tribünde protesto eden binleri nasıl etkileyeceksiniz? Neyle etkileyeceksiniz? Varsayalım ki Beşiktaş taraftarı vefasız. Çözümünüz nedir? Vefa mı enjekte edeceksiniz taraftarınıza?

Bu konuların çözümleri bunlar değil. Eğer vefasız bir kitleye hitap ediyorsanız ya bunu kabul edip ona göre strateji üreteceksiniz ya da "kardeşim ben bu vefasız yerde durmam" diyeceksiniz. Vefasızlık üzerinden yorum yapmaya ve eleştiride bulunma hakkınız yok zira. Kabul, ben vefasızım. Hadi değiştirin beni.

Sadece Revna hanım ve büyük başkanın seçim stratejisi değil elbet. Her alanda bu böyle. Medya dediğin "başkana küfrettiler, çok ayıp diyor". Bugün flaş haber diye tribün liderlerinin ifadeleri haberleştiriliyor. Sorarlar adama daha 15 gün önce orada onlarca insan dayak yedi, kimden yedi peki diye. Ondan haber yok ama. Olmadı öyle bir şey çünkü. O dayak yiyenler, stadyumda hiç var olmadılar.

Tribün lideri kim? Ben onları tanımıyorum, onlar beni tanımıyor. 20000 kişinin ettiği küfrün sorumlusu neden onlar? Yoksa alt metinde "kardeşim siz bağırtmazsanız bunlar bağıramaz" fikrini mi okuyoruz? Oldu, bu anlayışla temizlersiniz tribünleri zaten. Benim anladığım tribün temizleme işi "tribün liderlerini gönder / yeni tribün liderleri getir" boyutunda gelişecek. Bu sinyaller bu yönde.

Bir akil adam tribünü temizlemek isterse tribündeki grupları bitirir. Sadece "Beşiktaş taraftarlığı" kimliğini bırakır. Yoksa tribünü temizlemek demek tribüne daha da hakim olmak değildir. Zaten tribünlerin temizliği, yönetim mekanizmalarına yakınlaşmalarıyla değil, uzaklıklaşmalarıyla olabilir o da ayrı konu.

Alen Markaryan "bundan sonra gereğini yapacağız" demiş. Gereği nedir anladıysam Arap olayım. Sadece tribün liderleri mi küfretmişti o gün, tam çözemedim. Şu tribün liderlerinin ifade verme/verdirilme hadisesi o kadar tehlikeli ki...

Yakında bir kulüp şeması çıkaracağım. Birbirine bağlanan oklarla. Üzerinde isimler değil, pozisyonlar olacak, görev tanımları olacak. Sade taraftardan kulüp başkanına kadar nasıl bir organizasyon şeması içerisinde bulunduğumuzu ortaya koyacağım.

Tamam bunu yapacağım da, bunu herkes bilmiyor mu sanki?

Benimki de hikaye işte...

Melih Şendil ile Söyleşi


Siz soracaksınız Melih Şendil cevaplayacak. Lig Tv'nin deneyimli maç spikerlerinden Melih Şendil ile yapılacak söyleşide sorulmasını istediğiniz soruları yorum kısmına yazmanız yeterlidir...

Akrep Gibisin Kardeşim





Şiirin tabii ki orijinalini yazmayacağım, kastım da o değil zaten. İki Beşiktaş'lı Ankara'lının doğum günü arasında 1 gün olunca ben ortalama sever bir adam olarak tam ortasında kutlamayı uygun buldum.

Sevgili Beautiful Freak ve Tathar, doğum günleriniz kutlu mutlu olsun. En büyük dileğim yeni yaşınız Demirören'siz geçsin. Amin.
D

Futbolcu Değil Eşiği

Klişe ile başlayalım: Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, herkes anasının karnından teknik direktör çıkıyor. Klişe mlişe ama yalan da değil hani, hakikaten öyleyiz. Herkes az ya da çok anlıyor futboldan. Ki bu şikayetçi olunması gereken bir durum değil, aslında doğru değerlendirildiğinde futbol endüstrisinin çok kişinin ekmek kapısı olacağının da göstergesi.

Lakin bu bilgi fazlalığını insanlar materyalize edemeyince çenelerine vuruyor. Hem de ters orantıyla. Bir insan ne kadar çok futbolu bildiğini düşünüyorsa, o kadar da saçmalamaya, kati kanılara varmaya başlıyor. Bu toplum karakteristiğinin futbol bazında bireye indirgenmiş analizi.

Örnekleyeyim. Mesela kahvedeki adam bir hafta "Daum da hoca mı lan?" derken, diğer hafta adama "dahi" diyebiliyor. Çünkü bu oyunu en iyi o biliyor, gençliğinde Yılmazspor'da top koşturmuş, ne voleler gömmüş falan.

Biraz daha Avrupa futbolu görmüş, izlemiş, ve aslında ne kadar az bildiğinin farkına varmış, ya da geçmişinde aktif bir futbol kariyeri yatmayan, daha dışarıdan bakan (ben bu gruba düşüyorum) insanlar ise daha temkinli yaklaşıyorlar olaya. Onlar Del Bosque'nin teknik direktörlük lisansını elinden alma haklarını saklı tutuyorlar yani.

Gene de hepimizin sapıttığı, fevrileştiği bir nokta oluyor. İşte bu noktada bütün bilgi, bilinç, analiz falan kayboluyor. Bu noktaya ben g.tümden element uydurarak "Futbolcu Değil Eşiği" adını verdim. İşin kötüsü, nostalji ve ön yargı da genlerimize işlemiş olduğundan, bu eşiği geçenler bir daha geri de dönemiyor, tezlerine sarılıp orada ebedi ikamete koyuluyorlar.

Hepimizin sabır taşının çatırdadığı Wolfsburg maçından sonra çoğu taraftar için çoğu Beşiktaşlı futbolcu bu eşiği geçti. Hakan kaleci değil, Uğur İnceman Bank Asya'da bile oynayamaz, Fink Almanya'nın 2. ligi topçusu, Ekrem Avusturya Ligi'ne yakışır, Nobre Corinthians'a dönsün, Tabata Japon Ligi'nde asist yapsın vs. vs. Bunları her yerde gördük, duyduk, okuduk.

Birey bazında bu değerlendirmeleri yaparken, futbolun 11 kişiyle oynanan bir takım oyunu olduğunu, tabii ki, unuttuk. Şimdi öncelikle onu hatırlatmaya çalışacağım, sonra da amnezi problemimize dalacağım.

Hakan'a kaleci değil diyenlere Barcelona'dan Valdes'i; İbrahim Kaş'ı yakıştıramayanlara AC Milan'dan Oddo'yu, Fink adam değil diyenlere Man Utd'dan Fletcher'ı, forvet adam golcü olur adam geçer, çalım atar diyenlere Liverpool'dan Kuyt'ı, Nobre ve Bobo'nun yerine Bendtner'i getirsek olur mu dersiniz? Bu adamlar, geçmişlerine bakmadan "futbolcu değil" sınıfına kaç günde girerler?

Beşiktaş'ın toplam oyuncu kalitesinin nerede olacağı az çok bellidir. Beşiktaş'ın, ve de Beşiktaş bütçesindeki takımların başarıya ulaşması için "sistem", "planlama", "düzen" gereklidir. Beşiktaş'a bugün, bonservisi bizimkilerin hayli misli olacak bu oyuncuların 1-2 sene önceki hallerini getirip koysan gene laf yerler, gene eşiği geçerler. Çünkü biz futbolu o kadar iyi biliyoruz ki, biz futbolcu "kumaş"ından o kadar iyi anlıyoruz ki, çat diye hükmü kesip kalemi kırabiliyoruz. Kırdı mı da, haksız olduğumuzu kabul etmemek için fırsat kolluyoruz, performans yerine ön yargıya dayalı analiz yapıyoruz.

Facebook grubu tadında yaklaşayım: "Bahse girerim sırf Tabata'nın 8 milyon Euro ettiğinden şikayet etmek için gol atmaktan çok hata yapmasını bekleyen 10.000 Beşiktaşlı bulabilirim." İtirazı olan?

Amnezi ise ayrı bir sorun. Biz ki Runje'yi ilk yarıda beter edip ikinci yarıda ilah yaptık, Cisse'yi kah itin g.tüne sokup kah arkasından ağladık, Ronaldo'ya tapıp sonra "çok yavaş" diye postayı koyduk, Ailton çıktığı her resmi maçta gol atarken bile "tosun"du vs. vs. Bütün bu maceralarımıza karşın hakikaten akıllanmıyoruz, ahkamı kesiyoruz. "X futbolcu değil". Fink Ernst ile mükemmel oynarken "futbolcu", Ernst gidince değil. Nobre Fenerbahçe'de leblebi gibi gol atarken futbolcu, burada kazma. Hakan sene başında 3 maçta kaleyi gole kapatırken ses yok, ama ilk yediği hatalı golde "Beşiktaş'ın kalecisi değil". X bir maçta Tanrı, diğer maçta sanrı. Psikoloji, sakatlık, yorgunluk, formsuzluk yok. Kazma dedi mi bitti olay.

Sonuç mu? Beşiktaş'ın eti budu bellidir. Beşiktaş'ın birey birey oyuncularını eleştireceğinize, Beşiktaş'ın plansızlığını eleştirin. Bireysellikten öte, takım kimliksizliğinden başarının gelmediğini görün. Her maçtan sonra teker teker günah keçisi aramak yerine, iki dakika futbolu bildiğinizi unutun, susun ve oturmaya devam edin.

"Shaq adam değil" diyen Çakar'a güleceğinize, anneannemin tabiriyle, açın da kendi g.tünüze gülün. Farkınız yok çünkü.

05 Kasım 2009

5 Kasım

Aynı kadından nefret edenlerin dost, aynı kadını sevenlerin düşman olduğu şu dünyada, aşkımızı anlattık karşılıklı saatlerce, günlerce... O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Hiç karşı çıkmadık, sevdiğimiz şey öyle değil de böyle demedik. Sadece anlamaya çalıştık karşı taraftan nasıl gözüktüğünü. Belki başka yerden bakmaya başlayınca daha çok sevdik...

"Ben Beşiktaş'ı zor zamanlarda seviyorum" dedi o. Haksızlığa uğradığında, kötü gittiğinde. "Yoksa iyi giderken Beşiktaş'ın bana ihtiyacı yok ki" dedi. Bunu her kelimesiyle ortaya da koydu aslında. Ben küserken o daha çok bağlandı, ben kızarken o daha aşkla yaklaştı. Bazen şaşırdım ona, anlamaya çalıştım. Her şey kötü giderken nasıl oluyordu da böyle umutlu olabiliyordu diye.

Günlerce "merhaba" bile demeden aşkımızdan bahsettik karşılıklı. "haydi ben kaçtım" diyemeyecek kadar kaçmaz hale gelmiştik bir kere. Siyah-Beyaz'ın içinde bir de onun silüeti vardı artık...

Uzun uzun konuşmak değil aslında niyetim. Sizin de sözünüzü dinlemek isterim.

Ne Yıldırım Demirören, ne Pascal Nouma...

Beşiktaş, Beautiful Freak'tir aslında.

İyi ki doğdun

Feridun Düzağaç


Bugün Radikal'de yayınlanan yazısını her futbolsever okumalı. Söylediklerinin çoğunda yer alan haklılık payı için değil, takım sevgisini görmek için veya okuyup hırslanmak için değil. Türk basınında bir maç yazısının nasıl olması gerektiğini dağlara taşlara kazıdığı için okunmalı. Dakika ve skor bildiren bayat bir gazete cemiyetine inat, futbol yazısı dediğin böyle olur. Tebrikler ve alkışlar Feridun Düzağaç'a...

İşte o yazı:

Ercan Taner 'Raul' desene..desene..desene-ee

İyi ve deneyimli bir futbolsever gözünü bağlasanız seyircinin çıkardığı sesten bile maçı yorumlayabilir. Oyundaki her aksiyona farklı bir ses üretir fanatik bir gırtlak; buna ‘tribün efekti’ denir. Bendeniz iddialıyım bu konuda; herhangi bir Beşiktaş maçında gözlerimi bağlasanız yüreğimi dağlasanız bilirim ne olduğunu. O homurtu ya da coşkulanma seslerinden oyuncu değişikliğini bile tahmin edebilirim. ‘Kurtlar vadisi-pusu: Acı son’ değilse bu maçın manşeti kesinlikle ‘sahibinden acil kiralık Serdar Özkan’ olmalı derdim ve derdim. Adam asmaca değil eğer öyle bir ihtimal kaldıysa Serdar’ı kazanmaktır zira yeteneklerini ısrarla bizden gizleyen bu genç arkadaşımız ne yazık ki tribünlerin negatif enerjisinin hem odağında hem de tetikleyeni durumundadır. Daha anlaşılır bir ifadeyle ve tribün türkçesiyle bu oyuncuya fena halde uyuz ve tahammülsüzüz; büyük Beşiktaşlı atom karıncaya eti senin kemiği benim cinsinden teslim edilebilir, Eskişehir aklıma gelen en iyi seçenek Serdar için. Keşke Yılmaz Büyükerşen hocamız Beşiktaşlı olsaydı; aday olsaydı, kazansaydı. Soğuk ve hissiz bir kenti nasıl da yaşayan gülümseyen ve akan bir suya çevirdi; Porsuk çayından yapay deniz olur Serdar’dan adam olmaz dememek lazım... Yeni bir Batuhan modeli kısaca; Eskişehirspor Rıza adamımızın sayesinde Beşiktaşımızın geri dönüşüm kutusu işte.
***
En çok Hakan Arıkan için üzüldüm maça, ne yazık ki ‘Ben Rüştü ağabeyimin yedeğiyim’i bilincine kazımış olmalı ki rakibin iştahını kabartacak bir bilinçsizlik içindeydi. Birinci kaleci olamadığını gösterdi; ben ne zamandır yakıştırırdım oysa. Sorun tek tek oyuncular üzerinden gidilerek çözülecek bir sorun değildir. Sorun mabedin ‘en orta yerinde’, şeref tribününde ‘büyük bir yangın’ tehlikesinde hatta ‘yandı bitti kül oldu’nun arefesindeyken Beşiktaşımız orada öylece durmaktadır. Kah sevinçten hırstan çıldırır yumruk sıkar totem yapar, kah sinirlenir taraftarına el kol hareketi. Başımız başkanımızdır ne yapsa yeridir; yeri artık iyice anlaşıldığı üzere orası değildir. Beşiktaş bir oyuncak olsaydı kıyamaz ve kimselerle paylaşmazdım ben onu; Beşiktaş’ı yönetmek de çocuk oyuncağı değildir işte. Ah, Adile Naşit’imiz vardı benim çocukluğumun ‘Adile Teyze’si; uykularımızdan önce çıkardı siyah-beyaz televizyonuma masallar anlatır, öğütler verir, gülücükleriyle beraber sevgisinden dağıtır, içimizi ısıtırdı. Merakla beklerdik, sonuna geldiğinde programın isimler sayardı; “Ece, Elif, Barış, Metin, Ali, Feyyaz, Zeynep, Onur, Aydın, Deniz, Mahir, Yusuf, Nuri, Bilge, Ceylan...” O zamanlar Feridun’dum kısaca Fe değildim, adımı onun o güzel sesinden duymaya can atardım; hiç anmadı adımı ışığı bol olsun. Futbol çocukluğumuzun devamıdır, oyun düşkünlüğümüzün aynası. Beşiktaşlı’nın kaderi bu aralar; düş kurmak rüya görmek kadro dışı, Teyyocan’dan bile formsuz kabuslarımız ilk onbir mütemadiyen. Öfkeli, iri bir adam çıkıyor full kadraj ekranımıza ayaküstü uyutuyor bizi; yakın geçmişimizden isimler sayıyor yüzünde ihtiraslı ve münzevi bir gülüş, bir bıyıkaltı iştah ama bıyıksız: “Yula, Gordon, Higuen, Rikardinyo, Runye, Baki, Ali, Tan, Doğan, Zapotoçni, Sivok, Fink, Sinan, Okan, Berkant, Diyatta, Huanfıran, Del Boske, Tigana, Ertuğrul, Rıza, Mustafa, Tuna, Seriç, Yozgatlı, Ayilton, Fatih Sonkaya, Adem Dursun, Burak .....” Beş yılda sadece bonservislerine 70 milyon yuro ödenen ve büyük çoğunluğu uzay boşluğunda kaybolan isimler zinciri. Titan saadet zincirinden acıklı. Özet: Olanları birbirine bağlıyorum, mütemadiyen ağlıyorum.
***
Maçı ülkesi adına anlatan Alman tiviciye boşuna yüklenmiş medyamız; Benim adamda gördüğüm medyamızın gaza getirircesine yazdığı gibi ‘sınırları zorlayan bir küstahlık’ değil müthiş bir futbol zekasıdır. ‘Beşiktaş’ta her şey tesadüf üzerine kurulu; benim oturduğum yerden bir sistemleri görünmüyor’ demiş Klauscan, defansta doğru olan bir şey yok demiş Fink’in Almanya geçmişinden hatırlatmalar yapmış ve onu bir Şampiyonlar Ligi maçında görünce şaşırdığını söylemiş sadece. Mustafa hocamız bizler ahkam kesince “Kimse benim kadar yaşamıyor Beşiktaş’ı” deyip kestirip atıyor nacizane önerim bu Yurgen oğlandan faydalansın. Adamcağız doksan dakikada Beşiktaş’ın en gerçek fotografını çekmiş sadece belli ki uzun pozlamış. Aferin helal hatta danke. ‘Bu Beşiktaş seyircisinin bu ülkede bile benzeri yok’ diyerek bal da çalmış dudaklara, oh. Lakin ben tribün efektinin de değişmesi gerektiğini savunurum. ‘Kartal gol gol gol’ tezahüratının ‘kargolgılgugıl’ şekline dönüştüğü an, ümitlerin bittiği ve kaosun İnönü üzerinde ‘yaprak dökümü’ndeki kaynana gibi sırıttığı andır. Kongre öncesi ve sonrası yeniden yapılanma sürecine taraftar grupları da el atmalı söylem, makam ve repertuvar acilen değişmelidir artık. Bunu bilir bunu söylerim. Kahramanımız Alman gazetecinin ‘Yeter Demirören’ yorumu bu kadar zekice bu kadar çarpıcı olabilirdi ancak: “Beşiktaş tribünleri şu anda heyecanla bağırmaktalar ama iyi mi kötü mü anlaşılmıyor; bence kötü birşey söylüyor gibiler” demiş. Bazen hayat yüz vermez; doğruyu haykırmak bile işe yaramaz. Değiştiremiyorsan değişeceksin. En büyük acıyı en çok seven çeker ve iş yine taraftarın cefasına vefasına düşer. Düşen bir Serdar görürsen beni hatırla demiştin; biliyorsun seni ben İnönü’de sevmiştim.
***
Türksel ligi iki bin on sezonu Beşiktaşımız için kapanmıştır. Dileyen başka liglere temayül edebilir, yeni sezona dek başka ligden takım tutabilir. Milliyetçi Beşiktaşlılar için Finlandiya liginden Turku ya da İtalya Seri B’den Gallipoli, Nihilist Beşiktaşlılar için Kimki, Trakyalılar içinse Portekizden Germinal Be yav takımlarını öneriyorum. Ben La Liga’ya dönüyor ve ikincil takım Barselona’yla avunuyorum. Beşiktaşımı yüreğimde saklıyor ve bugünden kötü olmaması için dualar, totemler ediyorum. İtiraf olsun ki düpedüz şezlonk yazarıyım gayrı ve bu sezondan tek beklentim La Liga’daki düşman Real maçlarını hep sevgili Ercan Taner’in anlatması ve bize bol bol aşkla tutkuyla ihtirasla ‘Raul’ demesi olacaktır. Futbol bazen sadece futbol değildir bazen de hayatın merkezi olmamalıdır. Olunca acı çekiyoruz Ferit; seninle insan sevmeye korkuyor. Bu aşk içimde kah kanayan yara kah yarayan kana olarak sürecek ve ben dilimin döndüğünce seveceğim seni içimden. Yalan söyleyen Antep’e başkan olsun. Stop!

And the Oscar goes to.... Mustafa denizli!

Şampiyonlar liginde "en kötü performans oscar"ını acaba kim alır diye düşünmeye başlayınca bu yazı aklıma geldi. Evet, biliyorum böyle bir ödül yok ve daha 4. maçlar oynandı şampiyonlar liginde. Puan tablolarına baktığımızda en kötü durumda olan belki Beşiktaş değil. Hiç puan alamayan iki takım var; Maccabi Haifa ve Debrecen. Fakat Maccabi'nin grubuna baktığımızda Bordeaux, Juventus ve Bayern'i, Debrecen'in grubuna baktığımızda da Lyon, Fiorentina ve Liverpoolu görüyoruz. Yani bizim grupla kıyaslanmaz bile. Üstelik her iki takımda 4. torbadan geldi biz ise 3. torbadan. Bu iki takımdan Beşiktaşla kötü oyun açısından boy ölçüşebilecek olanı Maccabi yine de. Henüz golleri dahi yok. Debrecen ise puan alamasa bile futbol adına birşeyler ortaya koyuyor.


Gelelim bizle birlikte "1" puanı olan takıma; APOEL. Tek puanlarını kendi sahalarında Athletico Madrid önünde aldılar. Diğer maçlarında hep tek farklı yenildiler ve asla kolay teslim olmadılar. Diyeceğim o ki belli bir sistemleri iyi kötü var ve Beşiktaştan daha iyi durumdalar.


Buradan 4 puan toplamasına rağmen belki de en kötü olabilecek performansa geçelim. Şampiyonlar ligi gruplarına seri başı olarak katıldılar. Lakin şu an sadece 4 puanla grup 3.süler ve işleri mucizelere kaldı. Bahsettiğimiz takım elbette Liverpool. Gerard olmayınca bu takım sıradanlaşıyor, sanki Al pacino'nun oynamadığı bir Scarface havası alıyor. Beşiktaşta ise kim oynarsa oynasın ya da kim sakat olursa olsun hiçbir şey değişmiyor. Nasıl olsa Beşiktaş her hangi bir sistemle oynamıyor.


Neyse bırakalım bunları gelelim sadete. Liverpoolu bir tarafa koyalım. Adamlar 10 senedir şampiyonlar ligine damga vuruyorlar ve arada bir kötü sonuç alma hakları olsun o kadar. Beşiktaşla kıyasladığım 3 takım hangi ülkelerin takımları; biri İsrail, biri Macaristan, diğeri Kıbrıs Rum Kesimi. Aslında gruplarda bir de oldukça başarılı bir Romen takımı var ama onun performansı Beşiktaşla kıyaslanmaz dahi. Bunlara bakarak benim oyum son 2 maç öncesinde Mustafa Denizliye diyebilirim. Açıkcası Manchester maçına da Mustafa hoca'nın "aman Ertuğrul gibi fark yemiyeyim de" diyeceğini ve oldukça defansif bir kadroyla çıkıp her halukarda mağlup olacağını düşünüyorum.

04 Kasım 2009

Anket

Kaleciler Çalışmıyor Arkadaş

Kasım Ayından nefret etmek ve büyük maç kazanmak...


2 sene önce Liverpool şimdi de Wolfsburg bunlar nasıl Kasım aylarıdır anlamadım gitti, artık 7 kasım olan doğum günümü kutlamak bile istemiyorum. Ortalık yine toz duman yönetim saçmalamak da sınır tanımıyor herkes mutsuz ve en önemlisi umutsuz... Soruyoruz kendimize bu yönetim ne zaman gidecek? bu takım ne zaman büyük maç kazanacak? Ne zaman 1 golden fazlasını atacak?

Makamını da Al Git

Bir eğitmen düşünüyorum, eğitmen olduğu okula müdür olmuş. Müdür olduktan sonra okulunun canına okumuş olsun. Okulunu iflasa sürüklesin. Seviyesiz açıklamarıyla okulunun saygınlığını bitirsin. Müdür kalmak için paralı adamlar tutsun, yine seçilsin. Parasıyla orda kalabilsin. Kendisine isyan eden o okulun mezunlarını, öğrencilerini dövdürsün. Ben eğitmene siktir git derim arkadaş. Hem de tam da o oturduğu koltuğa saygımdan dolayı bunu yaparım. Şerefinle gitmiyorsan, siktirolup git artık derim. Eğitmen olsa bile bunu yaparım.

Demirören kimdir, ne açıdan saygıyı haketmektedir? Daha 3 hafta önce istifa et dedim diye beni dövdüren adam hala saygıyı hakediyorsa, demek ki o koltukta oturmaya devam edebilir. Ben olsam öyle derim; kulübü kendime borçlandırıyorum, Galatasaray şampiyon olsun diyorum, ne biliim kongreye Beşiktaşlı olmayan adamları sokup kendime oy verdiriyorum, ben bunları dövdürüyorum, sonra da istifa isteyenleri satılmışlıkla suçluyorum, ve baksana yine de saygıyı hakediyorum.. demek ki kalmalıyım. Derim ben aynen böyle.

Benim arama adam sokup beni yumruklattıran adama siktirgit demeyeceksem kime diyeceğim? 'Sayın Demirören, Lütfen, Artık İstifa' pankartı açan adamlar tekme tokat dayak yedi, dayağın üstüne staddan dışarı atıldı, ne desin o adam? Kime, hangi makama saygı duysun? Beşiktaş başkanlık makamı bunları yapıp, hala saygıyı hakeden bir makamsa bir zahmet o makam da siktirolup gitsin.

Taraftar Ne Yapmalı?

Bir kulüp düşünün, demokratik tüm kanallar kapanmış. Egemen güçler her alana ve her konuya hakim bir hal almışlar. Demokrasi şöleni olarak geçmesi gereken genel kurullarınızın durumu ortada. Ne size ifade şansı bırakıyorlar ne de özgürce oy verebiliyorsunuz.

Ondan sonra da yaşlı başlı amcalarımızın "Başkan'ı protesto etme yeri tribün değildir, gelsinler seçimde göndersinler" dediklerini duyuyoruz. Ben de tüm amcalarımıza soruyorum; Yıldırım Demirören hangi Beşiktaşlıdan oy alma planı yapıyor acaba?

Burası açık bir platform. Gelsin yazsın aranızdan biri, Ben "Demirören'i destekliyorum, beğeniyorum çünkü" desin. Tamam Theotheo hariç.

Ortada kendisini eşi dışında "kalpten" destekleyen hiç kimse kalmamışken hala başkanlık mücadelesi veriyor olmasını ne ile açıklayabilirsiniz? Demirören'e seçim kazandıracak kadar "taraftar" var ise, buyursunlar konuşsunlar. Murat Aksu aleyhinde tezahürat yapsınlar, varlıklarını hissedelim ve bilelim bir yerlerde olduklarını.

Eğer bu saydıklarımdan hiç biri yoksa, o zaman "Yıldırım Demirören ve Paralı Askerleri" teorisi akla geliyor. Çünkü aksini nasıl iddia edeceksiniz? Demirören kimden oy alacak? Senden mi? Benden mi? O zaman kimden...

30.000 kişinin aynı anda aday olmamasını istediği bir ortamda ısrarla "Aday Olacağım" demenin alt metnini nasıl okumalıyız? Taraftar çok net şekilde "Seni İstemiyorum" diyor, kendisi dinlemiyor.

Seçimlerde oy kullanan adamların kim oldukları belli değil, can güvenliğiniz var mı yok mu o hiç belli değil. Tribünde "Yeter" diyorsunuz ciddiye alan yok. Ne yapsın bu taraftar? Söyleyin ne yapsın?

Evet, ayıp oldu demek kolay. Peki ne yapmalıydı da yapmadı?

Yıldırım Demirören'in "medeni" şekilde kulübe veda etmesi benim içime sinmez. Bu kişinin benim hayatımın 6 senesine verdiği tahribatın bir bedeli olmalı. Giderken "Tarihin En Kötü Başkanı" apoletini takıp gitmeli. 45 sene sonra bile hatırlanmalı. Hatırlanacağı şekilde gitmeli, öyle 200 oy farkla falan değil...

Sevinmek ve Delgado'yu özlemek!


Sene 2000 Galatasaray uefa'da iyi işler çıkartıyor, bende çok sevdiğim bir arkadaşımla izliyorum maçları, maçların bir kısmı cine 5 den yayınlanıyor 16 mart 2000 Real Mallorca Galatasaray maçına gidiyoruz Ankara'da siyasal bilgiler fakültesi yanında ki bir cafeye... Herkes yeniliriz diyor sonrası malum şimdilerde Galatasaray'ın kalesini koruyan Leonardo Noeren Franco'nunda müthiş oyununun da katkısıyla Galatasaray tarihi bir zafer elde ediyor... Maçtan çıkıyoruz eve doğru yürümeye başlıyoruz arkadaşımın o sıralar çok sıkıntısı var okulu 1 sene uzatmış ve ailesine bitiriyorum diye yalan söylemiş buda yetmezmiş gibi sevgilisi tarafından terk edilmiş durumda, sigarasından bir fırt çekiyor ve ulan Galatasarayım seviyorum seni, sende olmazsan kim güldürecek yüzümü diyor...
Bende bu sıralar çok keyifsizim her şey ters gidiyor iş güç kriz sıkıntı her tarafda ulan bari Beşiktaşım sen güldürseydin yüzümü ama olmadı canın sağolsun hem ne demişdik "biz seni sevinmek için sevmedik"
Not: yazıyı okuyunca başlık ne alaka diyenler için özledim keretayı...

İşte Biz O Gün Tükeneceğiz

YORUMSUZ
 

Copyright 2007 ID Media Inc, All Right Reserved. Crafted by Nurudin Jauhari