.

.
Ekşi Beşiktaş. Powered by Blogger.

.

.
29 Haziran 2015 Pazartesi

2015/16 Yaz Transfer Dönemi Gelenler/Gidenler


Post'a bu klişeyle başlıyorum efenim .


Bütün sezon konuştuğumuz , buraya bu lazım , şuraya o lazım konularını artık meşruiyete dökebilir , istediğimiz gibi 11'lerimizi kurabilir , adam alır gönderebiliriz.

Tartışmalara başlamadan önce şu yazıya bir göz atmanız da fikir yürütmeniz hususunda bakış açınızı genişletebilir.

Fazla uzatmadan şimdiye kadar gerçekleşen transfeleri ve mevcut durumda gelen - giden tablosu güncellendikçe  yapacağımız anketlerle 11 nasıl olmalıyı tartışırız :

GELENLER :

Şenol Güneş (T.D)
Dusko Tosic
Andreas Beck

GİDENLER :

Demba Ba                                       
İbrahim Toraman                            
Daniel Opare ( Geri Döndü)           
Slaven Biliç (T.D)
Tomas Sivok
Sezer Öztürk
Gökhan Süzen
Uğur Boral

DEDİKODULAR :

Serdar Aziz ( Stoper )
Miguel Britos ( Stoper)                
Ron Vlaar ( Stoper )                    
Bakary Kone ( Stoper )                
Bakary Sako ( Kanat )
Yevhen Konoplyanka ( Kanat )
Papiss Cisse ( Forvet )
Kostas Mitroglou ( Forvet)
Loic Remy ( Forvet )


Mevcut Durumda İlk 11 ( Naçizane ilk kadroyu ben kurmuş olayım , anket işini çözdükten sonra ekleyeceğim)  :



Buyrun .
19 Haziran 2015 Cuma

2014-2015 Sezonunun Değerlendirilmesi: Futbolcular




Önce tatlısıyla sonra acısıyla bir sezonu daha geride bıraktık.  Yaz boyunca yapacağım diğer çalışmalar gibi biraz arşivlik olması biraz da transfer konuşurken geriye dönüp rahat bakabilmek amacıyla tüm futbolcular hakkında kısa yorumlar hazırladım. Oyuncuların yanında parantez içinde yer alan rakamlar bizler tarafından verilen puanların ortalamasını temsil ediyor. Savunma oyuncuları ve defansif orta sahalar için sahada olduğu sırada yediğimiz golleri de ekledim. Ofansif orta saha ve forvet oyuncuları içinse dakika başına gol ve asisti koydum.

Tolga Zengin (5.70)
Alındığı sene fena performans göstermemişti.  Müthiş kurtarışlar yapmasa da en azından güven vermişti. Bu yıl toplam 29 maç oynamış. 26 gol yemiş. 10 maçta gol yememiş. Bu açıdan fena değil gibi ama çizgi kalecisi olma mevzuunu abartması (Brugge maçı ile doruk noktası), sürekli sakatlanması, kafasını maçlara yeterince veremediğini belli etmesi ile bu yıl güven de vermedi. Yabancı sınırının da kalkması ile 2.75 milyon € verildiği düşünüldüğünde kötü bir transfere dönüştü.

Cenk Gönen (6.60)
Bu yıl toplam 17 maç oynamış. 17 gol yemiş.  4 maçta gol yememiş. Çok yetenekli hatta Volkan/Muslera tarzı zor kurtarışlar yapabilecek tek kalecimiz. Ama bu yıl da güven vermemeye; iki iyi bir kötü oynamaya devam etti.  Çok pozisyon veren küçük takımın çok kurtarış yapan kalecisi olabilir ama Tolga’ya göre bu yıl bir tık ileride olsa da o da memnun etmedi.

Günay Güvenç (6.89)
Yılın son maçlarının sürprizi oldu. 11 maç oynayıp 9 gol yemiş.  3 maçta gol yememiş. Yetenekleri sınırlı olabilir ama ne yapması gerektiğini iyi bilen bir kaleci görünümü verdi. Kolay kolay hatalı gol yemeyen ve oyunu iyi takip eden, ayakları düzgün yapısıyla iyi bir yedek kaleci olacağını gösterdi. 3 tane farklı özelliklere sahip ve iyi denilebilecek kalecimiz var ama hiçbiri çok iyi değil. Rakiplerden görünür bir şekilde geride kaldığımız pozisyon.

Pedro Franco (6.32)       
(37 Maç 3.118 dakika) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 30; 103 dakikada 1 gol)
Çok iyi başladığı sezonda birkaç maçta kötü oynadıktan sonra büyük bir kesik yedi. Bazı şeyleri çok iyi yapan ama hız, sertlik konularda zayıf bir oyuncu. Yine de çok ‘akıl’lı bir takım olmadığımız için Biliç’in Pedro’yu oynatmama takıntısını anlayamadım. Brugge maçlarındaki kendi hatasının günahını Pedro’ya yıktı. Geçen sene de ancak mecbur kalınca oynatmıştı.  Defoları olsa da sahada yokken savunmamızın oyuna akıl koyamadığı kesin. 

Ersan Gülüm (5.70)         
(37 Maç, 3.084 dakika, 1 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 35; 88 dakikada 1 gol)
Boylu poslu, kuvvetli, yavaş olmayan, iyi sıçrayan, ayağı çok da kötü olmayan bir savunmacı ancak bu kadar kötü oynayabilir. Sakarlıkları, gereksiz faulleri, alan paylaşım hataları bu yıl beni çok yordu. Gerçekten iyi teklifler varsa hiç düşünülmemeli.

Tomás Sivok (5.96)         
(21 Maç, 1.725 dakika, 1 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 16; 107 dakikada 1 gol)
Şahsen sevdiğim bir savunma oyuncusu yapısına sahip değil. Ancak kendi sahamızda olmasa da rakip ceza sahası içindeki hava topları hâkimiyeti muazzam. Sözleşme yenilememek için yapılan saçma işler yüzünden çok fazla oynayamadı. Böyle örnek bir sporcuya yapılan muamele akıl alır gibi değil.  Performans değerlendirmesi yapacak kadar çok oynamadı ama çevikliğinin azalması dışında her zamanki gibiydi. 

Atinc Nukan (6,72) 
(17 Maç, 1.149 dakika, 1 gol) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 9; 127 dakikada 1 gol)
Genelde kolay maçlarda oynamasının da etkisiyle dakika başına yediğimiz gol bakımından en iyi savunmacımız. Ayrıca en çok puanı da alan savunmacı. Bunda elbette duygusal bakmamız da etkili. Zaten puanlamalarımızın kusursuza yakın olduğunu düşünüyorum birkaç oyuncu haricinde. Biri de Atınç. Yine de bu yıl ışık verdiği kesin. Hava toplarında çok başarılı. Ama kondisyon ve gücü halen yetersiz. Üst kaslarını çok geliştirmiş; biraz da bacak çalışmalı.

Ramon Motta (5,56) 
(40 Maç, 3.370 dakika, 4 gol 2 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 36; 93 dakikada 1 gol)
Ülkemiz standartlarının üstünde tekniği var ama fizik olarak yetersiz. Savunması bir hayli kötü. Kendini vermediği maçlarda çok ciddi defo yaratıyor. İyi şutları var ve top sürebiliyor. Ama ortaları vasat daha kötüsü pas oyununa hiç yatkın değil. Tolgay’lı hücuma yatkın düzende biraz daha iş yaptı ve ilk yarıdaki gibi takımın en kötülerden biri olarak bitirmedi ama yine de vasat. Rakamları ise fena değil.

İsmail Köybaşı (5,21) 
(25 Maç, 1.571 dakika, 1 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 14; 112 dakikada 1 gol)
Sezon başındaki sağ bekteki fena olmayan defansif performansı, orta sahada da etkin olabilirmiş görüntüsü “acaba mı” dedirtmişti ama bir kez daha hayal kırıklığıyla bitti. Motta’dan kötü bir yıl geçirdi.

Serdar Kurtuluş (6,39) 
(40 Maç, 3.282 dakika, 2 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı:2 9; 113 dakikada 1 gol)
Biliç’in geçen seneki Bursa maçından sonra gereksiz taktığı isimlerden biri de Serdar oldu. Bu yılbaşında da oynatmak istemedi; mecbur kalınca oynattı ve başlarda fena performans göstermedi. Ani presli, golü atakla değil de şokla bulma oyunu çökmeye başladıkça Serdar da vasatlaştı. Bu da bence Serdar’ın “gerçek futbol” oynarsak sağlam defo yaratacağını gösteriyor. Tolgay’lı oyunu oynayacaksak –ki oynamalıyız- bu beklerle o oyun olmaz. Bu bekler Anadolu takımlarında iyi oynayabilir ama seviyeleri o kadar. (Ben hala Serdar’ın DOS oynayabileceğini düşünüyorum)

Daniel Opare    (5,83) 
(13 Maç, 1.029 dakika, 1 gol) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 8; 128 dakikada 1 gol)
Çok hızlı –hatta topsuz belki de en hızlı- bir oyuncu ama o kadar. Önde baskı tarzı bir oyunda arkadaki gedikleri kapama işlevi görebilirdi ama bonservisini almayı gerektirecek bir performans ortaya koyamadı.

Necip Uysal (5,25) 
(37 Maç, 2.422 dakika, 1 gol 2 asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 21; 115 dakikada 1 gol)
Çok konuştuk, çok tartıştık. Kendine çok iyi bakan, fizik kalitesini hep koruyan, yürekli bir oyuncu. Bu kısmıyla örnek bir sporcu. Keşke futbol dışında bir alan seçseymiş. Fizik kalitesi ve çalışkanlığı sayesinde halen umudum var ama bu yıl ki performansıyla yine birçok kez saç baş yoldurttu. Yine de gerektiğinde iyi jokerlik yaptı, hakkını yemeyeyim.

Atiba Hutchinson (6,50) 
(43  Maç, 3.648 dakika, 2 gol 3 Asist) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 37; 98 dakikada 1 gol)
Necip için saydığımız tüm olumlu özelliklere bir de futbolu bilmeyi eklersek Atiba’ya ulaşırız. Belki özel bir oyuncu değil ama çok istikrarlı ve ne verim alacağınızı biliyorsunuz. Yine neredeyse tüm maçlarda oynadı. Keşke hücumda da biraz iş yapabilseydi ama onun kapasitesi de bu kadar. Gözünüz kapalı savunmanın her yerinde oynatacağınız bir oyuncu olarak böyle uygun bir maliyetli sözleşmeyi hak etti.

Veli Kavlak (6,11) 
(35 Maç, 2.838 dakika, 1 gol) (Sahadayken yediğimiz gol sayısı: 31; 91 dakikada 1 gol)
Varken eleştirdiğimiz yokken aradığımız bir oyuncu. Önemli maçları bu yıl da kaldıramadı ve çok hatalar yaptı. Ama savaşçılığı birçok maçta çok işimize yaradı. En büyük sorunu pozisyon bilgisi iyi olmadığı ve top dağıtamadığı için tek ön libero oynayamayacak olması. 2 ön libero da olunca hantal bir takıma dönüşüyoruz. 2 metre yanına düzgün pas atamasa da ara pası atabiliyor ve iyi şut çekiyor. Seni ne yapacağımı bilemedim Veli Kavlak. Sanıyorum en uygunu 3’lü orta saha oynayıp Veli’yi hafif önde kullanmak.
-----------------------------
Tolgay Arslan (6,42) (22 Maç, 1.528 dakika, 2 gol)
Bir diğer sürprizimiz. Çok uygun bir fiyata geldi ve hemen kendini kabul ettirdi. Topu rakip sahaya çok iyi taşıdı. Alışık olmadığımız dripling’ler yaptı. Şimdi küçümsense de tarihi galibiyetimizde başrol oynadı. Bana göre ikinci yarının en iyi oyuncularındandı. Şansızlığı ise takımca çöktüğümüz döneme denk gelmesi oldu.

Uğur Boral  (7 Maç, 405 dakika, 1 asist) (405 dakikada 1 asist)
Yaşı geçkin bir oyuncu olarak geçirdiği ağırlık sonrası takımda abilikten başka rolü kalmamıştı. Her şeye rağmen diğer oyuncuları daha az yormak adına biraz daha süre alabilirdi. Yapabileceği en büyük katkı da bu olurdu.

José Sosa (6,62) 
(37 Maç, 2.642 dakika, 5 gol 9 asist) (528 dakikada 1 gol) (293  dakikada 1 asist)
Enteresan bir sezon geçirdi. Takıma gelir gelmez ağırlığını koydu. Daha sonra bir ara yetenekleri kaybetti. (Bel fıtığının da etkisiyle olması muhtemel) Takımın en kötüsü olduğu maçlar geçirdi. Ama daha sonra tekrar toparladı ve bir lider gibi oynadı. Fark atsak da yenik duruma düşsek de konsantrasyonunu kaybetmeyen tek oyuncuydu. En çok bu mental özelliklerini beğendim. Çok yetenekli bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum ama geri adım atmamasıyla ve diğer özellikleriyle uzun süredir görmediğimiz bir liderimiz oldu. 

Oğuzhan Özyakup (5,90) 
(42 Maç, 2.241 dakika, 3 gol 12 asist) (747 dakikada 1 gol) (186 dakikada 1 asist)
Yeteneklerinin hayranıyım. Rezalet performans gösterdiği düşünülen bir sezonda dakika başına asist ortalamaları belki de ligin en iyisi. Öyle bir oyuncu ki beş dakikada 3 tane gol yedirecek hata yapıp 2 de asist çıkarabilir. Oyun görüşü herkesin üstünde ama basit oynamayı becerememesi en büyük eksiği. Sezonun başlarında üst düzeydi. Oyundan çıktığında gol yiyorduk. Daha sonra 2. Lig topçusuna dönüştü. 2. Yarıdaki Fenerbahçe maçıyla tekrar etkili olmaya başladı. Ama ortalamada önemli bir faktör olamadı.

Olcay Sahan (5,92) 
(48 Maç, 3.476 dakika, 9 gol 11 asist) (386 dakikada 1 gol) (316 dakikada 1 asist)
Tabelada her zamanki gibi başarılı görülüyor ama bu istatistiklerin çoğunu sezonun ilk yarısında yaptı. O yüzden Olcay’ı bu yıl biraz başarısızmış gibi anıyoruz. Atiba’dan sonra en çok dakika alan oyuncu olması bunda etkili olmuş olabilir. Sadece fizik olarak değil kafaca da çok yoruldu bence. Aldığı süreler ve beklentiler biraz daha azalırsa Olcay’dan verim almaya devam edebiliriz.

Kerim Frei (5,73) 
(48 Maç, 2.113 dakika, 4 gol 1 asist) (528 dakikada 1 gol)
Bir önceki yıl bir faktör olabileceği izlenimi vermemişti. Bu yıl da birçok maçta çok kötü oynadı; hiç katkı veremedi ama bazı maçlarda biraz daha yontulduğu takdirde sağlam bir faktör olacağını gösterdi. Takım oyununu biraz daha geliştirmek kaydıyla bu yılın ana rotasyonunda yer alacağına inanıyorum.

Gökhan Töre (6,39) 
(43 Maç, 3.420 dakika, 9 gol 11 asist) (380 dakikada 1 gol) ( 310 dakikada 1 asist)
O yokken tıkanıp kalıyoruz. Varken de canı nasıl isterse öyle bir oyun oynanıyor. Topu harika taşıyor ama sonrası kısmet. İşler kötü gittiğinde ise sorumluluk almaya çalışarak iyice batırıyor. Gol ve asist rakamları fena değil ama çok daha fazlasını yapabilirdi. Çok daha üst düzey bir futbolcu olabilir ama tıkandığı yerde de kalabilir.  İyi bir teklif olursa (en az 7) gönderilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyim. Kendisiyle ilgili “sol tarafta daha takım oyuncusu oluyor” diye bir yorum gelmişti. Gerçekten de öyle. Bunun üzerinde durulmalı.

Demba Ba (6,26) 
(44 Maç, 3.367 dakika, 27 gol 7 asist) (124 dakikada 1 gol) (481 dakikada 1 asist)
Demba’yı anlatmaya çok gerek yok sanırım. Çok iyi bir sezon başlangıcı yaptı. Yıllardır aradığımız oyuncuyu bulduk dedik. Ama 2. Yarının genelinde gözden kayboldu, zaman zaman Almeida’ya bağladı. Bunda nefesinin yetmemesi ve gücünün tükenmesi kadar oynadığımız oyun da etkili oldu. Demba Ba’nın iyi oynaması için takımın da iyi oynaması gerekiyor. Öyle topu atıp gerisini ona bırakacağınız bir adam değil. Çok dikkat çekilmeyen bir husus ise 10 numara kıvamındaki pasları. Asist rakamları da bunu doğruluyor. Bu yıl oynadığından çok daha fazla katkı potansiyeline sahip.

Cenk Tosun (5,62) 
(28 Maç, 1.104 dakika, 9 gol) (123 dakikada 1 gol)
Sakatlıkların da etkisiyle çok iyi bir sezon geçirdi diyemeyiz ama dakika başına gol istatistikleri iyi. Az süre aldı ama gole yatkın bir oyuncu olduğunu gösterdi. Gol vuruşları süper olmasa da gol pozisyonuna girme kısmında çok başarılıydı. Takım oyununa çok yatkın görünmedi. Biliç daha pratik bir hoca olsaydı daha çok kullanırdı. Fizik kalitesini biraz yetersiz gördüm. O kısmı geliştirirse uzun yıllar faydalanacağımız bir oyuncu olabilir.

Mustafa Pektemek (4,65) 
(30 Maç, 1.544 dakika, 5 gol 2 Asist) (309 dakikada 1 gol)
Ersan gibi Pektemek de yapabileceklerine oranla oynayabileceği en kötü futbolu oynamaya devam etti. Yine kafayı gözü yardı. Biraz makul ve sakin oynasa; gereğinden fazlasını yapmaya çalışmasa çok faydalı olabilirdi. Ama birkaç maç haricinde bu yıl da olmadı, olamadı. Tabelada Motta’yı ancak bir golle geçebildi.  Şenol Hoca bir şeyler değiştirebilir mi acaba? 

Puanlarımıza göre en iyi 11

                  Günay
Serdar-Franco-Atınç-Opare
       Atiba-Veli-Tolgay
Sosa-Demba Ba-Gökhan Töre


11 Haziran 2015 Perşembe

Beşiktaşımıza Hoş Geldin Şenol Güneş




Burak Yılmaz'ı , Şelçuk İnan'ı yeniden dizayn edip Engin Baytar'dan , Volkan Şen'den verim alabilen bir teknik direktör bence en başta Beşiktaş'ın "yapılanma" temasının sac ayaklarından biri olmalıydı . Geç olsun , güç olmasın , takım hala genç ve Slaven Biliç'ten öğrendiklerinin üzerine koyabilir.

Vodafone Arena'da  tam da taraftarın istediği gibi 3 topta vızır vızır rakip kaleye inen bir takımla çıkma ihtimalimiz bile heyecan verici.

Detayını daha sonra tartışırız hep birlikte ama öncelikle hoş geldin Şenol Güneş .
9 Haziran 2015 Salı

Son 25 Yılda Üç Büyükler ve Beşiktaş



Kısa bir süre önce radikal.blog için bir inceleme hazırlamıştım. O yazıyı oluşturma amacım Beşiktaş’ın geride kalma halinin ne zaman başladığını ve ‘gerçekte’ son 25 yılda diğer büyükler arasında nerede durduğumuzu verilerle ortaya koymaktı. Gerçekte deme sebebim ise hem iyi hem kötüyü abartmayı o kadar seviyoruz ki durum bazen “20 yıldır derbi kazanamıyoruz” noktasına gidiyor. Şimdi burası için yazıyı biraz daha kısaltıyorum ve biraz da düzenliyorum. Bir de o yazıda takımların ekonomik güçleri ile ilgili de bir bölüm vardı. Orayı da çıkartmayı uygun görüyorum; zira o bölümü geliştirilerek kendi başına bir yazı haline dönüştüreceğim. Yazıyla ilgili bir sorun şu; oluşturduğum sırada bu sezon tamamlanmamıştı ve son 25 yıl ile kastım 1990 ile başlayan süreçti. Açıkçası bu yılı eklemek için tüm tabloları ve verileri yeniden güncellemek gerekeceğinden o işe girmedim. Zaten hepimiz bu yılın tablosuna hakimiz.

Özellikle 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olan ve futbola ilgi duyanlar için Beşiktaş’ın son 10 yıldaki şampiyonluk yarışından genelde uzak hali bir hayli şaşırtıcı görünüyor olsa gerek. Özellikle tuttuğu takım Beşiktaş olanlar için bu durum aynı zamanda can acıtıcı da oluyor. Peki, bu döngü ne zaman başladı? Biz ne zamandır bu bence anlamsız ‘3. Büyük’ tartışmalarının içinde kaldık ve nasıl bunların dışına çıkabiliriz?

Böyle bir incelemede parametre olarak nelerin alınacağı da önemli bir konu. Başarının kriteri sadece şampiyonluk olarak görülebilir ve basitçe bunun üzerinden bir analiz çıkarılabilir ama bu eksik kalacaktır. Mademki tartışmaların önemli ekseni ‘büyüklük’, derbiler, yarışın içinde kalmak da önemli. Ben de buna göre göstergeler oluşturdum. Bu göstergelerin başında elbette şampiyonluk gelse de, ilk ikide yer alma, ilk üçte yer alma, ligi tamamladığı sıranın ortalaması ve derbi maçları da analizimde yer tutuyor. Her analizin belirli sınırlılıkları vardır. Bu analizin ilk sınırlılığı doğal olarak temel alan parametrelerin yukarıda sayıldığı kadar olması. Diğer bir sınırlılık da zaman aralığı. Ben analizi matematiksel açıdan kolay yapmak ve yılları daha iyi bölümlemek için 25 yıllık bir zamanı ele aldım. Böylelikle 90’lar, 2000’ler ve 2010’lu yıllar şeklinde üç farklı analiz grubu ortaya çıktı. Bunda modern futbol tabir edeceğimiz olgunun kabaca 90’lar ile başladığı varsayımı da etkili oldu.

90’lar

90’lu yıllar başta Beşiktaş’ın fırtına gibi başladığı daha sonra aynı fırtınanın renk değiştirerek sarı kırmızı olduğu yıllar. Bu on yıllık dönem içerisinde Beşiktaş’ın ortalama sıralaması, 2,3.lük iken Galatasaray’da bu rakam 2,1; Fenerbahçe’de ise 2,9 olarak kendini gösteriyor. Şampiyonluk sayıları yine aynı sıra ile 4-5-1 şeklinde. Beşiktaş’ın bu süre zarfında ilk iki dışında kaldığı üç sezon var. Bunların ikisinde ilk üç dışında kalmış. Galatasaray ise 4 kez ilk iki dışında kalmış; bunların ikisinde ilk üç dışında. Fenerbahçe ise 5 kez ilk iki yarışına dahil olamamış. Bunlarında üçünde daha da geride kalmış. Derbi müsabakalarına baktığımızda ise Beşiktaş ve Galatasaray’ın 55’er puan topladığı; Fenerbahçe’nin ise iki takımın yalnızca üç puan geride kaldığı görülüyor. Bu durum derbilere göre yorum yapmanın bu on yıllık zaman dilimi için anlamlı olmayacağını gösteriyor. 3 büyükler arasındaki maçlara baktığımızda ise sonuçların şimdilerde biraz arkaik kalan “Beşiktaş Fenerbahçe’yi yener; Fenerbahçe Galatasaray’ı; Galatasaray da Beşiktaş’ı” ezberine uygun olduğunu gösteriyor.

Bu döneme baktığımızda Galatasaray’ın Beşiktaş’tan bir tık iyi olduğu; Fenerbahçe’nin ise diğer iki takımdan belirgin bir şekilde geride olduğu görülebilir.

2000’ler

Beşiktaş için aşağıya gidişin keskin olduğu yıllar. 2 şampiyonluk görece kabul edilebilir olsa da ilk ikide yalnızca 4 sezonun olması bir hayli düşündürücü. Aynı dönemde Galatasaray ve Fenerbahçe’nin 4’er şampiyonluğu var. Sırasıyla ilk iki sayıları ise 6 ve 7. Her üç takım da bu dönemde 8 kez ilk üçte yer almış. Yani ilk üçte kimin yer aldığına ilişkin belirgin bir durum var. 90’lardan pek de bir farklılık yok. Ama şampiyonluk ve ilk ikide kimin olduğuna baktığımızda Beşiktaş’ın diğer iki takımdan bir biçimde arkada kaldığı görülüyor. Zaten sıralama ortalamasına baktığımızda da diğer iki takım 2,4. sırada iken Beşiktaş 2,6. olarak yer bulmuş kendine. Sıralamada Beşiktaş’ın diğer takımlara bu kadar yakın olmasının sebebi ise diğerlerinin yaşadığı 6 gibi derecelerin olmaması. Derbilere baktığımızda ise çok başka bir profil çıkıyor. Fenerbahçe 76 puan toplayarak diğer iki takıma ağır bir üstünlük kurmuş. Beşiktaş 46 Galatasaray ise 51 puanda kalmış. Beşiktaş ve Galatasaray arasındaki fark anlamlı bir sonuç çıkarmayacak kadar az. Fenerbahçe ise bu alanda epey başarılı olmuş.

Bu on yıllık süreçte bir önceki dönemden farklı olarak Beşiktaş’ın şampiyonluk ve sıralamada biraz geride kaldığımız ancak derbileri de işin içine kattığımızda ‘üçüncü büyük’ gibi bir söylemin asla uygun olmadığı bir dönem görüyoruz. Şampiyonluk sayısında olmasa da diğer parametrelere bakıldığında Fenerbahçe’nin Galatasaray’a üstünlük kurduğu da görülüyor.

2010’lu Yıllar

‘Üçüncü büyük’  söyleminin mantalitesini kabul etmediğimi ve önemli olduğunu düşünmediğimi daha önce belirtmiştim. Ancak özellikle 90 sonrası doğan kuşak için bu söylem önemli bir etkide bulunuyor. Yine tartışılır da olsa “şerefli ikincilik” söylemi bizim kuşak için bir şekilde geçer akçe olabilse de taraftar sayısını belirli bir oranda tutmak, gerektiğinde bir lobi gücüne sahip olmak için ‘Üçüncü büyük’ yaklaşımı kırılmalıdır. Ancak bu söyleme en büyük güç veren dönem ise 2010’lu yıllar olmuştur. 5 sezonun 3’ünde ilk üçe giremeyerek; ilk ikide hiç yer alamayarak bir hayli başarısız bir dönem geçirdiğimiz açık. Önceki 20 yılda yalnızca dört kez ilk üç dışında kalırken 5 yılda üç kez ilk üç dışında kalmak gerçekten çok düşündürücü. Aynı dönem içerisinde Galatasaray’ın ve Fenerbahçe’nin 2’şer şampiyonluğu var. Fenerbahçe ilk ikiden hiç çıkmamış. Galatasaray’ın 8.lik gibi bir faciası var. Ama onun dışında yarışın 3 sezon içinde kalmış; birinde de 3. Olmuş. Bu dönem ortalama sıralamamız 3,8. Galatasaray; 3 , Fenerbahçe ise 1,8. Derbilerde ise Beşiktaş 20 puan toplarken Galatasaray 27 Fenerbahçe 33 puan toplamış. 5 yıllık bir süre için önemli farklar. Bir önceki 10 yılda olduğu gibi Fenerbahçe baskınlığını sürdürürken Beşiktaş biraz daha arkada kalmış.

Bu süre zarfında Beşiktaş’ın ciddi bir ekonomik buhran geçirmesi, şike davası ve toplamda 2 kez Avrupa’ya gidememesi gerekçe gösterilebilir ancak daha buhran öncesinde daha başarısız olduğumuz ve kriz sonrası en kötü 3. olduğumuz da görülüyor. Yani Beşiktaş’ı 3, hatta daha arka sıralara götüren açıkça kötü yönetim.

25 Yılın Genel Analizi ve Öne Çıkan Çarpıcı Veriler

25 yıllık sürece baktığımızda Beşiktaş’ın çok iyi başlayıp çok kötü bitirdiği bir dönem olduğunu görüyoruz. Özellikle 1995 sonrasında yalnızca iki şampiyonluk kazanılmış olması bir hayli zayıf bir istatistik. Sıralamada ise 25 yılın ortalamasında Beşiktaş’ın 2,72.; Galatasaray’ın 2,40.; Fenerbahçe’nin ise 2,44. olduğu görüyoruz. Aynı dönem içerisinde ilk ikide yer alma sırasıyla 11, 16 ve 18; ilk üçte yer alma ise yine aynı sırayla 16-20-20. Bu haliyle bakıldığında Fenerbahçe ve Galatasaray arasında anlam taşımayacak kadar küçük bir fark olduğu; Beşiktaş’ın ise bu iki rakipten yalnızca bir tık geride olduğu düşünülebilir. Ancak Beşiktaş’ın trendine baktığımızda durum o kadar parlak görülmüyor. Bunu kırabilecek yıl olan bu senenin de olumlu bir şekilde sonlanmayacağı da açık. (sonlanmadı)  Bu 25 yıllık süreçte bazı ön plana çıkan hususlar ise;

- Üç takım da ilk 4 sıradan nadiren uzaklaşmış. Beşiktaş 2, diğer iki takım ise 3’er kez. Ama daha ilginci 2000’li yıllar ile Fenerbahçe ve Beşiktaş birer kez ilk dördün dışında kalırken Galatasaray toplamda başarılı olduğu bu dönemde 3 kez ilk 4 dışında kalmış.
 - Galatasaray’ın 8.’liği bu dönemdeki en düşük derece. 
 - Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin başarı/başarısızlığı belirli bir trende bağlı iken Galatasaray bu konuda çok düzensiz.

25 yılın derbilerinde ise durum yukarıdaki tablodan biraz farklı. Beşiktaş derbilerde 121 puan toplamış. Galatasaray 133, Fenerbahçe ise 161.  Yani Beşiktaş ve Galatasaray arasında küçük bir fark varken Fenerbahçe rakiplerine hatırı sayılır bir fark atmış. Beşiktaş her iki rakibine de toplamda mağlup olmuş ama ikisine de büyük farklarla değil (9 ve 18). Ancak Fenerbahçe’nin Galatasaray’a attığı fark bir hayli fazla (30).

Derbilerde ön plana çıkan temel husus Fenerbahçe’nin hâkimiyeti. Bunun araştırmaya değer bir konu olduğu düşünüyorum. Diğer göze çarpan hususlar ise;

- 4 maçı da kaybeden tek takım Galatasaray (1991/1992) (Not: artık değil).
 - 4 maçını da berabere bitiren hiç olmamış.
 - 4 maçı da kazanan tek takım Beşiktaş (2002/2003).
 - Beşiktaş 3 kez, Galatarasay 2 kez, Fenerbahçe ise tam 7 kez 4 maçtan üçünü kazanmış

BUGÜN

Beşiktaş’ın Kırılma Noktası Yıldırım Demirören ve Fikret Orman

90’lı yılların başlarında çok başarılı olan Beşiktaş’ın zamanla arkalara düştüğü yukarıda detaylı bir şekilde görülüyor.  2004 yılına kadar şampiyon olamadığı yılların dahi yarısında genelde yarışın ortağı olan bir Beşiktaş vardı. Tüm derbilerin kazanıldığı ve oynanan futbolla da göz dolduran 100. yıl şampiyonluğunun ardından muhtemelen birçok insan Beşiktaş için eski güzel günlerin yeniden başladığını düşünmüştür. Ancak meşhur Samsunspor maçı sonrası krize giren sezon sonunda başkan değişikliğine gidilmişti. Yeni başkan seçilen Yıldırım Demirören önemli bir kırılma noktası oldu. Demirören dönemine baktığımızda ise gerçekten bir felaket görüyoruz. Beşiktaş bu 8 yalnızca bir şampiyonluk ve bir de 2.lik derecesi elde etmiş. İlk üçe dahi giremediği tam 4 sezon geçirmiş. Bu dönem içerisinde 2009 şampiyonluğu önemli bir fırsat doğurmuştu. Rakiplerine görece daha zayıf bir kadro ile gelen şampiyonluk sonrası yapılacak 2 şey vardı. Birkaç yıl şampiyon olamasan da baskı yemeyeceğini düşünerek gerçek bir yapılanmaya girilebilir ve tedricen kadro kalitesi yükseltilebilirdi. Gelir-gider dengesi makul seviyelere oturtulabilirdi. Ya da çok iyi takviyelerle şampiyonluğun en büyük favorisi olunabilirdi. İkinci yol tercih edildi ama paranın çok kötü kullanılması ile başarısız bir sezon geçirildi. Tabata, İsmail ve Nihat için harcanan yaklaşık 20 milyon Euro ve daha sonra çok canımızı acıtacak kadar maliyete ulaşan Ferrari transferleri Beşiktaş’ın 25 yılındaki gerçek felaket döneminin başlangıcı oldu. Harcanan korkunç paraların ne ekonomik ne de sportif karşılığı olmaması Beşiktaş’ı yıkıma götürdü ve detaylarından burada bahsetmeye gerek olunmayan “Büyük Buhran”ımız başladı. (Başladı diyorum zira Fikret Orman yönetiminin borçları yapılandırmak vb. çok olumlu hareketleri olsa da borçların yüksekliği gösteriyor ki Beşiktaş hala ekonomik krizde ve halen tünelin ucundaki ışık görülmedi. Vodafone Arena inşaatının tamamlanması hem ekonomik hem de sportif açıdan fark yaratabilir. Ancak yılan hikâyesine dönen bitiş tarihi hayal kurmayı engelliyor.) Demirören döneminde harcanan onca paraya rağmen gelmeyen başarılar bir sonraki yönetim üzerinde de hem ekonomik hem de sportif başarı baskısı kurdu. Sadece yanlış transfer değil aynı zamanda kötü yönetim sonucu (Del Bosque, Ferrari davaları vb.) ortaya çıkan borçlar kulübün adeta belini büktü. Yönetimi devralan Fikret Orman’ın önünde adeta savaştan çıkmış bir kulüp vardı. Bir Almanya ya da Japonya olamayacağımız açıktı ama yine de doğru planlamayla bu kriz fırsata çevrilebilirdi. Taraftarların bir bölümü için büyük umut kaynağı olan İbrahim Altınsay bu iş için biçilmiş kaftan gibi duruyordu. Ancak olmadı, olamadı. Altınsay’ın istifası aslında Fikret Orman’ın ilk sezonunun nasıl geçeceğini anlatıyordu: yeniden yapılanma yerine elden geldiğince yarışmacı takım. Bu anlayışın geleceği yer limitliydi. Ve transferlerde tam isabet gerektiriyordu. Transfer bakımından bu yıl iyi bir sınav veren Fikret Orman’ın ilk iki yılda yaptığı Dentinho, Gökhan Süzen, Sezer, Kerim Frei gibi transferlerde olan ise Demirören dönemi gibi kaynakların çarçur edilmesinden başkası değildi. Tek fark daha az kaynak harcandı. (Aynı dönemde düşük maliyetlere alınan Oğuzhan, Olcay gibi iyi sonuç veren transferler de var). Daha sonra bir sportif direktörlük konusu devreye girdi. Önder Özen’in doğru isim olmasından bağımsız olarak doğru bir proje olması bizleri heyecanlandırdı. Ancak bu proje de heba edildi. Sonuç itibariyle yaşanan yıkımın ardından halen toparlanamayan ne zaman toparlanacağı da belirli olmayan bir takıma dönüştük.

YARIN

Bir önceki bölümü bitiren cümle umutsuzluk dolu. Oysa ben her zaman küçücük bir ihtimal bile olsa onun peşinden koşmak isteyen bir yapıya sahibim. O nedenle kara gelecek edebiyatı yapmak istemem. Kulübün borçları bir hayli artmış olsa da bu kara bulutların birkaç yıla dağılması da mümkün. Birkaç seferdir fırsatları heba ediyoruz. Çok ama çok kötü bir yönetimden bayrağı devralan Fikret Orman şanssız olduğu kadar da şanslı. Zira ne kadar olumsuz şey yapsa da selefinden öyle bir tablo devraldı ki yine de insanın savunası geliyor. Ancak yeniden yapılanma fırsatlarının heba edilmesi, “Feda” denilen ve aslında çok doğru olan programa kendisinin tamamıyla uymaması; günü kurtarmak ya da yarınları kazanmak arasında ikisini tercih etmeyip arada bir yerde kalmasıyla eleştirilmeyi hak eden bir hayli yönü de var. Şu üç yıl en azından gösterdi ki Fikret Orman yeniden yapılanmacı/planlamacı bir anlayışa sahip değil. O zaman başarılı olmasının tek yolu var transferlerde çok yüksek yüzde oranı tutturmak, stadı bir an önce bitirmek ve camiayı bütünleştirerek bir lobi gücü oluşturmak. Ben her şeye rağmen kimsenin elini taşın altına koymadığı bir dönemde çabasını takdir ediyorum. Ancak elbette biraz da somut başarılar görmeyi umuyorum.
Tabii bugün ve yarını konuşurken takımlar arası ekonomik güç dengesine tekrar bakmak gerekiyor. Futbolda para önemli. Elbette tek önemli değişken değil. Ekonomik gücün az olmasına rağmen başarı mümkün. Ancak bunun şartı daha kısıtlı olan paranın çok daha verimli kullanılması. Tabii bunlar da yeterli olmaz. Zira futbol sadece sahada oynanmaz. Burada illegal hususları kastetmiyorum. Örneğin hakem hataları meselesi sadece bize özgü değildir. Dominant olduğu dönemde Manchester United ya da NBA’de LA Lakers lehine çok hata yapılırdı. Hakemler bir atmosfer içerisinde. Ve hepsinin çok karakterli insanlar olmasını beklemek zor. Her yerde olduğu gibi bu camiada da çürük elmalar var. Onların etkilendiği şeyleri değiştirmedikten sonra kritik maçlarda doğranacağımız açık. Bu faktörler arasında biri de saygı kazanmak. Bunun için aslında Avrupa Kupası iyi bir fırsattı. En azından adı olan bir "çeyrek final" yaşayabilseydik başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Bir diğer konu doğru yerde doğru zamanda kuvvetli itiraz. Hem saha içi hem saha dışı. %100’lük penaltın verilmiyorsa bunu hakeme hissettireceksin ki aynı maçta ikincisi olduğunda çalabilsin o düdüğü.

Taraftar olarak biz bir şey değiştirmek istiyorsak birlik olmalıyız; ortak hareket edecek platform bulmalıyız. Kişisel çıkarı asla gözetmeyen ama belirli bir güce sahip bir platform oluşturmamız bir diğer opsiyon olarak kendini gösteriyor. Ancak camia olarak bu işlere şimdilik uzağız.
Bakalım hangi yollara yöneleceğiz ve ne kadar isabet bulacağız bu hamlelerde...

TABLOLAR
Tablo 1 1990-2014 arasında Lig Sıralamaları












Tablo 2 İlk İkide Yer Alma














Tablo 3 İlk Üçte Yer Alma










Tablo 4 Şampiyonluk










Tablo 5 Derbilerde Alınan Toplam Puanlar













Tablo 6 Derbilerdeki Karşılıklı Sonuçlar

a) Beşiktaş-Galatasaray










b) Beşiktaş - Fenerbahçe










c) Fenerbahçe - Galatasaray














3 Haziran 2015 Çarşamba

Biliç'le Geçen 2 Yıl



Acısıyla tatlısıyla Slaven Biliç ile 2 yoğun sene geçirdik. Dönemin sportif direktörü Önder Özen’in teknik direktör arayışları sırasında “başarmış” ya da “başarma potansiyeli taşıyan” kriterini hatırlarsak Biliç “başarma potansiyeli taşıyan” bir hoca olarak birçoğumuzu heyecanlandırdı. Bu heyecanın ve renkli karakterinin de etkisiyle birçok teknik direktöre göre taraftarca daha çok desteklendi, sahip çıkıldı. Kimisi ise en baştan muhalif olduğu Biliç’e pek ısınamadı, hep eleştirdi. Biz de bu 2 yıl ışığında Biliç’i ve Beşiktaş’ın teknik direktörlük meselesini farklı açılardan son bir değerlendirelim istedik. Gürcan Ulusoy’un Biliç için yaptığı teknik ve detaylı analiz çok değerli. Bizse daha farklı bir yapıyla Biliç’i ele almak istedik. Bu çerçevede aşağıdaki soruları kendi açımızdan yanıtlamaya çalıştık. Sözü daha fazla uzatmayıp soru ve cevaplara bırakalım:

1) Biliç, Önder Özen’le başlayan proje için doğru adam mıydı?

cochise: Önder Özen’le başlayan (ya da başladığını sandığımız) süreç, sorumlulukları dağıtan; kaleci antrenörlüğünden, tesislerdeki yanan lambalara kadar her şeyin ince ince düşünüldüğü ve profesyonelce yönetilen bir kulübe dönüşme hayalini içeriyordu. Burada elbette sportif direktörlük pozisyonu bir hayli önemliydi. Böyle bir projede teknik direktörden beklenen daha limitliydi. Modern futbol anlayışına sahip, oyuncularla iyi bir iletişim kurabilecek, saygı duyulabilecek bir PR yüzü. Bu açıdan Biliç doğru bir isim olabilirdi ama dişlinin diğer parçaları işlemeyince Biliç’in de başarı ihtimali düştü. Sportif direktörlük pozisyonunun bir yıl boş kalması zaten çok umutlandığımız ‘proje’nin belki de sadece bir oyalama/seçim taktiği olduğunu bile düşündürttü. Özetle ‘proje’ var olsa idi Biliç doğru isim olabilirdi ama şu büyük boşlukta parlayabilecek bir isim bence değildi.

övünç: Öncelikle Beşiktaş'ın hangi amaçlarla, neyi düşünerek böyle bir işe girdiğini bir zemine oturtmak lazım. Sadece saha içi bazlı yaklaştığımda ekonomisi zayıf, stadı olmayan  Beşiktaş’ın, zaman içerisinde büyüyecek  bir sistem takımına evrilip, kendi oyuncusunu yetiştiren, ekonomisi parlayanlar ile değil parlatarak geliştirmek isteyen bir yapıyı temel aldığını düşünüyorum. Konuya bu şekilde yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı, proje için 1. derecede önem arz etmeliydi diye düşünüyorum. Biliç'in kariyer hikâyesinde futbolcularla olan arkadaş ortamı onun disiplin konusunda dizginleri biraz elden kaçırdığını gösteriyor. Oyunculara yeni boyutlar katma konusunda çok fırsat yakalayamamış olması bu işi yapamayacağı anlamına gelmez tabi fakat salef aday Prosinecki'nin dahi Kayseri'de oyuncu geliştirme konusunda bir tık üst performans ortaya koymuş olması bile bu konuda alınan riskin yanlışlığına işaret ediyor bence.

2) Biliç'li Beşiktaş, bu projenin neresinde duruyor ?

cochise: Birinci yıl eksilerine rağmen bu projenin önemli bir parçası olarak görüyordum. Ancak ikinci yıl benim hissettiğim proje falan yok, Biliç de her zamanki gibi ‘sadece’ bir teknik direktördü..

övünç: 1. soruda verdiğim cevabın devamını buraya taşıyarak devam edeyim. Konuya yetiştiricilik olarak yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı bence 1. derece önemde olmalıydı. İşin yetiştiricilik boyutuna ise 2 parametreden söz edebiliriz:

       1-altyapıdan ne kadar oyuncu çıkarılabildi?
       2-eldeki oyuncular ne kadar değer kazanabildi?

1. soruya Atınç cevabı vermek mümkündür belki, alt lig tecrübesi olan , yaşı 22 olmuş bir oyuncuyu bu kategoride değerlendirmek doğru olmaz zannımca. Atınç'ın Biliç etkisi ile daha iyi bir oyuncu olduğuna da inanmıyorum açıkçası.

2. soruya baktığımızda ise Gökhan Töre , Olcay Şahan , Veli Kavlak gibi oyuncuların oyunlarını kısmen bir ileri basamağa taşıdığını ve değer kazandıklarını söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu oyuncuların gelişmesinde veya Kerim, Oğuzhan, Ömer , Pedro , Necip gibi adamların olduğu yerde saymalarında Biliç'in etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir sanırım . Bu konuda Beşiktaş eğer ki hedef, 1-2 oyuncudan 1-2 m € kar etmekse, Biliç özelinde hedeflediği noktaya vardı diyebiliriz zira elinde kar edebilerek satabileceği 1-2 oyuncusu var. Hedefin bu olmadığında hepimiz hem fikiriz sanırım.

Madalyonun diğer yüzüne baktığınızda Beşiktaş'ın bir sistem takımına evrilmesi konusunda biraz yol kat ettiği yadsınamaz. Bu konuda her ne kadar farklı düşünüyor olsam da takımın derli toplu bir formasyon, görev tanımı net , ne yapmak istediğini bilen bir yapıya kavuştuğunu söyleyebiliriz. Fakat sistem takımı olmak bununla bitecek bir iş değil. Elbet Önder Özen'in pilot takım, alt yapı takımlarının taktikleri ile ilgili eylem planlarının aktive edilmemiş olması bu noktada 2 senelik kazanımların birçoğunun elden kaçması anlamı taşıyacaktır. Biliç'in A takım teknik direktör sınırlarının çok dışına çıkmadığı göz önüne alındığında işin bu boyutunda bir çuvallama durumu var.


3) Beşiktaş’taki yapısal problemleri vb. göz ardı ederek sadece Biliç özelinde neler doğruydu, daha geniş bir perspektifle en büyük katkıları neler oldu?

cochise: Büyük artısı kompakt, mesafeleri çok iyi ayarlayan bir takım oluşturması oldu. Tabii şunu da kabul etmek lazım; 2. Yılın 2. Devresinde git gide eridi bu anlayış. Avrupa maçlarında önemli takımlara karşı iyi sonuçlar almamızı sağladı bu takım yapısı. Liverpool’u elemek de aslında önemli bir katkıdır. İyi kötü büyük bir hesabı kapattık… Oyuncularla çok iyi iletişim kurdu. Birbirine bağlı, yardımlaşan, mücadele eden bir takım yarattı. 2 ön libero oynaması da bunu kolaylaştırdı ama yine de son dönem haricinde iyi bir takım savunması yarattı da diyebiliriz.

övünç: Bu konuya geçmiş özelinde bakmak bir şey ifade etmiyor sonuç itibariyle ne katmış olursa olsun Beşiktaş 2 sezonu da şampiyonun 8-10 puan gerisinde ve hiç bir kupada çeyrek final yüzü göremeden kapattı . Katma değer olarak geride ne bıraktığını değerlendirmek kendi adıma daha olumlu görünüyor. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğim gibi kağıt üzerinde değer kazanmış bazı oyuncular, Jose Sosa - Edin Terzic gibi profesyonellerin kulübe kazandırılması en önemli katkılarıdır gözümde. Mevcut oyun şablonu belki devam eder ama Beşiktaş'ın aynı anlayış ile sahaya çıkacağını düşünmüyorum bundan sonra. Özellikle de ismi geçen teknik direktörleri göz önüne alırsak. Tabi Liverpool ile görülen hesabı da ayrıca değerlendirmek lazım :)

4) Yine aynı bakış açısıyla en büyük yanlışlar nelerdi?

cochise: Özellikle sportif direktörlük pozisyonu boşa düştükten sonra kendine yerli bir yardımcı istememe konusunda diretmesi. Büyük takım meselesini kavrayamaması, algıyı olumsuz etkileyen açıklamalar yapması. Bazı oyuncuların değerini doğru tahlil edememesi ve bunda fazla diretmesi. Ana planının dışına çıktığında sudan çıkmış balığa dönmesi; pragmatist ve pratik bir oyun anlayışı ortaya koyamaması… Bir de şu örneği vermesem çatlarım; Brugge ilk maçında stoper tercihini tartışırken bu blogdan bir arkadaş Ersan tercihini eleştirirken; hız eksiğinin sorun yaratmayacağı bu maçta sakinliğiyle Pedro oynamalı, daha baskılı oynayacağımız 2. Maçta Ersan oynamalı; ancak bu maçta Ersan kötü oynayacağı için 2. Maçta da Pedro’yu o da o maçta kötü oynayacak yorumunu yapmıştı. Bu birebir gerçekleşen senaryoyu Biliç’in görememesi dâhil olmak üzere Brugge serisi beni ondan en çok soğutan anları yaşattı.

övünç: Bu yanlışlardan maç postlarına yazdığım yorumlarda sıklıkla bahsettim. Ben çoğunlukla büyük oradan ayrılıyorum. Slaven Biliç'in oyun stratejilerini doğru buluyorum, özellikle gole ihtiyacımız olan maçlarda yaptığı değişiklikleri (sonuca etkisinden bağımsız ) olumlu görüyorum. Slaven Biliç maçları kafasında iyi yaşayabilen bunu zemine dökebilen bir adam. Yanlışlıklar seçtiği şablon ile başlıyor bence. Saha içerisinde teknik detaylar en önemli sorunu. Rakibin top kullanmasına izin verme, pres zamanlamaları, pres açıları, Ersan ile oyun kurma ısrarı, kompakt olduğu iddia edilen takımın bu kompaktlığı sadece ülke sınırları dışında sergileyebilmiş olması geçmişinde ofansif orta saha olan Veli yerine Atiba'yı daha sık hücuma yollaması gibi teknik sorunlar benim gözüme çarpıyor. Oyuncu tercihleri konusunda, tamamen kendisi kaynaklı hata aramıyorum açıkçası zaten işin yetiştiricilik boyutunda konuya biraz değinmiştim.

5) Alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevdiğiniz yönler nelerdi?

cochise: Şikâyet edebileceği çok şey olmasına rağmen ağlak bir karakter koymadı ortaya. Futbol dünyasındaki hemen herkesle (malum şahıs haricinde) çok iyi iletişim kurdu. Herkesçe sevilen bir profil çizdi ortaya. Futbolun Türkiye’deki o kavgacı bazen iyice leş hale gelen ortamına sevimli bir yüz kattı. Rakip hocalarla, oyuncularla iyi ilişkiler kurdu. Şu Gökhan Gönül’e yaptığı taç şakası ve Balıkesir maçındaki Ersan’ın kırmızı kart görmesi gerektiğini kabul ederken tereddüt dahi etmemesi hiç çıkmaz aklımdan. Özellikle de Hamza ve İsmail Hocaların benzer pozisyonda “hakem verdiyse karar doğrudur” minvalindeki açıklamalarını düşündükçe.

Övünç: Doğru bildiğini, gördüğünü dürüstçe söyleyen bir yapıya sahip olması , Cochise'ın dediği gibi bahane üretmeden , sevilen bir profil yaratması ve realist yapısı en sevdiğim özellikleriydi.

6) Yine, alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevmediğiniz yönler nelerdi?

cochise: Aslında kendi suçu değil ama imajının futbolun önüne geçmesi biraz rahatsız etti. 4. Hakem itirazlarını abartması da bazen sevimsiz göründü. Düşündükçe de çok bir şey gelmiyor insanın aklına. Herhalde genel anlamda beğeniyor olsam sonsuza kadar kalmasını isteyebilirdim.

övünç: 
Taktiksel muhafazakarlığı, yaptığı bazı gereksiz açıklamalar ( kötü maçlardan sonra bugün iyiydik demesi, Bursa derbisi olayı ) , Beşiktaş'ın oturmuş 3. takım kimliğini kabullenişi ve bunun getirdiği derbi performansı.

7) Biliç nasıl bir ortamda başarılı olabilirdi? Var olan ortamda Biliç haricinde kimleri suçlamalıyız?

cochise: Aslında birinci soruda kısmen Biliç’in nasıl bir ortamda başarılı olabileceğini belirtmiştim. Daha oturmuş bir yapıda sadece teknik direktörlük yapması yetecek bir takımda Biliç başarılı olabilirdi. Yani ya çok profesyonel bir kulüp olmalı ya da Fenerbahçe/Galatarasay gibi ‘diğer işleri’ Başkan vb. yöneticilerin yapacağı; ya da önemli maçlarda/derbilerde gerekli baskıyı seyircinin oluşturacağı kulüplerde daha başarılı olacağını düşünüyorum.

Suçlamamız gereken isimler ise birden çok fazla. Aslında ilk başta Türkiye futbolunun kendisini suçlayabiliriz ama biz Beşiktaş’la sınırlı kalalım. Herkesin bir şekilde sorumluğu var. Siyasete girmek gibi anlaşılmasın ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilip sonra adeta ortada bırakılması (ve hatta kimisinin aleyhinde çalışması gibi) gibi bir Sportif Direktörlük müessesi kurulacak dendi ve Önder Özen öylece ortada bırakıldı. Yani eğer arkasında durulmayacaksa neden böyle işlere girildi. Önder Özen doğru isim miydi bu da ayrı bir tartışma konusu. Onla ilişkili sorunum ise yanlış olduğunu düşündüğü işlere yeterince net karşı çıkmaması idi. En başta ‘Tanrı Parçacığı’ sorusunu geçiştirmemesi gerekiyordu. Bu pozisyona biraz fazla ‘efendi’ kaldı. Yönetim desek bir stat meselesinde bile güven kaybettiler. Deselerdi en başında ‘iki yıl sürecek bu iş’ yalancı çoban konumuna düşmezlerdi. Yani aslında Biliç haricinde suçlayacaklar hiç de az değil ama kabak biraz onuna başına patlamış oldu.

Övünç: Burada pek çok dış faktörden bahsetmek gerekiyor. Mali yapısı kuvvetli, stadı açılmış, lobi yapmasa bile en azından saha dışı faktörleri dengelemiş bir kulüpte başarılı olabilir ama bunlar gerçekleştiğinde bu işi kotaracak onlarca adam var. Şurası kesin, “bağzı” hakemlerin standart tutturmaları sağlanabilseydi bile bu sene özelinde de gereken ortam sağlanmış olabilirdi.

8) Şimdi ne olacak? Teknik Direktörlük için şu anda sadece Lucescu ve Şenol Güneş adı geçiyor. Bu isimler nasıl katkılar sunabilir. Bu isimler olmazsa nereye yöneleceğiz?

cochise: Biliç’in gitmesini isteyip de yerine geleceklerden korkan bu nedenle Biliç’e biraz daha sempatik bakan birçok isim vardı. Gerçekçi olmak lazım ben Beşiktaş’ta iyi bir kulüp yönetimi görebileceğimizi düşünmüyorum. Bu nedenle takımın başına iyi bir yapıya sağlam bir parça olacak isim yerine ‘one man show’ tadında bir ismin daha etkili olacağını düşünüyorum. (Seneye yönetim değişirse bu görüşüm de değişebilir) Bir arkadaşımın da sürekli söylediği gibi şu ortamda hoca arıyorsan Çin’den bile olsa şampiyonluklar yaşamış, büyük takım olmayı bilen bir isim olmalı. Şu anda konuşulan iki isim ise aslında birbirinden bambaşka yapılara sahip. Bu da ayrıca eleştirilmesi gereken husus. Benzeri tutarsızlıkları geçen sene ofansif orta saha arayışı sırasında da görmüştük.

İki isimden yabancı olan yani Lucescu önemli bir marka. Pragmatist, plan değiştirmekten çekinmeyen önemli bir isim. Shaktar’da başardıkları ortada. Kimisi oradaki maddi imkanlara bağlıyor bunu. Oysa Shaktar’da harcattığı bonservis aynı dönemde Beşiktaş’ın harcadığının iki katı. Bonservis gelirleri ise 7 katı. İlk üç yılında bile bir taraftan oyuncu satarken yıllık ortalama 18 Milyon € harcatmış. Örneğin biz geçen yıl 15 Milyon € harcadık. Ama Lucescu’nun gelme ihtimali elbette çok düşük. Bunu da göz önünde bulundurmak lazım.

Diğer aday Şenol Güneş ise Lucescu’nun tam tersine pragmatistten ziyade kafasındaki sistemden vazgeçmeyen bir hoca. Örneğin bu yıl üç büyüklere karşı içerde dışarda aynı oyunu oynattı. Eksisi çok şikayetçi bir yapıya sahip olması, Genel olarak futbol ortamımızda pek saygı görmemesi ve finalleri kaybeden biri olarak değerlendirilmesi. Onun artısı ise değerini bulamamış oyuncuları yeniden parlatmak. Normalde Şenol Güneş’e yukarıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkabilecek olsam da bizde olacağını olamamış, potansiyelli çok oyuncu olduğunu düşündüğüm için faydalı olabileceği görüşündeyim.

övünç : Önder Hoca sene başında istifa edip , 1 sene boyunca koltuğu boş kalıp , projelerini öksüz bırakıldığında zaten 2 senelik emeğin çöpe atılacağı belliydi. Basında dolaşan isimlere baktığımızda yönetimin güvenoyu aradığı ortada. Tartışılmayacak bir isimle eski usul yöneticiliğe devam edecekler. Görünen köy kılavuz istemez, çok ayrı futbol tarzı ve anlayışına sahip iki teknik direktör ile görüşüyorsan ne istediğini bilmiyorsun demektir. Bu tek forvet bakarken hem Micheal Owen  hem Peter Crouch ile görüşmekten farksız. İşler tamamen spontane gelişiyor.

İki hocaya da hayır demem burası kesin fakat bunun adı plansızlıktır , iş bilmezliktir . Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenememesi , porfesyonel bir akıldan destek almadan hareket etme durumu zaten Biliç destekçilerinin en korktuğu şeydi sanırım. Tam olarak kanıksanan şeylerin gerçekleşiyor oluşu üzücü ...

Ara

Yükleniyor...