Slaven Bilic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Slaven Bilic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Haziran 2015 Çarşamba
Biliç'le Geçen 2 Yıl
Acısıyla tatlısıyla Slaven Biliç ile 2 yoğun sene geçirdik. Dönemin sportif direktörü Önder Özen’in teknik direktör arayışları sırasında “başarmış” ya da “başarma potansiyeli taşıyan” kriterini hatırlarsak Biliç “başarma potansiyeli taşıyan” bir hoca olarak birçoğumuzu heyecanlandırdı. Bu heyecanın ve renkli karakterinin de etkisiyle birçok teknik direktöre göre taraftarca daha çok desteklendi, sahip çıkıldı. Kimisi ise en baştan muhalif olduğu Biliç’e pek ısınamadı, hep eleştirdi. Biz de bu 2 yıl ışığında Biliç’i ve Beşiktaş’ın teknik direktörlük meselesini farklı açılardan son bir değerlendirelim istedik. Gürcan Ulusoy’un Biliç için yaptığı teknik ve detaylı analiz çok değerli. Bizse daha farklı bir yapıyla Biliç’i ele almak istedik. Bu çerçevede aşağıdaki soruları kendi açımızdan yanıtlamaya çalıştık. Sözü daha fazla uzatmayıp soru ve cevaplara bırakalım:
1) Biliç, Önder Özen’le başlayan proje için doğru adam mıydı?
cochise: Önder Özen’le başlayan (ya da başladığını sandığımız) süreç, sorumlulukları dağıtan; kaleci antrenörlüğünden, tesislerdeki yanan lambalara kadar her şeyin ince ince düşünüldüğü ve profesyonelce yönetilen bir kulübe dönüşme hayalini içeriyordu. Burada elbette sportif direktörlük pozisyonu bir hayli önemliydi. Böyle bir projede teknik direktörden beklenen daha limitliydi. Modern futbol anlayışına sahip, oyuncularla iyi bir iletişim kurabilecek, saygı duyulabilecek bir PR yüzü. Bu açıdan Biliç doğru bir isim olabilirdi ama dişlinin diğer parçaları işlemeyince Biliç’in de başarı ihtimali düştü. Sportif direktörlük pozisyonunun bir yıl boş kalması zaten çok umutlandığımız ‘proje’nin belki de sadece bir oyalama/seçim taktiği olduğunu bile düşündürttü. Özetle ‘proje’ var olsa idi Biliç doğru isim olabilirdi ama şu büyük boşlukta parlayabilecek bir isim bence değildi.
övünç: Öncelikle Beşiktaş'ın hangi amaçlarla, neyi düşünerek böyle bir işe girdiğini bir zemine oturtmak lazım. Sadece saha içi bazlı yaklaştığımda ekonomisi zayıf, stadı olmayan Beşiktaş’ın, zaman içerisinde büyüyecek bir sistem takımına evrilip, kendi oyuncusunu yetiştiren, ekonomisi parlayanlar ile değil parlatarak geliştirmek isteyen bir yapıyı temel aldığını düşünüyorum. Konuya bu şekilde yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı, proje için 1. derecede önem arz etmeliydi diye düşünüyorum. Biliç'in kariyer hikâyesinde futbolcularla olan arkadaş ortamı onun disiplin konusunda dizginleri biraz elden kaçırdığını gösteriyor. Oyunculara yeni boyutlar katma konusunda çok fırsat yakalayamamış olması bu işi yapamayacağı anlamına gelmez tabi fakat salef aday Prosinecki'nin dahi Kayseri'de oyuncu geliştirme konusunda bir tık üst performans ortaya koymuş olması bile bu konuda alınan riskin yanlışlığına işaret ediyor bence.
2) Biliç'li Beşiktaş, bu projenin neresinde duruyor ?
cochise: Birinci yıl eksilerine rağmen bu projenin önemli bir parçası olarak görüyordum. Ancak ikinci yıl benim hissettiğim proje falan yok, Biliç de her zamanki gibi ‘sadece’ bir teknik direktördü..
övünç: 1. soruda verdiğim cevabın devamını buraya taşıyarak devam edeyim. Konuya yetiştiricilik olarak yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı bence 1. derece önemde olmalıydı. İşin yetiştiricilik boyutuna ise 2 parametreden söz edebiliriz:
1-altyapıdan ne kadar oyuncu çıkarılabildi?
2-eldeki oyuncular ne kadar değer kazanabildi?
1. soruya Atınç cevabı vermek mümkündür belki, alt lig tecrübesi olan , yaşı 22 olmuş bir oyuncuyu bu kategoride değerlendirmek doğru olmaz zannımca. Atınç'ın Biliç etkisi ile daha iyi bir oyuncu olduğuna da inanmıyorum açıkçası.
2. soruya baktığımızda ise Gökhan Töre , Olcay Şahan , Veli Kavlak gibi oyuncuların oyunlarını kısmen bir ileri basamağa taşıdığını ve değer kazandıklarını söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu oyuncuların gelişmesinde veya Kerim, Oğuzhan, Ömer , Pedro , Necip gibi adamların olduğu yerde saymalarında Biliç'in etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir sanırım . Bu konuda Beşiktaş eğer ki hedef, 1-2 oyuncudan 1-2 m € kar etmekse, Biliç özelinde hedeflediği noktaya vardı diyebiliriz zira elinde kar edebilerek satabileceği 1-2 oyuncusu var. Hedefin bu olmadığında hepimiz hem fikiriz sanırım.
Madalyonun diğer yüzüne baktığınızda Beşiktaş'ın bir sistem takımına evrilmesi konusunda biraz yol kat ettiği yadsınamaz. Bu konuda her ne kadar farklı düşünüyor olsam da takımın derli toplu bir formasyon, görev tanımı net , ne yapmak istediğini bilen bir yapıya kavuştuğunu söyleyebiliriz. Fakat sistem takımı olmak bununla bitecek bir iş değil. Elbet Önder Özen'in pilot takım, alt yapı takımlarının taktikleri ile ilgili eylem planlarının aktive edilmemiş olması bu noktada 2 senelik kazanımların birçoğunun elden kaçması anlamı taşıyacaktır. Biliç'in A takım teknik direktör sınırlarının çok dışına çıkmadığı göz önüne alındığında işin bu boyutunda bir çuvallama durumu var.
3) Beşiktaş’taki yapısal problemleri vb. göz ardı ederek sadece Biliç özelinde neler doğruydu, daha geniş bir perspektifle en büyük katkıları neler oldu?
cochise: Büyük artısı kompakt, mesafeleri çok iyi ayarlayan bir takım oluşturması oldu. Tabii şunu da kabul etmek lazım; 2. Yılın 2. Devresinde git gide eridi bu anlayış. Avrupa maçlarında önemli takımlara karşı iyi sonuçlar almamızı sağladı bu takım yapısı. Liverpool’u elemek de aslında önemli bir katkıdır. İyi kötü büyük bir hesabı kapattık… Oyuncularla çok iyi iletişim kurdu. Birbirine bağlı, yardımlaşan, mücadele eden bir takım yarattı. 2 ön libero oynaması da bunu kolaylaştırdı ama yine de son dönem haricinde iyi bir takım savunması yarattı da diyebiliriz.
övünç: Bu konuya geçmiş özelinde bakmak bir şey ifade etmiyor sonuç itibariyle ne katmış olursa olsun Beşiktaş 2 sezonu da şampiyonun 8-10 puan gerisinde ve hiç bir kupada çeyrek final yüzü göremeden kapattı . Katma değer olarak geride ne bıraktığını değerlendirmek kendi adıma daha olumlu görünüyor. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğim gibi kağıt üzerinde değer kazanmış bazı oyuncular, Jose Sosa - Edin Terzic gibi profesyonellerin kulübe kazandırılması en önemli katkılarıdır gözümde. Mevcut oyun şablonu belki devam eder ama Beşiktaş'ın aynı anlayış ile sahaya çıkacağını düşünmüyorum bundan sonra. Özellikle de ismi geçen teknik direktörleri göz önüne alırsak. Tabi Liverpool ile görülen hesabı da ayrıca değerlendirmek lazım :)
4) Yine aynı bakış açısıyla en büyük yanlışlar nelerdi?
cochise: Özellikle sportif direktörlük pozisyonu boşa düştükten sonra kendine yerli bir yardımcı istememe konusunda diretmesi. Büyük takım meselesini kavrayamaması, algıyı olumsuz etkileyen açıklamalar yapması. Bazı oyuncuların değerini doğru tahlil edememesi ve bunda fazla diretmesi. Ana planının dışına çıktığında sudan çıkmış balığa dönmesi; pragmatist ve pratik bir oyun anlayışı ortaya koyamaması… Bir de şu örneği vermesem çatlarım; Brugge ilk maçında stoper tercihini tartışırken bu blogdan bir arkadaş Ersan tercihini eleştirirken; hız eksiğinin sorun yaratmayacağı bu maçta sakinliğiyle Pedro oynamalı, daha baskılı oynayacağımız 2. Maçta Ersan oynamalı; ancak bu maçta Ersan kötü oynayacağı için 2. Maçta da Pedro’yu o da o maçta kötü oynayacak yorumunu yapmıştı. Bu birebir gerçekleşen senaryoyu Biliç’in görememesi dâhil olmak üzere Brugge serisi beni ondan en çok soğutan anları yaşattı.
övünç: Bu yanlışlardan maç postlarına yazdığım yorumlarda sıklıkla bahsettim. Ben çoğunlukla büyük oradan ayrılıyorum. Slaven Biliç'in oyun stratejilerini doğru buluyorum, özellikle gole ihtiyacımız olan maçlarda yaptığı değişiklikleri (sonuca etkisinden bağımsız ) olumlu görüyorum. Slaven Biliç maçları kafasında iyi yaşayabilen bunu zemine dökebilen bir adam. Yanlışlıklar seçtiği şablon ile başlıyor bence. Saha içerisinde teknik detaylar en önemli sorunu. Rakibin top kullanmasına izin verme, pres zamanlamaları, pres açıları, Ersan ile oyun kurma ısrarı, kompakt olduğu iddia edilen takımın bu kompaktlığı sadece ülke sınırları dışında sergileyebilmiş olması geçmişinde ofansif orta saha olan Veli yerine Atiba'yı daha sık hücuma yollaması gibi teknik sorunlar benim gözüme çarpıyor. Oyuncu tercihleri konusunda, tamamen kendisi kaynaklı hata aramıyorum açıkçası zaten işin yetiştiricilik boyutunda konuya biraz değinmiştim.
5) Alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevdiğiniz yönler nelerdi?
cochise: Şikâyet edebileceği çok şey olmasına rağmen ağlak bir karakter koymadı ortaya. Futbol dünyasındaki hemen herkesle (malum şahıs haricinde) çok iyi iletişim kurdu. Herkesçe sevilen bir profil çizdi ortaya. Futbolun Türkiye’deki o kavgacı bazen iyice leş hale gelen ortamına sevimli bir yüz kattı. Rakip hocalarla, oyuncularla iyi ilişkiler kurdu. Şu Gökhan Gönül’e yaptığı taç şakası ve Balıkesir maçındaki Ersan’ın kırmızı kart görmesi gerektiğini kabul ederken tereddüt dahi etmemesi hiç çıkmaz aklımdan. Özellikle de Hamza ve İsmail Hocaların benzer pozisyonda “hakem verdiyse karar doğrudur” minvalindeki açıklamalarını düşündükçe.
Övünç: Doğru bildiğini, gördüğünü dürüstçe söyleyen bir yapıya sahip olması , Cochise'ın dediği gibi bahane üretmeden , sevilen bir profil yaratması ve realist yapısı en sevdiğim özellikleriydi.
6) Yine, alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevmediğiniz yönler nelerdi?
cochise: Aslında kendi suçu değil ama imajının futbolun önüne geçmesi biraz rahatsız etti. 4. Hakem itirazlarını abartması da bazen sevimsiz göründü. Düşündükçe de çok bir şey gelmiyor insanın aklına. Herhalde genel anlamda beğeniyor olsam sonsuza kadar kalmasını isteyebilirdim.
övünç: Taktiksel muhafazakarlığı, yaptığı bazı gereksiz açıklamalar ( kötü maçlardan sonra bugün iyiydik demesi, Bursa derbisi olayı ) , Beşiktaş'ın oturmuş 3. takım kimliğini kabullenişi ve bunun getirdiği derbi performansı.
7) Biliç nasıl bir ortamda başarılı olabilirdi? Var olan ortamda Biliç haricinde kimleri suçlamalıyız?
cochise: Aslında birinci soruda kısmen Biliç’in nasıl bir ortamda başarılı olabileceğini belirtmiştim. Daha oturmuş bir yapıda sadece teknik direktörlük yapması yetecek bir takımda Biliç başarılı olabilirdi. Yani ya çok profesyonel bir kulüp olmalı ya da Fenerbahçe/Galatarasay gibi ‘diğer işleri’ Başkan vb. yöneticilerin yapacağı; ya da önemli maçlarda/derbilerde gerekli baskıyı seyircinin oluşturacağı kulüplerde daha başarılı olacağını düşünüyorum.
Suçlamamız gereken isimler ise birden çok fazla. Aslında ilk başta Türkiye futbolunun kendisini suçlayabiliriz ama biz Beşiktaş’la sınırlı kalalım. Herkesin bir şekilde sorumluğu var. Siyasete girmek gibi anlaşılmasın ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilip sonra adeta ortada bırakılması (ve hatta kimisinin aleyhinde çalışması gibi) gibi bir Sportif Direktörlük müessesi kurulacak dendi ve Önder Özen öylece ortada bırakıldı. Yani eğer arkasında durulmayacaksa neden böyle işlere girildi. Önder Özen doğru isim miydi bu da ayrı bir tartışma konusu. Onla ilişkili sorunum ise yanlış olduğunu düşündüğü işlere yeterince net karşı çıkmaması idi. En başta ‘Tanrı Parçacığı’ sorusunu geçiştirmemesi gerekiyordu. Bu pozisyona biraz fazla ‘efendi’ kaldı. Yönetim desek bir stat meselesinde bile güven kaybettiler. Deselerdi en başında ‘iki yıl sürecek bu iş’ yalancı çoban konumuna düşmezlerdi. Yani aslında Biliç haricinde suçlayacaklar hiç de az değil ama kabak biraz onuna başına patlamış oldu.
Övünç: Burada pek çok dış faktörden bahsetmek gerekiyor. Mali yapısı kuvvetli, stadı açılmış, lobi yapmasa bile en azından saha dışı faktörleri dengelemiş bir kulüpte başarılı olabilir ama bunlar gerçekleştiğinde bu işi kotaracak onlarca adam var. Şurası kesin, “bağzı” hakemlerin standart tutturmaları sağlanabilseydi bile bu sene özelinde de gereken ortam sağlanmış olabilirdi.
8) Şimdi ne olacak? Teknik Direktörlük için şu anda sadece Lucescu ve Şenol Güneş adı geçiyor. Bu isimler nasıl katkılar sunabilir. Bu isimler olmazsa nereye yöneleceğiz?
cochise: Biliç’in gitmesini isteyip de yerine geleceklerden korkan bu nedenle Biliç’e biraz daha sempatik bakan birçok isim vardı. Gerçekçi olmak lazım ben Beşiktaş’ta iyi bir kulüp yönetimi görebileceğimizi düşünmüyorum. Bu nedenle takımın başına iyi bir yapıya sağlam bir parça olacak isim yerine ‘one man show’ tadında bir ismin daha etkili olacağını düşünüyorum. (Seneye yönetim değişirse bu görüşüm de değişebilir) Bir arkadaşımın da sürekli söylediği gibi şu ortamda hoca arıyorsan Çin’den bile olsa şampiyonluklar yaşamış, büyük takım olmayı bilen bir isim olmalı. Şu anda konuşulan iki isim ise aslında birbirinden bambaşka yapılara sahip. Bu da ayrıca eleştirilmesi gereken husus. Benzeri tutarsızlıkları geçen sene ofansif orta saha arayışı sırasında da görmüştük.
İki isimden yabancı olan yani Lucescu önemli bir marka. Pragmatist, plan değiştirmekten çekinmeyen önemli bir isim. Shaktar’da başardıkları ortada. Kimisi oradaki maddi imkanlara bağlıyor bunu. Oysa Shaktar’da harcattığı bonservis aynı dönemde Beşiktaş’ın harcadığının iki katı. Bonservis gelirleri ise 7 katı. İlk üç yılında bile bir taraftan oyuncu satarken yıllık ortalama 18 Milyon € harcatmış. Örneğin biz geçen yıl 15 Milyon € harcadık. Ama Lucescu’nun gelme ihtimali elbette çok düşük. Bunu da göz önünde bulundurmak lazım.
Diğer aday Şenol Güneş ise Lucescu’nun tam tersine pragmatistten ziyade kafasındaki sistemden vazgeçmeyen bir hoca. Örneğin bu yıl üç büyüklere karşı içerde dışarda aynı oyunu oynattı. Eksisi çok şikayetçi bir yapıya sahip olması, Genel olarak futbol ortamımızda pek saygı görmemesi ve finalleri kaybeden biri olarak değerlendirilmesi. Onun artısı ise değerini bulamamış oyuncuları yeniden parlatmak. Normalde Şenol Güneş’e yukarıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkabilecek olsam da bizde olacağını olamamış, potansiyelli çok oyuncu olduğunu düşündüğüm için faydalı olabileceği görüşündeyim.
övünç : Önder Hoca sene başında istifa edip , 1 sene boyunca koltuğu boş kalıp , projelerini öksüz bırakıldığında zaten 2 senelik emeğin çöpe atılacağı belliydi. Basında dolaşan isimlere baktığımızda yönetimin güvenoyu aradığı ortada. Tartışılmayacak bir isimle eski usul yöneticiliğe devam edecekler. Görünen köy kılavuz istemez, çok ayrı futbol tarzı ve anlayışına sahip iki teknik direktör ile görüşüyorsan ne istediğini bilmiyorsun demektir. Bu tek forvet bakarken hem Micheal Owen hem Peter Crouch ile görüşmekten farksız. İşler tamamen spontane gelişiyor.
İki hocaya da hayır demem burası kesin fakat bunun adı plansızlıktır , iş bilmezliktir . Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenememesi , porfesyonel bir akıldan destek almadan hareket etme durumu zaten Biliç destekçilerinin en korktuğu şeydi sanırım. Tam olarak kanıksanan şeylerin gerçekleşiyor oluşu üzücü ...
Etiketler:Mircea Lucescu,proje,Slaven Bilic,Şenol Güneş,Teknik Direktörler | 68
Yorum
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Bilic'e -muhtemelen- veda ederken...
NBA'i takip edenler bilir, belki takip etmeyen de ismini duymuştur. Tom Thibodeau, Chicago Bulls'un şu anki koçu. NBA'e gelmiş geçmiş en iyi defansif koçlardan biri olarak görülüyor, hatta NBA'deki güncel defansif anlayışın değişmesinde önemli pay sahibi. Kendisi sakatlıklarla boğuşan, süperstarları ve önemli yıldızları uzun süreler oynayamamış Chicago ekibini her sene şampiyonluk potasında tuttu, ki bu bile başlı başına takdiri hak ediyor. Kariyeri boyunca takımının başında çıktığı maçların %65'ini kazandı, 2011 yılında Yılın Koçu seçildi. Fakat aynı koç Thibs'in üç huyu var, ve de değişeceğine dair hiçbir sinyal de vermiyor:
1. Oyuncularının dakika yükünü hiç dikkate almıyor, takımın muhtemelen kazanacağı maçlarda bile aslarını çok fazla oynatıyor.
2. Aşırı disiplinli olduğu için oyuncularını mental olarak çok yoruyor, takımındaki oyuncuların onun hakkındaki görüşleri ekseriyetle "çok iyi koç, çok iyi insan ama..." şeklinde.
3. Oyuncu rotasyonu, özellikle taktik esnekliğin ve ayarlamaların büyük öneme haiz olduğu Playoff'larda, kafa karıştırıyor.
Bu üç huy yüzünden, daha doğrusu değişeceğine dair hiçbir iyi niyet göstergesi olmadığı için -ki haksızlık olmasın, Chicago yönetimi de pek takdiri hak eden bir zihniyette değil- Chicago ile Thibs'in yolları bu sene ayrılacak %99 ihtimalle. Hatta herkes "ayrıldı bile" diyor ama resmî açıklama gelmiyor zira hocanın kontratını başka bir takıma "takas" edebilme ihtimali için Chicago tok satıcıyı oynamaya çalışabilir.
Bilic'in Beşiktaş geleceği ile Thibs'in Chicago geleceği olasılık olarak çok benzer konumlarda, ve hatta o pozisyona geliş sürecinde de benzerlikler mevcut. Bilic'in yönettiği Beşiktaş, Avrupa'da seneler sonra ilk defa karakterli bir futbol oynadı ve bu doğrultuda sonuçlar aldı. Hoca son şampiyonluktan sonra 3 sene boyunca ilk 3'e girememiş, stadı olmayan, sakatlıklarla boğuşan bir ekibi iki sezonda da şampiyonluk potasında tuttu son haftalara kadar. Takımda popülizmden uzak bir arkadaşlık ruhu yaratılmasında da muhakkak katkıda bulunmuştur. Beşiktaş'ın maç maç sergileyebildiği kompakt defans anlayışını da unutmamalı. Bu listeye herkes bir şeyler ekleyebilir.
Gelgelelim Bilic belirli konularda iki senedir değişeceğine dair hiçbir sinyal gösteremedi: Birincisi, forma dağıtımı konusunda kendisinden beklenmeyecek kadar muhafazakâr. Belki kendisinde obsesif-kompulsif bozukluk var, belki geçtiği disipliner torna onu yanlış bir istikrar fikrine sevk ediyor, belki de sadece yanlış yapmaktan korktuğu bir ortam var ve risk almayı sevmiyor, belki oyunculara karşı duygusal... Sebebi ne olursa olsun, gerek yedek kulübesine hapsedilen/as takımda "torpilli" gibi takılan oyuncular, gerekse oyuncu değişikliklerinin tahmin edilebilirliği (her maç 60 potansiyel, 10-15 gerçekçi oyuncu değişikliği opsiyonu varken artık ezberlenen 3 değişikliği görmemiz) konusunda maalesef hiçbir gelişme göremedik.
Oyuna müdahale konusuna yukarıdaki paragrafta değinmiş oldum, fakat bir de oyuncuların maça psikolojik hazırlığı konusu var. En yakın örnek o olduğu için değiniyorum, bir Liverpool maçı motivasyonu, o maçtan sonra oynadığımız maçlara eşit olarak dağılsaydı bile bugün ligde 2-3 puan fazla toplamış bir ekipten bahsediyor olurduk ki bu hâlâ şampiyonluk potasında olmak demekti. Derbi konusunda kendisine aşırı yüklenildiğini daha önce söylemiştim, hele Türkiye gibi bir ortamda ve Beşiktaş son yıllarda bu konudaki karnesi hiç de parlak değilken, fakat bu takımın "derbi kazanamıyorsak diğer maçları derbi gibi oynamamız lâzım" mentalitesi ile sahaya çıkması gerekiyordu ve bunu birkaç maç haricinde göremedik.
İşte bu üç sorun, benim Bilic ile yolların ayrılması konusunda "yönetimi anlayabiliyorum" çizgisinde konuşlanmamın sebebi. Buradan "yönetim de bu rasyonel ile bu kararı aldı" varsayımında bulunduğum çıkmasın, kimbilir nasıl bir düşünce içinde bizim profesyonelliğe yeni yeni, aksak aksak adım atabilen YK'mız. Gelgelelim, Bilic'in aynı sınavlarda aynı şekilde çakması pek de cesaret verici bir durum değil.
Yazıyı bir varsayım/öngörü ile sonuçlandırayım: Beşiktaş'ın yeni vizyonu, Bilic-Özen işbirliği ile oluşmuş, Özen sayesinde -tabii ki Türkiye gerçeği gereği yabancı sınırı ile langır lungur oynanana dek- seneler sonra "kadro planlaması" namına bir şeyler görmüştük. Özen'in görevinden istifa etmesi, belki Bilic'in kariyerini de kısalttı, zira altmetinlerde okuduğumuz gibi Özen ile Bilic'in uzlaşmadığı çeşitli konular vardı. Kriz anlarında, takım kısır döngüye girdiğinde yeni denemeleri önerebilecek bir düşünüre ihtiyaç duyuluyor ki, Özen'in gidişi muhtemelen bu hususu baltaladı. Öte yandan Özen sonrası yönetimin Pektemek ile, Cenk ile, Ersan ile, hem de yabancı sınırının pratikte kalkacak olduğunu bile bile yaptığı sözleşme yenilemeleri de Beşiktaş'ın başında duracak vizyona dair pek de olumlu fikirler vermiyor maalesef.
Bilic sonrası teknik direktör seçimi hususunda ziyadesiyle endişelerim var. Hatta ihtimal o ki, Bilic bu kadar eleştiriden badem gözlü dahi olacak çoğu taraftarın gözünde (à la Tigana). Demek istediğim o ki, Bilic Beşiktaş için doğru bir seçim olsa da, belki de bitmiş bir ilişkideki uzatmaları oynuyorduk, ve eğer öyleyse Bilic ile yolların ayrılmasını anlayabiliyorum. Gelgelelim, Beşiktaş olarak "beterin beteri var" döngülerini çok yaşadığımız için, an itibariyle de optimist olmak için hiçbir sebep görmüyorum.
Keşke şu noktaya gelmeseydi hiç işler ama Beşiktaş olmanın şartı, rakipler ite kaka da olsa krizlerden çıkarken, sen üstün performans gösterirken dahi krize mahkûm kalmaktır.
20 Mart 2015 Cuma
Preud'homme'un sözlerinin dev aynamızda yansımaları
Çeyrek finale çıktıklarının hatırlatılması üzerine Brugge teknik patronu, "Bizim beklentimiz sadece grupta oynamaktı. Biz iki eleme oynadık. İki defa tur atlayıp gruplara gittik. Avrupa'da çok daha rahatız; çünkü bizden fazla bir şey bekleniyor. Bize grupları kazanmak bile yeterliydi. Çeyrek finale çıktık. Belçika'da kupa kazanmak istiyoruz bu bizim için daha önemli" ifadelerini kullandı. (kaynak)
Bunu diyen teknik direktörün kulübünün tarihinde Şampiyonlar Ligi ve UEFA finalleri, yarı finalleri var. Bunu diyen teknik direktörün kulübü, son 10 senedir sektirmeden UEFA Avrupa Ligi'ne katılmış. Bunu diyen teknik direktörün kulübü, son 5 senenin dikkate alındığı takım sıralamasında Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor'un üstünde yer alıyor. Bunu diyen kulübün ülkesi Belçika, UEFA katsayı sıralamasında Türkiye'nin 2 sıra üstünde, 10. sırada. Aynı Belçika'nın yetiştirdiği jenerasyon, uluslararası kupalarda ülkelerine 10 senelik mutlu bir gelecek vaat ediyor.
Bizde ne oluyor? Prandelli "lig daha önemli" diyor, küfür yiyor. Bilic "ligi önemsemiyor", küfür yiyor. Milli takım hasbelkader elde ettiği başarılar haricinde uluslararası alanda varlık gösteremiyor, dönüp dolaşıp aynı hocaya ve aynı kadrolara geliyoruz.
Türkiye'de spor medyasının iki amacı var: Bir, kankalarını, her ne şartta olursa olsun kollamak ve yüceltmek. İki, beğenmedikleri takım/hocaların üzerine ağlatana kadar gitmek. Jardel'in, Ortega'nın, Lincoln'un teneke bağlanıp kovulduğu topraklardayız. Hadi onu geç, Türkiye'de bir sene daha kalsa akıl sağlığının ne olacağı meçhul Arda'nın kaçıp Atletico Madrid'in sembol isimlerinden olmaya yelken açtığı topraklardayız.
Türkiye'de spor taraftarının da tek bir amacı var: "Koymak." Takımın koyduğu sürece varsın, yoksa yoksun.
* * *
NBA'de Boston Celtics, çok kötü bir kadroyla başladığı ve devam ettiği sezonda Playoff'ların eşiğine geldi. Ha, son dakikada olur, Playofflara kalamayabilir. O takımın adı İstanbul Celtics olsa, Playofflara kalamadığı anda hocasının kovulması gündeme gelirdi. "Madem Playoff'a gidemeyeceksin, daha kötü oyna draft pick'in yüksek olsun? Bu kadar ileri görüşsüzlük olmaz." "Haklısın hocam, ama Boston gibi bir şehre bir tane yıldız getiremeyen Danny Ainge'i de es geçmemeli."
ABD spor medyasında da spekülasyon yok mu? Var tabii ki. Anaakım medyanın olayı her yerde odur, reyting için pireyi deve yaparlar. Ama alternatif medyada, barlarda, forumlarda insanlar "takdir" etmeyi biliyor. İstatistiklere bakılıyor ve hangi takımların nasıl başarı sağladığı konuşuluyor. Atlanta Hawks'ın, Golden State Warriors'ın bu sene yaptıkları, onlara ve hocalarına 3-5 senelik kredi açacak. Bir kere başarı sağlayıp kredi kazandın mı, insanların seni silmesi o kadar kolay değil. Bizde ise tam tersi, 3-5 senelik başarı 1 senelik kredi getiriyor eğer "bağlantılı" bir figür değilsen. Türkiye futbolunun "bağlantılı"ları kim teker teker isim saymayayım şimdi.
NBA'deki basketbolcuların ekseriyeti "zor koşullarda" yetişen oyuncular. Geçmişinde çetelere katılmış, ıslah evinde vakit geçirmiş olanlar var, ve bunların hepsinin hikâyesi bir şekilde konuşuluyor. "Bakın bu gençler nereden nereye geldi, siz de çalışırsanız yapabilirsiniz" mesajı veriliyor. Bir Celtics taraftarı, kadrosundaki 15 oyuncunun nereden geldiğini, hangi okula gittiğini, dramatik hikâyesi olup olmadığını biliyor. Bizde Anadolu takımlarını geçtim, İstanbul medyasının kapsama alanındaki kulüplerdeki oyuncuların hangisinin hayatına dair fikrimiz var? Hangilerinin başarılarını kutluyoruz? Onların kişisel hayatları, "milyarlık eşekler" olmaları haricinde ne zaman gündemimize giriyor?
* * *
Dünkü yenilgi Biliç'e yazılır: İki maçta da farklı yollarla da olsa aynı senaryo gerçekleşti, öne geçtiğimiz maçı verdik. Kenardan müdahaleleri yetersiz kaldı, Preud'homme ecnebi tabiriyle "outcoach" etti onu. Biliç'le beraber, ya da hemen sonra da Tolga'ya yazılır. Pozisyonlardaki hatalarını teker teker yazmaya kalksak ayrı bir post'a ihtiyaç var.
Peki taraftarı nereye koyacağız? Skor 1-1'ken takımını yuhalayan taraftarı? Takımın başında yuhalanması gereken bir başkan varken, düzenlenmeye çalışan protestolara "sabote etmeyin UEFA'ya gidelim" diye tepki koyan taraftar bu taraftar mı? Değilse, o taraftar nereye gitti, bu taraftar nereden geldi?
Biliç eleştirilir, eleştirilmeli. Tolga eleştirilir, eleştirilmeli. Lâkin bunları yaparken durup da bir kendimize bakmamız gerek be? Preud'homme'un sözlerine bakıyorum, elde ettiği başarıyı, tevazusundan hiçbir şey kaybetmeden kutlayan bir hoca var. Ondan da öte, sözlerinden kağıt üzerinde beklentileri çok daha dengeli bir taraftar grubuna hitap ettiği anlaşılıyor.
Peki biz maç bitince hatalarımızı sayarken, eleştirilerimizi yaparken aynı zamanda başarıyı da kutlamayı ne zaman öğreneceğiz?
10 Eylül 2014 Çarşamba
Slaven Bilic ve Futbol Aktüel programı
Bütün programı izlemek isteyenler bu link'ten yararlanabilirler. Geniş özeti vermem gerekirse:
*Beşiktaş şampiyonluğun favorisi mi sorusuna güzel bir cevap verdi: Şampiyonluk için tabii ki mücadele edeceğiz, bunu garanti edemeyiz ama her maç mücadele edeceğimizi garanti edebiliriz gibi mealen. Takımın psikolojik hazırlığının nasıl yapılacağını, "önce bu maç" disiplininin süreceğini gösteriyor. Tabii teori illa pratiğe yansımaz, fakat teorinin isabeti dahi önemli geçen seneki mental düşüşü düşünürsek. "Bu sene iyi başladık, ama geçen sene daha iyi başlamıştık." dedi. Takımın ayaklarını yere bastırmak istiyor, "maç maç düşünmeliyiz" mantalitesini oturtmak istiyor.
*Kadronun geçen sene daha geniş olduğunu kabul etti, fakat bu sene daha dengeli olduğunu vurguladı ve bunun bir plan dahilinde olduğunu belirtti. Geçen sene mesela Eneramo'nun performansının nasıl gittikçe düştüğünü örnek verdi. Bu sene mümkün mertebe rotasyon yapılacağını söyledi, Mersin karşısında Sivok ve Cenk tercihlerini böyle açıkladı. Genelde Türkiye'de rotasyon denince akla "kupa maçında yedekleri haldır huldur oynatmak" gelir ama böyle iki-üç değişiklik ile herkesin optimum yükleneceği bir anlayışa gidilecek rakibe göre belli ki.
*"Neden Trabzonspor Pazar oynuyor da, biz Pazartesi oynuyoruz?" sorusuyla, durumun farkında olduğunu da gösterdi.
*Türkiye'nin çok duygusal bir ülke olduğunu, derbi maçlarından sonra takımın toparlanamadığını bahsetti. Rotasyon planlamasını, 20 oyuncuyu hazır tutma hesabını bu açıdan da açıklıyor. Gerçi "bir sağ bekim daha olsun isterdim" diyerek mesajı tekrar verdi ama "30 tane oyuncumuz olsun, oynatmadan paralarını verelim mutlu olsunlar olmaz, biz Manchester City değiliz"(mealen) diyerek nasıl bir seçim yaptığını anlattı.
*"Manchester United stoperlerinin hepsi sakatlanınca Carrick'i oraya koydu, kaybetti ama gidip o yüzden iki stoper daha almadılar" manasına gelen destekleyici bir açıklama da getirdi sağ bek konusuna. Serdar, Necip, İsmail var, Atiba var, hadi hepsi sakatlandı, Veli var, Sivok var dedi. Yukarıdaki rotasyon mantığı ile uyuşuyor bu düşünce yapısı. Kulübün finansı vurgusunu da tekrar tekrar yaparak "bu kadar ekmekle bu kadar köfte yeriz" dedi.
*Serdar geçen sene Galatasaray maçındaki hatasının etkisinden uzun süre kurtulamamış. Bilic Serdar'ı yetersiz bulmuyor, çalışma disiplinini seviyor fakat psikolojik olarak hazır olmadığını da belirtiyor. Serdar kesinlikle rotasyon dışında değil ama. Lâkin Serdar'ı kesinlikle önlibero olarak düşünmüyor, bu da ortasaha için kesiciliğe değil pas dağıtımına daha çok önem verdiğini gösteriyor bence.
*"Savunmaya çalışırsınız, golü satın alırsınız." ilkesinden bahsetti. Bu sene forvete yatırım bu yüzden yapılmış, yani Bilic "ben bu takıma savunma yapmayı öğreteceğim ama kaliteli ayaklar kaliteli hücumu getirecek" diyor. İngiltere'den de şu sözü örnek verdi: "Forvetlerin 50 golü aşamazsa şampiyon olamazsın, 20 golü aşamazsa küme düşersin."
*Sosa'yı taktiğe göre dört hücum bölgesinde de kullanacak. Duran topları kullanacak bir başka da ayak, özellikle şut kısırlığımıza çare olmasını bekliyoruz gibi. Oğuzhan-Olcay-Gökhan-Kerim-Sosa 5'lisinden 3'ünü seçip kullanacağız gibi bir izlenim aldım ben. Henüz hazır değil, "kurtarıcı" da değil ve hazır olunca rotasyona girecek.
*Genel olarak sistemlerin öldüğünü, maç başında diziliş ve takım savunması haricinde çok önemli olmadığını düşünüyor. İki forvetle oynayıp rakip kaleye gidemeyen, 5-4-1 dizilip baskı kuran takım olur diyor. Gçeen sene tek forvete sadık kalmamızın sebebi biraz da Almeida imiş, fakat Bilic'in favori sistemi -seçmek zorundaysa- 4-4-2.
*Demba Ba'nın sakatlığı sıradan bir sakatlık, önümüzdeki günlerde takımla çalışmaya başlayacak.
*Avrupa Ligi'nde gruptan çıkmayı hedefliyoruz doğal olarak, ama bu hedefin düşüklüğü "ayakları yere basan" takım olma dürtüsünden ileri geliyor. Fakat Beşiktaş'ın bu seneki önceliği kesinlikle ligde şampiyonluk.
*Sakatlıkların birincil sebebi, gerek tesislerdeki, gerek Atatürk Olimpiyat Stadı'ndaki saha koşulları. Cumartesi birinci antrenman sahamızda çalışmaya başlayacağız ama genel olarak koşullar kötü.
*Atınç ile Ümit Karaal böyle çalışmaya devam ederlerse çok iyi oyuncular olacaklar diyor Bilic. A2 takımı ile yaptığımız karşılaşmada gençlerin performansını da beğenmiş. Forvet Furkan'ın ismini saydı mesela. Gençlerin oluşturacağı bir çekirdek üzerine takım kurma fikri (günümüz Barcelonası, 90'ların Manchester United'ı) çok hoşuna gidiyor tabii ki, fakat gençler iyi değilse de bu iş olmaz diyecek kadar realist.
*Muhammed Demirci'nin potansiyelini beğeniyor, fakat mental olarak gelişim göstermesini bekliyor çünkü geçen sene sezon başladığında "kilitlenmiş" gibiymiş. Musa Muhammed konusunda takımla çalışmadan kararını vermek, kesin konuşmak istemiyor. "Genç oyuncu oynamak zorunda, oynamazsa yaşlı oyuncu olur" diyerek oyunculara ya oynama fırsatı vereceğini, ya da kiralık göndereceğini belirtti. İyi oynamayan genci, sırf genç oynatmak için oynatmayacak.
*"Kazandığınız son maç kadar iyisinizdir." Beşiktaş ile ilgili geleceğine dair iddialı konuşmak istemedi, bu konuda Ali Ece'nin ısrarlı sorularına karşın.
*Önder Özen'in ayrılma sebebi ben değilim, oyuncular konusunda inişli çıkışlı bir ilişkimiz oldu fakat kişisel olarak aramız çok iyi dedi. Özen'in oyuncu tercihleri konusunda söyledikleri -akla Eneramo vs. geliyor- ile bu sözlerin paralelliği dikkat çekici.
*Program boyunca üç defa "inşallah" demesi de gülümsetti.
*Beşiktaş şampiyonluğun favorisi mi sorusuna güzel bir cevap verdi: Şampiyonluk için tabii ki mücadele edeceğiz, bunu garanti edemeyiz ama her maç mücadele edeceğimizi garanti edebiliriz gibi mealen. Takımın psikolojik hazırlığının nasıl yapılacağını, "önce bu maç" disiplininin süreceğini gösteriyor. Tabii teori illa pratiğe yansımaz, fakat teorinin isabeti dahi önemli geçen seneki mental düşüşü düşünürsek. "Bu sene iyi başladık, ama geçen sene daha iyi başlamıştık." dedi. Takımın ayaklarını yere bastırmak istiyor, "maç maç düşünmeliyiz" mantalitesini oturtmak istiyor.
*Kadronun geçen sene daha geniş olduğunu kabul etti, fakat bu sene daha dengeli olduğunu vurguladı ve bunun bir plan dahilinde olduğunu belirtti. Geçen sene mesela Eneramo'nun performansının nasıl gittikçe düştüğünü örnek verdi. Bu sene mümkün mertebe rotasyon yapılacağını söyledi, Mersin karşısında Sivok ve Cenk tercihlerini böyle açıkladı. Genelde Türkiye'de rotasyon denince akla "kupa maçında yedekleri haldır huldur oynatmak" gelir ama böyle iki-üç değişiklik ile herkesin optimum yükleneceği bir anlayışa gidilecek rakibe göre belli ki.
*"Neden Trabzonspor Pazar oynuyor da, biz Pazartesi oynuyoruz?" sorusuyla, durumun farkında olduğunu da gösterdi.
*Türkiye'nin çok duygusal bir ülke olduğunu, derbi maçlarından sonra takımın toparlanamadığını bahsetti. Rotasyon planlamasını, 20 oyuncuyu hazır tutma hesabını bu açıdan da açıklıyor. Gerçi "bir sağ bekim daha olsun isterdim" diyerek mesajı tekrar verdi ama "30 tane oyuncumuz olsun, oynatmadan paralarını verelim mutlu olsunlar olmaz, biz Manchester City değiliz"(mealen) diyerek nasıl bir seçim yaptığını anlattı.
*"Manchester United stoperlerinin hepsi sakatlanınca Carrick'i oraya koydu, kaybetti ama gidip o yüzden iki stoper daha almadılar" manasına gelen destekleyici bir açıklama da getirdi sağ bek konusuna. Serdar, Necip, İsmail var, Atiba var, hadi hepsi sakatlandı, Veli var, Sivok var dedi. Yukarıdaki rotasyon mantığı ile uyuşuyor bu düşünce yapısı. Kulübün finansı vurgusunu da tekrar tekrar yaparak "bu kadar ekmekle bu kadar köfte yeriz" dedi.
*Serdar geçen sene Galatasaray maçındaki hatasının etkisinden uzun süre kurtulamamış. Bilic Serdar'ı yetersiz bulmuyor, çalışma disiplinini seviyor fakat psikolojik olarak hazır olmadığını da belirtiyor. Serdar kesinlikle rotasyon dışında değil ama. Lâkin Serdar'ı kesinlikle önlibero olarak düşünmüyor, bu da ortasaha için kesiciliğe değil pas dağıtımına daha çok önem verdiğini gösteriyor bence.
*"Savunmaya çalışırsınız, golü satın alırsınız." ilkesinden bahsetti. Bu sene forvete yatırım bu yüzden yapılmış, yani Bilic "ben bu takıma savunma yapmayı öğreteceğim ama kaliteli ayaklar kaliteli hücumu getirecek" diyor. İngiltere'den de şu sözü örnek verdi: "Forvetlerin 50 golü aşamazsa şampiyon olamazsın, 20 golü aşamazsa küme düşersin."
*Sosa'yı taktiğe göre dört hücum bölgesinde de kullanacak. Duran topları kullanacak bir başka da ayak, özellikle şut kısırlığımıza çare olmasını bekliyoruz gibi. Oğuzhan-Olcay-Gökhan-Kerim-Sosa 5'lisinden 3'ünü seçip kullanacağız gibi bir izlenim aldım ben. Henüz hazır değil, "kurtarıcı" da değil ve hazır olunca rotasyona girecek.
*Genel olarak sistemlerin öldüğünü, maç başında diziliş ve takım savunması haricinde çok önemli olmadığını düşünüyor. İki forvetle oynayıp rakip kaleye gidemeyen, 5-4-1 dizilip baskı kuran takım olur diyor. Gçeen sene tek forvete sadık kalmamızın sebebi biraz da Almeida imiş, fakat Bilic'in favori sistemi -seçmek zorundaysa- 4-4-2.
*Demba Ba'nın sakatlığı sıradan bir sakatlık, önümüzdeki günlerde takımla çalışmaya başlayacak.
*Avrupa Ligi'nde gruptan çıkmayı hedefliyoruz doğal olarak, ama bu hedefin düşüklüğü "ayakları yere basan" takım olma dürtüsünden ileri geliyor. Fakat Beşiktaş'ın bu seneki önceliği kesinlikle ligde şampiyonluk.
*Sakatlıkların birincil sebebi, gerek tesislerdeki, gerek Atatürk Olimpiyat Stadı'ndaki saha koşulları. Cumartesi birinci antrenman sahamızda çalışmaya başlayacağız ama genel olarak koşullar kötü.
*Atınç ile Ümit Karaal böyle çalışmaya devam ederlerse çok iyi oyuncular olacaklar diyor Bilic. A2 takımı ile yaptığımız karşılaşmada gençlerin performansını da beğenmiş. Forvet Furkan'ın ismini saydı mesela. Gençlerin oluşturacağı bir çekirdek üzerine takım kurma fikri (günümüz Barcelonası, 90'ların Manchester United'ı) çok hoşuna gidiyor tabii ki, fakat gençler iyi değilse de bu iş olmaz diyecek kadar realist.
*Muhammed Demirci'nin potansiyelini beğeniyor, fakat mental olarak gelişim göstermesini bekliyor çünkü geçen sene sezon başladığında "kilitlenmiş" gibiymiş. Musa Muhammed konusunda takımla çalışmadan kararını vermek, kesin konuşmak istemiyor. "Genç oyuncu oynamak zorunda, oynamazsa yaşlı oyuncu olur" diyerek oyunculara ya oynama fırsatı vereceğini, ya da kiralık göndereceğini belirtti. İyi oynamayan genci, sırf genç oynatmak için oynatmayacak.
*"Kazandığınız son maç kadar iyisinizdir." Beşiktaş ile ilgili geleceğine dair iddialı konuşmak istemedi, bu konuda Ali Ece'nin ısrarlı sorularına karşın.
*Önder Özen'in ayrılma sebebi ben değilim, oyuncular konusunda inişli çıkışlı bir ilişkimiz oldu fakat kişisel olarak aramız çok iyi dedi. Özen'in oyuncu tercihleri konusunda söyledikleri -akla Eneramo vs. geliyor- ile bu sözlerin paralelliği dikkat çekici.
*Program boyunca üç defa "inşallah" demesi de gülümsetti.
30 Nisan 2014 Çarşamba
Slaven Bilic Üzerine
Beşiktaş'ın şartları belli, dünya futbolundaki konumu belli. Dolayısıyla burada teknik direktörlük yapmanın Avrupa'nın üst düzey kulüplerinde aynı görevi yapmaktan daha başka gereksinimleri var. Son dönemde Bilic üzerine yapılan tartışmalar da alevlenmiş görünüyor, ben gördüğümü yorumlayayım.
Beşiktaş teknik direktöründen Pep Guardiola veya Jose Mourinho gibi, dönemin taktik anlayışlarına yeni boyutlar getiren bir anlayış ortaya koymasını bekliyor muyuz? Cevabımız hayır. Çünkü Beşiktaş'ın kalibresi, bu taktik anlayışları ortaya koymaya yetmiyor. Beşiktaş oyuncusu, genel olarak taktik tutmuyor, karmaşık, aykırı düşüncelerle başarılı olamıyor çünkü onları algılayıp uygulayabilecek kapasitesi yok. Dolayısıyla, biz Beşiktaş teknik direktöründen basit, kolay anlaşılır ve uygulanabilir taktik çeşitlilikten başkasını talep ediyor değiliz. Zaten Beşiktaş özelinde Samet Aybaba ve Slaven Bilic mukayesesi yaptığımızda, taktik anlamında çok daha başka bir yola girildiğini, çok daha modern, çok daha çağı yakalayan bir yolda yüründüğünü söyleyebilmek kolay değil. Evet, bunun denemeleri dönem dönem yapılıyor ama başarı sağlanamıyor. Öyleyse, bizim Beşiktaş teknik direktöründen, taktik zeka beklentimiz yok. Biz burada mecarayı değil, basiti arıyoruz.
Teknik direktörlüğün önemli ayaklarından biri de, oyuncu yönetimi. Buradaki profesyonellik düzeyi, Avrupa'nın epey aşağısından olduğundan, oyuncularla başka türlü ilişkiler kurulması, zorunluluk. Avrupa'da belki gerekmez ama burada hafiften dayakçı hoca olma durumu var. Bilic öyle bir karakter değil. Muhtemelen kendi oyunculuğunda en nefret ettiği teknik direktör tipi, dayakçı hoca tipiydi. Tavırlarından, yaklaşımından bunu anlıyoruz. Bunun takımda bir takım olumlu ve olumsuz etkileri olabiliyor. Malum bar kurşunlanmasını da yaşayabiliyorsunuz, futbolcu-hoca ilişkisinde inanılmaz bir sıcaklık da hissedebiliyorsunuz. Türkiye'de çok işlememekle birlikte, Bilic'in tavırları elbette daha insancıl geliyor ve adamın bu tavrı yüzünden kendisini eleştirmek bana acımasızca geliyor.
Genel olarak teknik direktörden beklentiler bunlardır. Taktik bilgisi üst düzey olacak, oyuncularıyla doğru ilişkiler kuracak, düzgün bir karakter olacak, çalışma disiplini olacak, ciddi olacak, hedefleri olacak ve kaliteli bir ekibi, oyuncu gözü iyi olacak... Bilic'te bunlar yok diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz. Bugün bir teknik direktöre yapılabilecek en kolay eleştiri, oyunu okuyamama eleştirisi. Aslında bir de hocaya sormak lazım. Elde taktik tutmayan oyuncular olunca, hocanın oyunu okuması ne işe yarıyor diye... Belki bir dokunur, bin ah işitiriz Bilic'ten... Benim gördüğüm o en azından.
Şimdi, "Bilic gitsin, çünkü" diye başlayan cümlelere dönelim. Gelecek yeni hocadan Bilic'in yapmadığı neyi talep edeceğiz? Yoksa Lucescu gibi efsanelere mi sığınacağız, son 10 yılda yaptığımız gibi. Lucescu mevcut kadroyu kaçıncı yapardı diye soralım mesela? Lucescu harika bir hoca, bu ayrı mesele. Takımı da o kurmuş değil ama Eneramo alınırken ne diyecekti Lucescu? Yok almayın dese, kulübün mevcut yapısı içinde nasıl varolabilecekti? Yok, Eneramo'yu alın dese, ne kadar bizim bildiğimiz Lucescu olabilecekti?
Futbol takımları topyekün camialarla başarılı olabiliyorlar. O camiaların ürettiği yönetim kurulları, taraftarlar ve oyuncular. Bakmayın oyuncuların profesyonel olduklarına, büyük çoğunluğu geldikleri kulübün şeklini alırlar... Alıyorlar zaten. Sadece onlar değil, teknik direktörler de. Sizin teknik direktörünüze ne kadar sağlıklı çalışma alanı sağladığınız, onun başarısının temel belirleyicisi bence.
Bir teknik direktörün "Eneramo iyi oyuncu, bunu alın demesi", ancak gerizekalılıkla açıklanabilir ki ben buna Bilic özelinde ihtimal dahi vermiyorum. Özetini söyleyeyim, düzgün işlemeyen kulüp yapısında başarılı bir teknik direktörlük yapmak bence mümkün değil. Bilic özelinde olan da bu.
Bilic kusursuz bir teknik direktör değil elbette. Öncelikle, tecrübesi gerçekten az. Bunu da klişelere dayanarak değil, 1 sezonun muhasebesini yaparken görüyorum. Saha kenarında çok fazla pozisyon odaklı yaşıyor, büyük resmi de görmekte bazen zorlanıyor, bu da gerçek. Lakin adam sempatik. Adam ciddi. Adam disiplinli. Hissediyorsun ki, mağlubiyete gerçekten üzülüyor, futbolculardan da fazla... Galibiyeti ve başarıyı bu kadar isteyen adamın kulübün çıkarı dışında adım atmayacağını gördüğünde de rahatlıyor insan. Oradan geri dönüp Eneramo'ları istemiş olamayacağına emin olabiliyorum. Dolayısıyla, Eneramo gibiler kapıdan girdiğinde, Lucescu gibiler de taça çıkıyor zaten. Konu dışı.
Beşiktaş'ın düzeltmesi gereken 1. konu; Eneramo'lar konusu... Faili meçhul transferler meselesi. Çünkü faili meçhul transferler, teknik direktörün de değerlendirilmesinin yolunu kapatıyorlar. Ben şimdi Bilic'i nasıl eleştireyim?
Ben bu kısımları geçtim artık. Bilic disiplinli ve istekli bir adam. Taktik dehası değil ama futbol vizyonu olan bir teknik adam. İyi profesyonel ve iyi bir marka yüzü. Bilic'i bugün gönderirsen, "kötü hoca" sıfatıyla gönderirsin. Takımda tutar ve devam edersen, bu takımı bugünden daha başarılı yapacağı belli. Ben Bilic sempatizanı değilim, ilk geldiği günden bugüne. Bu kriterlere uyan başka bir sürü teknik direktör vardır, bir goygoya binildi ve Bilic geldi. Artık sabır zamanı. Evet, tecrübesizdi, evet Beşiktaş'ta yenile yenile tecrübe kazanacak ve evet biz buna eyvallah diyeceğiz. Şu an bunun tartışılacağı dönemde değiliz çünkü. Unutmayalım, dünyanın en iyi teknik direktörü diye getirdiğin adam da, yapılanması doğru kurgulanmamış bir kulüpte vasat teknik direktörlük bile yapamaz. Ha, biz Bilic'ten bir mucize, bir başkaldırı, bir direniş bekliyorsak, o olmayacak belli oldu.
Bilic, yaptığı hataların açıklamasını yapmalı ve göreve devam etmeli. Tıpkı Önder Özen gibi...
Beşiktaş teknik direktöründen Pep Guardiola veya Jose Mourinho gibi, dönemin taktik anlayışlarına yeni boyutlar getiren bir anlayış ortaya koymasını bekliyor muyuz? Cevabımız hayır. Çünkü Beşiktaş'ın kalibresi, bu taktik anlayışları ortaya koymaya yetmiyor. Beşiktaş oyuncusu, genel olarak taktik tutmuyor, karmaşık, aykırı düşüncelerle başarılı olamıyor çünkü onları algılayıp uygulayabilecek kapasitesi yok. Dolayısıyla, biz Beşiktaş teknik direktöründen basit, kolay anlaşılır ve uygulanabilir taktik çeşitlilikten başkasını talep ediyor değiliz. Zaten Beşiktaş özelinde Samet Aybaba ve Slaven Bilic mukayesesi yaptığımızda, taktik anlamında çok daha başka bir yola girildiğini, çok daha modern, çok daha çağı yakalayan bir yolda yüründüğünü söyleyebilmek kolay değil. Evet, bunun denemeleri dönem dönem yapılıyor ama başarı sağlanamıyor. Öyleyse, bizim Beşiktaş teknik direktöründen, taktik zeka beklentimiz yok. Biz burada mecarayı değil, basiti arıyoruz.
Teknik direktörlüğün önemli ayaklarından biri de, oyuncu yönetimi. Buradaki profesyonellik düzeyi, Avrupa'nın epey aşağısından olduğundan, oyuncularla başka türlü ilişkiler kurulması, zorunluluk. Avrupa'da belki gerekmez ama burada hafiften dayakçı hoca olma durumu var. Bilic öyle bir karakter değil. Muhtemelen kendi oyunculuğunda en nefret ettiği teknik direktör tipi, dayakçı hoca tipiydi. Tavırlarından, yaklaşımından bunu anlıyoruz. Bunun takımda bir takım olumlu ve olumsuz etkileri olabiliyor. Malum bar kurşunlanmasını da yaşayabiliyorsunuz, futbolcu-hoca ilişkisinde inanılmaz bir sıcaklık da hissedebiliyorsunuz. Türkiye'de çok işlememekle birlikte, Bilic'in tavırları elbette daha insancıl geliyor ve adamın bu tavrı yüzünden kendisini eleştirmek bana acımasızca geliyor.
Genel olarak teknik direktörden beklentiler bunlardır. Taktik bilgisi üst düzey olacak, oyuncularıyla doğru ilişkiler kuracak, düzgün bir karakter olacak, çalışma disiplini olacak, ciddi olacak, hedefleri olacak ve kaliteli bir ekibi, oyuncu gözü iyi olacak... Bilic'te bunlar yok diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz. Bugün bir teknik direktöre yapılabilecek en kolay eleştiri, oyunu okuyamama eleştirisi. Aslında bir de hocaya sormak lazım. Elde taktik tutmayan oyuncular olunca, hocanın oyunu okuması ne işe yarıyor diye... Belki bir dokunur, bin ah işitiriz Bilic'ten... Benim gördüğüm o en azından.
Şimdi, "Bilic gitsin, çünkü" diye başlayan cümlelere dönelim. Gelecek yeni hocadan Bilic'in yapmadığı neyi talep edeceğiz? Yoksa Lucescu gibi efsanelere mi sığınacağız, son 10 yılda yaptığımız gibi. Lucescu mevcut kadroyu kaçıncı yapardı diye soralım mesela? Lucescu harika bir hoca, bu ayrı mesele. Takımı da o kurmuş değil ama Eneramo alınırken ne diyecekti Lucescu? Yok almayın dese, kulübün mevcut yapısı içinde nasıl varolabilecekti? Yok, Eneramo'yu alın dese, ne kadar bizim bildiğimiz Lucescu olabilecekti?
Futbol takımları topyekün camialarla başarılı olabiliyorlar. O camiaların ürettiği yönetim kurulları, taraftarlar ve oyuncular. Bakmayın oyuncuların profesyonel olduklarına, büyük çoğunluğu geldikleri kulübün şeklini alırlar... Alıyorlar zaten. Sadece onlar değil, teknik direktörler de. Sizin teknik direktörünüze ne kadar sağlıklı çalışma alanı sağladığınız, onun başarısının temel belirleyicisi bence.
Bir teknik direktörün "Eneramo iyi oyuncu, bunu alın demesi", ancak gerizekalılıkla açıklanabilir ki ben buna Bilic özelinde ihtimal dahi vermiyorum. Özetini söyleyeyim, düzgün işlemeyen kulüp yapısında başarılı bir teknik direktörlük yapmak bence mümkün değil. Bilic özelinde olan da bu.
Bilic kusursuz bir teknik direktör değil elbette. Öncelikle, tecrübesi gerçekten az. Bunu da klişelere dayanarak değil, 1 sezonun muhasebesini yaparken görüyorum. Saha kenarında çok fazla pozisyon odaklı yaşıyor, büyük resmi de görmekte bazen zorlanıyor, bu da gerçek. Lakin adam sempatik. Adam ciddi. Adam disiplinli. Hissediyorsun ki, mağlubiyete gerçekten üzülüyor, futbolculardan da fazla... Galibiyeti ve başarıyı bu kadar isteyen adamın kulübün çıkarı dışında adım atmayacağını gördüğünde de rahatlıyor insan. Oradan geri dönüp Eneramo'ları istemiş olamayacağına emin olabiliyorum. Dolayısıyla, Eneramo gibiler kapıdan girdiğinde, Lucescu gibiler de taça çıkıyor zaten. Konu dışı.
Beşiktaş'ın düzeltmesi gereken 1. konu; Eneramo'lar konusu... Faili meçhul transferler meselesi. Çünkü faili meçhul transferler, teknik direktörün de değerlendirilmesinin yolunu kapatıyorlar. Ben şimdi Bilic'i nasıl eleştireyim?
Ben bu kısımları geçtim artık. Bilic disiplinli ve istekli bir adam. Taktik dehası değil ama futbol vizyonu olan bir teknik adam. İyi profesyonel ve iyi bir marka yüzü. Bilic'i bugün gönderirsen, "kötü hoca" sıfatıyla gönderirsin. Takımda tutar ve devam edersen, bu takımı bugünden daha başarılı yapacağı belli. Ben Bilic sempatizanı değilim, ilk geldiği günden bugüne. Bu kriterlere uyan başka bir sürü teknik direktör vardır, bir goygoya binildi ve Bilic geldi. Artık sabır zamanı. Evet, tecrübesizdi, evet Beşiktaş'ta yenile yenile tecrübe kazanacak ve evet biz buna eyvallah diyeceğiz. Şu an bunun tartışılacağı dönemde değiliz çünkü. Unutmayalım, dünyanın en iyi teknik direktörü diye getirdiğin adam da, yapılanması doğru kurgulanmamış bir kulüpte vasat teknik direktörlük bile yapamaz. Ha, biz Bilic'ten bir mucize, bir başkaldırı, bir direniş bekliyorsak, o olmayacak belli oldu.
Bilic, yaptığı hataların açıklamasını yapmalı ve göreve devam etmeli. Tıpkı Önder Özen gibi...
Etiketler:Gürcan Ulusoy,Slaven Bilic | 20
Yorum
26 Eylül 2013 Perşembe
Cezalar belli oldu: 4 maç seyircisiz, Bilic 3 maç yok
Daha Tahkim süreci de olacak bu kararın, o yüzden kesin bir şey yok, fakat an itibariyle görüntü bu.
Normalde seyircisiz oynama cezasına karşıyım -hoş alternatifi olan "kadın ve çocuk seyirciye oynatma" saçmalığına hiç girmeyeyim şimdi- ve kulüplerin ve olayda rolü bulunmayan seyircilerin yerine bireylerin teker teker ciddi şekilde cezalandırılması gerektiğini savunuyorum. Şu noktada kim gözaltına alındı ise serbest bırakıldı ve bir dava süreci olacak mı, olmayacak mı bilmiyoruz. Aynı hata tekrar yapılıyor.
Bu girişi yaptıktan sonra, görüşlerime geçeyim: Beşiktaş Kulübü'nün yapacağı en iyi şey bu olayı arkasında bırakmaktır. Fatih Terim'in istifası ile gündemin çalkalanması çok iyi bir tesadüf oldu, o sinerjiyi kaybetmeyelim. Bu olaydan ceza alacağımız malûm idi, kulübün haklarını da sonuna kadar savunmalıyız, fakat olay bir "kan davası" hâline gelirse bu medya ile baş edemeyiz.
Bu noktada Ahmet Nur Çebi'nin açıklamalarına bakmak lâzım hızlıca: Baştaki "kişilerin eylemleri kulübe ve diğer taraftarlara mâl edilemez, Beşiktaş önlemini almıştır, suç duyurusunda bulunmuştur" vurgusu gayet yerinde. Bunun yanında, "önümüzü kesmeye mi çalışıyorlar?" sorusunun takımın psikolojisine yansımaması çok önemli, o yüzden bunun dile getirilmesi konusunda endişelerim var. Evet, Türkiye'de futbolda konuşmazsan tepene çıkılması olasılığı yüksek, fakat bu kadar erken bu havaya girilmesi de çok optimum değil.
Beşiktaş'ın Rize maçını seyircisiz oynayacak olmasına bardağın dolu tarafından bakmak çok zor değil. Maçın oynanacağı yer ve takımların kimliğinin, mevcut gerilim ve çıldırmışlık hâlinde nasıl bir tepkime yaratacağı meçhuldü, o riski ortadan kaldırmış olduk. Bir de bir seyircisiz oynama cezası kupa maçına denk gelirse, ve Tahkim de cezada indirime giderse, bu epizodu hayırlısıyla arkamızda bırakmış oluruz.
Beşiktaş taraftarı olarak, takımın arkasında durmanın tam sırası şimdi. Sezon başında girdiğimiz havadan çıkmayalım, o bile yeter.
Normalde seyircisiz oynama cezasına karşıyım -hoş alternatifi olan "kadın ve çocuk seyirciye oynatma" saçmalığına hiç girmeyeyim şimdi- ve kulüplerin ve olayda rolü bulunmayan seyircilerin yerine bireylerin teker teker ciddi şekilde cezalandırılması gerektiğini savunuyorum. Şu noktada kim gözaltına alındı ise serbest bırakıldı ve bir dava süreci olacak mı, olmayacak mı bilmiyoruz. Aynı hata tekrar yapılıyor.
Bu girişi yaptıktan sonra, görüşlerime geçeyim: Beşiktaş Kulübü'nün yapacağı en iyi şey bu olayı arkasında bırakmaktır. Fatih Terim'in istifası ile gündemin çalkalanması çok iyi bir tesadüf oldu, o sinerjiyi kaybetmeyelim. Bu olaydan ceza alacağımız malûm idi, kulübün haklarını da sonuna kadar savunmalıyız, fakat olay bir "kan davası" hâline gelirse bu medya ile baş edemeyiz.
Bu noktada Ahmet Nur Çebi'nin açıklamalarına bakmak lâzım hızlıca: Baştaki "kişilerin eylemleri kulübe ve diğer taraftarlara mâl edilemez, Beşiktaş önlemini almıştır, suç duyurusunda bulunmuştur" vurgusu gayet yerinde. Bunun yanında, "önümüzü kesmeye mi çalışıyorlar?" sorusunun takımın psikolojisine yansımaması çok önemli, o yüzden bunun dile getirilmesi konusunda endişelerim var. Evet, Türkiye'de futbolda konuşmazsan tepene çıkılması olasılığı yüksek, fakat bu kadar erken bu havaya girilmesi de çok optimum değil.
Beşiktaş'ın Rize maçını seyircisiz oynayacak olmasına bardağın dolu tarafından bakmak çok zor değil. Maçın oynanacağı yer ve takımların kimliğinin, mevcut gerilim ve çıldırmışlık hâlinde nasıl bir tepkime yaratacağı meçhuldü, o riski ortadan kaldırmış olduk. Bir de bir seyircisiz oynama cezası kupa maçına denk gelirse, ve Tahkim de cezada indirime giderse, bu epizodu hayırlısıyla arkamızda bırakmış oluruz.
Beşiktaş taraftarı olarak, takımın arkasında durmanın tam sırası şimdi. Sezon başında girdiğimiz havadan çıkmayalım, o bile yeter.
Etiketler:Cezalar,Galatasaray,PFDK,semioticus,Shelbyl,Slaven Bilic | 13
Yorum
27 Haziran 2013 Perşembe
Slaven Bilic ve Futbol Felsefesi Üzerine
Bilic'in karizması ve kişiliği hakkında devamlı konuşuluyorken, futbol anlayışı ve bilgisi üzerine konuşabilen çok az insan var. Yazılı ve görsel basında, wikipedia üzerinden bile ulaşılabilecek sıradan biyografik bilgiler haricinde veri yok.
Hırvatistan milli takımında yakaladığı başarının ardından Lokomotiv Moskova takımında oldukça kötü bir sezon geçirmesi, Bilic'in kulüp takımları için doğru bir hoca olmadığı düşüncesini de beraberinde getirdi. Rus oligarkların para saçarak Avrupa piyasasında söz sahibi olmaya çalıştığı takımlardan kurulu bir ligde başarılı olamaması, Bilic seçimine gölge düşürmemeli. Bu noktada, kış mevsiminde boşa yanan kalorifer peteğini bile planlayan Önder Özen'in profesyonel seçimine saygı göstermek gerekiyor. Zira Özen'in , bir taraftar algısıyla muhalif tavrı ve küpesi üzerinden teknik direktör seçmesi söz konusu olamaz.
Bilic'in futbol felsefesi üzerine fikir sahibi olabilmek için 2012 Avrupa şampiyonası öncesinde ( Haziran 2012 ) kendisiyle yapılmış olan röportajı okumak gerekli. Türkçe çevirisini bulamadığım için çevirmek zorunda kaldım.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hırvatistan'ın her kupayı kazanabilecek potansiyelde olduğunu söylemiştiniz. Bu söyleminizde ne kadar gerçekçisiniz ?
Bana deli diyebilirsiniz fakat ben realist bir insan olduğumu düşünüyorum. Geçtiğimiz 5 yılda biz en iyi 10 milli takımdan biri olduk. FIFA bu sonucu forma tasarımına göre değil, belli resmi sonuçlara göre belirledi. Eğer biz sakatlıklardan kurtulur ve hazırlanmak için yeterli zamana sahip olursak, herkesle çekişebilecek güce sahip oluruz. 2008'de Türkiye'ye karşı 1 dakika daha dayanabilmiş olsaydık yarı finale erişmiş olacaktık ancak bunu başaramadık. Sıradaki turnuva için bunu başarabilecek güce sahip olduğumuzu düşünüyorum. Şampiyonayı kazanabiliriz. Çünkü takımımın karakterini biliyorum. ( Oldukça şanssız bir grupta yer almışlardı, İtalya ve İspanya'yı geçemeyerek turnuvaya veda ettiler. Aynı grupta geçildiği iki takım da final oynamış , İspanya şampiyon olmuştu. )
Turnuvaya hazırlanmak için bu kez gerçekten yeterli zamanınız var mı ?
Yeterince zamana sahip olduğum için oldukça mutluyum. Hırvatistan küçük bir ülke , bu yüzden geniş bir havuzdan oyuncu seçmemiz mümkün değil ve hemen hemen tüm oyuncular ülke dışında oynuyor. Elemeler devam ederken hazırlanmak için birkaç günümüz oluyordu birlikte çalışabilmek için. Bu yüzden bazen geçici çözümler bulmak zorunda kaldık. Fakat sonunda kendi problemlerimizi çözebilmek için yeterli zamanımız var. Belki tüm problemlerimizi çözemeyeceğiz ancak gelişimimizi sağlayabilmek için ve güçlü bir şekilde reaksiyon gösterebilmek için elimizden geleni yapacağız. Bununla birlikte bizim oyuncu grubumuz oldukça pozitif bir grup. Birlikte oynamayı seven bir ekip yarattık.
Görebildiğimiz kadarıyla, bir stratejist olarak bilinen formasyonlardan çok, özel taktiklere vurgu yapan, kişisel talimatlara daha çok önem veren bir tarzınız var. Buna katılır mısınız ?
Benim kişisel görüşüm, bu spesifik formatlar yavaş yavaş kullanımdan kalkıyor. Çok fazla uzman da benim görüşümü destekliyor. Oyuncuların topla hareketini belirlemek gittikçe zorlaşıyor. Saha içerisindeki akışkanlık bence çok daha önemli. Eğer siz takımınızın kompakt olmasını istiyorsanız, her bir hattınızın bir diğerine yakın kalmasını sağlamalısınız. Boşlukları ortadan kaldırdığınızdan emin olmalısınız. Ancak bu şekilde takımınızı sıkı hatlar üzerinden kurgulayabilirsiniz. Tabi kalite her zaman sizin açık noktalarınızı bulacak ve sizi cezalandıracaktır.
Bunları söylerken klasik sistemli bir oyunun daha az önemli olduğunu söylemiyorum. Organizasyon her zaman için herşeyin besleyicisidir. Fakat sizin sağlam bir oyun sisteminiz yoksa, doğaçlama yapmak sadece anarşi getirir. Bu anarşi bazen size çok iyi sonuçlar getirebilir. Hatta normal sisteminizle yakalayabileceğiniz başarıların bile ötesine geçebilirsiniz, ancak bu sadece kısa süreli bir başarı olarak kalmaya mahkumdur. Uzun süreli bir çözüm getirmez.
Hırvatistan her zaman güçlü bireysel oyunculara sahip olmuştur. Boban, Prosinecki ve Asanovic ile 98 Dünya Kupasında 3. olmuştunuz. O dönem bu oyuncularla birlikte sahip olduğunuz oyun anlayışı, şu anki taktik görünümüzünü ne kadar etkiledi ?
Çok fazla. Ben o zaman Hırvatistan'ın ne denli güçlü bir karaktere sahip olduğunu görmüştüm. Şu anda da bireysel kalitesi üst seviyede olan futbolcularımız var. Benim niyetim bireysel yeteneğiyle fark yaratan futbolcuların etrafına bir sistem inşa etmek değil aynı zamanda bu oyuncuları sistemin bir tarafına tıkıştırmak niyetinde de değilim. O tarz oyunculara mevcut oyun planımız içerisinde kendi özelliklerini ön plana çıkaracakları bir açıklık yaratmayı hedefliyorum.
Uluslararası arenada yeri geldiğinde beş, hatta altı adet ofansif özellikli oyuncuyu aynı anda oynatmakla bilinen birkaç menajerden birisiniz. Devamlı hücum düşünen birisi olduğunuz için mi yoksa elinizdeki oyunculardan dolayı böyle bir zorunluluk hissettiğiniz için mi ?
Bu tamamıyla pragmatik bir karar. Tabiki daha çok pasa dayalı, pozisyon bolluğu yaratan bir sistemi defansif bir sisteme tercih ediyorum. Fakat sisteminizi belirlerken elinizdeki oyuncuların yapısına da dikkat etmeniz gerekiyor. Hırvatistan milli takımını çalıştırmaya başladığımda , yardımcı hocalarımla birlikte oyuncu havuzumuzu değerlendirdik ve daha çok hücum özellikli oyuncuların varlığını farkettik. Daha sonra da , bizden daha güçlü takımlara karşı, elimizdeki ofansif oyuncularla oynamanın, bize daha fazla fayda sağlayacağı sonucuna ulaştık. Eğer bunun tersi yönünde bir karar vermiş olsaydık bu bizim için iyi olmayacaktı, futbolcular da mutsuz olacaktı.
Biz ofansif oyuncuları daha fazla kullanıyor olsak bile, sağlam bir defans kurgusu oyunumuz için vazgeçilmezdir. Bizim oyunumuzu besleyen şey de bu defansif oyundur. Uzun zamandır insanların söylediği birşey var ; hücum oyuncuları defansın başlangıç noktasıdır diye. Fakat bu söylem oyuncuları motive etmek için söylenmiş bir söz diye düşünüyorum. Bununla birlikte hücum oyuncuları ,defansif görevlerini de yerine getirmek zorunda. Biz takım olarak 2 forvet olarak oynadığımızda çok daha tehlikeli bir takım oluyoruz ancak defansif olarak bu 2 forvetin oldukça çalışması gerekiyor. Elemelerde Türkiye'ye karşı Olic ve Mandzukic'in yaptığı gibi. ( O maçın geniş özeti )
Jelavic Rangers ve Everton'da olağanüstü bir sezon geçirdi ancak milli takımda aynı başarıyı henüz yakalayamadı. Sizin oyun sisteminizi onun oyun anlayışına göre kurmanız için bazı öneriler geliyor , bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Bizim oyun sistemimizi Jelavic üzerine kurmamız gerektiğini düşünmüyorum. Jelavic, takım içerisindeki herhangi bir futbolcudan daha yukarıda değil. Jelavic çok iyi bir oyuncu. Modern futbolda klasik bir 9 numara. Dar alanda skoru değiştirebilecek yetenekleri var. Onun gibi oynayabilmek, bir forvet için en zor şeylerden biri bugünlerde. İnsanlar bana devamlı onun United'a karşı 2 gol atmışken neden Gürcistan'a atamadığını soruyor ve bizim oyun planımızı değiştirmemiz gerektiğini söylüyor. Bunun sebebi belli. Jelavic United'a karşı ceza sahasında 3 oyuncuyu karşısında görüyor ve oluşan boşlukları iyi kullanıp sonuca gidebiliyor. Bu konuda iyi bir oyuncu , ancak biz Gürcistan'a karşı oynadığımızda rakip cezaalanında 8 futbolcu var. Bizim her atağımızı 8 oyuncuyla savunuyorlar. Dünya üzerindeki hiçbir oyun sistemi, böyle kapalı bir savunmaya karşı hücum oyuncularının işini kolaylaştırmaz.
Ayrıca, Jelavic bizim takımızıda, Everton'da aldığından çok daha fazla top alıyor. Jelavic'in, Everton'da birlikte oynadığı Hibbert ile gayet iyi bir uyumu var. Ben Everton için oynuyorken Hibbert genç takımda oynuyordu ve şu anda Everton'daki kariyerinden dolayı da büyük mutluluk duyuyorum. Fakat bizim takımımızda Srna topla birlikte ondan çok daha iyi ve aynı zamanda onun Everton'da yaptığından çok daha fazlasını yapıyor. Şunu da ilave etmeliyim, Jelavic'in görevi sahada sadece gol atmaktan ibaret değil. Rakipler onun ne kadar tehlikeli bir oyuncu olduğunu bildiği için önlem alıyorlar, bu da bize ileride pres yapmamız için ekstra alan yaratıyor.
Dünya futbolundaki global trendleri takip eden birisiniz ve iş formasyona geldiği zaman, esnek bir formasyonla da başarılı olunabileceğini kanıtladınız. Avrupa şampiyonası için hangği taktiksel sürprizlerle hazırlandınız ?
Futbol son yıllarda çok hızlı bir şekilde yön değiştirdi ve bu değişikliğe ayak uydurmak, takımınızı yeni futbol düzenine göre geliştirmek zorundasınız. Hazırlanmak için yeterli süremiz var ve her türlü değişikliği yapabiliriz
Sizi, oyun fikrinizin oluşmasında en çok etkileyen şey neydi ?
Taktik olarak farklılıklar gösterir her maç. Şampiyonlar ligindeki Chelsea- Liverpool maçını düşünün. Mourinho ve Benitez arasında bir satranç oyunu gibiydi. Gol , atanı haklı çıkarıyordu. Daha sonra Guardiola Barcelona ile çok kritik değişiklikler yaptı. Onun oyun anlayışına ilgi duymuyorum ama saygı duyuyorum. Diğer antrenörlerin oyun anlayışı için bir devrim yolu açtı. Kabul ediyorum Barcelona daha önceden de atak futbol oynuyordu. Cruyff ve Rexach tiki takayı getirmişti Barcelona'ya. Ancak Barcelona, Guardiola döneminde oynadığını gibi daha önce hiç oynamamıştı. Bu oyun haliyle diğer hocaların üzerinde de büyük etki bıraktı. çünkü herkes en iyi sistemi kurma peşinde. Dünyadaki çoğu takım şu an hücum futbolu oynayabilmek için çabalıyor, defansif oynayabilmek için değil. Hatta İtalyan takımları bile bunu uygulamak istedi. ( Inter ve birkaç Serie A ekibini bunun dışında tutuyorum ) Bu oyun anlayışı , Guardiola'dan sonra daha popüler oldu.
Şu an nerdeyse herkes skordan daha fazlasını bekliyor. Bu durum sizin nasıl oynayacağınız konusunda çok önemli. Taraftarlar başarı geldiği sürece hemen hemen herşeyi kabul eder. Fakat uzun süreçte insanlar skor kazanımının yanında eğlenmek de isteyeceklerdir. Neden futbola bağlı olduklarını ve bu sporu sevdiklerini farkedeceklerdir. Hırvatistan'da devamlı bir şekilde pozitif oyunu düşünüyoruz.
Çünkü bu şekilde oynarsak, işlerin bizim için çok daha kolaylaşacağının bilincindeyiz.
Takım elemeler sürecinde oldukça zorlu bir dönemden geçiyor ve taraftarlar pek optimist gözükmemekte.
Hırvatistan'ın genelinde atmosfer pek iyi değil. Çünkü ulusal ligde bazı skandallar patlak verdi. Fakat bunu bir dezavantaj olarak algılamıyorum. İtalyan'lar 2006'daki şike skandalından sonra dünya kupasını kazandı. Medya üzerinden negatif enerji yüklendiği doğru. Bazen bu eleştiriler haklıyken bazen de yersiz olabiliyor. Ne olursa olsun ben taraftarlarımızdan Avrupa şampiyonasında destek bekliyorum.
Luka Modric'in en iyi seviyede olması, sizin için ne kadar kritik ?
Eğer başarılı olmak istiyorsak tüm oyuncularımız en iyi performansını vermek zorunda. Fakat çok belli ki, herkes Luka'dan çok fazla şey bekliyor. Luka, bizim oyunumuzu rakibe kabul ettirmemiz için, pas oyunu ve ritmiyle çok kilit bir oyuncu. Tottenham'da da durum farklı değil. O iyi oynadığı zaman, tüm takım iyi oynuyor. Luka da sorumluluğunun ve ne kadar önemli olduğunun farkında ve bu baskıdan çekinmiyor.
İngiltere'nin şansı ?
İngiltere'nin başarılı olabilmesi için takım içerisindeki kişisel problemleri çözmesi gerekiyor. Ciddi diyalog problemleri var ve bu problemler devam ettikçe başarılı olamazlar. Ancak birliktelik sağlanırsa, kaliteli oyuncularıyla uluslararası başarının gelme ihtimali var.
İlk maçınzı İrlanda'ya karşı oynayacaksınız. Nasıl bir maç bekliyorsunuz ?
Çok zor maç. Onların bütün maçlarını analiz ettim. Defansif disiplinleri olağanüstü. Oyunu domine ediyorsunuz, topa sahip oluyorsunuz ama size gol atmanız için fırsat tanımıyorlar. Çok sıkı çalışmamız gerekiyor. Sıkı durmalıyız ve her dönen top için ayrı ayrı savaşmalıyız ,sabırlı olmalıyız. Gergin olmamalıyız çünkü İrlanda tek bir pozisyonla bile canınızı acıtabilir. Duff, McGeady, Long ve Keane gibi kontra atağa uygun kaliteli ayaklara sahipler.
Bir teknik adam olarak, İngiltere'de futbol oynadığınız dönemden ne öğrendiniz ?
Beni en çok etkileyen şey, baskı ve özgürlük arasındaki inanılmaz dengeydi. Baskı her işte çok önemlidir. Bir gazeteci eğer baskı altındaysa daima daha iyi bir iş çıkarır veya çok ciddi bir kurum için çalışıyorsa, o kurumun ağırlığı için ciddi bir iş yapması gerekir. Bu baskının pozitif enerjiye dönüşmesi için o işi yapmayı istemek lazım. Zorunluluk hissetmek değil. İngiltere, bu denge konusunda en iyisi.
İngiltere'de tek bir maçı kazanabilmek için bile çok ciddi emek vermek gerekiyor. Baskı çok üst seviyede fakat bu baskı sizi negatif şekilde etkilemiyor. Zorunluluk olarak görmüyorsunuz. Medya bazen zalim olabiliyor ancak İngiliz medyası kendine ait bir dil oluşturmayı başardı. Premier Lig'de korkunun ve negatif hissiyatın üzerinden gelmeyi öğreniyorsunuz. Bazen dehşet veren bir ortamda kendinizi bulsanız da motive bir şekilde kendinizi takıma adayabiliyorsunuz.
Sizi bir antrenör olarak en çok etkileyen kimdi ve ondan neler öğrendiniz ?
Aslında teknik adam olmaya dair bir niyetim yoktu. Bir gün Hajduk Split'ten bir telefon aldım ve telefona cevap verdim. Daha sonra da teknik adamlık hastalığına yakalandım. 2 sene boyunca metodlarını öğrenebilmek adına Wenger ve Lippi'den eğitim aldım. Bu 2 büyük hocadan öğrendiklerim, futbolcularımla olan iletişim adına çok önemliydi. Futbolcularınızın size saygı göstermesi için zalim bir görüntü sergilemek zorunda değilsiniz. İhtiyacınız olan tek otorite, bilginin otoritesi olmalı. Aynı zamanda Winfried Schäfer, Harry Redknapp , Walter Smith ,Miroslav Blazevic gibi isimlerden de çok şey öğrendiğimi farkettim.
Turnuva tamamlandıktan sonra Lokomotif Moskova'nın başına geçeceksiniz.Bu, milli takımı önümüzdeki turnuvada nasıl etkiler ?
Şu an için aklımda olan tek şey Euro 2012. Onun haricinde düşündüğüm hiçbirşey yok. Kendi ülkenizin milli takımını çalıştırmak, bir antrenörün ulaşabileceği en üst noktalardan birisidir ve bununla gurur duyoyorum. Bundan sonraki kariyerimde de bunun ifade ettiği anlama yaklaşacak bir macera yaşayacağımı düşünmüyorum. Burdaki görevim tamamlandıktan sonra kendimi yüzde yüz olarak yeni görevime adayacağım. İlk başarısızlıkta pes etmediğim için gururluyum. İkinci başarısızlığımda ya da beşinci kez belli noktalarda başarısız olunca gitmem gerektiğini söyleyenler oldu. Ancak ben bir loser gibi ayrılmak istemedim. Kendimi her zaman için bir milli takım hocasından çok, kulüp hocası olarak görmekteyim. Bu hırsımı hiç kaybetmedim ve dört, beş yıldan beri kulüplerin benimle ilgilenmesi mutlu ediyor.
İngiltere'e bir takım çalıştırmanız gerektiğini söyleyen çok fazla insan var. Günün birinde İngiltere'de çalışır mısınız ?
İngiliz hayranı olduğumu itiraf etmeliyim. Hırvatistan'ı çalıştırmaktayken İngilitere'deki büyük kulüplerden teklif aldım ancak ben kalmayı seçtim. İngilitere'de çalışmayı muhakkak isterim çünkü eşsiz bir futbol kültürü var. Diğer tüm ülkelerden farklı bir kültür. Fakat meydan okunmasından da korkmuyorum. Benim için önemli olan çalışmış olduğum ülke veya lig değil, kulübün potansiyelidir.
Büyük bir kulüpte çalışmaya başladığınızda, her gün üzerinizde baskı hissedeceksiniz. Bu baskıyla başa çıkmaya hazır mısınız ?
Her yeni iş, beraberinde problemleri getirir. Uyum sorunları getirir. Fakat şu an yaşadığım baskının yanında bunu hiç abartmıyorum. 6 yıllık Hırvatistan antrenörlüğünün baskısı çok daha başka. Bu bambaşka bir olay. Annem beni izliyor, çocuklarım izliyor, komşularım izliyor. Dediğim gibi bu tür baskılarla başa çıkmak , verdiğim kararların sorumluluğunu alabilmem lazım.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Etiketler:selman özçelik,Slaven Bilic | 56
Yorum
25 Haziran 2013 Salı
Bilic İle Görüşmelere Başlandı
Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş.'den Kamuyu Aydınlatma Platformu'na gönderilen açıklama şöyledir:
"Slaven Bilic ile Profesyonel Futbol Takımımızın Teknik Direktörlüğü konusunda görüşmelere başlanmıştır. "
Yeni hocamızı tanıyalım:
Etiketler:Önder Özen,selman özçelik,Slaven Bilic | 19
Yorum
22 Nisan 2013 Pazartesi
Teknik direktör hususu
"Teknik direktör arayışları başladı" haberleri çıkmaya başladı. İsmail Er ve Orhan Yıldırım tayfasının haberlerine güvenilmeyeceği için, bu konuda daha makbul kaynakların haberlerine itimat etmek lazım ki, bunlardan birisi de NTVSpor olsa gerek eğrisiyle doğrusuyla. Onların haberine göre, Beşiktaş'ın belirlediği 4 aday Rijkaard, Bilic, Zico ve Favre imiş.
Eğer bu haber sahih bilgi ile yapıldıysa, Beşiktaş yönetiminin ya ciddi bir kafa karışıklığı var, ya da şu an rota belirlemeye çalışırken PR çalışması yapıyorlar. Bu 4 ismin 4'ünün de birbiriyle alakası yok.
Rijkaard, daha önceki Türkiye tecrübesi sebebiyle buraya duru bir halde gelmeyecek, Türkiye ortamını kaldıramayacağı da belli. Rijkaard idealist bir hoca, elindeki malzemeyi kendi belirlemez ise sıkıntı olur.
Zico desek, çalıştırdığı ve nispî başarı yakaladığı takımlar hep Fenerbahçe, Bunyodkor, CSKA gibi geniş maddi imkanları olan takımlar oldu; CSKA, Olympiakos ve Irak milli takımı tecrübeleri de iyi bitmedi. Şu haldeki Beşiktaş'a uygun bir isim demek zor.
Bilic, rock star tadındaki imajı ve de kariyerinde Türkiye'ye karşı birkaç highlight olması sebebiyle bizim medyanın ısrarla dolandırdığı bir isim, lakin kulüp bazındaki ilk ciddi tecrübesi olan Lokomotiv Moskova ile başarıya ulaştı demek güç, zira takım 10. sırada an itibariyle. Beşiktaş, teknik direktör hususunda risk alacak pozisyonda değil.
4. isim ise en mantıklısı: Lucien Favre. FC Zürih'e yıllardan sonra şampiyonluk getiren, İsviçre'de iki yıl üst üste yılın menajeri seçilen, Hertha Berlin finansal sıkıntılarla boğuşurken dahi takıma çok iyi futbol oynatan, Borussia Monchengladbach'ı ligin dibindeyken alıp ilk 4 arasına sokan bir hoca. Kariyerinde sürekli başarı olmasının yanı sıra, kendisi hakkında yazılanlar "akıcı ve dinamik bir futbol oynatması" ve "genç oyunculara güvenip onları parlatması" (tanıdık geliyor mu?) Marco Reus ve Gökhan İnler'in kariyerindeki yükselişlerde onun imzası olduğu söyleniyor.
Beşiktaş yönetiminin yapması gereken, isme değil, karaktere bakmak olmalı. Beşiktaş'ın hocasının şu sorulara nispeten olumlu yanıt verebilmesi lazım:
- Baskı ortamında başarılı oldunuz mu?
- Düşük bütçeli takım çalıştırdınız mı, performansınız nasıldı?
- Genç oyuncular konusunda tutumunuz nedir?
- Hedef belirlerken mıy mıy mı edersiniz, net mi olursunuz?
Sene başında Samet Aybaba tercihini nispeten iyi bulmamın sebebi, burada 3. soruya olumlu yanıt vereceğini düşünmem, 2. soru uyarınca da vasatın üstü bir performans göstermiş olması idi. Olmadı, gençleri kazanma yolundan günü kurtarma adına vazgeçti, baskı ortamını kaldıramadı.
Beşiktaş'a şimdi net, kısa vadedeki sapmalardan etkilenmeyecek bir teknik direktör lazım. Kürkçü dükkanına gene dönersek, gene gelecek adına "bütçe planlaması" haricinde bir kazanım yaratamazsak, kulübün aklen küçülmesi devam eder, kalten'in aşağıda yazdığı gibi çocukları kaybederiz.
Bu takıma heyecan lazım. Bu heyecan oluşunca garip tavırlarla onu yok edecek biri değil.
Kaydol:
Kayıtlar
(Atom)
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...7 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...8 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldı...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...12 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...13 yıl önce
-
-

