.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Teknik Direktörler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Teknik Direktörler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Eylül 2017 Cuma

Şenol Güneş ile Geleceğimiz



Son zamanlarda olaylara, olgulara, kişilere ilişkin değerlendirme yapılırken bir kutup seçiliyor ve genelde yeterince emek verilmeyen fikirlerle o kutbun ‘gereği’ yapılıyor. İnsanlar bir ‘ön karar’ veriyor. Bu ön kararı etkileyen makul sebepler oluyor elbette ama daha sonra detaylı bir değerlendirme yerine ön kararın içi dolduruluyor. Konu futbol olduğunda durum farklı değil. Beşiktaş’ın teknik direktörü Şenol Güneş de bu yaklaşımdan payını almış gibi. Seveni asla toz kondurmuyor. Bir şekilde en baştan beri memnun olmayanı her eksikliği ona bağlıyor.

Bu yazıyı hazırlarken amacım Şenol Güneş’i kapsamlı değerlendirecek detaylı bir dosyadan ziyade geçmişini hatırla(t)mak, değerlendirmeye yardımcı ve hareket noktası olmak. İki yıl üst üste şampiyon olmuşuz; nereden çıktı bu değerlendirme diyenler olabilir.  Bence tıpkı atağa kalkarken kaptırılan toplarda olduğu gibi tehlikeli bir döneme girdik. Evet, ataktayız ama gelen başarılarla daha fazla kontrat altına girildi ve takım yaşlandı. Yani başarıya daha fazla mahkûm hale geldik ve de rakiplerimiz de başarı gelmezse epey zedelenecek bir durumda. Yani bir gol daha atıp biraz rahatlamazsak stresli günler geçirebiliriz. Ama o golü atarsak hegemonya yolu sonuna kadar açılır.

Önce geçmiş; Şenol Güneş’in aktif spor hayatında kaleci olarak 15 yıllık Trabzonspor kariyeri var. Trabzonspor ile yakın ilişkiler içerisindeki Akçaabatsebatspor haricinde başka bir takımda oynamamış. 35 kez milli olmuş. En uzun süre gol yememe rekorunu kırmış. 6 kez şampiyonluk yaşamış. Epey parlak bir kariyeri var ve bu kariyer içerisinde başarıyı da başarılı olma baskısını da tatmış. Trabzonspor ağırlığı teknik direktörlük döneminde de görülmüş. Trabzonspor’dan başka 90’lı yıllarda Bolu, İstanbulspor, Sakarya ve Antalya ile kısa süren ve çok da parlak olmayan deneyimler yaşamış. Trabzonspor’u ise 4 farklı dönemde çalıştırmış. İlki bir yıl süren ve tecrübesine göre fena sonuçlanmayan deneyim, yeni transfer ünlü kaleci Jean-Marie Pfaff arasında çıkan sorun nedeniyle istifa ile sonuçlanmış. Bunu bir yere not edelim. 1993-1996 yılları arasında süren ikinci dönemde önce bir üçüncülük sonra iki ikincilik ve bir Türkiye Kupası var. Özellikle 82 puan topladığı ve Fenerbahçe ile çekiştiği 95-96 sezonu için ‘finali yapamadığı’ konusunda eleştirildiğini de bir not olarak düşelim. 4. Yılında ise kaybedilen bir Beşiktaş maçı sonrası dördüncü sırada iken görevden ayrılması da ayrı bir (hatta iki) ironi. Hele takımın son yıllardaki hali düşünülünce. Trabzon’daki üçüncü dönemi ise bir yıldan bile kısa ama oraya da bir ikincilik sığmış. Son olarak 2009’da dönüş Trabzon’a. 3 yıldan biraz daha uzun bir dönem. Önce Türkiye Kupası, sonra bir lig ikinciliği (olaylı sezon; 82 puan) ve bir lig üçüncülüğü var. Şenol Güneş futbolu bırakalı 30 yıl olmuş ve bu dönemde Trabzonspor 5 kez ikinci olabilmiş 4’ü onun yönetiminde. Tek bir dönem olsa başka parametrelerden de bahsedilir haklı olarak ama Trabzonspor’un onsuz neredeyse hiç başarılı olamaması bize bir fikir verebilir.
Şenol Güneş’in kariyerindeki en önemli basamak ise hiç kuşkusuz milli takım yılları. 2000-2004 yılları arasında çalıştırdığı Milli Takım’da bir Dünya Kupası üçüncülüğü ve bir de Konfederasyonlar Kupası üçüncülüğü var. Dünya kupasında çokça eleştirilmişti ama geçen sürece ve Milli Takım’ın ‘başarı’larına baktığımızda biraz haksızlık edildiği kesin. Diğer taraftan o üçüncülükte enteresan biçimde turnuva öncesi bizde dünya sıralamasında yukarıda olan hiçbir takımı yenememiştik. Bunun yayından Brezilya ile iki kez başa baş oynadığımızı hatırlatmak da doğru olur. Ardında Avrupa Şampiyonası elemelerinde play-off maçında Letonya’ya kaybettiği için istifa eder. Daha sonra Kore liginde FC Seoul’de 3 yıl çalıştı. Burada iyi anılan bir dönem geçirmiş olsa da yine 2.’likten yukarı çıkamadı. Diğer taraftan önce hiç ilk ikiye girememiş bir takımdı Seoul. Ancak sonraki dönemde 3 kez şampiyon olabildi. Beşiktaş öncesi son olarak Bursaspor’da görmüştük Şenol Hoca’yı. Burada göze hoş gelen bir futbol oynattı. Bursa’ya son dönemde aldığı en fazla puanı tattırdı. Ancak sonuç olarak 6.’lık bir başarı olsa da göz alıcı bir sonuç da değildi. 

Hocanın kariyerinde ön plana bazı notlar var. Genel olarak gole yatkın takımlar yapıyor. 1996’daki 2.’likte ya da Bursa sezonunda en çok gol an takımı çalıştırmış. Ancak yeri geldiğinde daha az gol atıp yiyen sezonları da olmuş (2010-2011). Yani hoca için ‘hücuma dayalı oyunu sever’ genelde doğru bir tabir olabilir ancak bu onun ayrılmaz bir parçası değil. Kazanmak için bunda değişiklikler yapabiliyor. Ayrıca forvetleri genelde çok gol atıyor. Takım çok gol attığı için de olabilir ama 3’ten fazla sayıda gol kralı çıkarması özel bir anlam çıkarmayı da sağlayabilir.

Çalıştırdığı takımlarda 3 kez Avrupa Kupalarında ön elemede zayıf takımlara elenmiş. Bizdeki sezon başı eleştirileriyle birleştirildiğinde bu durum bize takımlarının sene başında forma girmelerini çok istemediği gibi bir sonucu çıkarıyor. Röportajlarda da sezon başı kamplarını ağır geçirdiğini, idmanlarının da pek sevilmediğini söylemişti.

Hocaya ilişkin ‘eğitici antrenör’ gibi bir yaklaşım var. Ancak ‘Şenol Güneş’in parlattığı yıldızlar’ olarak adı geçen oyuncular genelde (Emre Taşdemir gibi istisnalar hariç) belirli bir yeteneği olan kendilerinden beklenen çıkışı yapamamış ve kısmen de anlayış olarak yetersizlikleri olan tipte oyuncular. Genç yıldız adaylarından Enes Ünal, Şenol Güneş Bursaspor’unda bir önceki yıldan daha az dakika almıştı. Yani hoca takım için o an lazım olacak şekilde alabileceğinin en iyisini almaya çalışan bir karakter. Bir Tigana değil. Ya da Fatih Terim, Mustafa Denizli gibi şapkadan tavşan çıkarmaya da meraklı değil. Çok daha realist, ana odaklı ve (genç) oyuncu yetiştirme gibi bir misyon edinmiyor kendine. Nagelsman’a göre koçluğun %30'u taktik; %70'i sosyal yeterlilik. Bence sadece koçluğun değil genel olarak yöneticiliği/liderliğin de önemli bir kısmı insan yönetimi. Birçok açıdan zor bir topluluk olan futbol takımı oyuncularını idare edebilmek ise adeta sanat. (Bu kavramı ‘Yönetim bir bilim midir, sanat mıdır’ gibi tartışmalara atfen kullanmıyorum) Sonuç olarak hocanın oyun yönetimi ayrı bir tartışma ama oyuncu yönetiminde üst düzey seviyelerde. 

Oyun anlayışı olarak verilere ulaşabildiğimiz 2009 sonrası dönemde %90’dan fazla 4-2-3-1 oynatmış. Bir dönemin modern sistemiydi. Hala çok kullanılıyor ama özellikle yeniliklerin çıktığı Almanya ve İngiltere’de çok düşünülmüyor; oralarda farklı sistem denemeleri var. Şenol Hoca ise bu denemelere pek yaklaşmıyor. Şu anda bizim oynadığımız oyunun ya da dizilişin ‘old school’ kaldığı yönünde eleştiriler bence makul olacaktır. Diğer yerli hocalarla kıyasladığımızda -kıyasımız Mustafa Denizli, Fatih Terim olduğunda- en ‘yeni’lerden biridir muhtemelen. Yeniliğe açık bir yapısı olduğu hissettiriyor ama bu ‘yeni’liği güncel mi: Soru işareti.

Röportajlarda ise ağırlıklı olarak topa sahip olmayı istediği ve pasla oyuna hükmetmeyi düşündüğünü belirtiyor. Ancak bunun imkânları konusunda kimi zaman sahadaki oyuncuları yorumlamasında sorunlar olabiliyor. Şenol Güneş gibi belirli bir oyun isteği olan ama bunun için oyuncularla çok fazla uğraşmayan ve oyunculardan ne alabilirse onu almaya çalışan bir hocanın saha içinde oyun aklı yüksek oyuncularla çalışması faydayı maksimize edecektir. Zaten hocanın ‘oyuncu mu sistem mi?’ sorusuna her ikisi de cevabı vermesi;  kafasında bir sistem olsa da oyuncuyu ona uydurmaya çalışmaması bu potansiyel faydayı daha iyi açıklıyor. Zira transferlerde de çok fazla oyuncu ismi vermiyor. Muhtemelen Türkiye’deki teknik direktörler ile menajerler arasındaki birçoklarınca var olan sorunlu ilişki nedeniyle. Bu da yönetime önemli bir görev yüklüyor. Sadece iyi oyuncu almak değil aynı zamanda uygun oyuncu almak konusunda. Şu ana kadarsa yönetim iyi oyuncuya odaklanmış (bu kadarı bile geçmişe göre çok ileride elbette) durumda. Bu yıl biraz farklı gibi görünüyor; bu da umut verici. Röportajlar demişken hocanın iletişim ve kendini ifade etmek konusunda biraz eksik kaldığını düşünüyorum. Bir iletişim danışmanı ile çalışmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Basın toplantılarında da bazen gereksiz gerginlikler içinde olabildiğini de görüyoruz. Arka planı bilmediğimiz için haklı sebepleri vardır muhtemelen ama yine de bu noktaya da dikkat edilmeli.

Hocaya ilişkin önemli eleştirilerden biri takıntılı, inatçı ve muhafazakâr olması yönünde. Ben bu görüşe karşı ortalarda bir yerde duruyorum. Ancak ‘olmuş’ teknik direktörlerin çok azının kariyerinin belli bir noktasından sonra esneklikler gösterebileceği gerçeğini de vurgulamak gerekiyor. Belki -son günlerde de çok konuşulan- yardımcı hoca burada bir açılım sağlayabilir. Eski Beşiktaş yıldızlarındansa taktik/teknik anlamda kendini geliştirmiş, yeniliklere açık bir yardımcı hoca daha faydalı olabilir. 

Yerli oyunculara iltimas geçtiği ya da hemşericilik yaptığı gibi eleştirilere ben çok katılmıyorum; kendisi de bunlara tepki gösteriyor. Zaten böyle bir yaklaşım kendini riske atmak olur. Aynı kalitede gördüğü iki oyuncu arasından yerliyi seçebilir; bu da takım içi etki düşünüldüğünde anlaşılır bir tercih. Genel yapıya bakılmadan tek tek oyuncu üzerinden yorum yapmak sağlıklı olmayabilir.

Sonuç olarak oyuncu yönetimi üst düzey olan bir teknik direktör. Ancak oyun yönetimi ile ilgili eleştiriler var. Bu eleştirilerin başında Beşiktaş’ın oyuncu takımı olması geliyor. Gerçekten 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası’ndaki Türkiye’yi andıran bir durum da görmüyor değiliz. Fena olmayan bir savunma var. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan yetenekli oyuncular var. Bunlar belirli ‘an’larda ortaya çıkıyor. Sürdürülebilir gibi görünmese de birileri o ‘an’larda hep çıkıyor ortaya. Ancak uzun vadede ayakta kalacak bir yapı da inşa edilemiyor. Bu eleştiri bence de makul ancak elbette sürekli başarı beklenen bir büyük takımda çalışmak pragmatik ve pratik olmaya yönlendiriyor olabilir. Bu da makul bir karşı argüman. Örneğin Abdullah Avcı’nın Başakşehir’de kurduğu sistemi Beşiktaş’ta kurmak o kadar kolay olmayabilir. Burada çok daha fazla gözetilmesi gereken husus var. Çok daha fazla baskı var. Ayrıca iyi bir oyun planı kurmak sadece teknik direktöre değil aslında tüm bir yapıya bağlıdır. Yapının tamamı iyi bir sisteme uygun mu: Yine soru işareti.

Bence son iki şampiyonluğumuzda en büyük pay hocanın. Ancak başarıyı sürdürülebilir kılmak ve Avrupa’da da önemli başarılar kazanmak istiyorsak; daha sağlam bir yapı kurmak istiyorsak Şenol Güneş’in kendini bir seviye daha aşması gerekiyor dersek yanlış olmaz. Geçmişinden Beşiktaş’a kadar olan serüvenine ve gelişimine baktığımızda bunu yapabileceğini gösteriyor. Ancak enteresan biçimde Beşiktaş içi serüveninde gitgide tutuculaştığı gibi görüntü de yok değil. Başarı büyülüdür, insanlar bunu kaybetmemek için bazen ‘an’a fazla odaklanır. Ama ilerideki başarı çok daha büyük. Üstelik bu başarı hem Beşiktaş hem de Şenol Güneş için yeni ve daha yukarıda bir dönüm noktası olacaktır. Umarım bu dönüm noktasını hep beraber görürüz.

Not: Bu yazı Porto maçından önce hazırlanmıştı ancak gündemi meşgul etmemek için maç sonrası beklendi.
3 Haziran 2015 Çarşamba

Biliç'le Geçen 2 Yıl



Acısıyla tatlısıyla Slaven Biliç ile 2 yoğun sene geçirdik. Dönemin sportif direktörü Önder Özen’in teknik direktör arayışları sırasında “başarmış” ya da “başarma potansiyeli taşıyan” kriterini hatırlarsak Biliç “başarma potansiyeli taşıyan” bir hoca olarak birçoğumuzu heyecanlandırdı. Bu heyecanın ve renkli karakterinin de etkisiyle birçok teknik direktöre göre taraftarca daha çok desteklendi, sahip çıkıldı. Kimisi ise en baştan muhalif olduğu Biliç’e pek ısınamadı, hep eleştirdi. Biz de bu 2 yıl ışığında Biliç’i ve Beşiktaş’ın teknik direktörlük meselesini farklı açılardan son bir değerlendirelim istedik. Gürcan Ulusoy’un Biliç için yaptığı teknik ve detaylı analiz çok değerli. Bizse daha farklı bir yapıyla Biliç’i ele almak istedik. Bu çerçevede aşağıdaki soruları kendi açımızdan yanıtlamaya çalıştık. Sözü daha fazla uzatmayıp soru ve cevaplara bırakalım:

1) Biliç, Önder Özen’le başlayan proje için doğru adam mıydı?

cochise: Önder Özen’le başlayan (ya da başladığını sandığımız) süreç, sorumlulukları dağıtan; kaleci antrenörlüğünden, tesislerdeki yanan lambalara kadar her şeyin ince ince düşünüldüğü ve profesyonelce yönetilen bir kulübe dönüşme hayalini içeriyordu. Burada elbette sportif direktörlük pozisyonu bir hayli önemliydi. Böyle bir projede teknik direktörden beklenen daha limitliydi. Modern futbol anlayışına sahip, oyuncularla iyi bir iletişim kurabilecek, saygı duyulabilecek bir PR yüzü. Bu açıdan Biliç doğru bir isim olabilirdi ama dişlinin diğer parçaları işlemeyince Biliç’in de başarı ihtimali düştü. Sportif direktörlük pozisyonunun bir yıl boş kalması zaten çok umutlandığımız ‘proje’nin belki de sadece bir oyalama/seçim taktiği olduğunu bile düşündürttü. Özetle ‘proje’ var olsa idi Biliç doğru isim olabilirdi ama şu büyük boşlukta parlayabilecek bir isim bence değildi.

övünç: Öncelikle Beşiktaş'ın hangi amaçlarla, neyi düşünerek böyle bir işe girdiğini bir zemine oturtmak lazım. Sadece saha içi bazlı yaklaştığımda ekonomisi zayıf, stadı olmayan  Beşiktaş’ın, zaman içerisinde büyüyecek  bir sistem takımına evrilip, kendi oyuncusunu yetiştiren, ekonomisi parlayanlar ile değil parlatarak geliştirmek isteyen bir yapıyı temel aldığını düşünüyorum. Konuya bu şekilde yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı, proje için 1. derecede önem arz etmeliydi diye düşünüyorum. Biliç'in kariyer hikâyesinde futbolcularla olan arkadaş ortamı onun disiplin konusunda dizginleri biraz elden kaçırdığını gösteriyor. Oyunculara yeni boyutlar katma konusunda çok fırsat yakalayamamış olması bu işi yapamayacağı anlamına gelmez tabi fakat salef aday Prosinecki'nin dahi Kayseri'de oyuncu geliştirme konusunda bir tık üst performans ortaya koymuş olması bile bu konuda alınan riskin yanlışlığına işaret ediyor bence.

2) Biliç'li Beşiktaş, bu projenin neresinde duruyor ?

cochise: Birinci yıl eksilerine rağmen bu projenin önemli bir parçası olarak görüyordum. Ancak ikinci yıl benim hissettiğim proje falan yok, Biliç de her zamanki gibi ‘sadece’ bir teknik direktördü..

övünç: 1. soruda verdiğim cevabın devamını buraya taşıyarak devam edeyim. Konuya yetiştiricilik olarak yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı bence 1. derece önemde olmalıydı. İşin yetiştiricilik boyutuna ise 2 parametreden söz edebiliriz:

       1-altyapıdan ne kadar oyuncu çıkarılabildi?
       2-eldeki oyuncular ne kadar değer kazanabildi?

1. soruya Atınç cevabı vermek mümkündür belki, alt lig tecrübesi olan , yaşı 22 olmuş bir oyuncuyu bu kategoride değerlendirmek doğru olmaz zannımca. Atınç'ın Biliç etkisi ile daha iyi bir oyuncu olduğuna da inanmıyorum açıkçası.

2. soruya baktığımızda ise Gökhan Töre , Olcay Şahan , Veli Kavlak gibi oyuncuların oyunlarını kısmen bir ileri basamağa taşıdığını ve değer kazandıklarını söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu oyuncuların gelişmesinde veya Kerim, Oğuzhan, Ömer , Pedro , Necip gibi adamların olduğu yerde saymalarında Biliç'in etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir sanırım . Bu konuda Beşiktaş eğer ki hedef, 1-2 oyuncudan 1-2 m € kar etmekse, Biliç özelinde hedeflediği noktaya vardı diyebiliriz zira elinde kar edebilerek satabileceği 1-2 oyuncusu var. Hedefin bu olmadığında hepimiz hem fikiriz sanırım.

Madalyonun diğer yüzüne baktığınızda Beşiktaş'ın bir sistem takımına evrilmesi konusunda biraz yol kat ettiği yadsınamaz. Bu konuda her ne kadar farklı düşünüyor olsam da takımın derli toplu bir formasyon, görev tanımı net , ne yapmak istediğini bilen bir yapıya kavuştuğunu söyleyebiliriz. Fakat sistem takımı olmak bununla bitecek bir iş değil. Elbet Önder Özen'in pilot takım, alt yapı takımlarının taktikleri ile ilgili eylem planlarının aktive edilmemiş olması bu noktada 2 senelik kazanımların birçoğunun elden kaçması anlamı taşıyacaktır. Biliç'in A takım teknik direktör sınırlarının çok dışına çıkmadığı göz önüne alındığında işin bu boyutunda bir çuvallama durumu var.


3) Beşiktaş’taki yapısal problemleri vb. göz ardı ederek sadece Biliç özelinde neler doğruydu, daha geniş bir perspektifle en büyük katkıları neler oldu?

cochise: Büyük artısı kompakt, mesafeleri çok iyi ayarlayan bir takım oluşturması oldu. Tabii şunu da kabul etmek lazım; 2. Yılın 2. Devresinde git gide eridi bu anlayış. Avrupa maçlarında önemli takımlara karşı iyi sonuçlar almamızı sağladı bu takım yapısı. Liverpool’u elemek de aslında önemli bir katkıdır. İyi kötü büyük bir hesabı kapattık… Oyuncularla çok iyi iletişim kurdu. Birbirine bağlı, yardımlaşan, mücadele eden bir takım yarattı. 2 ön libero oynaması da bunu kolaylaştırdı ama yine de son dönem haricinde iyi bir takım savunması yarattı da diyebiliriz.

övünç: Bu konuya geçmiş özelinde bakmak bir şey ifade etmiyor sonuç itibariyle ne katmış olursa olsun Beşiktaş 2 sezonu da şampiyonun 8-10 puan gerisinde ve hiç bir kupada çeyrek final yüzü göremeden kapattı . Katma değer olarak geride ne bıraktığını değerlendirmek kendi adıma daha olumlu görünüyor. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğim gibi kağıt üzerinde değer kazanmış bazı oyuncular, Jose Sosa - Edin Terzic gibi profesyonellerin kulübe kazandırılması en önemli katkılarıdır gözümde. Mevcut oyun şablonu belki devam eder ama Beşiktaş'ın aynı anlayış ile sahaya çıkacağını düşünmüyorum bundan sonra. Özellikle de ismi geçen teknik direktörleri göz önüne alırsak. Tabi Liverpool ile görülen hesabı da ayrıca değerlendirmek lazım :)

4) Yine aynı bakış açısıyla en büyük yanlışlar nelerdi?

cochise: Özellikle sportif direktörlük pozisyonu boşa düştükten sonra kendine yerli bir yardımcı istememe konusunda diretmesi. Büyük takım meselesini kavrayamaması, algıyı olumsuz etkileyen açıklamalar yapması. Bazı oyuncuların değerini doğru tahlil edememesi ve bunda fazla diretmesi. Ana planının dışına çıktığında sudan çıkmış balığa dönmesi; pragmatist ve pratik bir oyun anlayışı ortaya koyamaması… Bir de şu örneği vermesem çatlarım; Brugge ilk maçında stoper tercihini tartışırken bu blogdan bir arkadaş Ersan tercihini eleştirirken; hız eksiğinin sorun yaratmayacağı bu maçta sakinliğiyle Pedro oynamalı, daha baskılı oynayacağımız 2. Maçta Ersan oynamalı; ancak bu maçta Ersan kötü oynayacağı için 2. Maçta da Pedro’yu o da o maçta kötü oynayacak yorumunu yapmıştı. Bu birebir gerçekleşen senaryoyu Biliç’in görememesi dâhil olmak üzere Brugge serisi beni ondan en çok soğutan anları yaşattı.

övünç: Bu yanlışlardan maç postlarına yazdığım yorumlarda sıklıkla bahsettim. Ben çoğunlukla büyük oradan ayrılıyorum. Slaven Biliç'in oyun stratejilerini doğru buluyorum, özellikle gole ihtiyacımız olan maçlarda yaptığı değişiklikleri (sonuca etkisinden bağımsız ) olumlu görüyorum. Slaven Biliç maçları kafasında iyi yaşayabilen bunu zemine dökebilen bir adam. Yanlışlıklar seçtiği şablon ile başlıyor bence. Saha içerisinde teknik detaylar en önemli sorunu. Rakibin top kullanmasına izin verme, pres zamanlamaları, pres açıları, Ersan ile oyun kurma ısrarı, kompakt olduğu iddia edilen takımın bu kompaktlığı sadece ülke sınırları dışında sergileyebilmiş olması geçmişinde ofansif orta saha olan Veli yerine Atiba'yı daha sık hücuma yollaması gibi teknik sorunlar benim gözüme çarpıyor. Oyuncu tercihleri konusunda, tamamen kendisi kaynaklı hata aramıyorum açıkçası zaten işin yetiştiricilik boyutunda konuya biraz değinmiştim.

5) Alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevdiğiniz yönler nelerdi?

cochise: Şikâyet edebileceği çok şey olmasına rağmen ağlak bir karakter koymadı ortaya. Futbol dünyasındaki hemen herkesle (malum şahıs haricinde) çok iyi iletişim kurdu. Herkesçe sevilen bir profil çizdi ortaya. Futbolun Türkiye’deki o kavgacı bazen iyice leş hale gelen ortamına sevimli bir yüz kattı. Rakip hocalarla, oyuncularla iyi ilişkiler kurdu. Şu Gökhan Gönül’e yaptığı taç şakası ve Balıkesir maçındaki Ersan’ın kırmızı kart görmesi gerektiğini kabul ederken tereddüt dahi etmemesi hiç çıkmaz aklımdan. Özellikle de Hamza ve İsmail Hocaların benzer pozisyonda “hakem verdiyse karar doğrudur” minvalindeki açıklamalarını düşündükçe.

Övünç: Doğru bildiğini, gördüğünü dürüstçe söyleyen bir yapıya sahip olması , Cochise'ın dediği gibi bahane üretmeden , sevilen bir profil yaratması ve realist yapısı en sevdiğim özellikleriydi.

6) Yine, alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevmediğiniz yönler nelerdi?

cochise: Aslında kendi suçu değil ama imajının futbolun önüne geçmesi biraz rahatsız etti. 4. Hakem itirazlarını abartması da bazen sevimsiz göründü. Düşündükçe de çok bir şey gelmiyor insanın aklına. Herhalde genel anlamda beğeniyor olsam sonsuza kadar kalmasını isteyebilirdim.

övünç: 
Taktiksel muhafazakarlığı, yaptığı bazı gereksiz açıklamalar ( kötü maçlardan sonra bugün iyiydik demesi, Bursa derbisi olayı ) , Beşiktaş'ın oturmuş 3. takım kimliğini kabullenişi ve bunun getirdiği derbi performansı.

7) Biliç nasıl bir ortamda başarılı olabilirdi? Var olan ortamda Biliç haricinde kimleri suçlamalıyız?

cochise: Aslında birinci soruda kısmen Biliç’in nasıl bir ortamda başarılı olabileceğini belirtmiştim. Daha oturmuş bir yapıda sadece teknik direktörlük yapması yetecek bir takımda Biliç başarılı olabilirdi. Yani ya çok profesyonel bir kulüp olmalı ya da Fenerbahçe/Galatarasay gibi ‘diğer işleri’ Başkan vb. yöneticilerin yapacağı; ya da önemli maçlarda/derbilerde gerekli baskıyı seyircinin oluşturacağı kulüplerde daha başarılı olacağını düşünüyorum.

Suçlamamız gereken isimler ise birden çok fazla. Aslında ilk başta Türkiye futbolunun kendisini suçlayabiliriz ama biz Beşiktaş’la sınırlı kalalım. Herkesin bir şekilde sorumluğu var. Siyasete girmek gibi anlaşılmasın ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilip sonra adeta ortada bırakılması (ve hatta kimisinin aleyhinde çalışması gibi) gibi bir Sportif Direktörlük müessesi kurulacak dendi ve Önder Özen öylece ortada bırakıldı. Yani eğer arkasında durulmayacaksa neden böyle işlere girildi. Önder Özen doğru isim miydi bu da ayrı bir tartışma konusu. Onla ilişkili sorunum ise yanlış olduğunu düşündüğü işlere yeterince net karşı çıkmaması idi. En başta ‘Tanrı Parçacığı’ sorusunu geçiştirmemesi gerekiyordu. Bu pozisyona biraz fazla ‘efendi’ kaldı. Yönetim desek bir stat meselesinde bile güven kaybettiler. Deselerdi en başında ‘iki yıl sürecek bu iş’ yalancı çoban konumuna düşmezlerdi. Yani aslında Biliç haricinde suçlayacaklar hiç de az değil ama kabak biraz onuna başına patlamış oldu.

Övünç: Burada pek çok dış faktörden bahsetmek gerekiyor. Mali yapısı kuvvetli, stadı açılmış, lobi yapmasa bile en azından saha dışı faktörleri dengelemiş bir kulüpte başarılı olabilir ama bunlar gerçekleştiğinde bu işi kotaracak onlarca adam var. Şurası kesin, “bağzı” hakemlerin standart tutturmaları sağlanabilseydi bile bu sene özelinde de gereken ortam sağlanmış olabilirdi.

8) Şimdi ne olacak? Teknik Direktörlük için şu anda sadece Lucescu ve Şenol Güneş adı geçiyor. Bu isimler nasıl katkılar sunabilir. Bu isimler olmazsa nereye yöneleceğiz?

cochise: Biliç’in gitmesini isteyip de yerine geleceklerden korkan bu nedenle Biliç’e biraz daha sempatik bakan birçok isim vardı. Gerçekçi olmak lazım ben Beşiktaş’ta iyi bir kulüp yönetimi görebileceğimizi düşünmüyorum. Bu nedenle takımın başına iyi bir yapıya sağlam bir parça olacak isim yerine ‘one man show’ tadında bir ismin daha etkili olacağını düşünüyorum. (Seneye yönetim değişirse bu görüşüm de değişebilir) Bir arkadaşımın da sürekli söylediği gibi şu ortamda hoca arıyorsan Çin’den bile olsa şampiyonluklar yaşamış, büyük takım olmayı bilen bir isim olmalı. Şu anda konuşulan iki isim ise aslında birbirinden bambaşka yapılara sahip. Bu da ayrıca eleştirilmesi gereken husus. Benzeri tutarsızlıkları geçen sene ofansif orta saha arayışı sırasında da görmüştük.

İki isimden yabancı olan yani Lucescu önemli bir marka. Pragmatist, plan değiştirmekten çekinmeyen önemli bir isim. Shaktar’da başardıkları ortada. Kimisi oradaki maddi imkanlara bağlıyor bunu. Oysa Shaktar’da harcattığı bonservis aynı dönemde Beşiktaş’ın harcadığının iki katı. Bonservis gelirleri ise 7 katı. İlk üç yılında bile bir taraftan oyuncu satarken yıllık ortalama 18 Milyon € harcatmış. Örneğin biz geçen yıl 15 Milyon € harcadık. Ama Lucescu’nun gelme ihtimali elbette çok düşük. Bunu da göz önünde bulundurmak lazım.

Diğer aday Şenol Güneş ise Lucescu’nun tam tersine pragmatistten ziyade kafasındaki sistemden vazgeçmeyen bir hoca. Örneğin bu yıl üç büyüklere karşı içerde dışarda aynı oyunu oynattı. Eksisi çok şikayetçi bir yapıya sahip olması, Genel olarak futbol ortamımızda pek saygı görmemesi ve finalleri kaybeden biri olarak değerlendirilmesi. Onun artısı ise değerini bulamamış oyuncuları yeniden parlatmak. Normalde Şenol Güneş’e yukarıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkabilecek olsam da bizde olacağını olamamış, potansiyelli çok oyuncu olduğunu düşündüğüm için faydalı olabileceği görüşündeyim.

övünç : Önder Hoca sene başında istifa edip , 1 sene boyunca koltuğu boş kalıp , projelerini öksüz bırakıldığında zaten 2 senelik emeğin çöpe atılacağı belliydi. Basında dolaşan isimlere baktığımızda yönetimin güvenoyu aradığı ortada. Tartışılmayacak bir isimle eski usul yöneticiliğe devam edecekler. Görünen köy kılavuz istemez, çok ayrı futbol tarzı ve anlayışına sahip iki teknik direktör ile görüşüyorsan ne istediğini bilmiyorsun demektir. Bu tek forvet bakarken hem Micheal Owen  hem Peter Crouch ile görüşmekten farksız. İşler tamamen spontane gelişiyor.

İki hocaya da hayır demem burası kesin fakat bunun adı plansızlıktır , iş bilmezliktir . Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenememesi , porfesyonel bir akıldan destek almadan hareket etme durumu zaten Biliç destekçilerinin en korktuğu şeydi sanırım. Tam olarak kanıksanan şeylerin gerçekleşiyor oluşu üzücü ...

22 Nisan 2013 Pazartesi

Teknik direktör hususu

"Teknik direktör arayışları başladı" haberleri çıkmaya başladı. İsmail Er ve Orhan Yıldırım tayfasının haberlerine güvenilmeyeceği için, bu konuda daha makbul kaynakların haberlerine itimat etmek lazım ki, bunlardan birisi de NTVSpor olsa gerek eğrisiyle doğrusuyla. Onların haberine göre, Beşiktaş'ın belirlediği 4 aday Rijkaard, Bilic, Zico ve Favre imiş.

Eğer bu haber sahih bilgi ile yapıldıysa, Beşiktaş yönetiminin ya ciddi bir kafa karışıklığı var, ya da şu an rota belirlemeye çalışırken PR çalışması yapıyorlar. Bu 4 ismin 4'ünün de birbiriyle alakası yok. 

Rijkaard, daha önceki Türkiye tecrübesi sebebiyle buraya duru bir halde gelmeyecek, Türkiye ortamını kaldıramayacağı da belli. Rijkaard idealist bir hoca, elindeki malzemeyi kendi belirlemez ise sıkıntı olur. 

Zico desek, çalıştırdığı ve nispî başarı yakaladığı takımlar hep Fenerbahçe, Bunyodkor, CSKA gibi geniş maddi imkanları olan takımlar oldu; CSKA, Olympiakos ve Irak milli takımı tecrübeleri de iyi bitmedi. Şu haldeki Beşiktaş'a uygun bir isim demek zor.

Bilic, rock star tadındaki imajı ve de kariyerinde Türkiye'ye karşı birkaç highlight olması sebebiyle bizim medyanın ısrarla dolandırdığı bir isim, lakin kulüp bazındaki ilk ciddi tecrübesi olan Lokomotiv Moskova ile başarıya ulaştı demek güç, zira takım 10. sırada an itibariyle. Beşiktaş, teknik direktör hususunda risk alacak pozisyonda değil.

4. isim ise en mantıklısı: Lucien Favre. FC Zürih'e yıllardan sonra şampiyonluk getiren, İsviçre'de iki yıl üst üste yılın menajeri seçilen, Hertha Berlin finansal sıkıntılarla boğuşurken dahi takıma çok iyi futbol oynatan, Borussia Monchengladbach'ı ligin dibindeyken alıp ilk 4 arasına sokan bir hoca. Kariyerinde sürekli başarı olmasının yanı sıra, kendisi hakkında yazılanlar "akıcı ve dinamik bir futbol oynatması" ve "genç oyunculara güvenip onları parlatması" (tanıdık geliyor mu?) Marco Reus ve Gökhan İnler'in kariyerindeki yükselişlerde onun imzası olduğu söyleniyor.

Beşiktaş yönetiminin yapması gereken, isme değil, karaktere bakmak olmalı. Beşiktaş'ın hocasının şu sorulara nispeten olumlu yanıt verebilmesi lazım:

- Baskı ortamında başarılı oldunuz mu?
- Düşük bütçeli takım çalıştırdınız mı, performansınız nasıldı?
- Genç oyuncular konusunda tutumunuz nedir?
- Hedef belirlerken mıy mıy mı edersiniz, net mi olursunuz?

Sene başında Samet Aybaba tercihini nispeten iyi bulmamın sebebi, burada 3. soruya olumlu yanıt vereceğini düşünmem, 2. soru uyarınca da vasatın üstü bir performans göstermiş olması idi. Olmadı, gençleri kazanma yolundan günü kurtarma adına vazgeçti, baskı ortamını kaldıramadı.

Beşiktaş'a şimdi net, kısa vadedeki sapmalardan etkilenmeyecek bir teknik direktör lazım. Kürkçü dükkanına gene dönersek, gene gelecek adına "bütçe planlaması" haricinde bir kazanım yaratamazsak, kulübün aklen küçülmesi devam eder, kalten'in aşağıda yazdığı gibi çocukları kaybederiz.

Bu takıma heyecan lazım. Bu heyecan oluşunca garip tavırlarla onu yok edecek biri değil.
24 Mayıs 2012 Perşembe

Hoca Faktörü: Kimya ve Akıl

Bu sene basketbol takımımız bize çok önemli bir şeyi öğretiyor, ya da daha doğrusu yeniden hatırlatıyor diyelim. Bu senenin başına kadar "futbol aklı" diye nitelediğimiz, daha sonra ise teknik direktör icraatleriyle aklın a'sına kadar çok yolumuz olduğunu fark ettiğimiz için durduğumuz kavramın uygulamasının, bütün olumsuzluklara kariın nasıl sonuç verebileceğini, mükemmel bir korelasyonla olmasa da Ergin Ataman önderliğindeki basketbol branşında görüyoruz.

Ergin Ataman geçen sezonun ortasında Beşiktaş'ın başında göreve başlamadan önce Twitter'da "Başkanla projelerimizi konuştuk" minvalinde kelam edince çok merak etmiştim nasıl bir projeyle Demirören'i ikna ettiğini, ya da Demirören'in ne tür bir beklentisi olduğunu. Neler olduğunu da ilerleyen zamanlarda gördük: Kendi şirketi sponsor oldu, "yıldız transfer" geldi, yerli oyuncular süründürülmeye devam etti... Ta ki Aralık ayına kadar hala daha "parasını alamayan oyuncular" haberleri çıkıyordu. Yani Beşiktaş basketbol takımının "planlı" bir şekilde bugünlere geldiğini söyleyemeyiz sanırım.

İşte bu noktada çok önemli oluyor koç faktörü. Ergin Ataman, bu plansızlığın, bu zırt pırt değişen/değişmeye müsait kadronun içinde bir istikrar yarattı. Nasıl başardı, içeride olanların ayrıntılarını bilmiyoruz, ama dışarıdan gözüken bu. Peki neler yaptı Ergin Ataman?

- Beşiktaş gibi bir yapılanmada "sistem" peşinde koşmanın anlamsızlığını görüp, "her seferinde bir adım" düşünen bir takım oluşturdu. Beşiktaş'ın kadro ve kulüp yapısında rotasyon, oyun setleri vs. her an anlamsız kalabileceğinden, örneğin Galatasaray gibi bir yapılanmaya gitmedi.

- Yukarıdakini yapabilmek için birbirinin az çok dengi olan, görevini çok iyi bilen ve gerektiği zaman ön plana çıkıp gerektiği zaman geride kalan oyuncular bulmak lazım. Beşiktaş'ın yabancıları da, yerlileri de bu kriterleri mümkün mertebe yerine getirmekteler. Her maçta/organizasyonda farklı oyuncuların ön plana çıkması bunun kanıtı.

- Kısıtlı kadronun başarılı olabilmesi için fiziksel olarak üstünlük şart. Bu konuda Beşiktaş takımının ligin en üstlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. 35+ dakika oynayarak akibin üzerinde kalmak kolay iş değil.

- Bunun haricinde, Ataman'ın her maça uygun strateji belirlemesi, koç olarak esnekliği, basitçe "pota altı dominasyonu, şutunu yaratan oyuncular, maç başında 5 asist verebilecek bir point guard" gibi çok temel bir düzlemde yaklaşım ile olumsuz koşulların içinde en iyi takımı yaratabilmesi muazzam.

Bilinçli bir tercih miydi, yoksa denk mi geldi bilmiyorum, ama Ergin Ataman'ın basketbol aklının (kısa vadeli optimum sorun çözümü) Beşiktaş basketbol şubesinin olanaklarına cuk diye oturması, futbol konusundaki teknik adam seçiminde de örnek alınmalı. Örneğin, ne yazık ki gerçekleşmeyecek gibi duran Rangnick transferi, bu doğrultuda atılmış bir adım olurdu. Bilakis Zico söylentisi ise futbol branşının gelecek planlaması hakkında soru işaretleri yaratıyor.

Eğer basketbolda olduğu gibi ipleri "aklı" olan bir adamın eline bırakırsak, ve planlamayı tüm boyutuyla onun yapmasına izin verirsek futbolda da başarı gelme şansı fazla. Ama basına yansıyan gibi Levent Erdoğan ve diğer yöneticiler/menajerler teknik direktör konusunda kulak/burun/boğaz karıştıracaksa, kankalık ilişkileri ve lobi faaliyetleri işin içine girecekse basketboldaki olumluluğu futbolda görmemiz çok zor gibi duruyor.


31 Mayıs 2009 Pazar

Çokuncu Baskı

Küme düşen Konyaspor, Kocaelispor ve de Hacettepe'nin bir ortak noktası var.
Konyaspor, ligin 3. haftasında 4 puanla 10. sırada. Kaybettiği maç Beşiktaş deplasmanı. Hop, Raşit Çetiner alınan başarısız sonuçlardan dolayı kovulmuş. Yerine kim gelmiş? Giray Bulak. Kendisi 12 gün önce Konyaspor'u başarıdan başarıya koşturduktan sonra zirvede bıraktı tenik direktörlüğü.
Kocaelispor, ligin 4. haftasında 1 puanla sonuncu sırada. O zamana kadar oynadığı takımlardan Gençlerbirliği ile berabere kalmış; Sivasspor'a, Kayserispor'a ve Galatasaray'a yenilmiş. Normal değil mi? Kimine göre değil. Engin İpekoğlu bu sonuçlardan sonra kovulmuş. Yerine kim gelmiş? Yılmaz Vural. Kendisi Kocaelispor'daki görevinden devre arasında istifa ettiğinde takım 9 puanla sonuncu sırada.
Hacettepe, ligin 9. haftasında 8 puanla 15. sıradayken Osman Özdemir kovuluyor. Yerine kim geçiyor? Erdoğan Arıca. Kendisi 22. haftada görevini bıraktığında Osman Özdemir'in Hacettepe'sine 13 haftada tamı tamına 6 puan kazandırmış. (1 galibiyet, 3 beraberlik) Aldığı tek galibiyet ise Ankara Şaibe Ligi'nde Ankaraspor'a karşı.
Bu adamlar hala daha Çetiner, İpekoğlu, Özdemir gibi adamları; CV'lerindeki tüm rezilliklere karşın yiyebiliyorlarsa, buna çanak tutan yönetimlerin düşmesine zerre şaşırmamak gerekir. Allah müstehakını vermiş deyip geçersin. Bu hatalardan ders çıkarmak yöneticiler yerine bana kalıyorsa da çok acayip bir yanlışlık var bu işte der insan.
Joga bonito? Yersen.

Ara