.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Şenol Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şenol Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Ağustos 2018 Cuma

Yakışmıyor Bu Futbol, Yakışmıyor


Podcastlere başladık başlayalı pek buraya maç analizi yapmıyorum ama dünkü utanç verici futboldan sonra bazı şeyleri rakamlarla, görsellerle üstüne basa basa ifade etmek şart. Zira ben son yıllarda, hele Şenol Güneş döneminde Beşiktaş'ın Avrupa'da bu kadar aciz, bu kadar çağdışı, bu kadar çaresiz bir futbol ortaya koyduğunu hatırlamıyorum. Birkaç saat de bekledim bakalım sinirim geçecek mi diye ama hayır, geçmeyecekmiş, düşündükçe daral geliyor, afakanlar basıyor.

Maçın analizine geçmeden önce üstüne basa basa basmak istediğim iki şeye hızlıca değineyim. Birincisi, Beşiktaş 4-2-3-1 oynamaya mecbur değil. 4-2-3-1 bir zamanlar olduğu gibi zamanımızın normu bir diziliş de değil zaten. Şu an Avrupa'nın en iyi takımlarını düşünürsek Manchester City, Tottenham Hotspur ve Juventus gibi o mevkilerin hakkını veren yıldız oyunculara sahip takımlar dışında 4-2-3-1 oynayan kalmadı. Üçlü defans deneyi gibi ekstrem bir şeyin Türkiye şartlarında zaten denenemeyeceği ön kabulüyle yola çıkarsak, artık genel geçer diziliş 4-3-3 (4-1-2-3) diyebiliriz. Daha yeni bir Dünya Kupası izledik, orada da 4-2-3-1 oynamaya çalışan Almanya ve İspanya'nın başına neler geldiğini gördük. Bu taktik gitgide terk edilirken, Türkiye'de kanunmuşçasına uygulanması tek kelimeyle saçmalık. Futbolun trendlerle ilerlediğini düşünürsek artık bu dizilişin getireceği faydalar kısıtlı yani, iki kere iki dört eder.

Hadi diyelim biz akıntının tersine gidip fayda sağlamaya çalışacağız, çünkü ona uygun bir takım kadromuz var ve öyle bir alışkanlığımız var. Gayet makul bir yaklaşım bu, fakat ufak bir sorun var: Böyle bir durum söz konusu değil! Tolgay 6 numara, Oğuzhan 8 numara oynamak istediğini her sene başında en az bir kere dile getirirken Şenol Hoca ya bunları birbirinin ikamesi gibi değerlendiriyor, ya da Tolgay'ı 8'e, Oğuzhan'ı da 10 numaraya tıkıştırmaya çalışıyor. Yani tamam, yeni açılımlar ararsın, bir sorunu çözmek için denemeler yaparsın ama yok yani, kaç sene oldu, bu adamlar kaç yaşına geldi ve tutmuyor bu dikiş.

Sonra ne mi oluyor? LASK Linz maçı rezaleti oluyor. Şimdi görsellere ve rakamlara bakalım. Nereden başlayacağımı da bilemiyorum ya... Sanırım en doğrusu gene 45. dakikada oyundan alınarak fatura kesilen Oğuzhan'ın bu takım için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışarak yola çıkmak. (Not: Grafiklerde Beşiktaş sola doğru hücum etmekte deplasman takımı olduğu için.)

Öncelikle yapılan paslara bakalım. Üstteki, Oğuzhan'ın ilk yarıda yaptığı pasların grafiği. İkincisi Medel ve Tolgay'ın ilk yarıda yaptığı pasların grafiği. Sonuncusu da Medel ve Tolgay'ın ikinci yarıdaki pas trafiği. Şu üç resmi yan yana koyup bakınca, i) Oğuzhan'ın kötü hâlinin -ki takımın ortalamasına kıyasla kötü de değildi- bile orta saha için ne kadar önemli olduğunu, ii) Oğuzhan'ın topu 3. bölgeye taşımada çok kilit bir öneme sahip olduğunu fakat onu 10 numaraya hapsetmenin top taşıma konusundaki yeteneğine ket vurduğunu, iii) buna rağmen Oğuzhan'ın varlığının Medel ile Tolgay'ı da daha akıllı bir şekilde oynattığını (her ne kadar hocamız üçlü orta saha denerse ölecek hastalığına tutulmuş olsa da) görmek çok net mümkün. Medel ile Tolgay'ın ikinci yarıdaki pasları soldan sağa, sağdan sola; lütfedip üçüncü bölgeye bir kere bile buyuramamışlar neredeyse. Rezalet.

Oğuzhan 1. yarı pasları

Medel + Tolgay 1. yarı pasları

Medel + Tolgay 2. yarı pasları

İlk yarıdaki saçmalıklar bununla da kısıtlı değil, zira her ne kadar potansiyeli olduğuna inanmak istesek de Larin'in oyuna hakim olan -yahut olmak zorunda bırakılan- bir takımın 4-2-3-1'inin forveti olabilecek tecrübesi/oyun zekâsı yok. Çünkü kendisi doğru koşuları yapamıyor, arkasındaki oyunculara doğru alanı açamıyor. Larin'in Beşiktaş'taki rolü "dakika 70, Anadolu takımı kapandı sağlı sollu saldırıyoruz, ceza sahasını karıştıracak birileri lâzım" olabilir ancak. Bunu da Oğuzhan ve Larin'in ilk yarı ısı haritalarını kıyaslayarak anlayabiliriz. Ki zaten ilk yarı boyunca rakip ceza sahasında sadece 6 (altı!) defa topla buluşabilmişiz. Ha, ikinci yarıda durum düzeldi sanmayın, o sayı da 5 (beş!!!))

Oğuzhan 1. yarı ısı haritası

Larin 1. yarı ısı haritası

İkinci yarıdaki aciz oyunumuzun bir başka göstergesi de Pepe-Roco stoper ikilisinin yaptığı paslar olabilir aslında. İlk yarıda bu ikili genelde orta sahaya yakın bölgelerde pas yapmışlar, ve de genelde orta-uzun mesafeli kros paslarda isabet bulamamışlar. Peki ya ikinci yarı? Şişirilen topları geçtim, hem pasların orijini daha geriden, hem de sağ stoper oynayan Pepe defalarca önündeki adama pas verememiş kırmızı okların yoğunluğundan anlaşılacağı üzere. İnanılmaz bir tablo bu. Neden? Çünkü orta sahada oyun kuracak insan kalmadı! (Bu acziyeti geçen seneki Başakşehir maçından da hatırlayabiliriz.)

Pepe + Roco 1. yarı pasları

Pepe + Roco 2. yarı pasları

Hâlâ daha ikna olmadıysanız bir de Caner'in paslarına bakalım mı? Beşiktaş formasıyla oynadığı en kötü maçlardan birini çıkardı dün Caner. Zaten takıma uyum sorunu yaşaması gayet normal olan Roco'yu kademede defalarca yalnız bıraktığı gibi, defansif hayaletliğini telafi edecek ofansif etkinliğini de göstermedi. Caner'in dünkü pas isabet oranı %67.9 idi, rakip sahadaki pas isabet oranı ise %54.4! Yani rakip sahada kullandığı her iki toptan birini ya dışarı attı, ya rakibe verdi Caner! Yüzde 54 yahu! İlk yarıda da kötü tercihler yapıyordu ama en azından biraz dizginlenmişti. İkinci yarıdaki pas grafiği gerçekten amatör liglere ait gibi. Geçen sene Şampiyonlar Ligi'nde rekor kırmış kadronun şu topu oynuyor olması saçmalık. Kelime haznem yetmiyor şunu anlatmaya.

Caner 1. yarı pasları

Caner 2. yarı pasları

Esas trajedi ise şu: Daha 1. dakikadan itibaren berbat oynayacağı belli olan Caner 90 dakikayı tamamladı dün, çünkü Şenol Hoca'nın aklında Caner vs.nin top şişirmeleri haricinde bir plan yok. Oğuzhan ve Tolgay oyundan alınırken Quaresma ve Gökhan Gönül giriyor oyuna, çünkü koskoca Beşiktaş futbol takımının tek gol planı top şişirmek. Pepe çok kaliteli bir dokunuşla topu Negredo'nun önüne bırakmasa, Negredo da tüm hırsıyla o topa mükemmel bir vuruş yapmasa -ki taraftarımızın, medya mensuplarının ve de hocamızın bir türlü gözüne girememiş, Beşiktaş'ın geçen seneki başarısızlığının faturası "golcü olmamasına" kesilmiş fakat her ne hikmetse geçen sene puanın gideyazdığı maçlarda çok kritik goller atmış Negredo bu- Caner o atakta da top şişirdiğiyle kalacaktı.

Yazının başında 4-2-3-1 oynayan takımlara Manchester City örneğini vermiştim. Her 4-2-3-1 aynı değil tabii ki. Mesela Manchester City bu hafta sonu Arsenal deplasmanında gerçekleştirdiği atakların %38.8'ini soldan, %31.2'sini ortadan, %30'unu da sağdan gerçekleştirmiş. Tamamen dengeli bir görüntü. Bizim dünkü istatistiklerimiz nasıl peki? Ataklarımızın sadece %20'si ortadan. %20! %44.9'u ise soldan -ki Caner'in o atakları nasıl geliştirdiğini daha yeni irdeledik-. Bu kadar dengesiz hücum eden bir takımın hücumdan verim alması mucizelere bağlı oluyor işte.

Daha da istatistiklere, grafiklere bakılır aslında ama bir yerde hasıl-ı kelâm eylemek lâzım. Ancak görene zaten net bir resim bu. Beşiktaş'ın, bu oyuncu kadrosuyla 4-2-3-1 inadından bir an evvel vazgeçmesi şart. Oğuzhan'ın orta sahada top taşıyıcı bir görev üstlenmesi şart kere şart. Bunlar olmayınca Topşişirmece JK'ya dönüyoruz, ve de bu çağda, bu imkânlarla, bu geniş ve rakiplerine kıyasla yetenekli kadroyla bu futbolu oynuyor olmak futbolu seven bir taraftar için yenir yutulur bir şey değil. İnsanlar transfer falan bekliyor, hocamız da muhtemelen Atiba'nın yolunu gözlüyor ama Beşiktaş kadrosu şu sorunlarını şu hâliyle çözecek yeterliliğe sahip. Ama sorunu çözmek için önce sorunun nerede olduğunu anlamak lâzım. Teknik heyette bunu yapma niyeti olan bir tane insan var mı, bundan emin değilim. Torshavn'a karşı Adriano'yla denediğimiz ve de verim aldığımız 4-3-3'ten neden zırt diye vazgeçiyoruz, neden geçen sene boyu -ve görülen o ki bu sene boyu- yeni hiçbir deneme yapmadık ve yapmayacağız bundan ise hiç emin değilim. Ama bu işten sıkıldım artık, ondan eminim. Ha bir de bu anlayışla devam edersek ligde ait olduğumuz yer gene 4.lük, ondan da ziyadesiyle eminim. 
3 Mayıs 2018 Perşembe

STSL 32 Beşiktaş - Kayserispor


Tarih: 07 Mayıs 2018 Pazartesi 20.00

Stadyum: Vodafone Park

Hakem Hakkında Bilgi: Barış Şimşek ( BJK 17G 6B 3M - KS 5G 9B 8M )

Sakatlığı Bulunan Oyuncular: Atınç Nukan ,Caner Erkin , Alvaro Negredo , Pepe   / Muammer Yıldırım , Silvestre Valera , Asamoah Gyan , Nikola Stojiljkoviç

Cezalı Oyuncular : Dusko Tosiç / Cristian Sapunaru 


Not :  Sakatlık ve Cezalı Bilgileri Transfermarkt'tan alınmaktadır 
26 Nisan 2018 Perşembe

STSL 31 Galatasaray - Beşiktaş


Tarih: 29 Nisan 2018 Pazar 19.00

Stadyum: Türk Telekom Arena

Hakem Hakkında Bilgi: Fırat Aydınus ( BJK 14G 10B 11M - GS 22G 9B 14M )

Sakatlığı Bulunan Oyuncular: Atınç Nukan ,Caner Erkin / Tolga Ciğerci , Eray İşcan

Cezalı Oyuncular : - / Serdar Aziz

Not :  Sakatlık ve Cezalı Bilgileri Transfermarkt'tan alınmaktadır 
15 Eylül 2017 Cuma

Şenol Güneş ile Geleceğimiz



Son zamanlarda olaylara, olgulara, kişilere ilişkin değerlendirme yapılırken bir kutup seçiliyor ve genelde yeterince emek verilmeyen fikirlerle o kutbun ‘gereği’ yapılıyor. İnsanlar bir ‘ön karar’ veriyor. Bu ön kararı etkileyen makul sebepler oluyor elbette ama daha sonra detaylı bir değerlendirme yerine ön kararın içi dolduruluyor. Konu futbol olduğunda durum farklı değil. Beşiktaş’ın teknik direktörü Şenol Güneş de bu yaklaşımdan payını almış gibi. Seveni asla toz kondurmuyor. Bir şekilde en baştan beri memnun olmayanı her eksikliği ona bağlıyor.

Bu yazıyı hazırlarken amacım Şenol Güneş’i kapsamlı değerlendirecek detaylı bir dosyadan ziyade geçmişini hatırla(t)mak, değerlendirmeye yardımcı ve hareket noktası olmak. İki yıl üst üste şampiyon olmuşuz; nereden çıktı bu değerlendirme diyenler olabilir.  Bence tıpkı atağa kalkarken kaptırılan toplarda olduğu gibi tehlikeli bir döneme girdik. Evet, ataktayız ama gelen başarılarla daha fazla kontrat altına girildi ve takım yaşlandı. Yani başarıya daha fazla mahkûm hale geldik ve de rakiplerimiz de başarı gelmezse epey zedelenecek bir durumda. Yani bir gol daha atıp biraz rahatlamazsak stresli günler geçirebiliriz. Ama o golü atarsak hegemonya yolu sonuna kadar açılır.

Önce geçmiş; Şenol Güneş’in aktif spor hayatında kaleci olarak 15 yıllık Trabzonspor kariyeri var. Trabzonspor ile yakın ilişkiler içerisindeki Akçaabatsebatspor haricinde başka bir takımda oynamamış. 35 kez milli olmuş. En uzun süre gol yememe rekorunu kırmış. 6 kez şampiyonluk yaşamış. Epey parlak bir kariyeri var ve bu kariyer içerisinde başarıyı da başarılı olma baskısını da tatmış. Trabzonspor ağırlığı teknik direktörlük döneminde de görülmüş. Trabzonspor’dan başka 90’lı yıllarda Bolu, İstanbulspor, Sakarya ve Antalya ile kısa süren ve çok da parlak olmayan deneyimler yaşamış. Trabzonspor’u ise 4 farklı dönemde çalıştırmış. İlki bir yıl süren ve tecrübesine göre fena sonuçlanmayan deneyim, yeni transfer ünlü kaleci Jean-Marie Pfaff arasında çıkan sorun nedeniyle istifa ile sonuçlanmış. Bunu bir yere not edelim. 1993-1996 yılları arasında süren ikinci dönemde önce bir üçüncülük sonra iki ikincilik ve bir Türkiye Kupası var. Özellikle 82 puan topladığı ve Fenerbahçe ile çekiştiği 95-96 sezonu için ‘finali yapamadığı’ konusunda eleştirildiğini de bir not olarak düşelim. 4. Yılında ise kaybedilen bir Beşiktaş maçı sonrası dördüncü sırada iken görevden ayrılması da ayrı bir (hatta iki) ironi. Hele takımın son yıllardaki hali düşünülünce. Trabzon’daki üçüncü dönemi ise bir yıldan bile kısa ama oraya da bir ikincilik sığmış. Son olarak 2009’da dönüş Trabzon’a. 3 yıldan biraz daha uzun bir dönem. Önce Türkiye Kupası, sonra bir lig ikinciliği (olaylı sezon; 82 puan) ve bir lig üçüncülüğü var. Şenol Güneş futbolu bırakalı 30 yıl olmuş ve bu dönemde Trabzonspor 5 kez ikinci olabilmiş 4’ü onun yönetiminde. Tek bir dönem olsa başka parametrelerden de bahsedilir haklı olarak ama Trabzonspor’un onsuz neredeyse hiç başarılı olamaması bize bir fikir verebilir.
Şenol Güneş’in kariyerindeki en önemli basamak ise hiç kuşkusuz milli takım yılları. 2000-2004 yılları arasında çalıştırdığı Milli Takım’da bir Dünya Kupası üçüncülüğü ve bir de Konfederasyonlar Kupası üçüncülüğü var. Dünya kupasında çokça eleştirilmişti ama geçen sürece ve Milli Takım’ın ‘başarı’larına baktığımızda biraz haksızlık edildiği kesin. Diğer taraftan o üçüncülükte enteresan biçimde turnuva öncesi bizde dünya sıralamasında yukarıda olan hiçbir takımı yenememiştik. Bunun yayından Brezilya ile iki kez başa baş oynadığımızı hatırlatmak da doğru olur. Ardında Avrupa Şampiyonası elemelerinde play-off maçında Letonya’ya kaybettiği için istifa eder. Daha sonra Kore liginde FC Seoul’de 3 yıl çalıştı. Burada iyi anılan bir dönem geçirmiş olsa da yine 2.’likten yukarı çıkamadı. Diğer taraftan önce hiç ilk ikiye girememiş bir takımdı Seoul. Ancak sonraki dönemde 3 kez şampiyon olabildi. Beşiktaş öncesi son olarak Bursaspor’da görmüştük Şenol Hoca’yı. Burada göze hoş gelen bir futbol oynattı. Bursa’ya son dönemde aldığı en fazla puanı tattırdı. Ancak sonuç olarak 6.’lık bir başarı olsa da göz alıcı bir sonuç da değildi. 

Hocanın kariyerinde ön plana bazı notlar var. Genel olarak gole yatkın takımlar yapıyor. 1996’daki 2.’likte ya da Bursa sezonunda en çok gol an takımı çalıştırmış. Ancak yeri geldiğinde daha az gol atıp yiyen sezonları da olmuş (2010-2011). Yani hoca için ‘hücuma dayalı oyunu sever’ genelde doğru bir tabir olabilir ancak bu onun ayrılmaz bir parçası değil. Kazanmak için bunda değişiklikler yapabiliyor. Ayrıca forvetleri genelde çok gol atıyor. Takım çok gol attığı için de olabilir ama 3’ten fazla sayıda gol kralı çıkarması özel bir anlam çıkarmayı da sağlayabilir.

Çalıştırdığı takımlarda 3 kez Avrupa Kupalarında ön elemede zayıf takımlara elenmiş. Bizdeki sezon başı eleştirileriyle birleştirildiğinde bu durum bize takımlarının sene başında forma girmelerini çok istemediği gibi bir sonucu çıkarıyor. Röportajlarda da sezon başı kamplarını ağır geçirdiğini, idmanlarının da pek sevilmediğini söylemişti.

Hocaya ilişkin ‘eğitici antrenör’ gibi bir yaklaşım var. Ancak ‘Şenol Güneş’in parlattığı yıldızlar’ olarak adı geçen oyuncular genelde (Emre Taşdemir gibi istisnalar hariç) belirli bir yeteneği olan kendilerinden beklenen çıkışı yapamamış ve kısmen de anlayış olarak yetersizlikleri olan tipte oyuncular. Genç yıldız adaylarından Enes Ünal, Şenol Güneş Bursaspor’unda bir önceki yıldan daha az dakika almıştı. Yani hoca takım için o an lazım olacak şekilde alabileceğinin en iyisini almaya çalışan bir karakter. Bir Tigana değil. Ya da Fatih Terim, Mustafa Denizli gibi şapkadan tavşan çıkarmaya da meraklı değil. Çok daha realist, ana odaklı ve (genç) oyuncu yetiştirme gibi bir misyon edinmiyor kendine. Nagelsman’a göre koçluğun %30'u taktik; %70'i sosyal yeterlilik. Bence sadece koçluğun değil genel olarak yöneticiliği/liderliğin de önemli bir kısmı insan yönetimi. Birçok açıdan zor bir topluluk olan futbol takımı oyuncularını idare edebilmek ise adeta sanat. (Bu kavramı ‘Yönetim bir bilim midir, sanat mıdır’ gibi tartışmalara atfen kullanmıyorum) Sonuç olarak hocanın oyun yönetimi ayrı bir tartışma ama oyuncu yönetiminde üst düzey seviyelerde. 

Oyun anlayışı olarak verilere ulaşabildiğimiz 2009 sonrası dönemde %90’dan fazla 4-2-3-1 oynatmış. Bir dönemin modern sistemiydi. Hala çok kullanılıyor ama özellikle yeniliklerin çıktığı Almanya ve İngiltere’de çok düşünülmüyor; oralarda farklı sistem denemeleri var. Şenol Hoca ise bu denemelere pek yaklaşmıyor. Şu anda bizim oynadığımız oyunun ya da dizilişin ‘old school’ kaldığı yönünde eleştiriler bence makul olacaktır. Diğer yerli hocalarla kıyasladığımızda -kıyasımız Mustafa Denizli, Fatih Terim olduğunda- en ‘yeni’lerden biridir muhtemelen. Yeniliğe açık bir yapısı olduğu hissettiriyor ama bu ‘yeni’liği güncel mi: Soru işareti.

Röportajlarda ise ağırlıklı olarak topa sahip olmayı istediği ve pasla oyuna hükmetmeyi düşündüğünü belirtiyor. Ancak bunun imkânları konusunda kimi zaman sahadaki oyuncuları yorumlamasında sorunlar olabiliyor. Şenol Güneş gibi belirli bir oyun isteği olan ama bunun için oyuncularla çok fazla uğraşmayan ve oyunculardan ne alabilirse onu almaya çalışan bir hocanın saha içinde oyun aklı yüksek oyuncularla çalışması faydayı maksimize edecektir. Zaten hocanın ‘oyuncu mu sistem mi?’ sorusuna her ikisi de cevabı vermesi;  kafasında bir sistem olsa da oyuncuyu ona uydurmaya çalışmaması bu potansiyel faydayı daha iyi açıklıyor. Zira transferlerde de çok fazla oyuncu ismi vermiyor. Muhtemelen Türkiye’deki teknik direktörler ile menajerler arasındaki birçoklarınca var olan sorunlu ilişki nedeniyle. Bu da yönetime önemli bir görev yüklüyor. Sadece iyi oyuncu almak değil aynı zamanda uygun oyuncu almak konusunda. Şu ana kadarsa yönetim iyi oyuncuya odaklanmış (bu kadarı bile geçmişe göre çok ileride elbette) durumda. Bu yıl biraz farklı gibi görünüyor; bu da umut verici. Röportajlar demişken hocanın iletişim ve kendini ifade etmek konusunda biraz eksik kaldığını düşünüyorum. Bir iletişim danışmanı ile çalışmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Basın toplantılarında da bazen gereksiz gerginlikler içinde olabildiğini de görüyoruz. Arka planı bilmediğimiz için haklı sebepleri vardır muhtemelen ama yine de bu noktaya da dikkat edilmeli.

Hocaya ilişkin önemli eleştirilerden biri takıntılı, inatçı ve muhafazakâr olması yönünde. Ben bu görüşe karşı ortalarda bir yerde duruyorum. Ancak ‘olmuş’ teknik direktörlerin çok azının kariyerinin belli bir noktasından sonra esneklikler gösterebileceği gerçeğini de vurgulamak gerekiyor. Belki -son günlerde de çok konuşulan- yardımcı hoca burada bir açılım sağlayabilir. Eski Beşiktaş yıldızlarındansa taktik/teknik anlamda kendini geliştirmiş, yeniliklere açık bir yardımcı hoca daha faydalı olabilir. 

Yerli oyunculara iltimas geçtiği ya da hemşericilik yaptığı gibi eleştirilere ben çok katılmıyorum; kendisi de bunlara tepki gösteriyor. Zaten böyle bir yaklaşım kendini riske atmak olur. Aynı kalitede gördüğü iki oyuncu arasından yerliyi seçebilir; bu da takım içi etki düşünüldüğünde anlaşılır bir tercih. Genel yapıya bakılmadan tek tek oyuncu üzerinden yorum yapmak sağlıklı olmayabilir.

Sonuç olarak oyuncu yönetimi üst düzey olan bir teknik direktör. Ancak oyun yönetimi ile ilgili eleştiriler var. Bu eleştirilerin başında Beşiktaş’ın oyuncu takımı olması geliyor. Gerçekten 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası’ndaki Türkiye’yi andıran bir durum da görmüyor değiliz. Fena olmayan bir savunma var. Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan yetenekli oyuncular var. Bunlar belirli ‘an’larda ortaya çıkıyor. Sürdürülebilir gibi görünmese de birileri o ‘an’larda hep çıkıyor ortaya. Ancak uzun vadede ayakta kalacak bir yapı da inşa edilemiyor. Bu eleştiri bence de makul ancak elbette sürekli başarı beklenen bir büyük takımda çalışmak pragmatik ve pratik olmaya yönlendiriyor olabilir. Bu da makul bir karşı argüman. Örneğin Abdullah Avcı’nın Başakşehir’de kurduğu sistemi Beşiktaş’ta kurmak o kadar kolay olmayabilir. Burada çok daha fazla gözetilmesi gereken husus var. Çok daha fazla baskı var. Ayrıca iyi bir oyun planı kurmak sadece teknik direktöre değil aslında tüm bir yapıya bağlıdır. Yapının tamamı iyi bir sisteme uygun mu: Yine soru işareti.

Bence son iki şampiyonluğumuzda en büyük pay hocanın. Ancak başarıyı sürdürülebilir kılmak ve Avrupa’da da önemli başarılar kazanmak istiyorsak; daha sağlam bir yapı kurmak istiyorsak Şenol Güneş’in kendini bir seviye daha aşması gerekiyor dersek yanlış olmaz. Geçmişinden Beşiktaş’a kadar olan serüvenine ve gelişimine baktığımızda bunu yapabileceğini gösteriyor. Ancak enteresan biçimde Beşiktaş içi serüveninde gitgide tutuculaştığı gibi görüntü de yok değil. Başarı büyülüdür, insanlar bunu kaybetmemek için bazen ‘an’a fazla odaklanır. Ama ilerideki başarı çok daha büyük. Üstelik bu başarı hem Beşiktaş hem de Şenol Güneş için yeni ve daha yukarıda bir dönüm noktası olacaktır. Umarım bu dönüm noktasını hep beraber görürüz.

Not: Bu yazı Porto maçından önce hazırlanmıştı ancak gündemi meşgul etmemek için maç sonrası beklendi.
30 Eylül 2016 Cuma

Şenol Güneş Üzerine

Bu yazı bir Şenol Güneş portresi değildir. O portre içerisinde olmadığını düşündüğüm noktaların tartışmaya açılması önerisidir.


Bir teknik direktörün başarısını yok saymak veya değersizleştirmek haksızlıktır. Formsuz olabilir veya o dönem için gerçekten başarısız olabilir. Bu kısa dönemler, o teknik direktörün değerini düşürmez. Şenol Güneş'in 20 yıldır 1 şampiyonluğu yokken teknik direktörlük becerisi ne idiyse, bugün son şampiyon olarak da o. Kaldı ki bir teknik direktör şampiyon olmadığı halde başarılı olabilir, şampiyon olduğu halde başarısız da olabilir. Önemli olan, değerlendirmede kullanılacak kriterlerdir.

Ben Şenol Güneş'in kariyerindeki başarıları ve detaylarını yazabilecek kadar konuya hakim değilim. Lakin Beşiktaş'taki performansını değerlendirebilirim. Bu performans içerisinde -bence- Şenol Güneş'in başarmamış olduğu noktalar var ve bence bunlar tartışmaya açılmalı. 

Bazılarımız, birlik olalım, destek olalım gibi söylemler içerisine girebilir. Benim ne Şenol Güneş gitsin dediğim var, ne kötü hoca dediğim var, ne kötü insan dediğim var. Sadece, yapmadığını yapmış gibi yapmanın en başta kendisine zarar verdiğini düşünüyorum. 

Bugünün sorusu şu; 

Beşiktaş neden geçen seneki oyun planından vazgeçti?


Bu sorunun cevabını ararken, geçen seneki oyun planı neydi, önce onu konuşmak lazım. 


Kısa pasa dayalı, tempolu ve hareketliliği temel alan bir futbol anlayışı. Yönetmen olarak Oğuzhan, motor olarak da Jose Sosa. Oğuzhan "bir fikrim var" diye gelirdi, Sosa da etrafındakileri toplar icra ederlerdi. Bunun yanında Quaresma'nın B planı niteliğiyle Türkiye liginde hiç de fena olmayan bir futbol oynarak, zorlanır gibi yapsa da netice itibariyle tartışmasız şampiyonluğu kazanan bir takım oldu. 

O zaman gelin, detaya inelim. 

"Şenol Güneş geçen sene bu oyuncularla, bu oyunu mu planlamıştı? 


Hafızam beni yanıltmıyorsa diyemeyeceğim zira transfer geceleri uzundur, ben bir gece Lucas Leiva, diğer gece Jarej Kucka, öbür gece Gökhan İnler okuduğumu daha dün gibi hatırlıyorum. Tolgay sakat, Veli sakat. Şenol Güneş klasik "sayısal eksikliğim var" şarkıları söylüyordu. Oysa ne gariptir, ismi geçen oyuncular nedense sayısal eksikliği gidermekten öte, direkt 11 oyuncusu gibi geliyordu, Peki sence de öyle değil mi? 

Sezon başladı, Mersin deplasmanı... Oğuzhan, Atiba'nın yanında. Önde Töre - Quaresma - Olcay. Takım Mersin'den dönerken Oğuzhan'a 3 asist yazılmıştı bile. Yani Oğuzhan daha ilk hakkında hedefi 12'den vurdu. 

1 Ekim 2015 tarihi, Beşiktaş'ın o sezon yaptığı ilk ciddi maçtı. Sporting Lizbon'la içeride oynanacak maçta Beşiktaş kendisini test edecekti. Atiba'nın yanında kim başladı hatırlıyor musunuz? Cevap Necip Uysal. Beşiktaş ilk yarı çok kötü, ikinci yarıda çok iyi oynayacak ve geriden gelip galibiyeti kaçıran taraf olacaktı. Ayrıca, benim izlediğim en iyi Oğuzhan 45 dakikasıydı... Maçtan çok sonra Şenol Güneş şöyle diyecekti; "ilk yarı Necip'le oyunu tutmak istedik, ne tutabildik, ne gidebildik. Baktık olmuyor, bari biz de oynayalım dedik, Oğuzhan'ı aldık, bu sefer de hem gittik, hem tuttuk, futbol enteresan bir oyun..."

O maç, Atiba - Oğuzhan merkezinin netleştiği maçtır. O maçla birlikte devre arasına kadar Beşiktaş'ın esip gürlediği dönemi hepimiz hatırlarız. 

Sezon başında bir dolu oyuncuyu transfer etmek isteyip başaramamışsanız, 1 Ekim gibi artık planınızın belli olmuş olması gereken bir dönemde, Oğuzhan'la başlamamışsanız, Oğuzhan size tesadüfen gelmiş demektir. Kafanıza yatmıyordur ama alternatifinin Necip olduğu yerde mecbursunuzdur... Kaldı ki bu mecburiyet, bir noktada üst üste galibiyetler de getiriyorsa...

Geçen sene, Beşiktaş adına bir oyun planından bahsetmemiz gerektiğinde, önce Oğuzhan'ın ismi yazılırdı. Zira Oğuzhan planlar, birileri uygulardı. Oğuzhan sizin kafanızda yoktu ise, ben de oyun planının varlığına inanmam... Bu, büyük ölçüde oyuncu yeteneklerinin yanyana gelip deneme yanılma veya doğaçlama şekilde organize ettikleri bir durum gibi görünüyor. 

Bilic'i atlayıp bir geriye gideyim, Samet Aybaba dönemine. Beşiktaş tarihinin son 20 yılda atılmış en güzel 10 golüne kafadan girer; 




Ben burada bir Şenol Güneş görmüyorum. Burada gördüğüm şey bolca Oğuzhan ve bolca Olcay. Bugün Beşiktaş böyle oynayınca "E Şenol Güneş" deniyor oysa ki. Bilic baltalamasa Beşiktaş buydu zaten. Beşiktaş'tan da öte, Oğuzhan buydu.

Gelelim Bugüne


Teknik direktörler ilk seçicidir, futbol son seçici. Kötü oynayan oyuncunun önünde hiç kimse duuramaz. İyi oynayanı da kimse tutamaz. Fabri'nin Tolga'dan iyi kaleci olup yedek kalması mesela mümkün değildir. Futbol yaptırmaz sana onu. Babanın oğlu olsa oynatamazsın... 

Hadi diyelim, yukarıda örneklerini verdiğim maçlara inanmadın... Tamam. İlk seçici Şenol Güneş takımın merkezini nasıl seçti? En ufak bir kuşkuya mahal vermeyecek şekilde; Inler - Atiba. Ben böyle düşünüyorum dedi. Demediyse de, seçimlerinden biz onu anladık. Lakin o taptığım futbol oyunu artık devreye giriyor, çünkü o iş öyle yürümüyor. Kendi içinde tutarlı. Zira geçen sene de isteyip alamamışlardı. 

Hani soruyorsunuz ya, geçen seneki plandan neden vazgeçtik diye. Geçen seneki plana asıl şimdi döndük, Inler'i şimdi alabildik çünkü... Ondan sonra "Oğuzhan'ı Şenol Güneş parlattı." Oldu! Beşiktaş'ın geçen seneki oyun planı ne idiyse, siz ona Şenol Güneş'ten daha fazla inanmışsınız. Çünkü o sizden daha kolay vazgeçti.

Şimdi de deniyor ki, biz geçen sene şöyle böyle oynardık. Kardeşim o şöyle böyleyi Necip'le de oynuuyor muydun? Yoo, Necip'le başka oynuyordun, Oğuzhan'la başka. Hem de bambaşka. Oğuzhan'la yerli Barcelona oluyordun, son 20 dakika Necip giriyordu; Konyaspor. Siz gerçek bir plana sahip bir üst düzey takımın maç içinde bu kadar radikal plan değişikliklerine gittiğini görüyor musunuz? 

Ben Şenol Güneş eleştirisini de kenara koyarak söylüyorum, Türkiye'de futbolun taktik boyutu gerçekten çok zayıf. Sahada, oyun planı yerine oyuncu planlarını görüyoruz. Görebildiğimiz oyun planımsıları da, IBB, Osmanlı, Konyaspor gibi olayın katı teorik kısımlarına odaklanan takımların oyunları... O kadarı da anca burada işliyor.

Şimdi Olan Ne?


Beşiktaş, oyuncu ararken oyununu kaybetmiş durumda. O oyunun hak sahibi de Oğuzhan. Şimdi haftaya Oğuzhan - Atiba merkezine dönse, Beşiktaş geri döndü denecek. Oysa dönen sadece Oğuzhan. Zaten 1 oyuncu olmadığında tamamen işlevsiz hale gelen plan da, plan değildir. Kör topal gidersin, idare etmeye çalışırsın ama yekten yok olmazsın. 

Bu sene sahaya konulabilen şey yekten yok oluş. Dünyanın çeşitli yerlerinden, çeşitli kültür ve dillerinden 22 insanı alıp sanki beraber bir şey yaptırmaya çalışılıyor. Takım birbirinden o kadar ayrık. Herkes de bireysel olarak iyi oynyor bu arada. Taktiksel sefaletin boyutunu siz düşünün. 

Taraftar Inler, Atiba, Tolgay, Oğuzhan, Olcay, Quaresma için ayrı ayrı "aman o takımdan kesilmesin" diyor, beğeniyor, inanıyor... Lakin bu adamlar çeşitli şekillerde sahaya yayılıp iyi de oynuyorlar ama takım kötü oynuyor. 

Ne gerek vardı? Atiba - Oğuzhan'la başlasaydık... 


Sahi niye bozdu Şenol Güneş? Şampiyonlar Ligi oynuyorum, denge oyunu oynamam lazım, Atiba - Oğuzhan "büyük takım" oyunundan başkasını oynayamaz ve ben kendimi o kadar güçlü hissetmiyorum dedi. Inler - Atiba merkezi de o açıdan bakıldığında güzel bir partnerlik oluşturacaktı. Lakin Talisca, Oğuzhan, Tolgay derken ve tüm bu rotasyonlar içerisinde Quaresma sabitken, takımdaki taşlar yerinden oynadı. Şenol Güneş kaş yapayım derken göz, Inler yapayım derken Oğuzhan'ı çıkardı. 

Oğuzhan geçen sene sağım solum ağrıyor diye maça çıkmamazlık etmezdi. Bu sene ediyor. Çünkü o kadar lazım değil. Sorumluluğu azaldı. 15 günde 1 oynuyor, onda da 46'da oyundan çıkıyor. Sonra hafta arası ödem falan.... İnsan yönetimi tam da o yüzden teknik direktörlüğün en önemli ayaklarından biri. Geniş kadro doğru yönetilemezse, yararından fazla zararı vardır. Yetkiyi böleyim derken sorumluluğu da bölersin, herkes topu birbirine atar, o modelden de gol çıkmaz.

Ben hocaya haksızlık ediyor olabilirim ama hocaya olmadık payeler verenler benden fazla haksızlık ediyorlar. Geçen sene -bence- mecbur kalmasına rağmen şampiyonluk getiren Atiba - Oğuzhan merkezinde bir övgü payı varsa, bu seneki kepazelikte de payı var. Skor olarak kötü durumda değiliz diyebilirsiniz, ilk cümleye dönüyorum; kazanırken başarısız, kaybederken başarılı olabilirsin. 

Bir Ömer Şişmanoğlu vardı, gol de atıp iyi oynamıştı, ne oldu ona? Kötü oynamış olsa, şansını değerlendiremedi diyeceğim. İyi oynamasına rağmen kesmişsen, demek zaten düşünmüyor muşsun, O zaman o maçta Ömer'i oynatarak rotasyonu genişleteceğine, aktif rotasyonda kullanacağın bir oyuncuya dakika versene... Ben Ömer için ne oynasın diyorum, ne oynamasın diyorum. .Rotasyon dediğimiz şey 6 maçta 1 oynayıp, 3'ünde de 18'in dışında kalmak falan olmasa gerek. Kendi seçimiyle çelişiyor...

Dedim ya, ilk seçisi & son seçici meselesi. Bu saatten sonra Şenol Güneş seçici değil, asıl seçici futbolun kendisi. Bu deneme ve % 70 oranındaki yanılmalar neticesinde bir gün gelecek ve bir taktik "tutacak". Optimum bir noktada buluşulacak. O noktanın ne zaman olacağı, kimlerle ve hangi çerçevede olacağını ben bilmiyorum, futbolcular bilmiyor, görünen o ki teknik direktör de bilmiyor. Bulacağız. Bulduğumuz nokta ligi yine götürür de, Şampiyonlar ligi ne olur meçhul. Oysa bu kadro ligin kadrosu değildi. Ligdek takımlara 11 oyuncunun bireysel yeteneğini yanyana yazsan da işi görebiliyorsun. Oysa teknik direktörün mahareti, o 11 yeteneğin toplamından daha fazlasını üretebilmektir. 

Haksızlık etmeyeyim, transfer sezonunun son haftasında yapılmış transferler oyunu elbette yıpratacaktı. Lakin bugün Şenol Güneş'e verilen paye, bu zorluğun üstesinden "hızlıca" gelecek bir teknik direktörün payesidir. O payenin de bedeli budur.

Basın toplantılarındaki hal ve hareketlerinin, özellikle son dönemde artan bir "sevimsiz adam" profili çizmesinin de, kendisindeki bu başarısızlığın etkisi olduğunu düşünüyorum. Ben bu manada bir sorun çözme yetisinin olup olmadığının test edildiğini de düşünmüyorum. 

Şenol Güneş'e destek olmak veya olmamak gibi söylemler de alaturka geliyor. Ortada çok doğru yapılan işler vardır ancak sonuç alınamıyordur. İçinde bulunduğumuz durum öyle değil. Geçmişin doğrusu orada durur, bugünün yanlışı konuşulur. Biri hakkındaki kanaatin de bunların toplamından oluşur.

Zaten halka açık bir iş yapıyorsan eleştirileceksin. "Eleştirin ama hesap sormayın" diyor. Hayır, hem eleştirilir hem de hesap sorulur. Nasıl şampiyonluk pastasından payına düşeni herkes alıyorsa, bundan da alacak, daha doğal ne olabilir ki? "Söylesene bize hoca, takım niye oynamıyor" deniyordu vakti zamanında. Kötü takım olsa, ilk çıkış yolu o dur, oyuncu yok dersin. Onu deme şansı da olmayınca diyecek bir şey kalmıyor besbelli.

İzleyip göreceğiz. Kimseyi putlaştırmadan yapacağız... Kimsenin de hakkını yemeden... Hak etmediğini de vermeyerek... Çünkü bu, en çok ona kötülüktür.


20 Ağustos 2015 Perşembe

STSL 02 Beşiktaş - Trabzonspor


Tarih: 22 Ağustos 2015 Cumartesi, 21:45

Stadyum: Atatürk Olimpiyat Stadı

Hakem Hakkında Bilgi: Ali Palabıyık ( Geçen sezon : BJK 1m / TS 2g 1b 1m)

Sakatlığı Bulunan Oyuncular:  Tolgay Arslan , Veli Kavlak , Jose Sosa ( Belirsiz ) / Jose Bosingwa , Mehmet Ekici , Mustapha Yatabare

Cezalı Oyuncular :  - / -
3 Ağustos 2015 Pazartesi

NK Zadar Maç Notları



 Aslında böyle bir yazı yazma niyetim yoktu ama yine hem yorum kısmını rahatlatalım hem de yeni transferlerimizin ilk defa başladığı maç hakkında kısa kısa fikirlerimi paylaşayım istedim.

- Quaresma  giderken ne idiyse yine aynı Quaresma . Hem iyi , hem kötü anlamda .

-Serdar 'ın orta saha performansı hiç sırıtmıyor , bekte yaşadığı ağırlık sorunu  göze batmadı, gayet fit durumda , aktif ve hareketli bir oyun oynadı. Lig seviyesinde Necip'ten iyi sinyaller veriyor.

-Rhodolfo'nun 60 metrelik tam isabet çapraz topları çok dikkat çekiciydi . 45 dakikada 4-5 tane uzun top attı Olcay'a . Ayrıca iki pozisyonda kazandığı topla birlikte direkt hücuma katıldı. Uzun zamandır bunu deneyen stoper görmemiştim .

-Cenk Tosun , Slaven Biliç'in kulaklarını çınlatıyor . Şenol Hoca'yı zorla 4-4-2 oynattıracak sanırım .

-Kerim Frei bu maça mı özel bilmiyorum ama geçen seneki yerden kalkmayan halinden çok farklı. Sert faullere rağmen ısrarla top sürdüğü bir kaç pozisyon oldu . Fizik olarak çok daha sağlam görünüyor .

-Eslem , lütfen Hasan Türk v2.0 olma evladım .

-Olcay , topla arasındaki bir dargın bir barışık ilişki sanırım onu kanat opsiyonları arasında epey gerilere itecek . Hem dribling , hem top kontrolü , hem şut , hem pas konusunda aynı anda bu kadar istikrarsız bir adam dünya futbolu görmemiş olabilir.

-BJK TV , sene olmuş 2015 hala ütüyle maç yayını yapıyorlar ...

-Bekler çok garantici oynadılar , sorumluluk aldıklarını söylemek zor . Andreas Beck'e biraz daha süre verelim . İsmail maalesef ağaçların arasında kaybolduğu için birşey diyemiyorum .


3 Haziran 2015 Çarşamba

Biliç'le Geçen 2 Yıl



Acısıyla tatlısıyla Slaven Biliç ile 2 yoğun sene geçirdik. Dönemin sportif direktörü Önder Özen’in teknik direktör arayışları sırasında “başarmış” ya da “başarma potansiyeli taşıyan” kriterini hatırlarsak Biliç “başarma potansiyeli taşıyan” bir hoca olarak birçoğumuzu heyecanlandırdı. Bu heyecanın ve renkli karakterinin de etkisiyle birçok teknik direktöre göre taraftarca daha çok desteklendi, sahip çıkıldı. Kimisi ise en baştan muhalif olduğu Biliç’e pek ısınamadı, hep eleştirdi. Biz de bu 2 yıl ışığında Biliç’i ve Beşiktaş’ın teknik direktörlük meselesini farklı açılardan son bir değerlendirelim istedik. Gürcan Ulusoy’un Biliç için yaptığı teknik ve detaylı analiz çok değerli. Bizse daha farklı bir yapıyla Biliç’i ele almak istedik. Bu çerçevede aşağıdaki soruları kendi açımızdan yanıtlamaya çalıştık. Sözü daha fazla uzatmayıp soru ve cevaplara bırakalım:

1) Biliç, Önder Özen’le başlayan proje için doğru adam mıydı?

cochise: Önder Özen’le başlayan (ya da başladığını sandığımız) süreç, sorumlulukları dağıtan; kaleci antrenörlüğünden, tesislerdeki yanan lambalara kadar her şeyin ince ince düşünüldüğü ve profesyonelce yönetilen bir kulübe dönüşme hayalini içeriyordu. Burada elbette sportif direktörlük pozisyonu bir hayli önemliydi. Böyle bir projede teknik direktörden beklenen daha limitliydi. Modern futbol anlayışına sahip, oyuncularla iyi bir iletişim kurabilecek, saygı duyulabilecek bir PR yüzü. Bu açıdan Biliç doğru bir isim olabilirdi ama dişlinin diğer parçaları işlemeyince Biliç’in de başarı ihtimali düştü. Sportif direktörlük pozisyonunun bir yıl boş kalması zaten çok umutlandığımız ‘proje’nin belki de sadece bir oyalama/seçim taktiği olduğunu bile düşündürttü. Özetle ‘proje’ var olsa idi Biliç doğru isim olabilirdi ama şu büyük boşlukta parlayabilecek bir isim bence değildi.

övünç: Öncelikle Beşiktaş'ın hangi amaçlarla, neyi düşünerek böyle bir işe girdiğini bir zemine oturtmak lazım. Sadece saha içi bazlı yaklaştığımda ekonomisi zayıf, stadı olmayan  Beşiktaş’ın, zaman içerisinde büyüyecek  bir sistem takımına evrilip, kendi oyuncusunu yetiştiren, ekonomisi parlayanlar ile değil parlatarak geliştirmek isteyen bir yapıyı temel aldığını düşünüyorum. Konuya bu şekilde yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı, proje için 1. derecede önem arz etmeliydi diye düşünüyorum. Biliç'in kariyer hikâyesinde futbolcularla olan arkadaş ortamı onun disiplin konusunda dizginleri biraz elden kaçırdığını gösteriyor. Oyunculara yeni boyutlar katma konusunda çok fırsat yakalayamamış olması bu işi yapamayacağı anlamına gelmez tabi fakat salef aday Prosinecki'nin dahi Kayseri'de oyuncu geliştirme konusunda bir tık üst performans ortaya koymuş olması bile bu konuda alınan riskin yanlışlığına işaret ediyor bence.

2) Biliç'li Beşiktaş, bu projenin neresinde duruyor ?

cochise: Birinci yıl eksilerine rağmen bu projenin önemli bir parçası olarak görüyordum. Ancak ikinci yıl benim hissettiğim proje falan yok, Biliç de her zamanki gibi ‘sadece’ bir teknik direktördü..

övünç: 1. soruda verdiğim cevabın devamını buraya taşıyarak devam edeyim. Konuya yetiştiricilik olarak yaklaştığımız zaman işin yetiştiricilik kısmı bence 1. derece önemde olmalıydı. İşin yetiştiricilik boyutuna ise 2 parametreden söz edebiliriz:

       1-altyapıdan ne kadar oyuncu çıkarılabildi?
       2-eldeki oyuncular ne kadar değer kazanabildi?

1. soruya Atınç cevabı vermek mümkündür belki, alt lig tecrübesi olan , yaşı 22 olmuş bir oyuncuyu bu kategoride değerlendirmek doğru olmaz zannımca. Atınç'ın Biliç etkisi ile daha iyi bir oyuncu olduğuna da inanmıyorum açıkçası.

2. soruya baktığımızda ise Gökhan Töre , Olcay Şahan , Veli Kavlak gibi oyuncuların oyunlarını kısmen bir ileri basamağa taşıdığını ve değer kazandıklarını söylemek yanlış olmaz sanırım. Bu oyuncuların gelişmesinde veya Kerim, Oğuzhan, Ömer , Pedro , Necip gibi adamların olduğu yerde saymalarında Biliç'in etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir sanırım . Bu konuda Beşiktaş eğer ki hedef, 1-2 oyuncudan 1-2 m € kar etmekse, Biliç özelinde hedeflediği noktaya vardı diyebiliriz zira elinde kar edebilerek satabileceği 1-2 oyuncusu var. Hedefin bu olmadığında hepimiz hem fikiriz sanırım.

Madalyonun diğer yüzüne baktığınızda Beşiktaş'ın bir sistem takımına evrilmesi konusunda biraz yol kat ettiği yadsınamaz. Bu konuda her ne kadar farklı düşünüyor olsam da takımın derli toplu bir formasyon, görev tanımı net , ne yapmak istediğini bilen bir yapıya kavuştuğunu söyleyebiliriz. Fakat sistem takımı olmak bununla bitecek bir iş değil. Elbet Önder Özen'in pilot takım, alt yapı takımlarının taktikleri ile ilgili eylem planlarının aktive edilmemiş olması bu noktada 2 senelik kazanımların birçoğunun elden kaçması anlamı taşıyacaktır. Biliç'in A takım teknik direktör sınırlarının çok dışına çıkmadığı göz önüne alındığında işin bu boyutunda bir çuvallama durumu var.


3) Beşiktaş’taki yapısal problemleri vb. göz ardı ederek sadece Biliç özelinde neler doğruydu, daha geniş bir perspektifle en büyük katkıları neler oldu?

cochise: Büyük artısı kompakt, mesafeleri çok iyi ayarlayan bir takım oluşturması oldu. Tabii şunu da kabul etmek lazım; 2. Yılın 2. Devresinde git gide eridi bu anlayış. Avrupa maçlarında önemli takımlara karşı iyi sonuçlar almamızı sağladı bu takım yapısı. Liverpool’u elemek de aslında önemli bir katkıdır. İyi kötü büyük bir hesabı kapattık… Oyuncularla çok iyi iletişim kurdu. Birbirine bağlı, yardımlaşan, mücadele eden bir takım yarattı. 2 ön libero oynaması da bunu kolaylaştırdı ama yine de son dönem haricinde iyi bir takım savunması yarattı da diyebiliriz.

övünç: Bu konuya geçmiş özelinde bakmak bir şey ifade etmiyor sonuç itibariyle ne katmış olursa olsun Beşiktaş 2 sezonu da şampiyonun 8-10 puan gerisinde ve hiç bir kupada çeyrek final yüzü göremeden kapattı . Katma değer olarak geride ne bıraktığını değerlendirmek kendi adıma daha olumlu görünüyor. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğim gibi kağıt üzerinde değer kazanmış bazı oyuncular, Jose Sosa - Edin Terzic gibi profesyonellerin kulübe kazandırılması en önemli katkılarıdır gözümde. Mevcut oyun şablonu belki devam eder ama Beşiktaş'ın aynı anlayış ile sahaya çıkacağını düşünmüyorum bundan sonra. Özellikle de ismi geçen teknik direktörleri göz önüne alırsak. Tabi Liverpool ile görülen hesabı da ayrıca değerlendirmek lazım :)

4) Yine aynı bakış açısıyla en büyük yanlışlar nelerdi?

cochise: Özellikle sportif direktörlük pozisyonu boşa düştükten sonra kendine yerli bir yardımcı istememe konusunda diretmesi. Büyük takım meselesini kavrayamaması, algıyı olumsuz etkileyen açıklamalar yapması. Bazı oyuncuların değerini doğru tahlil edememesi ve bunda fazla diretmesi. Ana planının dışına çıktığında sudan çıkmış balığa dönmesi; pragmatist ve pratik bir oyun anlayışı ortaya koyamaması… Bir de şu örneği vermesem çatlarım; Brugge ilk maçında stoper tercihini tartışırken bu blogdan bir arkadaş Ersan tercihini eleştirirken; hız eksiğinin sorun yaratmayacağı bu maçta sakinliğiyle Pedro oynamalı, daha baskılı oynayacağımız 2. Maçta Ersan oynamalı; ancak bu maçta Ersan kötü oynayacağı için 2. Maçta da Pedro’yu o da o maçta kötü oynayacak yorumunu yapmıştı. Bu birebir gerçekleşen senaryoyu Biliç’in görememesi dâhil olmak üzere Brugge serisi beni ondan en çok soğutan anları yaşattı.

övünç: Bu yanlışlardan maç postlarına yazdığım yorumlarda sıklıkla bahsettim. Ben çoğunlukla büyük oradan ayrılıyorum. Slaven Biliç'in oyun stratejilerini doğru buluyorum, özellikle gole ihtiyacımız olan maçlarda yaptığı değişiklikleri (sonuca etkisinden bağımsız ) olumlu görüyorum. Slaven Biliç maçları kafasında iyi yaşayabilen bunu zemine dökebilen bir adam. Yanlışlıklar seçtiği şablon ile başlıyor bence. Saha içerisinde teknik detaylar en önemli sorunu. Rakibin top kullanmasına izin verme, pres zamanlamaları, pres açıları, Ersan ile oyun kurma ısrarı, kompakt olduğu iddia edilen takımın bu kompaktlığı sadece ülke sınırları dışında sergileyebilmiş olması geçmişinde ofansif orta saha olan Veli yerine Atiba'yı daha sık hücuma yollaması gibi teknik sorunlar benim gözüme çarpıyor. Oyuncu tercihleri konusunda, tamamen kendisi kaynaklı hata aramıyorum açıkçası zaten işin yetiştiricilik boyutunda konuya biraz değinmiştim.

5) Alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevdiğiniz yönler nelerdi?

cochise: Şikâyet edebileceği çok şey olmasına rağmen ağlak bir karakter koymadı ortaya. Futbol dünyasındaki hemen herkesle (malum şahıs haricinde) çok iyi iletişim kurdu. Herkesçe sevilen bir profil çizdi ortaya. Futbolun Türkiye’deki o kavgacı bazen iyice leş hale gelen ortamına sevimli bir yüz kattı. Rakip hocalarla, oyuncularla iyi ilişkiler kurdu. Şu Gökhan Gönül’e yaptığı taç şakası ve Balıkesir maçındaki Ersan’ın kırmızı kart görmesi gerektiğini kabul ederken tereddüt dahi etmemesi hiç çıkmaz aklımdan. Özellikle de Hamza ve İsmail Hocaların benzer pozisyonda “hakem verdiyse karar doğrudur” minvalindeki açıklamalarını düşündükçe.

Övünç: Doğru bildiğini, gördüğünü dürüstçe söyleyen bir yapıya sahip olması , Cochise'ın dediği gibi bahane üretmeden , sevilen bir profil yaratması ve realist yapısı en sevdiğim özellikleriydi.

6) Yine, alınan sonuçları bir kenara bırakarak Biliç’te en sevmediğiniz yönler nelerdi?

cochise: Aslında kendi suçu değil ama imajının futbolun önüne geçmesi biraz rahatsız etti. 4. Hakem itirazlarını abartması da bazen sevimsiz göründü. Düşündükçe de çok bir şey gelmiyor insanın aklına. Herhalde genel anlamda beğeniyor olsam sonsuza kadar kalmasını isteyebilirdim.

övünç: 
Taktiksel muhafazakarlığı, yaptığı bazı gereksiz açıklamalar ( kötü maçlardan sonra bugün iyiydik demesi, Bursa derbisi olayı ) , Beşiktaş'ın oturmuş 3. takım kimliğini kabullenişi ve bunun getirdiği derbi performansı.

7) Biliç nasıl bir ortamda başarılı olabilirdi? Var olan ortamda Biliç haricinde kimleri suçlamalıyız?

cochise: Aslında birinci soruda kısmen Biliç’in nasıl bir ortamda başarılı olabileceğini belirtmiştim. Daha oturmuş bir yapıda sadece teknik direktörlük yapması yetecek bir takımda Biliç başarılı olabilirdi. Yani ya çok profesyonel bir kulüp olmalı ya da Fenerbahçe/Galatarasay gibi ‘diğer işleri’ Başkan vb. yöneticilerin yapacağı; ya da önemli maçlarda/derbilerde gerekli baskıyı seyircinin oluşturacağı kulüplerde daha başarılı olacağını düşünüyorum.

Suçlamamız gereken isimler ise birden çok fazla. Aslında ilk başta Türkiye futbolunun kendisini suçlayabiliriz ama biz Beşiktaş’la sınırlı kalalım. Herkesin bir şekilde sorumluğu var. Siyasete girmek gibi anlaşılmasın ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilip sonra adeta ortada bırakılması (ve hatta kimisinin aleyhinde çalışması gibi) gibi bir Sportif Direktörlük müessesi kurulacak dendi ve Önder Özen öylece ortada bırakıldı. Yani eğer arkasında durulmayacaksa neden böyle işlere girildi. Önder Özen doğru isim miydi bu da ayrı bir tartışma konusu. Onla ilişkili sorunum ise yanlış olduğunu düşündüğü işlere yeterince net karşı çıkmaması idi. En başta ‘Tanrı Parçacığı’ sorusunu geçiştirmemesi gerekiyordu. Bu pozisyona biraz fazla ‘efendi’ kaldı. Yönetim desek bir stat meselesinde bile güven kaybettiler. Deselerdi en başında ‘iki yıl sürecek bu iş’ yalancı çoban konumuna düşmezlerdi. Yani aslında Biliç haricinde suçlayacaklar hiç de az değil ama kabak biraz onuna başına patlamış oldu.

Övünç: Burada pek çok dış faktörden bahsetmek gerekiyor. Mali yapısı kuvvetli, stadı açılmış, lobi yapmasa bile en azından saha dışı faktörleri dengelemiş bir kulüpte başarılı olabilir ama bunlar gerçekleştiğinde bu işi kotaracak onlarca adam var. Şurası kesin, “bağzı” hakemlerin standart tutturmaları sağlanabilseydi bile bu sene özelinde de gereken ortam sağlanmış olabilirdi.

8) Şimdi ne olacak? Teknik Direktörlük için şu anda sadece Lucescu ve Şenol Güneş adı geçiyor. Bu isimler nasıl katkılar sunabilir. Bu isimler olmazsa nereye yöneleceğiz?

cochise: Biliç’in gitmesini isteyip de yerine geleceklerden korkan bu nedenle Biliç’e biraz daha sempatik bakan birçok isim vardı. Gerçekçi olmak lazım ben Beşiktaş’ta iyi bir kulüp yönetimi görebileceğimizi düşünmüyorum. Bu nedenle takımın başına iyi bir yapıya sağlam bir parça olacak isim yerine ‘one man show’ tadında bir ismin daha etkili olacağını düşünüyorum. (Seneye yönetim değişirse bu görüşüm de değişebilir) Bir arkadaşımın da sürekli söylediği gibi şu ortamda hoca arıyorsan Çin’den bile olsa şampiyonluklar yaşamış, büyük takım olmayı bilen bir isim olmalı. Şu anda konuşulan iki isim ise aslında birbirinden bambaşka yapılara sahip. Bu da ayrıca eleştirilmesi gereken husus. Benzeri tutarsızlıkları geçen sene ofansif orta saha arayışı sırasında da görmüştük.

İki isimden yabancı olan yani Lucescu önemli bir marka. Pragmatist, plan değiştirmekten çekinmeyen önemli bir isim. Shaktar’da başardıkları ortada. Kimisi oradaki maddi imkanlara bağlıyor bunu. Oysa Shaktar’da harcattığı bonservis aynı dönemde Beşiktaş’ın harcadığının iki katı. Bonservis gelirleri ise 7 katı. İlk üç yılında bile bir taraftan oyuncu satarken yıllık ortalama 18 Milyon € harcatmış. Örneğin biz geçen yıl 15 Milyon € harcadık. Ama Lucescu’nun gelme ihtimali elbette çok düşük. Bunu da göz önünde bulundurmak lazım.

Diğer aday Şenol Güneş ise Lucescu’nun tam tersine pragmatistten ziyade kafasındaki sistemden vazgeçmeyen bir hoca. Örneğin bu yıl üç büyüklere karşı içerde dışarda aynı oyunu oynattı. Eksisi çok şikayetçi bir yapıya sahip olması, Genel olarak futbol ortamımızda pek saygı görmemesi ve finalleri kaybeden biri olarak değerlendirilmesi. Onun artısı ise değerini bulamamış oyuncuları yeniden parlatmak. Normalde Şenol Güneş’e yukarıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkabilecek olsam da bizde olacağını olamamış, potansiyelli çok oyuncu olduğunu düşündüğüm için faydalı olabileceği görüşündeyim.

övünç : Önder Hoca sene başında istifa edip , 1 sene boyunca koltuğu boş kalıp , projelerini öksüz bırakıldığında zaten 2 senelik emeğin çöpe atılacağı belliydi. Basında dolaşan isimlere baktığımızda yönetimin güvenoyu aradığı ortada. Tartışılmayacak bir isimle eski usul yöneticiliğe devam edecekler. Görünen köy kılavuz istemez, çok ayrı futbol tarzı ve anlayışına sahip iki teknik direktör ile görüşüyorsan ne istediğini bilmiyorsun demektir. Bu tek forvet bakarken hem Micheal Owen  hem Peter Crouch ile görüşmekten farksız. İşler tamamen spontane gelişiyor.

İki hocaya da hayır demem burası kesin fakat bunun adı plansızlıktır , iş bilmezliktir . Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenememesi , porfesyonel bir akıldan destek almadan hareket etme durumu zaten Biliç destekçilerinin en korktuğu şeydi sanırım. Tam olarak kanıksanan şeylerin gerçekleşiyor oluşu üzücü ...

Ara