Simplextablosu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Simplextablosu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Eylül 2010 Cumartesi
Gündoğdu
Beşiktaş - CSKA Sofya
16 Eylül 2010
Avrupa ligi kura çekiminde belki de ilk defa hepimizin içine yatan, bizleri sevindiren bir gruba düşmüştük. Bunun sadece şansla alakalı olduğunu sananlar da olabilir ama bana kalırsa birazda “zar, bilene gelir” misali, oynadığı futbolla Avrupa’da bir yerlere gelebilecek bir takım haline gelen Beşiktaş bu grubu da haketmişti. Son lig maçında Quaresma olmadan atılan 4 gol yüzleri güldürüyor, maçın hafta içi olmasına rağmen saat 22.05’te başlaması maç öncesi Kazanı ve Büyük Beşiktaş Çarşısı’nın önündeki meydanı doldurmaya yetiyordu.
Bu maç için şehir dışından gelicek arkadaşlarımızla semtte buluştuğumuzda hızla tüketilmeye başlanan biralar ve elden ele gezen bir şişe ne idüğü belirsiz bir içki vardı. Şimdi bu alkol hadisesinde belli sakatlıklar var, tartışılıyor, haklı olunan noktalar da yok değil. Maalesef ağzıyla içemeyen arkadaşlar oluyor, o konuya da değinirim ama senin benim gibi işi tadında bırakanlar için, ve özellikle şehir dışından maçlara ara sıra gelebilenler için semtte içip maça yürümek tribün kültürünün bir parçası oldu. Tribün, tat alabiliyorsanız eğlenceli bir şey. Kazan’da çakırkeyif olup bağıra bağıra hep birlikte tezahürat yapmak, köyiçinde bütün sokağın rakı kadehlerini kaldırarak şarkı söylemesi, şairlerde yayıla yayıla siyah poşetleri boş bira kutularıyla doldururken geçen zaman hep eğlenceli şeyler. Bunu aynı çatı aldında olduğunuzda birşeyler paylaşabildiğiniz, istisnasız hepinizin bir ortak noktası olan Beşiktaşlı insanlarla yapmak daha da keyifli. Anlatıldığı zaman yaşayamayanların imrendiği, ve gelebildikleri ilk maçta hemen o atmosferi yaşamak istedikleri bir kültür bu. E tabi bizde misafirlerimizi kırmadık, hep birlikte güzelce vakit geçirdik.
Dolmabahçe yolu, kazandan hareket eden grubun caddeye çıkması ve meşaleleri yakmasıyla hareketlendi. Biz de o hengame atlatıldıktan sonra yavaş yavaş ilerlemeye başladık. Herkesin dilinde Quaresma yokmuş, Schuster Fenerbahçe maçına saklıyormuş muhabbeti dönüyordu. CSKA’nın bizim kalemimiz bir takım olmadğını biliyorduk ama işte Beşiktaşlı olmanın getirdiği bir rahatsızlık herkeste vardı. Gelen misafir arkadaşlarımız, buradaki bir grupla birlikte yeni açık tribününe geçtiler, ben kapalı alta girdim. Kapalı üst tribünden bir arkadaşla maçtan önce konuşmuştuk, girince onu aradım, sağolsun bir el attı hop asansörü yapıp yukarı çıkıverdim. Maçtan önce kapalı üstten tribün şöyleydi;
Sopalı bayraklar harıl harıl tribüne dağıtılıyordu. O sıra stad mikrofonundan bayrak ve flamaların saat 10’da açılıp 5 dakika açık kalacağına dair bir bilgi geldi. Maç öncesi stad hoparlörlerinden yapılan bu duyurular organizasyon açısından önemli gerçekten. Yoksa internetten veya kulaktan dolma bilgilerle istenilen tam yapılamayabiliyor. Bütün tribünü ilgilendiren aktivitelerde bu tarz uygulamalar daha sık olmalı.
Bu sene diğer maçlarda olduğu gibi bu maçtada İnönü yükünü almıştı. Takım ısınmaya çıkar çıkmaz gene ilk olarak Necip Uysal diye bağırıldı. Tabi o ilk 11’de olmadığı için sahada değildi. Daha sonra sıradan tribüne çağırmalar başladı. Bu arada CSKA taraftarları da kendilerine ayrılan deplasman tribünü kısmını %70 gibi doldurmuşlardı. Tribünün konspeti kırmızı ağırlıklıydı. Pankartlarından en dikkat çekici olanı da “Red or Dead”di. Bizim tribünün efsane pankartlarından olan “Siyah Beyaz Ölüm Yaşam”ı çağrıştırıyordu. Bulgarlar arada gaza gelip seslerini duyurmaya çalışıyorlardı ama tabi her bağırışlarında klasik karşılıklı hareket çekmeler ve “F..k you CSKA” tezahüratları ile bastırılıyordu.
Takımlar sahaya çıkmadan hemen önce saat 22.00 olmuş ve dağıtılan sopalı bayraklar açılmıştı. Gerçekten güzel görünüyordu. Tam önümde kocaman bir tanesi açık olduğu için o manzaranın fotoğrafını çekemedim ama gerçekten görülmeye değerdi. Hemen her biri farklı bir yazı ve imaj içeriyordu. Aralarında hayvan barınaklarına değinen sosyal mesajlı olan bile vardı. Spreyle el emeği göz nuru yapılmış bu bayraklar ile fabrikasyon hazırlanmış brandalar arasında çok fark var. Forza sprey!
Artık bayrakların toplanma vakti gelmişti ve galiba bu hengamede kapalı tribün santrayı kaçırdı. Evet bildiğin santrayı kaçırdık. Santrayla omuz omuza diye bağırılırken bir baktık ne santra kalmış ne bişey. Eh ne yapalım diyerek gecikmeli de olsa giriverdik omuz omuzaya ve startı verdik. İlk yarı tribün gene fena değildi denebilir, golü beklerken yapılan kartal gol gol’ler vs.. idare ederdi. Ama artık herkes golü beklediğinden stres giderek arttı. Genel olarak takımın ilk yarı performansı da kötü olunca etraftan söylenmeler başladı. Özellikle Hilbert ilk yarıda bir takım nahoş beyanatların öznesi olmadı desem yalan olur. Tabi CSKA’nın hiç atak yapmaya niyeti olmadığı belli olduğu için sadece atacağımız golü bekliyorduk.
Devre arasında kapalı üstte hemen önümüzde bitmeyen bir arbede yaşandı. Ağızlar burunlar kırıldı bu sefer. Bir tarafın yanında 10 yaşında çocuklar vardı, onlara yazık oldu. Ağlamaktan bitap düştü garipler. Gene Ayhan abi geldi olayların içine, taraflara müdehale etti ama gerginliğin tamamen dinmesi epey sürdü. Bu arada ikinci devre başladı ve tribün olarak sıfırı çektik resmen. Kapalının %70i işi gücü bıraktı maça daldı. Herkes bir golü bekliyordu ve o gol gelmedikçe o istenilen tezahüratlar bir türlü giremiyordu. Burada eleştiri getirebileceğim bir nokta ise ikinci yarının ortalarında herkes uyurken kutudan çıkan tezahürat seçimleriydi. Bir türlü kıvamı yakalayıp milleti uykusundan uyandırmayı beceremediler. Tersine bol tekrarlı, milletin 2-3 defa söyleyip sıkıldığı marşları dakikalarca döndürdüler. Ve hal böyle olunca da sıkıntı bir türlü geçmedi. Ta ki Ernst’in maç sonuna denk gelen golüne kadar.
Sadece kapalı tribün değil, bütün İnönü’nün 90 dakikadır beklediği işte bu goldü. Maçın sonunda gelmesiyle birlikte ortalık tam anlamıyla yıkılmaya başladı. CSKA tarafına yapılan “koyduk mu?” tezahüratı ve akıllara hemencecik geliveren Fenerbahçe maçı ilk sıralarda yerlerini aldılar. Bu arada maç bitmişti tabi ama kimsenin umurunda değildi. Niyeti bozmuş dale cavaseye giriyorduk. Önce kapalı alt üst başladık. Yeni açıkta sıranın kendilerine geleceğini bildiğinden çıkmıyordu. Hareketleri sıradan geçip yeni açığa pası attık ve bu sefer karşılıklı başladık. Gene alkışlar yapıldı, formalar çıkartılıp sallandı. Tribün beklediği patlamayı saat 00.00’da yapabilmişti nihayet. Maç sonu gerginliği yüzünden girilemeyen Gündoğdu’da adına yaraşır bir şekilde yeni günün ilk dakikalarında artık iyice azalmış olan tribünün inatçı kalanlarıyla söylendi. Yumruklar havada, akıllar Kadıköydeydi.
Etiketler:Gündoğdu,Simplextablosu | 2
Yorum
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Gündoğdu
Beşiktaş - İBB
21 Ağustos 2010
Helsinki maçına hem hafta içi, hem de 19.00’da başlayacağı için kendimi ne kadar hazırlayamadıysam bu maçtan önce de bir o kadar hazırdım. Çizgili formamı almış biraz acelem olduğu için arkasına Necip -18 yazdıramadan üzerime giyip çıkmıştım. Semtte bir arkadaşla buluşup önce otopark çaybahçesine gidip sessiz sakin gazete çay keyfi yaptık. Kadro ne olur ne olmaz, Robinho geliyor mu falan derken saat 17.00 gibi Elma’ya geçelim dedik. (Bu arada iki yazıdır Elma’nın reklamını yapıyor gibiyim resmen, öyle bişey yok, sonraki maç Şairler Parkında olacağız) Elma ve köyiçi tarafına ramazan teğet geçmiş olacak ki, keyifler yerindeydi. Tabi Kazan gene “Sonu bayram olan tatlı bir ayrılık yaşarız her Ramazan” yazısını asmış, kepenklerini kapatmıştı. Elma’da sakin başlayan oturum kalabalığın ufak ufak tezahüratlarıyla ısınmaya başladı. Gündem yoğundu, halk oylaması, Robinho, Fenerbahçe, Galatasaray sırayla elden geçti. Maç öncesinin en gözde tezahüratlarından bir derleme yapmam gerekirse;
Real’den Inter’den topçu almayın
Taraftarı çıldırtmayın
Robinho’da neyin nesi
Gelsin artık Lionel Messi
--------------------------------
Ölümüne Hayır! (Anayasa değişikliğine dair)
-------------------------------
Sen benim her gece efkarım
Gözümdeki yaşım sigara dumanım .... (bu rahat bi 6-7 tekrar yaptı, gırtlaklar patladı, nümayiş oldu, coşuldu, coşturuldu)
Saat yaklaştığında bizde artık semtin bütün elektiriği ile maça hazırdık. Dedik ki haydi buyrun Dolmabahçe yollarına. Bu sene farkedilen bir şey var ki, üzerinde orjinal yeni forma olan insan sayısı gözle görülür bir şekilde artmış. İmkanı olan almış yani. Ve benim görebildiğim Quaresma, formalarda Guti’nin önünde. Maçtan önce insanlarda takıma karşı güven üst düzeydeydi. Tabi kadronun ne olduğunu henüz bilmiyorduk. Beklentiler fazlasıyla yüksekti. Yani şöyle söyliyeyim, Beşiktaş UEFA’da yoluna devam ederken beklenti şampiyonlar liginde yarı final gibiydi. Artık nasıl olacaktı bilemiyorum ama böyleydi işte. O yüzden İBB maçını bir kaç “aslında zor maç” kelamı dışında kaale alan yoktu.
Stada girdiğimde maçın başlamasına yarım saatten biraz daha fazla zaman vardı. Yeni ve eski açık büyük oranda dolmuş kapalı hala yükünü almakla meşguldü. Kapalıda alttan üste el yordamıyla çekilerek yapılan taraftar transfer çalışmaları hummalı bir şekilde devam ediyordu. Helsinki maçında Cenk Gönen’in üzerinde şahane bir kırmızı kaleci forması vardı ve maç sonunda 99 numaralı o formayı kapalı altın ortalarına doğru atmıştı. Bu maçta gene kapalı altın en altına inip bakınırken sırtında 99 yazan kırmızı bir forma gördüm. Yakalayan çocuk hemen sırtına geçirmiş gelmişti. Bu arada maç öncesinde yeni açık tribününden tezahürat organizasyonları yükseliyordu. Yeni açık coşmuş, sağlı sollu bölünerek karşılıklı tezahüratlar yapmış ve sonunda “kapalı kapalı” diye bağırarak karşılıklı tezahürat isteğini belirtmişti. Ancak bizim kutunun bir huyu var, kendi başlatmadığı tezahürata katılmıyor kolay kolay. Yeni açık bir kaç kere ıslıklayıp gaza getirmeye çalıştıysa da Çarşı hiç oralı olmadı. Bunun üstüne yeni açık bu sefer eski açığı tezahürata davet etti ve kabul gördü. Stadın birbirine en uzak mesafelerinde bulunan bu tribünlerin karşılıklı tezahüratı bittiğinden yeni açıktan kapalıya gönderme “ooh oooh” şeklinde, biraz çocukça da olsa geldi.
Futbolcular sahaya çıkar çıkmaz ilk önce “Necip Uysal” diye bağırıldı. Ancak Necip ilk 11’de yoktu. Bunun üzerine Quaresma’dan başlayarak yumruk şovlar kabul edildi. Isınmadan sonra takımlar son hazırlıklar için soyunma odasına gittiler ve geri ilk olarak İBB geldiğinde bütün tribünden gökgürültüsü gibi bir “Yere yatsana, yere yatsana, Abdullah Avcı yere yatsana” tezahüratı yükseldi. Önceki sezonlarda İnönü’de İBB ile oynadığımız maçları hatırlayanlar bu tezahüratın nedenini iyi bilirler. Ve maç bu sefer üçlüyle değil omuz omuzayla başladı. Tribün hissiyatı şuydu, bir an önce gol bulalım, hatta farkı erkenden ikiye çıkaralım ki makara başlasın. Ama işte o gol bir türlü gelmedi.
Yaptığımız ataklardan sonra “oooley saldır Beşiktaşım” tezahüratı sıkça tekrarlandı. Sonra Kapalı üst alt başlayan “Kartal gol gol” sırayla yeni açık, numaralı, eski açık ve bütün stad olarak yapıldı. Tabi yeni açık tribünündeki bir grubun bu kapalıyla karşılıklı yapılan tezahürata katılmadığını söylersem şaşırmazsınız herhalde.
Tribünler sabırsızlandıkça organize tezahüratlar azaldı, yerini kutunun tek başına sürüklemeye çalıştığı marşlara ve kalanların söylenmelerine bıraktı. Beşiktaş sahada istediğimiz golü bulamıyordu bir türlü, ve biz gol ha geldi ha gelicek, yükleniyoruz dediğimiz bir anda arkaya sarkan bir topla golü kalemizde görüverdik. Yediğimiz golden sonra artık işin eğlencesi falan kalmadı tabi. Daha süre vardı ama o top o kaleye girmemeye yemin etmişti. Biz sinire kese kese, gerile gerile dakikaları sayıyoruz, oyuncu değişiklikleri ile ümitleniyoruz ancak hepsi nafile. Oyuncu değişiklikleri esnasında tribünlerin genelinde Delgado ve Nihat’a tepki vardı. Sadece kutudan Nihat çıkarken gelen ıslıklara ve yuhalamalara karşı Beşiktaş’ın çocuğu Nihat Kahveci tezahüratları yükseldi. Ben şahsen 80. dakikada bu işin olmayacağını idrak ettim, kendi kendime biz bugün burdan mutlu çıkamıyacağız dedim. Zaten öyle de oldu.
85. Dakikada gerginlikten söylenmeyen Gündoğdu 90+’da söylendi. Ben kapalı altın eski açık tarafının en altında millet çıkmaya başlamışken tek başıma bağıra çağıra eşlik ettim Gündoğdu’ya. Etmesem olmazdı çünkü. Ve kapalının çıkış merdivenleri her zamankinden daha kalabalık gibiydi.
Etiketler:Gündoğdu,Simplextablosu | 14
Yorum
18 Ağustos 2010 Çarşamba
Gündoğdu
17 Ağustos 2010
Beşiktaş - HJK Maçı
Bir Avrupa kupası maçıyla başladığım Gündoğdu yazılarına, tatilde olduğum için gidemediğim Plzen ikinci maçından sonra devam ediyorum. Ha derseniz ki “arkadaşım bi iş yapıyosun tam yap, tatilini de ona göre ayarlasaydın” diyecek sözüm yok, siz büyük Beşiktaş taraftarının affına sığınıyorum.
Dün allahtan bir müşterimizin ofisinde çalışıyordum, orda işim bittikten sonra bizim ofise hiç dönmeden eve arazi oldum, üstümü başımı maç formatına sokup arkadaşımla buluşup saat 17.30 gibi köyiçine vardım. Malumunuz hava sıcaklığı artık insani standartların üzerinde. Şimdi “sıcaklık değil ama nem fena” geyiğine girmeden bu durumun hem semtte hem tribünde etkisini hissettirdiğini tahmin edersiniz. Birde üstüne ramazan ayı olması, bir de üstüne hafta içi olması, bir de üstüne UEFA’nın maçı kalkıp saat 19.00’a alması, adama “sırayla gelin be” tepkisi verdiriyor. Bu saydığım nedenler birlik olup semti maç öncesi havasından uzak tutmayı başarmıştı. Elma’da oturup biraz sohbet ettikten sonra baktık tadı tuz yok, saatte yaklaşıyor, stada yürümeye başladık. Dolmabahçe yolu her zaman olduğu gibi kalabalık ama sessizdi. Kapalı tribün batı tarafından güneşi direkt aldığı için akşam güneşini gözümüze gözümüze yedik. Yeni açık ve numaralı tribünler gölgede mis gibi oturuyorlardı. Ben maça hazır değildim orası belliydi ama galiba bütün tribün için bu söylenebilirdi.
Maçtan önce kutudan havaya girmek için bir iki tezahürat denemesi başladı. Burada bir virgülle geçen yazımda da bahsettiğim “Gücüne güç katmaya geldik” tezahüratına değinmek istiyorum. Bu bir türlü olmadı arkadaş ya. Galiba sözleri uzun geliyor, bütününü ezberleyen kişi sayısı hala az. Ve en büyük sorun aslında ilk tekrar bittikten sonra nakarat laylayında tamamen sönüyor. İkinci tekrar nerdeyse hiç olmadı. Hoparlörden marş versiyonu çalındığında gene eşlik ediliyor ama tribün versiyonu hala eksik. Çarşı insanları coşturmak için “dj boş durma Hakan Peker çalsana, Ateşini Yolla Bana” diye istek yaptıysa da yanıt alamadı. Ben de yılların eskitemediği bu şarkıyı tribünde kollar açık bekleyip eşlik etmeyi bıkmadan seviyorum. İlerleyen haftalarda çalarsa çocuk gibi sevinirim valla. Maç öncesinden aklımda kalan son şeyde eski açığın numaralı tarafında açılan pankart “Tek aşkımız Beşiktaşımız, gerisiyle kaçamak yaparız”
Nihayet Beşiktaş ilk yarı deniz tarafındaki kaleye hücum ediyordu ve bu yüzden mobil taraftarlar kapalı altın eski açık kısmına geldiler. Bir anda kalabalık olduk. Maç görece cılız bir üçlüyle başladı ama Beşiktaş ilk ciddi atağını yapıp Bobo topu direğe nişanladığında uyuyan taraftarlar bir anda ayıldı ve her tarafı korkunç bir “ooolleeey saldır Beşiktaş’ım ooooleeey” gürültüsü kapladı. Bu tezahürat taraftarları bir nebze olsun kendine getirdi ve arkasından sırayla literatür ortaya döküldü. Bazen toplu, bazen altlı üstlü tezahüratlar söylendi. İlk yarı boyunca ne yeni açık ne de diğer tribünlerle herhangi bir karşılıklı tezahürat yapılmadı. Gol olduğunda da zaten beklenen oldu gibi bir hissiyat vardı, yani elbette bir derbi maçında atılan gol sevinci gibi değildi. Arasıra, tam önümüzde gidip gelen Quaresma’ya bağıranlar oluyordu, o da dönüp selam veriyordu. Ve yine tam önümüzde Köybaşı ile Quaresma’nın birbirleriyle anlaşamadıklarını izleyebiliyorduk. Birbirlerine mimik yapıp durdular ilk yarı, yok niye pas atmadın, yok niye kaçmadın der gibi. Ve taraftar olarak ilk yarı gözümüzün önünde kopan, parçalanan çimlere bakıp bakıp homurdanıyorduk, zira yerden atılan paslar bir anda sekip kalkıyor, top, kontrol edecek defans oyuncularının önünde bir anda yön değiştiriyordu. Çapsız telefonumla çektiğim bir resim ekliyorum, ama durum gerçekten vahim.
İkinci yarı hücum yönü değişince mobil taraftarlarda yeni açık tarafına gitti, bizde rahatladık. Bu sefer Ekrem ve Hilbert önümüzde oynuyordu. Bir pozisyonda HJK’nın siyahi oyuncusu ile Ekrem ikili mücadeleye girdiler, arkadan biri şöyle bağırdı “Ekreeem, o sana kalın gelir olm” –gülüşmeler– Arada ikinci gol için kartal gol gol gol patlattık. Onda da iyi performans gösterilen tekrarlar oldu. Tribünde herkes teknik direktör olduğu için haliyle her kafadan bir ses çıkıyor. Ama genel kanı Tabata’nı n zayıf kaldığıydı. Tabi kimin ağzından Tabata lafı çıksa hemen arkasından bonservisi olan 8 Milyon bi yerlere ekleniyordu. Bu arada malum Ramazan ayı, iftar saati gelmişti ve kutudan imama çağrı yapıldı “haydi imam haydi imam haydiiiii, tam zamanı tam zamanı şimdiiiii” Ve top patladığında “Allah kabul etsin” tezahüratını “koy koy ateiste, koy koy putpereste, hepsi g.t olsun Ramazan ayı mübarek olsun” izledi. Beşiktaş tribünü Ramazan ayını kendince kutlamıştı işte.
İftardan sonra Quaresma neresinden çıkarttığını tam anlayamadığımız şutuyla golü atınca artık dalenin de zamanı gelmişti. Kapalı alt üst alkışlarla başlayan şovda sıra tişört/forma çıkartmaya geldiğinde kimse tereddüt etmedi. Zaten hava müsait bir anda herkes tak diye soyundu. Kapalıda yapılan bir tezahürat beğenilirse numaralıdan alkış alıyor, anlıyorsunuz güzel etki bıraktığını. İşte o tişört çıkarma olayında da geldi alkışlar. Sonra yeni açıkla başladık karşılıklı. Kapalı tişörtleri sallarken yeni açıktan binlerce kişinin soyunmaya çalışmasını görmek inanılmaz komikti. Dale bittikten sonra zaten tribünde iş gene gevşedi. Bir ara “Başkaan doğruyu söyle, Robinho nerdee?” diye bağırılarak son dönemin en popüler bilinmezliğine de dokunuldu. Sonlara doğru bir “Portakal soyulur mu?” sesleri duyuldu ama çok ivme kazanmadan bitti, bir de haydi bastır Galatasaray’ın malum versiyonu kısaca söylendi. Dakika 85 olduğunda tabiki Gündoğdu’yu da ihmal etmedik.
Nihayet maç bitti. O hafta içi ramazan sıcağında tribünleri tıklım tıklım dolduran bütün Beşiktaşlılar güzel bir galibiyeti haketmişlerdi. Takımı topluca tribüne çağırıp alkışladık, Helsinki takımı da kendilerini destekleyen 10-15 kişiye gidip onları alkışladı. Sonra kapalıdan “Helsinki” sesleri yükseldi, dönüp bizim tribünleri alkışladılar. Herşey dostluk kardeşlik çerçevesinde noktalandı. Akıllarda "Robinho gelir mi acaba ya hakkaten?" sorularıyla İnönü'nün çıkış merdiveni kalabalığının arasına daldık gittik...
Etiketler:Simplextablosu | 17
Yorum
16 Temmuz 2010 Cuma
Gündoğdu
15 Temmuz 2010
Beşiktaş-Vikingur Maçı
Geçen sene yaşadığımız kongre travmasından sonra İnönü’de izlediğim ilk maç olan Beşiktaş – Vikingur maçı ile sezona bir merhaba demiş olduk. Geç başlayıp erken biten Gündoğdu yazılarını mükemmel aksilikler yaşamazsam bu sene devam ettirmek istiyorum. Umarım herşey istediğimiz gibi devam eder.

Dün işten geç çıkmam dolayısıyla maçtan önce semte inemedim, direkt stadyumun yolunu tuttum. Yarım saat kala kapalı alttaydım. Alıştığımız şekliyle bir sezon öncesi geçiriyor olsaydık, havanın nemden nerdeyse yere damladığı bir Perşembe akşamı, Vikingur gibi bir takıma karşı yapılan bir maç için bu kalabalık ne diyebilirdik. Ama gerek Quaresma, gerek Guti olsun, bunun yanında sağdan soldan gelen Robinho, Raul haberleri olsun, insanların heyecanını katlamış olacak ki tribünler nerdeyse ağzına kadar doluydu. Forza’da haberi verilen bayrak hazırlığı da tamamlanmış, kapalı tribüne yayılmış sopalı, çoğu el emeği göz nuru olan bayraklar maç öncesi sallanıyordu. Sahada iki takım futbolcuları ısınma hareketlerini yaparken Vikingur’lu futbolcular yan gözlerle tribünleri kesiyorlardı. Futbolcular teker teker tribüne çağırılırken sıra Quaresma’ya geldiğinde ortalık iyice coştu. Ama kapalının mesaisi yeni başlamış olacak ki, Alen’in yokluğunda Harun’a üçlü için davetiyeyi gönderiverdiler. Harun setten kapalı alta inerken şahane göbeği biraz sorun çıkartsa bile karga tulumba indi. Tam sahaya doğru yöneldi ki bu seferde kutudan şu tezahürat duyuldu “Quaresma Harun el ele, hep beraber üçlüye” Nihayet Harun Quaresma’yı aldı, yanaklarından öpüp santraya doğru götürdü, ve birlikte bir üçlü çektirip herkesi iyice havaya soktular.
Maç öncesinde hem tribünlerde, hem de stadyumun müzik yayınından sezon sonunda baya beğenilen “Gücüne güç katmaya geldik, formanda ter olmaya geldik” tezahüratı söylendi, çalındı. Ama bu tezahürat daha herkes tarafından ezberlenmemiş. Nakarat dışında doğru dürüst ses duyulmuyordu. Maça da klasik üçlüyle başladık. Rakip takımın gücü ve ilk 5 dakikada maçın gidişatı belli olduğu için taraftar çok rahattı. Herkes Quaresma’yı kolluyor, top ona geldiğinde “yürübeolm” sesleri işitiliyordu. Hatta bi ara arkamdan birisi “topu Quaresma’ya atsanıza lan, o kadar para verdik” diyerek kısa bir özet geçti. İlk yarı kapalı alt ve üst “Bu sene şampiyon görelim sizi” ve “Kartal gol gol gol”de iyice yüklendi. Zaten tezahüratın pik yaptığı anlarda yeni açık ve numaralıdan bir alkış geliyor.
Devre arasında kapalı üstte bir iki ufak arbede yaşandı. Artık kimse çıkan bu kavgalara şaşırmıyor, herkes alıştı. İkinci yarı başladığında gene bir kavga çıktı, ama bu sefer tribün önce ıslık, sonra alkış, en sonda “helal olsun size, helal olsun” tezahüratıyla bir tepki koydu.
İkinci yarının en güzel aktivitesi gene dale cavese oldu. Tabi bu sıcakta kimsede atkı olmadığı için genelde alkış ve el kol sallamalı (hatta hareket çekmeli) varyasyonlar yapıldı. Kapalı alt-üst, kapalı-yeni açık, kapalı-numaralı karşılıklı takıldık. Bununla beraber iş bi yerden sonra Fener’e, Galatasaray’a makaraya sardı. E sezonun ilk tribününde Fenerbahçe’nin son maçındaki mevzuya değinmeden olmazdı, onu da “Şampiyon Fener, en büyük fener, yanlış anons ulan ..neler” tezahüratı ile eda ettik. Takip eden Fenerbahçeli dostlarımız kızmasınlar, bunlar yaşandı, yapıcak bişey yok.
Takım penaltı kazandığında tribün kararını verip, penaltıyı Quaresma’ya kullandırdı. Adam topa vurmadan önce de heryer “oooooooooo” diye inlerken kaçan penaltı sonrası hiç bozmadan “Quaresmaaaa” diye tezahürata devam edildi. Sonra bir futbolcuya bu kadar ehemmiyet verilmesinin sağlıksız olacağını düşünülmüş olacak ki, sırayla Deli İbo, Toraman, Ernst gibi diğer futbolculara da tezahürat yapıldı. Ve nihayet, maçın sonlarında doğru yumruklar havaya sesleri duyuldu. Sezonun İnönü’de ilk Gündoğdu’sunu hep birlikte söyledik. Beşiktaş’ımıza kavuşmuştuk, güzel transferler vardı, 3 gol atmıştık, keyifler yerindeydi. Mutluyduk lan ötesi mi var. Ve bizim tribün bu kadar gevşemişken Vikingur’a da bir selam etmeden olmazdı, maç sonunda onlarda paylarına düşeni alkışlar eşliğinde aldılar;
“Vikingur bu sene seve seve şampiyon”
Beşiktaş-Vikingur Maçı
Geçen sene yaşadığımız kongre travmasından sonra İnönü’de izlediğim ilk maç olan Beşiktaş – Vikingur maçı ile sezona bir merhaba demiş olduk. Geç başlayıp erken biten Gündoğdu yazılarını mükemmel aksilikler yaşamazsam bu sene devam ettirmek istiyorum. Umarım herşey istediğimiz gibi devam eder.

Dün işten geç çıkmam dolayısıyla maçtan önce semte inemedim, direkt stadyumun yolunu tuttum. Yarım saat kala kapalı alttaydım. Alıştığımız şekliyle bir sezon öncesi geçiriyor olsaydık, havanın nemden nerdeyse yere damladığı bir Perşembe akşamı, Vikingur gibi bir takıma karşı yapılan bir maç için bu kalabalık ne diyebilirdik. Ama gerek Quaresma, gerek Guti olsun, bunun yanında sağdan soldan gelen Robinho, Raul haberleri olsun, insanların heyecanını katlamış olacak ki tribünler nerdeyse ağzına kadar doluydu. Forza’da haberi verilen bayrak hazırlığı da tamamlanmış, kapalı tribüne yayılmış sopalı, çoğu el emeği göz nuru olan bayraklar maç öncesi sallanıyordu. Sahada iki takım futbolcuları ısınma hareketlerini yaparken Vikingur’lu futbolcular yan gözlerle tribünleri kesiyorlardı. Futbolcular teker teker tribüne çağırılırken sıra Quaresma’ya geldiğinde ortalık iyice coştu. Ama kapalının mesaisi yeni başlamış olacak ki, Alen’in yokluğunda Harun’a üçlü için davetiyeyi gönderiverdiler. Harun setten kapalı alta inerken şahane göbeği biraz sorun çıkartsa bile karga tulumba indi. Tam sahaya doğru yöneldi ki bu seferde kutudan şu tezahürat duyuldu “Quaresma Harun el ele, hep beraber üçlüye” Nihayet Harun Quaresma’yı aldı, yanaklarından öpüp santraya doğru götürdü, ve birlikte bir üçlü çektirip herkesi iyice havaya soktular.
Maç öncesinde hem tribünlerde, hem de stadyumun müzik yayınından sezon sonunda baya beğenilen “Gücüne güç katmaya geldik, formanda ter olmaya geldik” tezahüratı söylendi, çalındı. Ama bu tezahürat daha herkes tarafından ezberlenmemiş. Nakarat dışında doğru dürüst ses duyulmuyordu. Maça da klasik üçlüyle başladık. Rakip takımın gücü ve ilk 5 dakikada maçın gidişatı belli olduğu için taraftar çok rahattı. Herkes Quaresma’yı kolluyor, top ona geldiğinde “yürübeolm” sesleri işitiliyordu. Hatta bi ara arkamdan birisi “topu Quaresma’ya atsanıza lan, o kadar para verdik” diyerek kısa bir özet geçti. İlk yarı kapalı alt ve üst “Bu sene şampiyon görelim sizi” ve “Kartal gol gol gol”de iyice yüklendi. Zaten tezahüratın pik yaptığı anlarda yeni açık ve numaralıdan bir alkış geliyor.
Devre arasında kapalı üstte bir iki ufak arbede yaşandı. Artık kimse çıkan bu kavgalara şaşırmıyor, herkes alıştı. İkinci yarı başladığında gene bir kavga çıktı, ama bu sefer tribün önce ıslık, sonra alkış, en sonda “helal olsun size, helal olsun” tezahüratıyla bir tepki koydu.
İkinci yarının en güzel aktivitesi gene dale cavese oldu. Tabi bu sıcakta kimsede atkı olmadığı için genelde alkış ve el kol sallamalı (hatta hareket çekmeli) varyasyonlar yapıldı. Kapalı alt-üst, kapalı-yeni açık, kapalı-numaralı karşılıklı takıldık. Bununla beraber iş bi yerden sonra Fener’e, Galatasaray’a makaraya sardı. E sezonun ilk tribününde Fenerbahçe’nin son maçındaki mevzuya değinmeden olmazdı, onu da “Şampiyon Fener, en büyük fener, yanlış anons ulan ..neler” tezahüratı ile eda ettik. Takip eden Fenerbahçeli dostlarımız kızmasınlar, bunlar yaşandı, yapıcak bişey yok.
Takım penaltı kazandığında tribün kararını verip, penaltıyı Quaresma’ya kullandırdı. Adam topa vurmadan önce de heryer “oooooooooo” diye inlerken kaçan penaltı sonrası hiç bozmadan “Quaresmaaaa” diye tezahürata devam edildi. Sonra bir futbolcuya bu kadar ehemmiyet verilmesinin sağlıksız olacağını düşünülmüş olacak ki, sırayla Deli İbo, Toraman, Ernst gibi diğer futbolculara da tezahürat yapıldı. Ve nihayet, maçın sonlarında doğru yumruklar havaya sesleri duyuldu. Sezonun İnönü’de ilk Gündoğdu’sunu hep birlikte söyledik. Beşiktaş’ımıza kavuşmuştuk, güzel transferler vardı, 3 gol atmıştık, keyifler yerindeydi. Mutluyduk lan ötesi mi var. Ve bizim tribün bu kadar gevşemişken Vikingur’a da bir selam etmeden olmazdı, maç sonunda onlarda paylarına düşeni alkışlar eşliğinde aldılar;
“Vikingur bu sene seve seve şampiyon”
Etiketler:Gündoğdu,Simplextablosu | 11
Yorum
19 Haziran 2010 Cumartesi
Özgür Basın Bunu Da Yazın
"ÇALIŞMADIĞI 2 yılın parasını alabilmek için küçüldükçe küçülen Daum, bugün ’sırat köprüsü’nden geçecek. 2000-01’de Leverkusen’i çalıştırırken kokain kullandığı ortaya çıkan ve Almanya’nın başına geçme şansını kaybeden Daum, aynı testi yine verecek! Nasıl mı? İşte detaylar."
Yukarıdaki satırlar, bugün Milliyet, Hürriyet ve Vatan spor servisleri tarafından harfi harfine yayınlanmıştır. Bugün neden bu medyadan nefret ettiğimi bana tekrar hatırlattıkları için kendilerine teşekkür etmek istiyorum.
http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/15073215.asp?gid=373
http://www.milliyet.com.tr/dauma-a-sac-ve-kan-testi-yapilacak/spor/sondakika/19.06.2010/1252839/default.htm
http://haber.gazetevatan.com/dauma-kokain-testi/312072/5/Spor
Etiketler:Simplextablosu,Türk Basını | 11
Yorum
26 Aralık 2009 Cumartesi
Gündoğdu
Tribün bazen adamı kendisiyle inatlaştırıyor. Gün içerisinde ofiste otururken camdan dışarı bakıp, ulan akşam maç var bu yağmur nerden çıktı diyorsunuz. Yapacak birşeyiniz yok, o maça gideceksiniz. Daha öncede ıslandınız Beşiktaş için, bugün de ıslanacaksınız. Mesai saatinin bitmesiyle İstanbul’da cuma iş çıkış saatinde hemde yağmurlu havada gıdım ilerlemeyen trafikte bir şekilde Beşiktaş’a ulaşmanız lazım. Otobüs, minibüs, taksi, metro, füniküler, vapur, motor neyse. Ona bin, ondan in, karşıya geç, semtte uğrayayım, iki tek atalım, maç saati, Dolmabahçe yolu. Be mübarek az dur iki dakka bizde insanız yahu. Al işte ne ayakkabı kaldı ne çorap. Daha stadyuma varamadan pantolon sırılsıklam, ayaklar su içinde, hava buz gibi, ve hala yağıyor. Bir isyan duyuluyor bazen birisinden “lan olm deli mi s…i bizi ne işimiz var bu havada?”
Ben gene kapalının giriş kapısına kadar iyi idare etmiştim. Yani idare dediğim en azından ayağıma su henüz teşrif etmemişti. Ama o yokuştan aşağı güldür güldür akan suyun üzerinden kapının önünde milleti “yavaş olun bekleyin bakalım” diye oyalayan polis memurunun yüzünden atlayamadığımdan, topuklarımın üzerine basa basa geçeyim demiş bulundum. Ama elbette su benim planlarıma uyma lüksünde bulunmayıp ayaklarıma giriverdi. Hay anasını diye adım attığımız kapalı alttaki bu ilk sürprizin ardından, içeri girmek için geç kaldığımız fark ettik. İnsanlar kapalı altın yarısını anca örten çatının yağmur almayan kısımlarına doluvermişlerdi. Tribal Enfexion ve Kaba Şimşek’le beraber önce yeni açığa yakın tarafı denedik, komple doluydu. Eski açık tarafına doğru gittik, orada en üstte tam merdivenin yanında iki adet boş koltuk bulduk. 10 dakika sonra orada beş kişi maç izlemeye başlayacaktık.
Takımlar sahaya çıkmadan önce, solumuzda kalan eski açık tribünündekiler artık isyan bayrağını çekmişlerdi. “Yönetim bizi kapalıya al” diyor başka bir şey demiyorlardı. Bir ara Çarşı’ya doğru dönüp destek istediler ama sesleri o hengamede kayboldu gitti. Kimsede gelip kapı falan açmadı. Bu arada yardımsever Beşiktaş taraftarları kendi imkanlarını sonuna kadar kullanmaya başlamışlardı. Kapalı alt tribünün en üst sırasından ellerini uzatanlar, kapalı üstün en altındakilerden muhakkak bir cevap alıyorlardı. Koldan, monttan, yakadan, paçadan tuta çeke durmadan üst tribüne taraftar transfer oluyordu. Özel güvenlik görevlileri merdivenlerden sorumlu oldukları için! müdehale etmiyorlardı. Zaten kimsede onları dinleyecek durumda değildi. Maçın başlamasından hemen evvel Yuki The Zorba, The Rasco ve Jessie perişan bir halde geldiler. Bizim koltuklar insan istifi olduğu için alt sıralara doğru meçhule giden bir yolda gözden kayboldular. Şakır şakır yağmur yağıyordu.
Maç gösterişli olmayan bir üçlüyle başladı. Havanın tribünleri direkt etkilediği ilk dakikalarda belli oluyordu. İnsanlar stada oldukça geç giriş yaptıkları için atmosfer oluşmamıştı. Bunun yanına birde sahanın gölden hallica vaziyeti eklenince, taraftarların çoğu olacakları izlemeye dalıp tezahüratı falan unuttular. O esnada etrafımızda yapması gerekeni yapan tek bir kişi vardı, üzerine yüklendiği sorumluluğu başarıyla taşıyan güvenlik görevlisi “arkadaşlar merdivenleri boşaltalım” diyordu. Boşaltalım dediği merdivenlerde yağmur yememek için insan istifi bir şekilde onlarca kişi vardı. Çoğu dönüp bakma zahmetinde bile bulunmadı. Zaten o arkadaşı bir dahada gören olmadı.
İlk yarı sahada neolup bittiğini idrak edelim derken akıllarda kalan belkide tek tezahürat “Allah allah allah allah saldır Beşiktaş, gollerin yağmur gibi gelsin Beşiktaş” tezahüratıydı. Şimdi hatırlayacaksınız bu tezahüratın konsepti uzun süre sonra ilk defa İnönü’de oynanan ve kazanırsak maç fazlasıyla lider olacağımız Diyarbakırspor maçında duyuldu. “….saldır Beşiktaş, liderliğe az kaldı saldır Beşiktaş” şeklinde epey bir müddet söylendi. Daha sonra CSKA Moskova maçında golü yedikten sonra ikinci yarının başında “...saldır Beşiktaş, ümitler tükenmedi saldır Beşiktaş” şekline evrildi, ve elbette nihayet o maçın son yarım saatinde “…saldır Beşiktaş, UEFA’yı s…. et saldır Beşiktaş” şekline geldi. Bütün bu versiyonlarının arasında en çok tutulup, herkes tarafından en yüksek sesle söyleneni de işte bu sonuncusuydu. Çünkü bu tezahüratın içinde birden çok şey vardı. Bir defa yaratıcılık vardı, anında çıkmıştı, öncesinde söylenen ümitler tükenmedi saldır Beşiktaş’ta ki gibi bir hedef koyup, o hedefe ulaşmak için saldır demiyordu, bu tezahürat taraftarın ne olursa olsun hedefi olsun olmasın takımın istekli, hücuma yönelik oynaması arzusunu gösteriyordu. Akıllardaki gönüllerdeki Beşiktaş’ı istiyordu. Takımdaki yabancı oyuncuların ne kadarını anladığı ise pekte umurumuzda değildi. Bu arada Bursaspor ile süregelen gerginliğin artık tribünde giderek bir şaka halini aldığıda belirgindi. 6. ve 16. dakikalarda adet yerini bulsun diye bir iki tezahürat yapıldı ama, bundan beslenme niyetinde olanları tatmin edecek bir şey yoktu.
Ve Bursaspor maçının ilk yarısı bittiğinde yağmur da İnönü’yü geçici bir süre terk ediyordu. Devre arasında Jessie sırılsıklam olan çoraplarını ayakkabısından azad ediyor, kapalı tribünün bir yerine hatıra olarak bırakıyordu. Bu arada kapalı tribüne geçmek için Eski açık tribünün asma kilitli kapısını tel gibi alet edevatlarla açmaya çalışan yaratıcı Beşiktaş taraftarı bu sefer amacına ulaşamıyordu. İkinci yarıyı izlemek için yağmurun dinmesini fırsat bilip bende alt sıralara indim. 1-0 mağlup olarak sahaya çıkan takım “Bütün takım el ele hep beraber tribüne” tezahüratlarıyla karşılandı. Ve ikinci yarı “Allah allah allah allah saldır Beşiktaş, yağmur durdu sen durma saldır Beşiktaş” tezahüratıyla başladı.
Tam önümüzdeki kaleye hücum eden Beşiktaş ilk yarıdakinden farklı bir görüntü çiziyordu. Ayağa paslar, indirilen topların olduğu yerde biten Beşiktaş’lılar ve Sercan’ın karşı karşıya kaçırdığı pozisyon golün geleceğini haber veriyordu. Tribünlerde golün kokusunu almıştı ve kapalının desibeli artmaya başladı. Herşey hazırdı ve gol geldi. O rezil havada, ıslak donmuş halimizde bütün bu eziyete belkide sadece bunun için katlanıyorduk işte. Gol sevincimizin ardından işimizin daha bitmediğini bildiğimizden kesmeden devam ettik. “..yağmur durdu sen durma saldır Beşiktaş” ve “oooo iki gelsin iki, iki gelsin iki s….m böyle işi” tezahüratları kapalıdan yükselirken Beşiktaş yüklenmeye devam ediyordu. Ve nihayet bir penaltı ile maçı 1-0’dan 2-1’e getirmiştik. Artık hava soğuk değildi, biz hiç ıslanmamıştık. Öne geçmenin keyfini içlerinde omuz omuzanında bulunduğu birkaç tezahüratla taçlandırdık.
Dakikalar geçmeye başlamıştı. Tribündeki eğlence puan durumununda etkisiyle yerini gerginliğe bırakmıştı. Takımın oynadığı futbol son 20 dakikanın zor geçeceğini gösteriyordu. Münferit olarak “yaslanmayın be, çıkın ileri çıkın ileri” diye bağıranların sesleri duyulmaya başlamıştı. İkinci yarıda durum 1-0 iken Sercan’ın kaçırdığı golden sonra oyun dönmüştü ama aynısının Bobo 3. Golü kaçırdığında bizim başımıza geleceğine inanmak istemiyorduk. Tribündeki tansiyon iyice artmıştı ve tezahürat artık sadece kutudan geliyordu. Bursaspor beraberlik golünü attığında havanın tekrar soğuk olduğunu farkettik. Dakikalar 85-90 arasındaydı ve saatler Gündoğdu’yu işaret ediyordu. Ancak yumruklar havaya sesleri homurtuların arasında kaynayıp giderken, Bursaspor galibiyet golünü atıyordu. Tribün artık pek çok kişinin hayal kırıklığına, üzüntüye ve özellikle mağlubiyetin Bursaspor karşısında gelmiş olmasından dolayı kızgınlığına ev sahipliği yapıyordu.
Maç sonunda sahada Bursaspor’un galibiyetini kümelenip zıplayarak kutlaması, “Yeter Yıldırım Demirören yeter” haykırışları, Zapotocnhy’nin formasını çıkartıp numaralı tribünde birisine atması, “formayı alanın a…. s….” tezahüratları, birisinin o formayı alanın elinden alıp aşağıya atması, hırsından koltukları tekmeleyenler, “Ulan Bursa’da şampiyonluğu ilan etmezsek..” diyenler, Mustafa Denizli’nin ne yaptığını anlamaya çalışanlar eşliğinde bir maçı daha bitirmiştik. Hava artık hiç olmadığı kadar soğumuştu ve yağmur tekrar yağmaya başlamıştı. Stadyumdan iskelelerin oraya ellerim ceplerimde, moralim bozuk ve ıslana ıslana yürüdüm. Bu maç Gündoğdu’yu söyleyememiştik onun için ayrı üzüntülüydüm. İnanılmaz hava şartlarına rağmen Beşiktaş’ımızı yalnız bırakmamıştık, içimi bir tek o ısıtıyordu.
Etiketler:Gündoğdu,Simplextablosu | 1 Yorum
18 Aralık 2009 Cuma
Gündoğdu
Güzel blogumuz Ekşi Beşiktaş’ı nasıl daha güzel yapabiliriz diye düşünürken, şunları yazalım, bunlarda olsun diye fikirler çıkarken, yahu benim bildiğim Beşiktaş tribünsüz olmaz dedim. Ben de tribünde dair bir şeyler yazayım, tezahüratları, pankartları, günahları ve sevaplarıyla, bildiğim, gördüğüm, hissettiğim kadarını burada paylaşayım istedim. İsim olarak da düşündüm taşındım, İnönü'de en çok sevdiğim tezahürat hangisi dedim, Gündoğdu diye cevap verdim, baktım kendi kendime konuşmaya başlamışım, yol yakınken durup Gündoğdu'da karar kıldım. Bu hafta genel bir giriş yapayım, İnönü’de oynanan maçlardan sonra maç içi tribün olaylarının neler olduğu, hangi tezahüratın nasıl göze çarptığı, deplasman maçları haftasında da tribüne ait, Beşiktaş taraftarına, kapalı tribününe ait belli bir konu hakkında yazabildiklerimi elimden geldiği kadar yazayım diyorum. Bahane değil belki ama iş güç dolayısıyla deplasman yapamıyorum, O yüzden o kadar idare edeceksiniz artık.
Şimdi önce stadyumdan başlayalım. İnönü Stadını bilenler için söylüyorum (bkz: Trt Radyo) deniz tarafındaki kale arkası eski açık tribündür. Stadı bilmeyenler de burayı tek katlı, üzeri açık, ve bir kısmında deplasman taraftarının bulunduğu yer olarak tanıyabilirler. Rivayet odur ki, kapalı tribünden emekli olanlar burada hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşarlarmış. Ve içlendikleri zaman da arkalarına dönüp, o güzelim manzaraya karşı bir sigara yakar, “Ulan stadyumlara sigara yasağının gelmesi çok kötü oldu be" derlermiş. Stadyumun en ucuz biletleri bu tribüne aittir, ve müdavimleri tezahüratlara, coşkunun pik yaptığı anlarda katılırlar.
Eski açık tribünün tam karşısında, yani diğer kalenin arkasında yeni açık tribünü bulunur. Stadyuma en son eklenen tribün olduğu için adı yeni açık. Bu tribünün üzeri 2004 yılının başında kapatıldı. Tabi kapatıldı biraz iddialı olur. Kapanmaktan çok üzerine rahat birşeyler aldı diyebiliriz. 3 katlı bu tribünün en alt katı adının hakkını verircesine açık, e zaten tribünün sağ ve solları da çatıdan faydalanamıyor. Aman canım zaten adı üstünde açık tribün. Ne o öyle çatı falan.
Yeni açığın numaralıya yakın tarafının ikinci katında amigoluğunu Mustafa’nın yaptığı bir grup var. Arada ellerinde çekirdek sakin sakin oturan insanları ayağa kaldırıp moda sokuyorlar, Çarşı ile paslaşıyorlar, maçın hemen hemen tümünü tezahürat ile geçiriyorlar. Bir de korner atılırken rakip takım futbolcuları ile hoşbeş eden bir köşe var. Çok samimi çocuklar. Ne zaman bir Fenerli gitse hal hatır soruyorlar ordan. Ama bu grup dışında yeni açık izleyicisi de sakin bir kalabalık. Bir gün yolunuz düşerse, bu tribünün 3. katının en ön sırasında, tam kale arkasını hizalayıp bir maç seyredin derim. Ve eğer devre arasında tuvalete gitmeye niyetlenirseniz, tuvalet merdivenlerinde "herif yığını" nedir ne değildir tecrübe edeceksiniz.
Televizyondan maç izlediğiniz zaman göremediğiniz tribün numaralı tribün. Çünkü çatı kameraları bu tribünün üzerinde. Zaten görülecek aman aman bir şey de yok. Basın tribünü, şeref tribünü, Vip tribün ve numaralı tribün koltukları bulunuyor. Düşünün normal numaralı tribün koltuklarında oturanlara fakir gözüyle bakılıyor burada o derece. Viskiler, purolar içilip geyşaların üzerinden suşi yenilen bir yer olarak tahmin ediyorum açıkçası. Net bir bilgim yok. Gidenler de bir şey söylemiyor. İyiydi miyiydi diye geçiştiriyorlar. Kesin var bi olayı. Bununla beraber, o sosyetik duruşlarının yanında, yönetimle ilgili protestolarda numaralı tribün perde arkasında her seferinde kapalının önüne geçmeyi başarıyor. Ha ihalesi kapalıya kalıyor orası ayrı.
Ve efendim gelelim meşhur kapalımıza. Kapalı tribün Çarşı adıyla nam salmış taraftar grubunun ikametgah adresidir. Kapalı alt ve kapalı üst olarak iki ayrı kattan oluşur. Yeni açıktan farklı olarak burada katlar arasında istediğiniz gibi gezemezsiniz, zira biletleri ve fiyatları farklıdır. Üst kat alt kattan daha pahalıdır. Kapalı üst tribünün sağında ve solundaki locaların ortasında, iki direk arasında “kutu” diye tabir edilen bölüm tribünün kalbidir. Maç içerisinde büyük oranda tezahüratlara başlanılan, değiştirilen ve diğer tribünlere yön verilen yer burasıdır. Kutunun en ön sırasında amigonun –ki ceza alana kadar Alen’di- çıktığı set bulunur. Buranın en arka sırasına da “kafanın tavana değdiği yer” denir. Görürseniz nedenini anlarsınız.
Etiketler:Gündoğdu,İnönü Stadı,Simplextablosu,tribün | 6
Yorum
2 Eylül 2009 Çarşamba
Ters Psikoloji
Ligin 4. haftasını ardımızda bıraktık. 4 maç sonunda elimizde 6 puan, atabildiğimiz 3 gol var. Şampiyonlar liginde 4. torbadan Wolfsburg’u çekeceğimizi zaten neredeyse adımız gibi biliyorduk. Veya benim tanıdığım Beşiktaşlılar haftalar öncesinden 4. torba takımlarını görür görmez bu işin eninde sonunda Wolsfburg ile neticeleneceğinin farkındaydılar. Haftaya tarihinin (yine) en iyi kadrosunu kurmuş Galatasaray ile Ali Samiyen’de derbimiz ve üç gün sonra Manchester United ile karşılaşmamız var. Ve biz geçen hafta Tabata’ya 8 milyon € verdik!
Bütün bunları böyle söyleyince insan bir garip oluyor gerçekten. Peki bu tablo karşısında ben ne yapıyorum? Farklı takımları tutan arkadaşlarla yaptığımız futbol muhabbetlerinde Beşiktaş’ı nereye koyuyorum? Hemen söyleyeyim, mevzuyu direkt satıyorum. Bu sezon bizi geç diye başlıyorum. Hücum hattımızın organizasyon şaşkınlığından, transferde iyi başlayıp sonunu bağlayamamızdan, Nihat’ın daha olmadığından, belki hiç olmayacağından, Yıldırım Demirören’in hala Yıldırım Demirören olduğundan bahsediyorum. Şampiyonlar liginde başarıyı geçtim rekorumuzu! kırmasak bari diyorum. Peki bütün bunları söylerken inanarak mı söylüyorum? Gerçekten bu kadar karamsar olduğum için, isyan bayraklarını siyaha beyaza boyadığım için mi bu yorumları yapıyorum? Vallaha benim arkadaşlar kusura bakmasınlar ama, o pek öyle değil. Aslında Beşiktaş'ın inanmayanları şaşırtarak form tutmasını bekliyorum. Galatasaraylılar Ankaraspor karşısından biraz acaba diyerek ayrılmış olsalar bile genel olarak epey bulutların üzerindeler. Fenerbahçeliler Aziz Yıldırım’ın şampiyonluk sözlerine, ama daha önemlisi Daum’un bir şekilde Galatasaray tökezler tökezlemez liderliği alıp bırakmayağına inanıyorlar. Bende onları ayrı ayrı yakaladığımda inceden “evet abi, süpersiniz, mükemmelsiniz” diye gazlıyorum. Bu sene sizin takım tamam diye de ekliyorum.
Ama ben Beşiktaş’tan ümidimi hiç kesmem ki. Romantiklik olsun diye de söylemiyorum. Duygusal olarak bu takım zaten kendisini tutana yaşattıklarıyla meşhur orası ayrı. Ama mantık olarakta oturmayan taşların yerine oturması için zamanımız var. Şu şöyle olsa bu böyle olsa diye teknik yorumlar yapacak değilim. Sadece elimizdeki kadro herşeyi yapabilecek güçte, buna inanıyorum. Sevgili rakiplerimiz birbirleriyle didişe dursunlar, efsane başkanları ve kadrolarıyla şampiyonluklarına inansınlar ona bir lafım yok. Daha öncede yazmıştım “Herkesin tuttuğu (takım) kendine” diye. Ben kendi çapımda uyguladığım ters psikolojiyle bu sezon sonunda bugün Beşiktaş hakkında “sizden cacık olmaz” diyenlere el sallamak üzere bekliyorum. Ha şampiyonluk olur, avrupa olur, kupa olur bilemem. Ama benim atkım, formam, montum herşeyim hazır. Sinsi gibi bekliyorum...
Not: Ama Galatasaray ve Fenerbahçe bu sezon çok güçlü yeaa...
Etiketler:Simplextablosu | 17
Yorum
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Herkesin Tuttuğu Kendine
Herkesin tuttuğu kendine ulan!
Ben Beşiktaş'lıyım. Geberene kadar da öyleyim. Şimdi çıkıp Beşiktaş'lı olmak şöyle özel böyle güzel demem, diyemem. Başka takım taraftarları için de kendi takımları öyle acaiptir, onlar da kendilerini öyle özel hissediyordur, okuyup okuyup siktir lan demesinler.
Ne dedik, herkesin tuttuğu kendine.
Biz son senelerde tüp ve tüpçü tutuyoruz mesela. Mavi mavi silindirler. Sinirler yıprandı abi, kolay mı? Bizim Beşiktaş'ımız hayal gibi hala. Kendi kendimize bi acaip romantiklik inşa ettik. Birisi vurdukça yerden parmak sallıyoruz tehditkar tehditkar. Bi kalkabilsek, ah bi kalkabilsek.
Vuran da sağdan soldan başkası değil ha, yarısı siyahtır yani. Diğer yarısını göstermeden çakıyorlar zaten. Bizim parmak hala sallanıyor. Ulan bir kalksam feriştahınızı... Neyse..
Semt bizim aşk bizim yazıyor duvarda, omzumda bir kartal duruyor. İbne sakallı bizi kazıklamadıysa ömrümün sonuna kadar da duracak orda. İnönü'de seyrettiğim ilk maçın bileti (kapalı üst hemde şşş) hala cüzdanımda. Kenarları biraz yırtıldı ama olsun, daha dayanır.
Sık kullanılanlarda Forzabesiktas yerli yerinde. Ne başka gazetenin spor sayfasına bakarım ne başka spor sitesine. Bana sorsan alayı totoro.
Formamı inatla bütün halısahalarda giyiyorum. yıkayamasam da gene giyiyorum. Başka bişey bilmem. Futbol deyince Beşiktaş forması abi. Daha ne olsun.
Beşiktaş kaybederse üzülüyorum ama çok. Çok üzülüyorum. Ufakken ağlardım, artık ağlamıyorum. O gece geçsin istiyorum hemen. Ertesi gün ne internet ne televizyon ne başka bişey.
Beşiktaş'ı en sevdiğim zaman temmuz ayı. Her temmuz ayında tekrar tekrar aşık oluyorum. Her temmuz ayında öyle özlemiş oluyorum ki ismini gördüğüm yerde gözlerim parlıyor. Her temmuz ayında yurt dışında tribünsüz yemyeşil bir sahada bembeyaz formalarla hazırlık maçına çıkan takımı gördüğüm an mahvoluyorum işte. Mutluluk nedir o an anlıyorum. Ben de takımın başında çıkıyorum o sahaya. Simsiyah kramponlarımla hazırlık pasları atıyorum santrada. Hakemin düdüğünü bekliyorum deli gibi. Başlamak üzere işte, işte Beşiktaş yahu sahada. Manyaklık ulan resmen. Temmuz ayında sikten bir sıcakta bir hazırlık maçı o. Ben niye o sahadayım? Niye kalbim patır kütür atıyor? Küçücük bir güzel pas ile niye başımda bulutlar dolaşmaya başlıyor.
Soruyorum söylüyor, sevdasının yanından geçtiğim Mehmet Işıklar, "benim adım optik başkan, on bin tane deplasmana gittim"
Biri çıkıp yalan demiyor. O bize orada yer tutuyor, burada da yol gösteriyor.
Kazan'da buluyorum kendimi marş söylerken. Maça 3 saat var. Herkes Beşiktaş'lı. Bu ne büyük lütuf yarabbim. Bütün birahane Beşiktaş formalı insan dolu. Ben daha ne isteyeyim. Herkes gülüyor, herkes mutlu, herkes bir arada. O kazan insanın başını döndürüyor.
Bir bakıyoruz Baba Hakkı Süleyman Seba'nın alnını öpüyor, bizim kalbimiz yerinden fırlıyor.
Dolmabahçe yolundan stadyuma yürürken bir bakıyoruz takım otobüsü geliyor, bizim kalbimiz yerinden fırlıyor. O camdan bize bakan üç beş futbolcu üstlerine alınıyor ya, alınsınlar ilişmeyin. Biz o renklere haykırıyoruz onu anlasınlar o yeter.
Aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş!
Bu hayatta Beşiktaş hakikaten. Başkasında ne olur bilmem. Başkası olur mu onu da bilmem. Ama en azından ben bir tane gördüm, onda da her yer siyah beyaz. Canım, kanım, aşkım Beşiktaş.
Not: Sözlükte yazmıştım, Beautiful Freak görmüş beğenmiş, Allahın izni Peygamberin kavliyle bu entryi bloğumuza istedi. Bende dedimi gençler birbirini görmüş beğenmiş, bize bu saatten sonra copy paste etmek düşer.
Etiketler:Simplextablosu | 9
Yorum
19 Ocak 2009 Pazartesi
Carsi Istifa, Demiroren Tribune
Beşiktaş Çarşı tribünde yönetim istifa diye bağırmıyor. Satılmış Çarşı. İşte artık her maç sonunda duymaya alıştığım iki kelimelik bir cümle, “Satılmış Çarşı”. Bunu söyleyenlerinde tek bir çıkış noktası var, tribünlerin başkanı göndermek için çaba sarfetmemesi. Keşke hayat bu kadar basit denklemlerden ibaret olsaydı. O zaman gerçekten safımızı bilir orada dururduk. Ama çok basit bir iki zihin muhakemesi yapabiliyorsak, bazı şeyler söylemeden, birilerini birşeylerle itham etmeden önce biraz düşünmek gerektiğinin farkına varırız.
Peki Çarşı neden Yıldırım Demirören’i istifaya davet etmiyor olabilir?
1. BJK Çarşı Yıldırım Demirören yönetiminden gerçekten rant sağlıyordur. Göz göre göre, bütün Beşiktaş camiasının önünde utanmadan, 25 yıldır savundukları şeyleri hiçe sayarak, kendi adamlıklarını, delikanlılıklarını boşvererek, üç beş kuruş para için Beşiktaş’ı satarak Yıldırım Demirören’i savunuyorlardır. Buna inanmak isteyebilirsiniz, ve hatta inanadabilirsiniz. Herhangi bir delile ihtiyaç duymazsınız. Kim kime ne vermiş, kim ne kadar para kazanmış muallaktır. Ama “tribün liderleri Jeeplerle geziyormuş olum” lafını derin birşeyler biliyormuşçasına sarfetmek hoşunuza gider. Böyle süslü cümlelerle cahilliğinizi biraz olsun örtbas edebilirsiniz belki.
2. BJK Çarşı Süleyman Seba’nın istifasının ardından, oturup bir daha yönetim değiştirmeye cüret etmeme kararı almıştır. Kendisini kendi hırsları doğrultusunda kullanmaya çalışan ve çalışacak olanlara alet olmama kararı almıştır. Kongre farelerinin ellerini tribünün üzerinde çekme kararı almıştır. BJK Çarşı nasıl bir güce ve potansiyele sahip olduğunun bilincine varmıştır. Verilen bir kararın arkasına duruyor olmalarından başka yaptıkları bir şey yoktur.
Diyelimki BJK Çarşı tribünlerden istifa temposuyla Yıldırım Sultan’ı koltuğundan indirmeyi başardı.Elbette bunun uzun sürecek bir zaman dilimini kapsayacağının farkında olduğunuzu varsayıyorum. Bu süreçte takımın nasıl etkileneceğini gözardı ediyoruz hepbirlikte. Sonra yerine yeni bir başkan geldiğinde oluşan durumu bugün Çarşı’yı satılmışlıkla suçlayanlar nasıl yorumlayacak biliyor musunuz? Çok basit. Elbette bu seferde Çarşı’yı yeni başkanın adamı ilan edecekler. Bunun nasıl bir döngü içerisine girdiğini göremiyor musunuz gerçekten? Bu işin sonu yok. Tribünün eli Beşiktaş’ın genel kuruluna girmeye başlarsa ondan sonra bunun önüne kimse geçemez. İsimler lekelenir, iftiralar havalarda uçuşur.
Beşiktaş tribünleri 6 Ocak 2009’da oynadığı Gaziantep B.Bld. Fortis Türkiye Kupası maçında şu tezahüratla doğru istikameti göstermeye çalışmıştır:
Senelerdir bir delikanlı çıkmadı
Şu kocaman camiada
Muhalefet çık ortaya
Son ver artık uyumaya.
Değil Yıldırım Demirören’i, hiçbir Beşiktaş başkanını koltuğundan indirmek BJK Çarşı’sının görevi olmamalıdır. Çarşı bir tribün grubudur. Siz çok samimi düşüncelerle Demirören’den bıkmış olabilirsiniz, bende bıktım, çok samimi düşüncelerle başkan olmasını istediğinizi bir başka isim vardır, benimde var. Ama bunun için yapılması gereken bazı şeyler varken oturduğumuz yerden ona buna satılmış yaftası yapıştırmak biraz kolaycılık oluyor.
Demirören gidince 50 milyonumu tıkır tıkır isterim diyor. Şaka falan değil. Bu iş çocuk oyuncağı da değil, onu indirelim bunu başkan yapalım. Kimse günahı BJK Çarşı’nın boynuna asıp suçluyu hemen ilan etmeye kalkmasın. Bu kulübün bir kongresi var, kongre üyeleri var, muhalefet isimleri var. Bunların hiçirisinin sesi soluğu çıkmayacak sonra kabahatli Çarşı. Bu adamlar sizin benim kadar görmüyor mu Beşiktaş'ın nasıl yönetildiğini. İlla Çarşı istifa diye mi bağıracak birşeyler yapabilmeleri için. Çarşı’yı eleştirecek olduktan sonra gene bu satırlarda uzun uzun en önce ben eleştiririm onuda hiç merak etmeyin. Ama laf olsun torba dolsun diye, bok atayım izi kalsın diye, ne kadar yıpratırsam o kadar kârdır diye konuşanlar biraz ayıp ediyor. Hele birde objektiflik kisvesi altında kör fanatikliğini gizlemeye çalışan sümüklüböcekler var ki, onlarada ileride değinicem.
Bu tribünler biraz arabeskte olsa güzel bir pankart açmıştı vaktinde, onunla bitireyim yazımı;
"Evet sattık, ama gençliğimizi"
Etiketler:Simplextablosu | 10
Yorum
16 Ocak 2009 Cuma
Hepimiz Hoşgeldik
Jessie mesaj atmış sözlükten, güzel bir blogumuz var, yazmak isteyenlere kapımız açık diye. Ben de naçizane bir Beşiktaş taraftarı olarak bu daveti kabul ettim. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemeden önce kendim hakkında kısa bir özet geçeyim;
Simplextablosu nicki ile ekşisözlükte 2002nin sonlarından bu yana entryler girerim. Külliyatın önemli bir kısmını da Beşiktaş ve Beşiktaş ile ilgili konular oluşturur. Futbolun taktik varyasyonlarını tartışmak hiç bana göre olmadı. Ben tribünü hep daha çok sevdim. Tribünlerin dinamiklerini, tezahüratlarını, protestolarını, günahlarını sevaplarını, dostluklarını, düşmanlıklarını kısacası herşeyini bilmek, tartışmak bana daha cazip geldi. Hala da ne zaman maç seyretsem, tribünleri seyredip dinlemekten kimin nerde nasıl oynadığını kaçırırım. Doğma büyüme Bursa'lıyım. 6 yaşımdan itibaren de çocuk aklımın verdiği ani bir kararla Beşiktaş'lı. Tribünle Bursa'da tanıştım. İstanbul'a yerleşmeden önceki iki sene kombine alıp maçlara gidiyordum. Sonra İstanbul ve İnönü'ye kavuşma sezonum nihayet 2008-2009 olarak tarihe kayıt yaptırdı. Burda da yeri geldikçe Beşiktaş'tan, meşhur tribünlerinden, gelen eleştirilerden, övgülerden bahsetmeye çalışırım diye tahmin ediyorum. Hadi bakalım, hepimiz hoşgeldik, hepimiz hoşbulduk.
Ha birde bu işin sonu güzel bir "Büyük Beşiktaş Zirvesi"ne giderse de, ne ala!
Kaydol:
Kayıtlar
(Atom)
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...6 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...7 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldı...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...11 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...13 yıl önce
-
-


