.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Aralık 2010 Salı

Avrupa Ligi'nde Basari Nedir?

Bu seneki Besiktas ne yaparsa Avrupa'da basarili diyebiliriz?

Not: Final ve Kupa'yi ayni secenege koydum. Su kul bu takimi Dublin'de izlerse daha ne ister zaten...

Kollektif Akıl

Bir futbol takımı düşünün... İçerisinde bulunan tüm bireyler aynı anda aynı şeyi düşünüyorlar... Atılan pas, atıldığı oyuncuda hangi akıbete uğrayacak tüm takım hakim. Topa sahip oyuncu set hücumunun kendine düşen pasını mı yapacak, yoksa ters top mu atacak hepsi takımdaşları tarafından biliyor... Yani bahsettiğim şey, takımdaki 11 oyuncunun tamamına aynı beyni yerleştirmek ve olacakları izlemek...

Şüphesiz futbol sadece beyin işi değil. Mental değerler ve fiziksel yeterlilik ve kalibiyet işi aynı zamanda. Kimi Nobre ve Hilbert gibi doğru şeyleri düşünüp kalibiyet noksanı oldukları için uygulayamıyor, kimi Yusuf gibi beyni ayaklarına hükmetmiyor, kiminde de Tabata gibi yanlış tercihler "hata" denen olguya yol açıyor...

Pas atacaktım neden koşmuyorsun...
Neden biriniz ortaya girmedi?
Neden ileri vurdun?

Bunlar aynı anda aynı şeyi düşünmeyen takımdaşların saha içi repliklerinden bazıları... Yetenekle ilintili değil. X noktasından baktığında o hareket doğru, Y noktasından baktığında aynı hareket yanlış. Neden ileri vurdun diyen futbolcu, topun başına geçtiğinde belki kendisi de ileri vuracak. İşte o noktada psikoloji de işin içine giriyor hiç şüphesiz. Ön plana çıkma isteği, başarıdan pay almanın hazzı, en büyük payı almanın mücadelesi... Hem de takım arkadaşınla olan mücadele...

Zaten bu parametrelerin birlikteliği, 11 tane aynı beynin montesiyle birleştiğinde ortaya Barcelona çıkıyor... O yüzden Barcelona'ya aynı düşünme pratiğinde, aynı yetenekte ama 2 adet "mutsuz" adam koy, Barcelona bugünkü oyununun yanına yaklaşamayacaktır. O adamların mutsuzluklarından kaynaklanan tercih farklılıkları tüm takımı etkileyecektir.

O zaman sorumuz şu olmalı. Mental değerler, fiziksel yeterlilik ve kabiliyet belli bir noktada insanın kendi limitleriyle sınırlandığında, sahadaki oyuncuların aynı anda aynı şeyi düşünebilmesi, başarıya giden yolda daha uzun ancak çok daha garantili bir yol değil midir?


Örneğin Roberto Hilbert, sahada 10 adet Roberto Hilbert beyniyle beraber oynasa, o "vasat" pas yeteneğiyle sadece basit paslar yaparak çok başarılı hücum aksiyonları içerisinde olamaz mı?

Peki esas noktaya gelelim. 11 tane Roberto Hilbert beynini nasıl bir araya getireceksin? Şüphesiz burada bahsedilen, tıbbi bir işlem değil. Neticede, futbolda karşılığı ve uygulamaları olan bir sistemden bahsediyorum.

Barcelona Real Madrid'i 5-0 yendikten sonra Guardiola'nın "bu başarı 15 yıllık çalışmanın ürünü" derken bahsettiği şey, biraz da buydu. Zira siz dünyanın en iyi oyuncularını bir araya da toplasanız 11 adamın aynı anda aynı şeyi düşünüp uygulaması karşısında çaresizsiniz. Zira o melekeyi kazanmak, dünyanın en iyi oyuncularını bir araya toplamaktan çok daha zor. Zira önünüze aşılmaz bir engel geliyor; zaman.

Real Madrid'in bugünkü Barcelona takımının saha içi uyumuna erişebilmesi için tahmini bir 7 sene bir arada oynamış olması lazım. "Bugünden başlasalar" diyeceksin, 7 sene sonra takımın yarısı futbolu bırakmış olacak. Oysa Barcelona'nın 7 sene sonrası çok net. Futbolu bırakmış Xavi'nin yerine altyapılarından gelmiş Fabregas oynuyor olacak. Süreç ve tedavi o kadar açık ki... İşte bu yüzden vasat Almanlar, Arjantin'i sürklase edebiliyorlar ya...

Takımdaki oyuncular tek bir tornadan çıkmış gibi futbol eğitimlerini almış olacaklar, üst yapıya geldiklerinde alt yapıda aldıkları eğitimin üzerine koyarak gelecekler. Bizim eğitim sistemimizde her hoca "benden önce öğrendiğiniz her şeyi unutun" der, ne garip. Oyuncular uzun yıllar bir arada oynayacaklar. Nerede hangi kararı vermeleri gerektiği hem altyapıdan üstyapıya her kademede ezberletilecek, hem de bireysel aklın dışında, bir takım aklı oluşturulacak...

Peki Beşiktaş gibi orta ölçekli bir spor kulübünün tercihi hangi yönde olmalı?

Oynanılan lig seviyesinin üzerinde oyuncular transfer ederek fark yaratmak mı, yoksa kollektif aklın yeşermesi için gereken zaman, kadro istikrarı ve planlaması üzerinde durmak mı?

100 insandan sadece birinde olan dehayı aramak mı, yoksa 99'unun aynı anda aynı şeyi düşünüp uygulamasını sağlamak mı?

Mesele bu sorunun doğru yanıtını bulmak değil. Mesele, bu yola girmemiş, girme planı olmayan bir futbol takımının 15 sene sonra bugünden ne kadar uzakta olabileceğini öngörebilmekte...

Beşiktaş'ın 11 Ricardo Quaresma alabilecek, o 11 Quaresma'yı da aynı dönemde alabilecek mali gücü, tarihin hiçbir döneminde olmadı.

Oysa sahada 10 adet Hilbert yaratabilirseniz, sonra isterseniz Quaresma'yı da krema olarak üzerine atabilirsiniz...
6 Aralık 2010 Pazartesi

Rüştü Futbolu Bırakıyor ?

" Beşiktaş Basın Sözcüsü ve Sağlık Kurulu Başkanı Mete Düren'le görüşen Lig TV'nin muhabiri Ömer Güvenç, Beşiktaşlılar'ı üzecek haberi Futbol Gündemi'nde açıkladı. Güvenç'in verdiği bilgilere göre; tecrübeli futbolcunun dizindeki sakatlığın geçmediğini belirten Düren, Rüştü'nün futbolu bırakması gerektiğini açıkladı... "

Yorumsuz...


Beşiktaş Kulübü'nün Ceylan Intercontinental Oteli'nde düzenlenen Divan Kurulu toplantısında, Denetleme Kurulu Başkanı Feyyaz Tuncel, kulübün mali durumunu üyelere aktardı.

Tuncel, derneğin 117 bin 766 bin 632, anonim şirketin ise 202 milyon 608 bin 103 lira borcu olduğunu, toplam borcun ise 30 Eylül 2010 itibariyle 320 milyon 374 bin 735 liraya ulaştığını söyledi.

Bu borcun 92 milyon 649 bin 518 lirasının Kulüp Başkanı Yıldırım Demirören'e, 9 milyon 852 bin 052 lirasının da yönetici Serdal Adalı'ya olduğu bildirildi. Böylece toplam borç içinde yönetim kuruluna olan borç 102 milyon 501 bin 570 liraya yükseldi.

Tuncel, yönetim kuruluna olan borçların geçen döneme oranla yüzde 73, diğer borçların ise yüzde 60 arttığını ifade etti.

Toplantının açılış konuşmasını yapan Divan Kurulu Başkanı Yalçın Karadeniz, yönetim kurulunun borçlanma için Divan Kurulu'ndan izin istememesinden yakındı.

Karadeniz, Divan Kurulu'nun Beşiktaş'ın bütün meselelerini tartışan, tüzüğün verdiği yetkiler çerçevesinde iç denetim görevini yapan bir mekanizma olduğunu belirterek, "bu söylediklerimin muhalefet olarak algılanmamasını istiyorum. Kulübümüzün borçlanma isteği hep Divan Kurulu'nun izniyle gerçekleşmiştir. Uzun zamandan beri borçlanma isteği ile ilgili divan kurullarına müracaat olmamıştır. Bundan önceki toplantılarda, divan kurulu raporunu okuyan arkadaşlarım bunları satır aralarında söyledi. Aylarca önce bunu dile getirmeye gayret ettik. Ancak buna gereksinim duyulmuyor. Bu konuda atlanma mı var, yoksa (Ben yaptım oldu) mu var" ifadelerini kullandı.

Not: Haber metni ntvmsnbc'den alınmıştır.

Gün ve Gece

Bugün için İstanbul gibi bir şehirde haftanın dört günü maç yapılabilen bir ligde, bütün önemli karşılaşmaları akşam saatine tepiştirmek cinyaetten farksız duruyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, gündüz oynama fırsatı olduğu halde akşam maçı oynanmasının mantıklı bir izahını yapmak mümkün değil. Beşiktaş ile Bursaspor bu hafta pazar günü ligimiz için oldukça radikal sayılabilecek bir kararla öğleden sonra saat 2'de maç yaptılar. Maçın o saate alınmasının tek sebebi ise iki takımın oynadığı veya oynayacağı Avrupa maçlarının vakit sıkıştırmasıydı. Oynanan karşılaşma sonrası basında yer alan haberlere göre, stadyumdaki tüm biletler satılmış. Pazar günü öğle vakti oynanan maçın hasılatı sezonun en yüksek hasılatıymış. Gündüz maçı neden faydalıdır gelin madde madde sıralayalım: -Stadyumlar, gece maçlarında müthiş miktarda elektirk enerjisi tüketir. Gündüz maçında bu yaşanmaz. -Birçok büyük şehirde yaşanan trafik ve ulaşım sıkıntısı yüzünden maça gelmek isteyen kişiler ertesi gün işine, okuluna gideceği için ve maç bitimi eve çok geç bir saatte dönebileceği için maça gelmekten vazgeçiyorlar. Gündüz maçları (özellikle Pazar günleri) her zaman daha fazla seyirci sağlar. -Maç saatine kadar alınan alkol miktarında azalma olur, maçın yapıldığı mahalde daha az olay çıkar. (Beşiktaş-Bursa gibi gergin konularda ne yazık ki alkol bir etken olamıyor) -Özellikle sonbahar ve kış başlangıcı aylarında tribündeki taraftarın ve sahadaki futbolcunun gün ışığından ve ısısından faydalanmasını sağlamak gerekli. Ülkemizin birçok ilinde özellikle karasal iklimin yaşandığı yerlerde gündüz ve gece sıcaklığı arasında ciddi farklar oluşuyor. Soğuk hava, futbolu her zaman olumsuz etkiler. Bu maddeleri daha da artırmak mümkün. İşin özü ise aynı ve değişmiyor. Gündüz maçı güzeldir...
5 Aralık 2010 Pazar

Deli İbrahim vs. Dennis Wise

Deli'yi eleştiriyorlar, nasıl sahaya giren taraftara çelme takarmış. O taraftarın orada ne işi olduğundan çok, nerden sahaya girdiği sorgulanmalı. Adam yeni açıktan daldı sahaya. üstünde taşıdığı 1 metrelik bayrak farkedilse orada oluşacak infialı kim nasıl açıklayabilirdi.
Hepsi bir yana, eleştirenlerin teoride tamamı zamanında Dennis Wise'ı, sahaya giren bir terör sempatizanını sahadan attı diye övmekteydiler, zira basının tamamı övgülerde bulunmuştu kendisine.
Bir terör yanlısıyla bir taraftarı aynı kefeye koymak değil bu. Bahsettiğim, evsahibi takım kaptanının sahada olan olaylara karşı duyduğu sorumluluktur.
Deli İbrahim, güzel İbrahim, bir tanesin can İbrahim.
edit: Gürcan'dan duyup, sonra NTV'nin de yinelediği haliyle, adama rahatsızım demiş, tedavi için ambulansa geçmiş, oradan sahaya girmiş, ben de bu yüzden yeni açık sandım.

Sahanın diğer yıldızı..

Kapalı'nın en sevdiğim fotoğrafı bu... Muhtemelen bir Galatasaraylı tarafından 2004 Ekiminde, İnönü yenilendiğinde çekilmiş... İçinde ben de varım, o yüzden de ayrı bir seviyorum zaten...

Bugünün yıldızı Kapalı'dır. Muhteşem bir maç çıkardılar, Özellikle ilk yarıda takımı arkadan ittiler, susmadılar, Bursalıları hiç duymadık sayelerinde... Bu üç maçlık seri takım kadar taraftara da yaradı... Güven önemlidir, Holosko katkısıyla gelen galibiyetler olayın iki tarafına da bir şeyler anlatmıştır umarım... Böyle devam, bahar derbilerinde kısmetse ben de orada olacağım...

Yeter Artık!

Şu fotoğrafı gördükten sonra insanda oluşan tek his, televizyonu kapatıp kapıyı kitleme isteği oluyor, bırakın maça gitmeyi ve bu vahşetin bir parçası olmayı...

Bu vahşet üzerinden prim yapan, futbolu savaşa dönüştürüp kan alıp kan veren herkese yuh olsun!

O onun şampiyonluğunu çalmış, bu ona bilmem ne yapmış. Ulan sen adamın canını çalıyorsun, şampiyonluğun karşılığı mı o? Bursalıyı bıçakladın ya, anlatırsın arkadaşlarına... Sen de Yalova'da kıstırır kanını yerde bırakmazsın değil mi Bursa'lı?

Çıkın gidin artık şu futboldan. Mertçe bir yerde sözleşin ve öldürün birbirinizi...

Şanınız tribünlerde değil, cezaevlerinde yürüsün...

Maç Yazısı: Beşiktaş - Bursaspor

- Gebze'de Bursasporlu taraftarlar Beşiktaşlı taraftarların bulunduğu araçların önünü keserek tacizde bulundu.
- Stadın dışında olaylar çıktı, hayati tehlikesi bulunan taraftarlar var.
- Maç esnasında manyağın birisi sahaya atladı, aptal aptal işler yaptı.

Bu adamlar bunu niye yapıyor? Husumet. Husumet niye? Ezbere cümleler: "Beşiktaş maçı sattı". Türkiye Ligi'nde tek olay ya bu, o yüzden yıllara yayılan husumet bu. Peh. Kimse kimseyi yemesin.

Husumet kemikleşmişse, nedenini sorgulayarak bir yere varamazsın, normalize etmen lazım. Peki o nasıl yapılacak? 3 sene sokmadın taraftarları birbirinin stadına, -onlar gene de girdiler ya, o ayrı mesele- ilk soktuğunda gene olay çıktı. Şimdi 20 yıl mı bekleyeceksin bu tarafların birbirinin stadına tekrar girmesi için? 21. yılda olay çıkmayacak mı gene bu mantalite aynı kaldıkça?

Sağda solda yorum okuyorum, teması "oh iyi oldu, kaşınırsanız böyle olur..." Bana kimse gelip "tribünün içinde değilsin, o anı bilmiyorsun, ilk onlar saldırdı" vs. demesin. Şiddeti bahane uydurarak onaylayan/onaylamaya çalışan herkes suçludur. Nokta.

Yorumların kimisi ışığında konuşursak, bu sahaya giren adam da, bıçağı birbirine sokan da yarın sağda solda gerinerek dolaşacak. Büzüktaşları da ona "ne güzel daldın lan" diyecekler. Sen stada sokmadın, ama sonra Ankara'nın göbeğinde benim arkadaşımı, sırf üzerinde forma var diye 10 tane Ankaragücülü çevirip sopalayacak. Ne fark etti?

Medyada da şimdi aynı tırıvırı döner: "Sahalarda görmek istemediğimiz olaylar." Sen bu adamların husumetle popülarite yaratma çabasını destekliyorsan, tiraj uğruna abidik gubidik haberler yapıyorsan, "şöyle taraftar böyle taraftar" diye başka zaman pışpışlıyorsan sen de suç ortağısın.

İlkokulda zorunlu olarak Pal Sokağı Çocukları okutmak, kitabın mesajını anlamayanı sınıfta bırakmak lazım. Bir dahaki nesli böyle kurtarırız.
*   *   *
Maçtan sonra Ertuğrul'un açıklaması: "Guti topu yere vurdu, o niye kart görmedi?"

Guti topu Tabata'ya tepki olarak yere vurdu. Fark eder mi Ertuğrul'un gözünde? Hayır. Delgado kendisini açıklamak için vücut dili kullanırken kart işareti yaptı diye mekanik bir şekilde kart gördüğünde, Cisse keza bu şekil kart gördüğünde fark etmiş miydi? Hakemler ilk duyduğu "fcuk" lafında kartı bastığında?

İzan sıkıntısı. Maç öncesi olaylar, bu zamana kadar gerginliği büyüten unsurlar, hakemlerin bu mekanik kararları... Hepsi iç içe. 

Ertuğrul'un mikrofonlara yorumu: "Umarız bu karar herkese uygulanır." Yanlış. "Umarız bu kararı hakemler robot gibi uygulamayı bırakırlar." demesi lazım Ertuğrul'un mesela, ama Ertuğrul tribünlere oynamayı seçiyor. O daha kestirme yol. Mesela seyirciyi stada sokmamak gibi.

32. haftada görüşmek üzere.

Delgado'nun Kartı

Delgado'nun kartıyla karşılaştırılmış Volkan'ın kartı... Bravo... Yaratıcılıkta sınır yok... O zaman on tepki verdik, nedenini anlatmadan önce, bu kartın karşılaştırılacağı kartın seneler önce Kadıköy'de hakemi alkışlayan ve Ahmet Dursun'un atılmasına yol açan ikinci ya da Ali Aydın tarafından atılan Bülent Korkmaz'ın atılmasına sebep olan kart olacağını söyleyelim, ondan sonra devam edelim...

Delgado'nun kırmızı kartının saçmalığı hocayla arasında geçen diyalog sebebiyleydi. Delgado kart falan istemedi, Delgado dedi ki, yarı tarzanca yarı ingilizce, hocam ben orada 1 yaptım gösterdin (Burada el işareti geliyor) onlar iki oldu yapıyor kart yok, neden. Cüneyt Çakır da bunun aralarındaki diyalog olduğunu, Delgado'nun iletişim kurmaya çalışıyor olduğunu önemsemedi, TV'den maçı izleyenleri dikkate aldı. Ulan dedi, ben buna kart vermezsem beni yarın asarlar, bu TV'den "HOCAA KART KART" gibi göründü diye düşündü... Cart diye kartı gösterdi. Bence saçmalık... Sence değil mi? Canın sağolsun... Biz Sami Yen'de 10 kişiyle derbi kaybetmeye alışkınız...

Bugün Ivankov ikinci kartı görmüş olsaydı Holosko pozisyonunda yine hoca öküzlük etmiş olacaktı kart gösterip. Yabancı topçu, Türkçe bilmek zorunda değil, evet bilirse iyi olur ama o bir anlık iletişim çabası. Bu hakemler önemli hakemler, ikisi de, o yüzden bu kartı göstermemeyi bilecekler... Göstermeyecekler. Asıl kartı hakemin üzerine koşa koşa gelip, ruh hastası gibi "HOCAAA KART KAAAART HADEE YAA" diye bağıran ama elle kart işareti yapmamayı bilen, yani bu işi doğrudan doğruya bilinçli yapan diğer İstanbullulara, hadi genellemeyelim, Emre'ye, Sarp'a, Ayhan'a verecekler. Vermezsen palyaço olursun. Biz de şu güzel maçtan sonra bile hakem konuşanlara maruz kalırız...

Gündüz Gözüyle Devre Arası...

Taraftar maça iyi başladı... İçen yine içiyor tabii de, gece içecek olan beşyüzse, gündüz maçında içen elli olunca, tribünden ses çıkıyor...

Niye bizde gündüz maçı oynanmaz arkadaş? Neden yani? Futbolun en temel unsuru rating midir? Kaldı ki, sabah kahvaltısında televizyonda Beşiktaşla karşılaşmak kadar güzel ne olabilir? Evet biraz geç kalkıyorum Pazar günleri...

Aydınus yatacak yerin yok... Ozan'ın yaptığını Ernst yapınca kart göstermeyecek miydin? Gözünün önünde itiliyor kakılıyor topçular bu mudur senin hakemliğin? Ozan üç kere kart görecekken göstermedin, Turgay önünde Ersan'ı itti, sallamadın; Hilbert'i bile delirttin. Bu mu hakemlik? Ha tabii spikerler memnun, teşekkürlerle devam ediyorlar maça... Edit: Ben bunu derken on kişi kaldılar... Sen sahadan on dakikada çıkarsan kırmızı kart sonrası sahaya ben kendim atlarım. Haysiyet sahibi olun...

Takım maça yüksek tempoyla başladı. O tempoyla değil 90, 45 dakikayı dahi çıkarmak için hafta içi maç yapmamak lazım.. Ya da o tempoyu koruyabilecek futbolcular lazım. Bu kadar sakatla olmuyor, bir süre daha olmayacak... Ama ilk yarının sonundaki baskı muhteşemdi... Neredeyse golle de bitiyordu...

Necip müthiş, Aurelio çok iyi, Guti Ernst her zamanki gibi....

İbrahim Cenk'i fena haşladı attığı pastan dolayı, tamam kötü pas attı, noldu sonra, bir top daha geldi Cenk'e onu direk rakibin ayağına verdi... Arkasından ayağıyla kullandığı bütün topları da kötü kullandı. Olmasın bunlar...

Aynı İbrahim şu yaşında Volkan Şen'le aynı topa aynı yerden koşmaya başladı. Onbeş metre mesafede Volkan'a bir metre fark attı. Bu İbo'yu özel kılsa da Volkan'ın sezon başından bu yana ne kadar gerilediğini de gösteriyor...

Ali Kuçik süratli değil, fizik olarak da genç işte... Genelde genç oyuncular tecrübesizliklerinden ve fizik olarak stoperlere kolay yem olduklarından ilk önce süratleriyle ön plana çıkarlar. Onun yerine Ali akıllı, maçı takip eden bir futbolcu. Bu maç biraz üzerine büyük geldi ilk yarıda, neredeyse golü bulacak olmasına rağmen, ama ikinci yarıda ayağına gelen bu altın fırsatı değerlendirmeli...

Holosko o pozisyonu hakem görmese sevineceğimizi mi zannediyorsun? Bizim için sonunun hayırlı olacağını mı zannediyorsun? Bu nasıl bir kafadır arkadaş...

İyi Polis Kötü Polis: Sofya Deplasmanı

İYİ POLİS
-İkinci yarıda kaptanlık pazubandını takan Guti'nin oyuna daha başka bir şevkle sarıldığını fark ettiniz mi? Türkiye'ye çok yıldız oyuncu geldi, ama böylesi hiç gelmedi. Mütevazi, çalışkan, hırslı, iyi niyetli ve mükemmel bir oyuncu. Zerre kompleksi yok Guti'nin, kimseye derebeylik tasladığı da yok. İşini sadece işini yapıyor ve onu da gözümüzün pasını silerek yapıyor. Helal olsun, yüz kere bin kere helal olsun.
-Ali Küçik için şimdiden çok umutlu şeyler söylemek yanlış olur. Yakın dönemde Necip dışında Beşiktaş çok fazla altyapı faciası yaşadı. Batuhan, Serdar Özkan, İbrahim Kaş gibi isimler Beşiktaş tribünlerini umutlandırıp utandıran isimler olarak arkalarından gelecek genç futbolculara da büyük zararlar verdiler. Ali Küçik, tek maçlık performansıyla göz doldurdu. Ağabeyi Nobre'nin 45 dakika boyunca başarıyla yürüttüğü defansif forvet görevini tekrar ofansife çevirmesi bile yeterli geldi. Kaçırdığı gol ise hem 100. gol olabilme şansı hem de Beşiktaş'ın çocuğundan gelebilme fetişi açısından zevksiz ve heyecansız izlenen maçta çok kişiyi koltuğunda zıplatmıştır muhtemelen.
-Hilbert, sağ açık/kanat oyuncusu olarak göz doldurmak için geldiği Beşiktaş'ta mecburi sağ bek görevini başka bir form haline getirmeye başladı. Maç boyunca, müthiş bir fizik gücü ortaya koyarak 90 metrelik sağ parkurda adeta ciğerlerini parçalıyor. Dünkü maçta çoğu atakta ve savunmada rakibi geren, zorlayan oyun anlayışıyla takdiri hak etti.
-Kalede çok sağlam bir Cenk var, uzun zamandır gözler böyle bir kaleci görmedi. Müthiş çevik, önsezileri çok gelişmiş, pozisyonları birkaç saniye öncesinden adeta kokluyor ve ona göre konumunu alıyor. Topu oyuna sokmak ve savunmacılarla aynı dili konuşmak konularında çabasını artırması gerekiyor.
-Star TV spor spikeri Cem Yılmaz, sakin ve duru anlatımıyla bizi Ertem Şener, İlker Yasin gibi facialardan en azından bir maçlığına da olsa uzak tuttu. Sağolsun varolsun...
KÖTÜ POLİS
-Hakan Arıkan'ın defalarca aynı golü yemesi şanssızlık, formsuzluk, konsantre kaybı gibi geçici sebeplerle açıklanabilir mi? Dün bir kez daha şahit olduk, Hakan topa çıkmayı bilmiyor. Topun ritmini bilmeyen kaleciden medet ummamak lazım. Sezon başında Hakan'ı Galatasaray'ın transfer etmek istemesinden bazı şeyleri anlamamız gerekiyordu ama kısmet değilmiş.
-"Nobre neden böyle" diye abes bir soruyla bu paragrafa başlamak yanlış olur. Galatasaray maçının son 30 dakikalık kısmında -Hagi'nin de taktiksel ikramıyla- göz dolduran, golünü de atan Nobre, oyunda kaldığı süre boyunca Beşiktaş'ın ataklarını piç etmek için büyük bir emek ortaya koydu. Her zamanki gibi orta sahaya kadar geldiği zamanlarda Nobre'nin ayağına gelen her top ayarsız, düzensiz bir şekilde rakibe geçti. Sakatlanması Beşiktaş'ın hayrına mı olacak şerrine mi olacak önümüzdeki üç haftada çok net bir şekilde bunu test edebileceğiz.
-Kötü polis kısmında Schuster de var. Oynattığı futbol, saha içi taktikler veya dizilişler değil burada olmasının sebebi. Beşiktaş kafilesi Sofya'ya Fatih Tekke olmadan gitti. 18 kişilik kadronun içinde oynaması imkansız olan Quaresma da vardı. Schuster'in yapmış olduğu bu hareketin mantığı yok. Sürekli A takımla antremana çıkan, sakatlığı bulunmayan, iyi bir alternatif olması muhtemel Fatih kadroda yok, canımızın ciğerimizin bir parçası olsa da maçta oynaması imkansız olan Quaresma kadroda var. Fatih eğer bu takımda bir daha oynamayacaksa neden A takımla idmana çıkıyor? Eğer ileride oynama ihtimali varsa neden 18 kişilk kadroya sakat adam konarak adeta taşak geçiliyor? Schuster'in belirsizliği bir an önce sonlandırması gerekiyor.
-Cska rejisi ve kamera ekibi berbat ötesi yayıncılık anlayışlarıyla bizi çok eskilere götürürken sağolsun taraftarlarının ses bombalı, meşaleli görgüsüzlüğü de uzun bir süre daha mazide kalmamızı sağladı.

Geçmiş Zaman Olur Ki

20 Ağustos 1996; Beşiktaş-Dinamo Minsk UEFA Kupası Ön Eleme 2. Maçı
2004'ten bu yana yeni formata oturtulmaya çalışılan UEFA Kupası'nda bu gece alabileceğimiz bir galibiyetle son maçı formalite haline getirebilecek durumda olan Beşiktaş, CL'de gruplara kaldığı 97-98 sezonundaki PSG maçı haricinde, katıldığı grupların son maçlarına bir şekilde iddiasını taşımıştı. Ve bu gece, ilk defa stressiz, dertsiz olarak çıkabileceğimiz, bir grup son maçı için en azından beraberlik peşindeyiz. Hatırlatacağım maç, her ne kadar ön eleme de olsa UEFA'da ilk kez tur atlamayı başardığımız maç olan Dinamo Minsk maçı...
Daha öncesinde 2. maçın son 5 dakikası sinema senaryosu olabilecek Stegal Roşu, Athletic Bilbao, İnter Milano, Dinamo Zagreb'e karşı hep ilk turlarda elenen Beşiktaş, takımın başına Milli Takım'ı Euro 96'ya taşımış Fatih Terim'in yardımcısı Rasim Kara'yı getirmiş, kaleye Oscar Cordoba'dan sonra benim gördüğüm en iyi kalecimiz Marijan Mrmiç'i transfer etmiş, Amerika 94'de Bulgar Milli Takımı'yla yarı final oynayan Zlatko Yankov da orta sahaya monte edilmişti. Kurada çıkan Dinamo Minsk için spor basını her zamanki olduğu üzere şeker gibi kura demişti. Maça 1 hafta kala, Ali Şen'in Türkiye'ye getirip, son anda Emile Kostandinov tercihiyle transferinden vazgeçtiği Daniel Amokachi transfer edilmiş, takımla tek idmana çıkıp maça 11'de başlamıştı.
Maç başlayınca kuranın hiç de şeker gibi olmadığını fark etmiştik. İlk yarı Mrmiç'in performansı sayesinde gol yememiş, ama 2. yarının ilk çeyreğinde Makovski kardeşlerin golleriyle 2-0 geriye düşmüştük. Amokachi'nin 3-4 kişiyi peşine takıp getirdiği toplar dışında hücum edememiştik. Sıradan bir takıma karşı Beşiktaş'ın bu kadar mahkum oynadığı başka bir maç yok hatrımda. Tam her şey bitiyor derken, Serdar Topraktepe fizik gücünü kullanarak ve birkaç adamı devirerek girdiği bir pozisyonda durumu 2-1'e taşımış, son dakikada haşarı çocuk Sergen Yalçın kırmızı kart görmüştü.
Rövanşta İnönü tahmin edileceği gibiydi. Avrupa'da sadece Kupa Galipleri'nde Kösice'ye karşı tur atlayabildiğini gördüğümün takımım her zamanki gibi acaba dedirtiyordu. Maç Cine 5'ten yayınlanırken, yazlığımın olduğu 3,000 kişilik kasabadaki tek kahvede sigara dumanı ve nemden göz gözü görmüyordu. İlk yarı 3-4 pozisyona girip gol atamıyor, Makovski kardeşlerin hücumlarından birinde Mrmiç topu köşeden çıkarıyordu. 2. yarıyla beraber stresten dizlerim titremeye başlamıştı, heyecandan oturamıyordum. Çok da güzel oynuyorduk 2. yarıda, ama gol bir türlü gelmiyordu. Şahane bir karambol anında o zamanlar çok sevdiğim Oktay'ın golüyle kendimden geçmiştim. Hayatım boyunca sadece orada gördüğüm babamdan 10 yaş kadar genç bir abi beni havaya kaldırdığında göz yaşlarıma hakim olamıyordum. Oysa 12 yaşımda da olsa, o maçın sadece bir ön eleme maçı olduğunun farkında olacak kadar kafam çalışıyordu, ama aynı şekilde finale gitmek için bu turun geçilmesi gerektiğini ve Beşiktaş'ın kalibresinin ne olduğunu da biliyordum. Ve ben Beşiktaş'ı ne kadar sevdiğimi kendiliğinden akan göz yaşlarımla farkediyordum o gece. Maçın devamında, daha önce bir topu boş kale yerine kafayla auta atan Ertuğrul bu kez kafasıyla köşeyi görüyor ve farkı 2'ye çıkarıyorduk. Ve 100. yıla kadar en uzun Avrupa macerası olarak hatırlanacak bir mücadelenin ön eleme turunu böyle geçiyorduk.
O gece bana sarılan o abiyi sonrasında da hiç görmedim. Babamdan öğrendiğime göre kendisi İstanbul'a yerleşmiş, ve beni birkaç kez maça giderken Beşiktaş'ta görmüş; tanımış ancak aramızdaki mesafeden dolayı yakalayamamış. Ne yazık ki çok istemesine rağmen çocuğu olmayan bu güzel abi, babama "Hocam seni ne kadar kıskanıyorum bilemezsin." deyip babamından yanınan uzaklaşmış. Babam anlattığında, yüzüme buruk bir gülümseme oturmuştu...

Sofya Yolunda...

Okurlarımızdan ve altyapımıza yazı gönderen arkadaşlarımızdan Jorel bu gece makus talihimizi kırıp Avrupa'da gruplardan ilk defa çıkışımızın gerçekleşeceğini umduğumuz deplasmana doğru yola çıktı... Görünen o ki otobüs yolculuğu elbette ki birayla ama sakin başlamış, sonra her ne olmuşsa Beşiktaş aşkı otobüsün yorgun yolcularını ayağa kaldırmış... ultras/movement blogunun yazarı arkadaşımız Sabri'ye göre, Sofya'da Beşiktaş'ı 2000 kişi destekleyecek. Bu şanslı 2000 kişinin içinde yer alan Jorel bizimle fotoğrafları paylaştıkça da buradan yayınlayacağız... Taraftar sabah otele geldiginden beri casinoda ve mac saatine kadar da kumar oynamaya devam edecek görünüyor.öyle ki gün içinde sehir icinde Sofyayı gezmeye hevesli çok siyah-beyazlı göremedik.bunda ögleden sonra baslayan yagmur kadar sofyanın çok albenisi olmaması da etkili oldu sanırım.maçın ardından ise besiktaslı taraftarlar ile sofyalı "ticari" kızlar arasında yeni bir mac baslayacak gibi görünüyor.çünkü casino kapısında müsterileri karsılayan bodyguardlar kapıyı "do you want girl?" diye aciyorlar.olay bu denli aleni su an itibariyle. Casinodaki icki tüketimi ise inanılmaz boyutlara ulasmıs durumda. Temiz bardak kalmayan bardaki barmeid yarım yamalak türkçesiyle "bejiktaj..ben jajirdim" (beşiktaş..ben şaşırdım) diyerek uzun zamandir böyle birgün yaşamamanın şaşkınlıgını anlatmaya calıstı. Maça gelince öglen bindigimiz taksinin söförü bile "cska kötü, 2-0 yenersiniz" diyerek sofya halkının takımlarına olan inançsızlıgını dile getirdi.Ama buna ragmen 16-25 yas arası yaklaşık 10-15 binlik bir taraftar kitlesinin bizi karşılayacagını tahmin ediyoruz..
ÖNCE
SONRA

60'lar

60'lar, kapalı tribünde ıslanmaktır,
60'lar, kız arkadaşınızı maça getirmeye korkmaktır,
60'lar, içerisinde kulaç atılan Fi Yapı İnönü Stadyumu tuvaletleridir,
60'lar, sahaya atılır gerekçesiyle bozuk paraların toplanmasıdır,
60'lar, para üstü olarak bozuk para verilen Fi Yapı İnönü Stadyumu büfesidir,
60'lar, oturmak için gazete kağıdı bulmanız gereken Fi Yapı İnönü Stadyumu koltuklarıdır,
60'lar, Fi Yapı İnönü Stadyumu maç günü yönetim birimleridir,
60'lar, Akatlar Spor Salonunun giriş kapısıdır,
60'lar, taraftarın müşteri, müşterinin de hayvan olarak nitelendiği dönemlerdir,
60'lar, "taraftara 3 yıldız sözümü tuttum" diye böbürlenen başkandır,
60'lar, kulüp başkanını yaptığı transfer üzerinden değerlendiren zihniyettir,
60'lar, "başkan hediye ederse transfer yaparız" diyen teknik direktördür,
60'lar, "yönetim aldı, biz de oynatmak zorunda kalıyoruz" diyen koçtur,
60'lar, oyuncusuna koro halinde küfreden taraftardır,
60'lar, yeni transferi havaalanında  havaya atıp tutturan yönetimlerdir,
60'lar, kulübü milyonlarca insanın huzurunda göz göre göre kendine borçlandırıp muhalefet edilmez olmaktır

60'lar...

Türk sporunda ve Beşiktaş'ta gerekli olan zihinsel devrim gerçekleşmediği sürece bir ileri, iki geri devam eder...


Kulüplerimiz ancak öyle 100 senelik tarihlerinde, çağın 50 yıl gerisinde kalabilir...


Schuster'in 60'lar eleştirisinin muhattabı Ziya Doğan değil, kulüp yönetimleri olmalıdır.

Stefano...

Gitti ama arkasindan bakip duruyoruz... Hemen geriye donelim:

1) Galatasaray surekli adele ve darbeye bagli sakatliklar yasarken Besiktas kadrosu %90'lara varan oranda fitti.

2) Marrone ikinci devre basi itibariyle gitti.

3) Ferrari ile baslayan ve bitmek bilmeyen uzun vadeli sakatliklar basgostermeye baslar. Adele sakatliklari darbeye bagli sakatliklarla kafa kafaya geldi hatta daha fazla yer tutmaya basladi...

4) Kondusyonerler tartisilmaya baslar...

http://eksibesiktas.blogspot.com/2009/05/stefano-marrone.html
http://eksibesiktas.blogspot.com/2010/01/bu-ne-bicim-hikaye-boyle.html

Acikcasi Besiktas'in kondusyonerini tartisabilecek kadar teknik bilgiye sahip degilim. Otesinde, bu bilgiye sahip olsam bile Besiktas'in basindaki insanlarin dogru adamlari getirip calistirdiklarini dusunecek kadar iyimserim! Ancak her iste oldugu gibi, isin savsaklanmasi durumunda burada da problem cikabilecegimi dusunuyorum... Umarim kisa zamanda sakatlik problemlerini asariz.

Francesco Manassero


Ekşibeşiktaş olarak bomba bir dosya daha açıyoruz. 17 sene evvelinde Beşiktaş forması, vatandaşı Del Solar'la beraber tarihimizin 2 Perulu'sundan birini, büyük umutlarla o dönem için hatırı sayılı bir miktarla; $ 500,000'a transfer etmiştik. İlk geldiğinde, orta sahadan golleri var, tipik bir 10 numara, patlıcanlı kebabı şahane yapar gibi bizi heyecanlandıran umut dolu cümleler duymuştuk. Mcdonaldlar, Wilsonlar, Zeyerler'i görmüş, Mitar Mrkela'yla şaşırmış ancak Balkanlar'ın kan ağlamasıyla ona da doyamamış bünyeler olarak kendisini ve vatandaşı Osvaldo Nartallo'ya epey bel bağlamış, 3 sezon üst üste şampiyon olan, 4. sezonda averajla şampiyonluğu kaçıran, ancak Avrupa'da bir tur dahi atamayan takımın bu 2 takviyeyle, Avrupa Kupaları'ndan finale giden yolun en kısa olduğu Kupa Galipleri Kupası'ndan yer almamız bu sefer olacak dedirtiyordu.

Francesco'nun Türkiye kariyerindan bahsedecek olursak, biri Fenerbahçe'ye karşı penaltı kaçırdığı iki TSYD kupası maçı, kendisi form tutsun diye oynanan birkaç hazırlık maçı ve 2 lig maçı ile sınırlıdır.
Eylül ayının sonuna doğru kaçarcasına ayrıldı Türkiye'den. Hakkında pembe dizi tadında bir dolu şey söylendi. O kadar ki, Türkiye'de 6 yılı deviren Gordon Milne, transferindeki sorunlar ve tabi o sezonki başarısızlıktan dolayı ayrıldı. Milne ayrılmaya karar verdiğinde, takım liderden 6-7 puan gerideydi ve Kupa Galipleri Kupası'nda yıllar sonra ilk kez tur atlayarak 2. tura çıkmıştı; yani durum o kadar da içler acısı değildi. Net olan tek bilgi, Francesco'nun menajerinin bir şeyler karıştırdığıydı. Milne duruma dahil miydi; bunun cevabı netleşmedi, ama apar topar ayrılması şüpheleri daha da artırdı.

Francesco'yla olayın üstünden 17 yıl sonra röportaj yaptık. Binbir emekle kontak bilgisine ulaşıp randevu aldıktan sonra Lima'da bir İspanyol barında söyleştik der gibi röportaj yaptık diye kolpa bir laf ettim ya kendimden tiksindim. Tahmin edeceğiniz üzere Facebook'ta buldum işte. Aslına bakarsanız 2-3 ayda bir sık sık adamı aratıyordum, 2 ay önce buldum sonunda. Postu, yoğunluktan ötürü ancak atabiliyorum, bu sürede account'unu kapatmış, kapatmasa güncel fotoğraflarından da koyacaktım buraya.

Selamla başladığım mesajlaşmamız, aslında Francesco'yu memnun etti ve unutulmadığından ötürü mutlu olduğunu söyledi, hatta ekledi; "lalalalala hooo Besiktas". Şaka değil birebir olarak böyle yazdı. Ben, bir ara Peru'da futbolcu sendikası başkanlığı yaptığını bildiğimi söyleyip, şu an kaç yaşında ve neler yaptığını sorunca, kendisi biraz nem kapıp benim ne işle meşgul olduğumu sordu. Günde ortalama 13 saat çalışan bir denetçi olduğumu ve salt bir taraftar olduğumu söyledim. O da yaşı hakkında dedikoduların çıktığını söyleyip şu an 43 yaşında olduğunu, Beşiktaş'a 26'sında transfer olduğunu söyledi. Hatırlayan hatırlar, yaşının 33 olduğu bile iddia edilmişti. Kendisinin menajerinin ünlü Juan Figer olduğundan şüphe ettim ancak değilmiş. Zira kendisini Beşiktaş'a pazarlayan menajeri, bonservisi elinde olan Francesco'yu önce bir takıma bedelsiz transfer etmiş, sonrasında Beşiktaş'a geçiş yaparken kazanılan bonservisi de cebine atmış. Takımın adının Rentistas olup olmadığını merak ettim ancak soramadım. Bu olaydan sonra Türkiye'de kalmasının mümkünatının kalmadığını ekledi.

Defalarca kez U-21 ve 15 kez de Milli Takım'da forma giydiğini söyledi, araştırmadım ama yalan olduğunu sanmıyorum. Fotoğraflarını incelediğimde, stat ve tribün büyüklüklerine göre önemli takımlarda forma giydiğini fark ettim. Ve ekleyecek olursam, oynadığı takımların hepsinde #10 giymekteydi.

Son olarak Milne'nin menajerin yaptığından haberi olup olmadığını sordum ki Milne'nin durumdan bihaber olduğunu söyledi.

Beşiktaş'ta, Mourinho ve Maldarasanu ile birlikte en kısa süre forma giymiş olan Francesco'ya yine de teşekkürlerimizle...

Ara