.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Ekim 2010 Perşembe

Gölge etmeyin

Sizler Beşiktaş Liverpool maçında 8-0 yenildikten sonra bu çocukların gözlerine siyah bant çekenler değil misiniz? Sanki bir suç işlemiş, sanki şerefsizlik yapmış gibi davrananlar değil misiniz? Siz bildirildi, haber alındı, öğrenildi kalıpları ile sabah akşam yalan haberin dibine vuranlar değil misiniz? Siz her transfer dönemi üç yüz tane isim ortaya atıp biri tutunca, bakın x tarihinde ilk biz söyledik diyenler değil misiniz? Siz Beşiktaş curling takımı(!) diye bir takımın katılacağı turnuvayı sayfalarınıza taşıyan arkadaşlar değil misiniz? Siz spor gazeteciliği nasıl yapılır diye bir gün Almanya’ya, Fransa’ya, İtalya’ya bakmadan kendinizi bir numara ilan edenler değil misiniz? Beşiktaş iyi yolda, Beşiktaş tökezlese yenilse bile hiç olmadığı kadar iyi sinyaller veriyor ya, ortaya çıkmanız gerekiyor değil mi, yarın bir noktadan Rijkaard'a sallayacağınız gibi, yarın işinize gelmemeye başladığında Aykut kocaman'a sallayacağınız gibi… Schuster'in ne yaptığı da, neyi niçin yaptığı da ortada ki kendisi resmi açıklama da yaptı ancak şunu söylemek zorundayım ki artık yemiyoruz, artık ucuz kaçıyor artık yutulmuyor bu otuz sene önceki anlayışınız.. Canavar gibi okuyan, araştıran, neyin ne olduğunu bilen yeni bir kitle var karşınızda ve artık üzülerek söylüyorum ki değişmeniz gerekecek… Beşiktaş iyi gidiyor, Schuster ile daha da iyiye gidecek, yeter ki gölge etmeyin, ucuz hesapların içinde olmayın, zira komik oluyorsunuz!!!
6 Ekim 2010 Çarşamba

Biraz

- Ben Mustafa Denizli olsaydım, Lig Tv'de bu sene Beşiktaş'ın maçlarını yorumlarken utanıyor olurdum. ki kendisinden de öyle bir elektrik alıyorum sanırım seyrederken. Ya da öyle hissettiğini düşünüyor olmak hoşuma gidiyor. bilmiyorum. ama, 0 taze 1-0 geriye düşmüş Mustafa Denizli tebessümü, bu sene ekran karşısında Beşiktaş'ı yorumlarken karşımıza çıkan tebessüm ile oldukça aynı. "Bu sezon böyle oynayabilen bir takımı nasıl da dizginlemiştim ama geçen sezon di mi Şansal?" derse bir program, gider elini öperim.
- Schuster'e, birkaç ay içinde bir takımın karakterini eksi ile çarpıp önümüze koyabildiği için ayrıca teşekkür ediyorum. Bir de, ezberci-cahil Türk spor basınına, "tabi şimdi Türkiye'yi tanıyor olması büyük avantaj" argümanını ortaya koydurtmadı, o yeter. Zaten yeni gelen futbolcu/direktör için bu saçmalığı kullanma eşiğini de çoktan geçtik, o yüzden artık rahatız. Bundan sonra, aklına söyleyecek bir şey gelmeyince, "Türkiye'yi tanımıyor oluşu handikap tabi" diye gelen ilk kişiye yakın tarihten Schuster örneği verebileceğiz. Ötekileri çoktan unuttu çünkü Kuş beyinliler.
- Rodrigo Tabata, şu sıralar sadece Matias Delgado'nun paragöz oluşu sebebiyle kadroda olabildiğini hiç düşünmüş müdür? Biraz düşünebilir. Bütün pas hatalarına, pozisyon alamayışlarına ve son vuruş etkisizliğine rağmen hala "çalışıyor" gibi görünüşünü de, gözlerinin çekik oluşu bir nebze açıklıyor. Çünkü başka bir şey açıklayamıyor. Gözler çekik olunca, "çin-japon" algısından dolayı, ne yaparsan yap iş yapmış gibi görünüyorsun demek ki...
- Fenerbahçe Maçının son dakikasında, içeri kat edeceği yerde çizgiye inip zaman geçirmeye çalışmasından sonra bu hafta Nobre gerçeği ile bir defa daha karşılaştık. Guti Trabzonspor yarı sahasının ortasında gözünün içine araya kaçsın diye bakarken, kendisinin kaleye sırtı dönük yeriye doğru koşuyor oluşu bence artık söyleyecek söz bırakmıyor kendisi hakkında. Hala kendisini övecek bir şeyler bulabilmek, bu sebeple çok büyük bir maharet. "hava toplarındaki üstünlüğü" ve "mücadelesi" sanırım en büyük savunulabilir tarafı hala bu adamın. Onda da çıktığı hava toplarının %70'inde faul yaptığı, geri kalan %30'unda da kafasında sargı ile maça devam ettiği aklıma geldiğinde rahatlıyorum. Mücadele santrfor oynamak için yeterli ise, Fink oynasın.
- Teofilo'nun da en az Nobre ve Nobre savunucuları gibi bir futbol cahili olduğunu, ikinci yarıda kalemize soldan yaptıkları bir atakta, atağa ofsayt halinde ısrarla devam etmesinden ve arkadaşı (kim idi hatırlamıyorum) kendisine pas vermeyip şut çektiğinde sinirlenip önünü gösterdiğinde fark ettim. Trabzonspor'lulara da allah sabır versin.
- Rijkaard'a olunduğu kadar bana da destek olunsa, bir yerden sonra benimle de başarı gelir bence.
Şimdilik böyle, İyi günler.

Euro Cupta Gruplardayız

Bu sene futbol takımına yapılan transferlerden sonra klübün diğer branşlarda sessiz kalması taraftarın da bu branşlara olan ilgisini azaltmış gibi. Zaten taraftarda Deutsche Bank ile yapılan maça fazla ilgi göstermeyip bu durumu açıkca ortaya koydu. Neyse neticede Beşiktaş zaman zaman zorlansa da karşılaşmadan 84-76 galip ayrılarak gruplara kaldı.
Umarım grup maçlarını daha fazla seyirci karşısında oynar bu takım. Kısıtlı kadrosuyla özellikle kısıtlı Türk oyuncu rotasyonuyla belki iddialı olamayacak Euro Cupta ama Beşiktaş'ın olduğu her yerde varız diyorsak en azından 1 maç dahi olsa gidip destek olalım.

Bazıları Cezasız Kalmıyor

Haftasonu oynadığımız Trabzonspor maçında Egemen Korkmaz'ın özellikle Guti'ye yaptıklarını hepimiz hatırlıyoruz. Yerde yatarken uçan tekme atmayı başarabilen bir adamdan bahsediyoruz. Rakibini sakatlamak, oyun dışı kalmasını sağlayarak takımına avantaj sağlamak isteyen bir futbol katili. Maç içinde Guti'yi sakatlayamasa da, dün öğrendik ki Egemen amacına ulaşmış ve Guti 2 hafta yok.Bazılarına göre oyun içinde olan sertlikler bunlar ve hakem bunları cezalandırmadığı sürece sorun yok. Ben böyle düşünmüyorum ve böyle adamları da sahalarda görmek istemiyorum.

Biz tam Guti özelinde benzer durumları tartışırken, herkesin dünya kupasında Xabi Alonso'nun kaburgalarını kırmaya çalışmasıyla hatırlayacağı De Jong'la ilgili bir haber geldi dün. Manchester City-Newcastle United maçında rakibi Hatem Ben Arfa'nın bacağını kıran bu kasap arkadaş, Hollanda milli takım teknik direktörü Bert van Marwijk tarafından Hollanda milli takımından çıkarıldı. Marwijk bunun sebebini de şöyle açıklamış;


“Olayın fotoğraflarını gördüm. Gereksiz ve vahşice bir hareketmiş. Çok sert girmiş. Buna hiç gerek yokmuş. Komik olan ise hakemin sarı kart bile göstermemiş olması. Demek ki başka standartlar var. Nigel’ın limitleri gereksiz zorlamasıyla ilgili problemim var. Kendisiyle konuşacağım.”


Ben güzel futbol izlemek istiyorum. Ben Arfa'nın 30 metreden çektiği şutları, Guti'nin rakibin omurgasını zedeleyecek paslarını görmek istiyorum sahalarda. Futboldan yalnızca kazanarak değil, futbolu güzel yapan adamların resitalleriyle de zevk almak istiyorum. Bir futbolsever olarak benim elimden güzel oyunu almaya çalışan, kazanmak için her yolu mübah gören, rakibine düşmanıymışçasına saldıran bu ve benzeri adamların da cezasız kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Hakem saha içinde bu pozisyonları kaçırsa bile, maç sonu 1000 kez tekrarı verilen hareketlerin birileri tarafından cezalandırıldığını görmek istiyorum. Ve bu isteğimi yerine getirdiği için Bert van Marwijk'i teşekkür ediyorum.

Not: Marwijk'in açıklamasının Türkçesi, http://www.footballove.com/ adresinden alınmıştır.

5 Ekim 2010 Salı

Şeref

Günümüz futbolu artık bizim sokak aralarında oynadığımızdan bambaşka bir hal aldı. Oyuna ruhunu veren bazı kurallar endüstriyel futbolda değişti ve belki de o ilk çıkış haliyle çelişir hale geldi.

Dürüst, ahlaklı, saygılı bir oyun UEFA'nın da, FIFA'nın da, yerel futbol federasyonlarının da temel meselelerinden biri.. Çünkü milyonlarca insan bu oyundan bir şeyler öğrenip hayatlarına yansıtıyorlar. Ben 8 yaşımda evin koridorunda çorapla maç yaparken -sanki bir hakem varmışçasına- üzerimdeki kıyafetten çekip beni kendi üstüne düşüren ve "hoca faul yapıyor" diyen çocukluk arkadaşımı, hayatının diğer alanlarında yaptığı hareketlerle de ilişkilendiriyorum. Ona göre futbolcu kendini yere atmalı. Hakem de yakalayabiliyorsa yakalamalı.

Futbolun rakiple oynanan bir oyun olmaktan çıkıp, çokça hakemle oynanan bir oyun olmasının sebebi biraz da bu. Artık o sahada, iç içe geçmiş iki oyun ve tek bir amaç var; "kazanmak". Nasıl olursa olsun kazanmak. Çünkü futbolcuların üzerinde teknik direktörler, teknik direktörlerin üzerinde yönetim kurulları, yönetim kurullarının üzerinde sponsporlar, sponsorların üzerinde de taraftarlar var. Taraftar "Kazanacaksın!" demeye başladıktan sonra, haliyle sahada ne dürüst, ne ahlaklı, ne rakibine saygılı insanlar kalabiliyor. Sporcusu da dürüstlükten ödün veriyor, teknik direktörü de, yönetimi de, sponsoru da, taraftarı da...

Bugün futbol yeşil çimler üzerinde oynanan ve tribünlerle desteklenen bir oyun olmanın çok uzağında. Kabul edelim ki, futbol bir televizyon eğlencesi. Stadyumda 40.000 kişi izliyorsa onun yüzlerce katı televizyon izleyicisi oluyor. Haliyle oyun, gitgide televizyon izleyicisinin isteklerine göre şekilleniyor. Basketbol maçlarında televizyon molası bile veriliyor artık...

Televizyonun futbolun bu kadar içine girmesinin yarattığı bazı farklılıklar var elbet. Siz sokak arasında oynarken topun taşın - yani direğin - üzerinden mi yoksa içinden mi geçtiğini akşam televizyonda izleme şansınız yok. Geri dönüp yapılan hareketin faul olup olmadığını ortaya koyacak bir enstrüman da yok. Orada ne karar verilirse o. Mahalle arasında 2 kere kendini yere atıp faul isteyen çocuğu önce bir güzel döverler, sonra da kenara koyarlar. Oysa televizyondan izlediğimiz futbol öyle mi?

Günümüz futbolunda televizyonun oyuna ve oyunculara çok temelden etkileri var. Kendinizi yere atmanız, topsuz alanda rakip oyuncuya dirsek atmanız, küfür etmeniz, tükürmeniz, hakemi itmeniz... Her şey o televizyon kayıtlarında yer alıyor. Siz o an için hakemi kandırabiliyorsunuz ama televizyonu asla kandıramıyorsunuz.

Mesela Burak Yılmaz... Geçtiğimiz hafta sonu oynanan Beşiktaş maçında kendi ayağını Fabian Ernst'in ayağına çarptırıp kendini yere attı. Hakemi aldatmayı başardı. Kendisini bu başarısından ötürü tebrik ediyorum. Milyonlarca ve bazen milyarlarca insan önünde bir aldatma işlemini başarıyla gerçekleştirdi. Futbol endüstriyelleşmesindeki bu çarpıklıklar olmasa Burak Yılmaz'ın sokağa çıkamayacak kadar aşağılanması gerekir. Zira bunun adamın cebindeki parayı çalmaktan bir farkı yok. Bunu milyonlarca kişi önünde yapıyorsunuz, çaldığınızı herkes görüyor ama sizi yakalayamıyorlar, sonra da alnınız dik, başarıyla aldatmanın, çalmanın tadını çıkarıyorsunuz.

Trabzon özelinden devam edelim. Trabzonspor teknik direktörü - anlaşılan o ki - bu tip hareketleri alışkanlık haline getirmiş Burak Yılmaz'ı uyarma gereği duymuyor. Trabzonspor yönetimi, kendi oyuncusunun bu tip gayri ahlaki hareketler içinde olmasından gocunmuyor. Trabzonspor taraftarı yüksek sesle Burak Yılmaz'ın bu tavırlarından rahatsızlık duymuyor. Trabzonspor sponsorları da destek verdikleri takımlarının galip gelmesini ve temelde karlarını maksimize etmeyi genel prensip kabul ediyorlar.

Yukarıda saydığım futbolu meydana getiren parçaların tamamı neredeyse kendi penceresinden haklı. Burak Yılmaz muhtemelen diyor ki, "Benim üzerimde öyle bir ahlaksız kazanma baskısı oluşturuyorsunuz ki, ahlaklı davranmak aklıma bile gelmiyor. Şenol Güneş muhtemelen diyor ki, "futbolun içinde bunlar var". Trabzonspor yönetimi diyor ki, "Rakiplerimiz böyle hareketler yaparken, bizim yapmamamız saflık olur..." Mesele Trabzonspor meselesi değil hiç şüphesiz. Şenol Güneş te bu ülkedeki en düzgün spor adamlarından biri. Tezat bu ya, Şenol Güneş'in bile gücünün yetmediği noktalar bunlar...

Gelelim Teofilo Gutierrez - İbrahim Toraman meselesine. Teofilo'nun yumruğu İbrahim Toraman'ı yere düşürecek cinsten değil. Toraman hakeme bakıyor, sonra kendini yere atıyor. Yapılan eylem ile, Toraman'ın hareketi arasında bir bağ yok. O yumrukla kimse yere düşmez. İşte bu nokta da futbolun kirli noktalarından biri. İbrahim Toraman biliyor ki, kendini yere atmasa hakem kırmızı kartı göstermeyecek.

Kavgada yere düşmemek, ayakta kalmak önemli bir onur, gurur vesilesidir. Bazen çok feci şekilde dayak yersiniz ama bir yumrukla yere yıkılmaz ve karşınızdakinin gözüne onurlu bir şekilde bakabilirseniz, karşınızdaki ne kadar güçlü olursa olsun psikolojik olarak onu yerle bir edersiniz. Korktuğunuzu veya acı çektiğinizi karşınızdakine göstermediğiniz müddetçe o kavgayı tek yumruk atmadan onurlu bir şekilde sonlandırabilirsiniz.

Oysa Toraman bunu yapmıyor. Teofilo'ya dikleniyor ve ilk yumrukta kafasını tutarak kendini yere atıyor. Beşiktaş formasının atılan tek yumrukla yere düşmesini içine sindirebiliyor. Onurla, gururla Beşiktaş formasına atılan yumruğa, - belki aynı şekilde cevap vererek - dik duruşu sergilemiyor. Kendini yere atıp hakem ve kırmızı kart yolunu tercih ediyor. Biz de televizyondan izliyoruz. İbrahim Toraman'ın o yumrukla yere düşmeyeceğini biliyoruz. Rakibine kırmızı kart göstertmek için kendini yere attığını da anlıyoruz. Hiç şüphesiz, Teofilo cezalanacak ama mesele o değil. Yumruk var mı, yok mu tartışması değil bu. İbrahim Toraman'ın milyonlarca kişi önünde Beşiktaş formasını ve kendi onurunu rakibin kırmızı kart görmesi için feda etmesi durumu...

Futbolda hangi düzenleme, yeni hangi uygulama olur bilemiyorum. Lakin artık sporculara, kulüplere onurlarını, şeref ve haysiyetlerini geri verelim. Yumruk yiyen futbolcu, aynı sokak arasında olduğu gibi kendini yere atarak cevap vermesin. Mahelledeki onurunu, şerefini savunmak adına ne yapması gerekiyorsa onu yapabilsin.


Fair Play, git gide futbolculara söylenen bir slogan haline geldi.

Oysa tam da bizle ilgili. Biz şerefsizce "Sadece kazan!" derken, sporcular nasıl şerefleriyle oynasınlar?

Düğün ve Cenaze

"BJK Nevzat Demir Tesisleri'nde saat 11.00'de yapılacak olan imza törenine Başkanımız Yıldırım Demirören'in yanı sıra; Genel Sekreterimiz Fahrettin Curoğlu, Muhasip Üye ve Asbaşkanımız Engin Baltacı, Mali İşlerden ve Sponsorluklardan Sorumlu Asbaşkanımız Ertunç Soğancıoğlu, Futbol Komitesi Başkanı ve Asbaşkanımız Serdal Adalı, Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş, Şekerbank Genel Müdürü Meriç Uluşahin ve Bank Pozitif'in CEO'su Hasan Akçakayalıoğlu katılacaktır."

www.bjk.com.tr

Dünya üzerinde kaç kurum, kuruluş veya şirket aldığı borç için tören yapar? Hele ki bu bir futbol kulübüyse, borç batağında yüzüyorsa, aldığı parayı günü kurtarmak için kullanacaksa ne diye tören yapar? Bir de kırmızı kurdela kessinler, törenden sonra pastadan dansöz çıkarsınlar bari. Rahmetli Özhan Canaydın döneminde, Ali Sami Yen Stadyumu'nda çökmek üzere olan kale arkasında yama ve tadilat yapılmıştı hatırlarsınız. Söz konusu tadilat sonrası Canaydın ve ekibi kurdelalı bir törenle kale arkasını kullanıma açmıştı! O günden beri yapılan en saçma tören budur. Camiamıza hayırlı uğurlu olsun...
4 Ekim 2010 Pazartesi

Egemen Korkmaz

Hayır. Artık 'suç sende değil, senin gibi adamların karşısına Guti gibi oyuncuları getirip oynatanda' demeyeceğim. Senin gibiler her yerde var zaten. La Liga'da da var, Premier'de de var. Ama tükenin artık. Her futbolcu sert oynar, her futbolcu da kantarın topuzunu kaçırabilir. Ama bu maç başlarken hepimiz Guti'yi senin şerrinden sakınıyorduk, neredeyse korktuğumuz başımıza geliyordu. Niye şaşırtmadın bizi? Niye hiç bir zaman şaşırtmıyorsun? Sırada kim var? Volkan Şen mi? Bırak bu adamları da toplarını oynasınlar. Sen ve senin gıyabında '20 dakikada 4 tekme sallarım, 60 dakika top ayağını uzatacak cesareti olmaz' diyen hepiniz. Sert futbol oynayan ama futbol oynayan insanların da adını kirletmeyi bırakın. Edeb ya.
3 Ekim 2010 Pazar

Markus Merk Parasını Hak Etti.

Egemen'in eli için:
"Pozisyonu ileri geri oynatınca bilerek elle oynamış gibi gözüküyor, ileri geri oynatmayın"
Burak'ın ayağını Ernst'e takmasıyla ilgili(ki bence de faul çalınabilir ama şaibesi su götürmez)
"Net faul"
Devamı için:
"Ernst doğru noktada pozisyon alamadı. Topa güzel yükselemedi. Pozisyon tamamen temiz..."
Teofilo'nun durup duruyorken attığı tokat ve ardından yumruk için:
"Hakem 2.sarı kartı gösterdi, zaten kırmızı çıkacaktı o yüzden bence yeterli(yurtdışından para verip hakem getiriyosun ve getirdiğin hakemin eyyamına bak?) ayrıca ilki tokat değil itme olarak sayılabilir. Toraman'ın hakeme bakıp düşmesi de şaibeli..."

Yazarın notu: Kuddusi Müftüoğlu karşılaşmayı 29831923 açıdan çeken 29382 kamerayla izlemediği için pozisyonları göremeyebilir, gördüklerinde yanılabilir, hakkında ağzımı kesinlikle açmıyorum. Kötü bir hakem olabilir ama kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum.

Maç Yazısı: Trabzonspor - Beşiktaş

Not: purplepurple maç saatini 21.00 gösterdiği için fosur fosur uyumakta olduğumdan ilk yarıyı izleyemedim, ah be adaşım oldu mu böyle? :) O yüzden aşağıdaki yorumlarda çok isabetsiz şeyler söylemiş de olabilirim, bunlar benim kısıtlı süre tespitlerim.
Yenildik, dünyanın sonu değil tabii. Ama genele dair birkaç çıkarımım var bu maçla ilgili, onlara bakalım. 1. Nobre - Holosko Çıkmazı Nobre'nin sırtı dönük oyun anlayışını şöyle özetleyebiliriz: d = Nobre ile rakip oyuncu arasındaki mesafe. (metre cinsinden) 1. d = 0. Hiç düşünmeden en yakınında gördüğün Beşiktaşlıya pas ver. 2. d > 0 ama d < 2. Biraz daha uzun mesafeli pas dene, en fazla yan pas olsun. 3. d > 2 ama d < 3.5 Fazladan iş yapmaya yelten, yapama, topu kaybet. 4. d > 3.5 Top sür, diyagonel paslar ver, mesafe kritik değerin altına inmemek kaydıyla olumlu işler yap. Bu durumda Nobre üzerinden bir akışkan hücum sağlamak imkansız oluyor. Bu durumda bir partner ile eşleşmesi lazım ki, kendisinin fiziki yıpratıcılığı ve rakip stoperlere olan cazibesi takıma olumlu olarak geri dönsün. Bu maçta o partner Holosko idi. Holosko'nun oyun anlayışı daha basit. p = topa sahiplik (binary değişken) 1. p=1. En yakın rakibin pozisyonunu belirle ve içinden geçmeye çalış. 2. p=0. Topla buluşmak için koşu yap, p=1 halinde ilk maddeye dön. Hal böyleyken, Nobre - Holosko partnerliğinden bir numara çıkmıyor. Beşiktaş'ın hücum anlamında en kafası kesilmiş tavuk olduğu maç buydu (CSKA maçından beterdi durum).
2. Aurelio Etkisi
Aurelio, kendisinin varlığından önce Ernst'in aldığı görevi yapıyor. Görev tanımı dahilinde iyi bir iş çıkarıyor, oraya laf yok. Ama fiziksel yetersizliğinden, takıma uyumsuzluğundan ya da sadece kalite farkından dolayı Ernst'in yaptığı ekstra katkıyı yapmıyor. O en başlardaki dinamizm yok. Çok daha hareketli bir ortasaha yapısı yerine, Aurelio'nun çapa olduğu bir sisteme geçiş yapıldı. Aurelio çapa iken, Quaresma gibi bir adam çok önemli bir etkiye sahip oluyor, Quaresmasızken de Holosko ya da Tabata'nın patlayıcı performans göstermesi gerekiyor, onun da olasılık değeri yüksek değil.
Aurelio'nun varlığının takıma daha çok denge kattığı söylenebilir, lakin Beşiktaş'ın sene başındaki karakteri dengeden çok boğuculuktu. Bugün ortasahada, son 10 dakika hariç, düzgün bir hakimiyet kuramadık, sürekli pas hataları geldi, golden sonra biraz "skoru dengeleriz ya" havası oluşsa da mağlup olduğumuz sürede o hava hiç ama hiç yansımadı.
Aurelio'nın Ernst'ten çaldığı rol, Ernst'in de uzun vadede o tükenmezliğini, yenilmezliğini azaltıcı hale de gelebilir.
3. Hakan
Hakan, topu oyuna en iyi sokan yerli kalecilerden. Eğer konsantrasyonunu kaybetmezse, gerek ayakla gerek elle olsun oyunu iyi okuyabiliyor. Ayrıca karşı karşıya pozisyonlarda da iyi kurtarışlar yapıyor, bu da bir artı. Lakin Hakan'ın bu cezasahası dışına hakimiyeti, ceza içine aynı derecede yansımıyor. Özellikle yan toplarda kaleden çıkıp çıkmama arasında tereddüt etmesi tehlike olarak geri dönmekte. Bugün Mustafa'nın kafa vuruşu çok da çıkarılacak bir top değildi, yani "X'in hatası" diye yaftalanmayacak bir gol neticede. Ama gene de ben duran toplarda panik yapmak istemiyorum. Sonuç: Bu maç sonrası karalar bağlamaya gerek yok, ben Schuster'e hala güveniyorum, ilk yarı sonunda sistem tamamen oturmuş olacaktır ve o zamana kadar ne kadar maç kazanırsak o kadar iyi.
*Fotoğraflar www.milliyet.com.tr sitesinden alınmıştır.

Bir Kurtuluş Modeli Olarak Porto


Beşiktaş bu sezon ligde ve Avrupa Ligi’nde çok iyi gidiyor. Avrupa'da çıktığımız iki maçı da iyi oyunla kazanarak grupta 6 puana ulaştık ve grup liderliği için Porto ile kritik bir maça çıkacağız. Bu sene sportif anlamda gözümüzün pası siliniyor ve yıldızlarımızla rakiplerin bile izlemek istediği bir takıma dönüşüyorken, kulübün ekonomik tablosu maalesef ki karanlık. Borçlar, alınan krediler, açılan davalar blogda iki harika postla belirtildi, dileyen o postlara bakıp durumun ciddiyetini kavrayabilir.
Peki içinde bulunduğumuz bu durumdan çıkmak için Avrupa Ligi’ndeki rakibimiz Porto’nun yıllardır uyguladığı sistemi model olarak uygulayabilir miyiz? Yani düşük maliyetle yıldız olma potansiyeli olan futbolcuları bulup, onlarla birlikte büyük başarılara ulaşıp, vakti geldiğinde bu oyunculardan büyük karlar elde edebilir miyiz?
Porto için 2000 yılını baz alıp 10 yıllık bir transfer tablosu çıkardığımızda karşımıza inanılmaz karlar çıkıyor. Misal bedavaya aldıkları Ricardo Carvalho’yu 30 milyona, 2 milyona aldıkları Pepe’yi 30 milyona, 6 milyona aldıkları Lisandro Lopez’i 25 milyona, 300 bine aldıkları Aly Cissokho’yu 15 milyona satmayı başarıyorlar. Bu isimlerin yanına Deco, Ferreria, Anderson, Bosingwa gibi isimleri de eklediğimizde son on yıl için karşımıza yaklaşık olarak 200 milyon avroluk bir transfer karı çıkıyor ki bu akıl alır bir rakam değil.
Üstelik bu satışların yapıldığı 10 yıllık dönem kulüp tarihinin de en parlak dönemlerinden biri. Bu süre zarfında 6 lig şampiyonluğu, 5 kupa şampiyonluğu, 1 şampiyonlar ligi şampiyonluğu, 1 uefa kupası şampiyonluğu  kazanılıyor. Ayrıca Şampiyonlar Ligi’nde sürekli gruplardan çıkılıyor, çeyrek final seviyeleri hemen her sene test ediliyor ve kulüp Avrupa’nın en başarılılarından biri haline geliyor. Tabii ki tüm bu başarılar yalnızca transfer gelirleriyle açıklanamaz. Mourinho etkisi, yakalanan harika jenerasyonlar, saha dışı faktörler ve daha birçok değişken bir araya geliyor bu süre zarfında ancak başarılar da bu değişkenleri kendi lehine çevirebildiğin sürece geliyor zaten.
Bu transfer ağını kuracak ekipleri oluşturmanın çok zor olmadığını düşünüyorum. Futbol bilgisine güvenilen Beşiktaşlılardan ya da bu işi profesyonel olarak yapan insanlardan bir ekip kurmak ve oyuncu aramalarını başlatıp kulübün geleceği için önemli adımlar atmak bizim için bir çıkış yolu olabilir. Mesela iş gereği bulunmak zorunda olduğum uluslararası gençler turnuvalarında Beşiktaş adına kimsenin olmadığını görmek ancak Paris St Germain, Werder Bremen, Lyon, Porto gibi takımların scoutlarının 14 yaşındaki çocukları titizlikle incelediğine şahit olmak insanı üzüyor. Altyapıdan gençleri yetiştirmek ya da potansiyelli oyuncuları keşfedip kadroya katmak ve bu isimlerle kazanılan başarıları nakite çevirmek Beşiktaş için en uygun kurtuluş yolu olarak görülüyor. Zira alınan faizlerle, boğaza kadar dayanan borçlarla bu kulübün daha ne kadar idare edilebileceği çok büyük bir muamma...
2 Ekim 2010 Cumartesi

Beşiktaş'ın Davaları

Hatırlarsanız, Jean Tigana'nın alacakları konusunda Beşiktaş kulübüne açtığı dava Ağustos ayında reddedilmiş, Başkan Yıldırım Demirören de bunu büyük bir gurur kaynağı olarak birkaç yerde dile getirmişti. Hadi gelin madalyonun öbür yüzüne bakalım. Son bilanço döneminde (Ağustos 2009 - 10 arası) Beşiktaş Kulübü aleyhine şu tanıdık isimler tarafından açılan davalar görülmüş: (İlamsız icra takibi: Alacaklının elinde kambiyo senedi ya da mahkeme kararı olmadığı zaman borcunu çekebilmek için başvurduğu yol.) - Davacı, dava sebebi, dava kurumu, ödenen tutar. 1. Baki Mercimek, ilamsız icra, 74.035 Lira. 2. Stefano Marrone, ilamsız icra, 91.409 Lira. 3. Hürsel Tekinoktay, Genel Kurul'un iptali davası (2008'den kalma, sürüyor.) 4. Dynamo Ceske Budejovice Kulübü, Tomas Sivok'un transfer ücreti, FIFA'ya başvuru. 127.726 Euro ve %5'lik faiz. 5. Atletico Paranese, Nichika ve Parana kulüpleri, Kleberson'un transferinden dayanışma payı alacaklarının tahsili, FIFA'ya başvuru. Sırasıyla faizlerle birlikte 58.500, 15.210, 14.079 Euro. 6. Gordon Schildenfeld, Duisburg transferine ilişkin sözleşmeden alacak, FIFA'ya başvuru. 120.000 Euro. 7. Schalke 04, Ailton transferi sözleşmesine aykırı olarak hazırlık maçı yapılmaması, Almanya Bonn Bölge Mahkemesi'ne başvuru. 202.560 Euro. 8. Ricardinho, sözleşme alacağı, FIFA'ya başvuru. 685.000 Euro + %5 faiz. 9. Tomas Zapotocny, alacak, TFF'ye tam 9 ayrı başvuru. 25.000 Euro * 9 = 225.000 Euro. 10. River Plate, Higuain'in transfer alacağı, FIFA'ya başvuru. 616.000 Dolar + faiz. (dava sürüyor) 11. Hammarby, Erkan Zengin transferinden alacak, FIFA'ya başvuru. 135.000 Euro (100 bin Euro'luk ekstra ceza için dava sürmekte) 12. Centro Sporivo ve Santa Cruz Rec. kulüpleri ve Brezilya Futbol Federasyonu, Bobo'nun transferinden dayanışma katkı payı, FIFA'ya başvuru. Sırasıyla 10.635, 7.755, 14.354 Euro. 13. Mario Mamic, Schildenfeld'in transferinden menajerlik ücreti, FIFA'ya başvuru. 150.000 Euro + %5 faiz + 15.000 Frank yargılama bedeli. 14. Matias Delgado, iki senelik alacak, CAS'a başvuru. Transfer sebebiyle sadece 1 senelik alacak ödenmesi kararı. 1.435.000 Euro + 34.000 Frank yargılama bedeli. 15. Villarreal, Nihat transferi, CAS'a başvuru. 3.250.000 Euro + 15.000 Frank yargılama bedeli. (Ödemeye dostluk maçının gelirlerini de katmışız.) 16. Genoa Kulübü, Ferrari transferi, CAS'a başvuru. 2.500.000 Euro. 17. Batur Altıparmak, Rüştü transferinin menajerlik ücreti, TFF'ye başvuru. 167.110 Euro. 18. Gökhan Zan, alacak, TFF'ye başvuru. Dava sürmekte. 19. Antony Seric, alacak, TFF'ye başvuru. 265.000 Euro + 11.104 Lira Harç + 14.954 Lira vekalet ücreti. Bakın yukarıda, Schalke 04 ile hazırlık maçı yapmayı unuttuğumuz için tazminat ödediğimiz gerçeği var. Bir sürü davalar sonucunda ekstra ücret ödemesi yaptığımız gerçeği var. Neredeyse hiçbir yabancı kulübe parayı zamanında ödememiş olduğumuz gerçeği var. Bu seneye kadar Baki Mercimek'e borçlu olduğumuz gerçeği var. Delgado'nun "alacak karşılığı gönderilmesi" masalının iç yüzü var. Villarreal ile bu sene hazırlık maçı yapmamızın sebebinin adamlara olan borcumuz olduğu gerçeği var. Bunlar sadece 2010 bilanço yılına ait. Daha geriye gittiğimizde, Eduard Cisse, Bobo, Manisaspor, Bursaspor, Juan Fran, Lamine Diatta'nın da bize dava açmış olduğunu görüyoruz. Ve tüm davalar sadece bunlar da değil, sadece futbol ile ilgili olanları aldım. Daha birçok alakasız kurumun alacak verecek davaları mevcut. İsteyen kendisi okur da görür, dosya burada, Not 22 başlığının altında bu davalar.
Taraftar forma alacak, maça gidecek, destek olacak; ama bu paralar sonra avukat ücreti, tazminat, el konulan gelir olacak...
Kulüp bizim geyiğine yayınladığımız düzmece belgeleri yalanlayacak vakti buluyor, kendilerinden ricam bunları da bir zahmet yalanlamaları eğer yapabiliyorlarsa.
Sonsöz: Beşiktaş Kulübü çok iyi yönetiliyor, hiç mi hiç şüpheniz olmasın.
Not: Eğer bilançonun nasıl delik deşik olduğunu da merak ediyorsanız, şu linkte tarafımdan yazılmış yorumlara da bakabilirsiniz.
Not2: KAP'ın sitesinden dosyayı mezkur dosyayı göremeyenler için Rapidshare ve Scribd linkleri.
*Ekşi Beşiktaş özel araştırmasıdır. İsim belirtilmeden kullanılamaz.
1 Ekim 2010 Cuma

75 Milyon Dolar Kredi?

--- BEŞİKTAŞ FUTBOL YATIRIMLARI SANAYİ VE TİCARET A.Ş. Özel Durum Açıklaması (Genel) Özet Bilgi : Şirketimiz 75.000.000.-USD kredi kullanacaktır. AÇIKLAMA: Denizbank A.Ş., Şekerbank T.A.Ş. ve Bankpozitif Kredi ve Kalkınma Bankası A.Ş.'den oluşan bankalar konsorsiyumu ile Şirketimiz arasında; kısa vadeli borçların orta vadeye yayılması ve işletme sermayesini karşılamak üzere, ilk 1 yıl anapara ödemesiz, 6 yıl vadeli 75.000.000.-USD tutarında bir kredi sözleşmesi imzalanmıştır. --- Beşiktaş'ın mali durumu iyi değil. Geçtiğimiz günlerde borsada hisselerin %5'i daha satışa sunuldu. İlk etapta klasik taraftar refleksiyle; 'kulübü mü satıyorlar?' diyebilirdik. Fakat Referans Gazetesi genel yayın yönetmeni, Ntvspor'da katıldığı yayında konuyu yorumlarken; 'Beşiktaş hisseleri iyi durumda değil, yatırımcısını mutlu etmez; eğer %5'lik satış gerçekleşirse büyük iş yapmış olurlar. Ama bu dönemde bu hisseleri alacak kişi ya bir spekülatördür, ya da takıma gönülden bağlı bir insandır' mealinde konuştu. Hiç de iç açıcı değil tabi bunları duymak. Şimdiyse 75 milyon dolarlık kredi haberi geliyor. Borsadan, mali politikalardan vs çok da anlamam; 75 milyon dolarlık kredi sonunda büyük bir 'yatırım' yapma amacıyla alınmadıysa bunu hayra yormak mümkün değil sanırım. Ki elimizdeki yatırımların da gelirleri kırdırılmıştı zamanında. İyi yönden bakarsak; batmış bir işletmeye veya finans çevrelerinin gözünde umutsuz bir vakaya, devlete ait olmayan bir kurumun bu kadar ciddi bir miktarı kredi olarak vermesi beklenemez. Amiyane tabirle de; kimse babasının hayrına veya merhametinden 'para' vermez. Demem o ki, kulübün mali durumu nedir, bu krediye neden ihtiyaç duyulmuştur.. Kulübün hala yüksek miktarda kredi sağlayabilmesini olumlu bir durum gibi okuyabilir miyiz, bize katkıları ne olacaktır.. Neden ve muhtemel sonuçlarıyla açıklayabiliyor mu yeni yönetim ve onların danışma kurulu bu krediyi? Yoksa aynı tas aynı hamam mıyız yine? Nihayetinde sanıyorum ki bu meblağ sıradan bir borsa bildiriminden çok öte.

Beşiktaş Hanımeller JK olsak mı?

Sonunda beklenen oldu işte. Nedir o diyenlere hemen belirtelim, Beşiktaş İnönü Stadı’nın adı, Beşiktaş Fiyapı İnönü Stadı olarak değişti. Yani Demirören’in büyümek ve ileri gitmek için tek çare olarak gördüğü sponsorlardan birine stadımızın ismini teslim ettik. Kiminin Şeref Bey, kiminin Dolmabahçe, kiminin İnönü dediği stadın adı artık Fiyapı. Bu hamleyi olumlu bulanlar var, onlar kulübe para akışının sağlanması gerektiğini, bunu becermek için stadın adının da, kulübün adının da sponsorlara kiralanabileceğini düşünüyorlar. Basketbol takımının adı nasıl Beşiktaş Cola Turka ise, futbol takımının adı da yarın Beşiktaş Hanımeller JK olabilir mesela. Ne de olsa sponsordan para gelecek ve o paralarla Q7’ler, Robinho’lar gelecek takıma. Amenna...Futbolu tamamiyle kontrolü altına alan, bir halkla ilişkiler ve reklam çalışması olarak yeşil sahaların gücünden faydalanmak isteyen markaların futbola verdiği zarar başka ve çoook daha uzun bir postun konusu. Yalnızca bu güzel oyunun, bu ilerleyiş ve endüstri mantığı sebebiyle artık oyun olmaktan çıktığını, kazanmak için her yolun mübah olduğu bir gladyatör dövüşüne dönüştüğünü, futbolcuların sponsorlar elinde oyuncağa dönüp, taraftarın yalnızca müşterileştirildiğini belirtip bu bahsi şimdilik kapayalım. Gelelim bugünün mevzuuna; Fiyapı dediğimiz kurum şöyle bir şeydir. Sırf bunun için bile benim içime sinmez bu isim. Ben halkın takımıyım deyip, taraftarlarımızın çoğu işçi sınıfından geliyor, yoksullar destekliyor bu takımı deyip bu işe onay vermek vicdana sığmaz. Öyle bir şey yok diyenlere de Fabian Ernst’in Beşiktaş taraftarını tanımladığı açıklamasını hediye olarak gönderiyorum. Gelelim ikinci mevzuya. Fiyapı, Medical Park ya da herhangi bir firma. Adının bir önemi yok. Stadınızın ismini bir firmaya satmak, kiralamak temelden karşı olduğum bir durum. Çünkü; bir takımı farklı kılan, ilgi çekmesini sağlayan, yandaşlarının o yönüyle gurur duymasına vesile olan bazı yönleri vardır. Fenerbahçe dünya yıldızlarını getirmekle ve Türkiye’nin en büyüğü olmak iddiasıyla gurur duyar, Beşiktaş ise altyapısından yetiştirdiği ve kendisine paha biçilmez sevinçler yaşatan altyapı oyuncularıyla. Real Madrid göğüs reklamından en büyük parayı kazanan kulüp olmakla gurur duyar, Barcelona ise formasına reklam almamak ya da Unicef logosunu orada taşımakla. Chelsea Abramovich’in petrol paralarıyla getirdiği yıldızlarının kazandırdığı şampiyonluklarla gurur duyar, Liverpool Shankly ruhunu hala yaşatmak ve bunun gereği olarak Gillet&Hicks ikilisine her türlü gideri yapmakla. Bu örnekleri herkes kafasına göre çoğaltabilir. Burada anlatılmak istenen, kulüplerin borsadaki kağıtlarından, kazandıkları maçlardan, aldıkları kupalardan bağımsız olarak bir ruha sahip oldukları ve o ruhu koruyabildikleri ölçüde varlıklarını devam ettirdikleridir. Ben, Beşiktaş’ın Türkiye’de aykırı olma iddiasına sahip olabilecek tek takım olduğuna yıllardır inanırım. Özkaynak düzeniyle takımını örgütlemesinden, cazgır başkan ekolüne yıllarca direnmesine; tribünlerinde hiçbir statta görülemeyecek pankartlarından, şerefli ikincilikleri sessizce kabullenmesine kadar birçok gerekçesi vardır bu durumun. Ancak bunların hiçbiri, “Biz de sponsorlardan para kazanmalıyız, rakiplerimizin kırmızılı olanı stad adını milyon dolara satarken biz öyle bakmamalıyız, biz de bu oyunu aynı kurallarla oynamalıyız” diyen insanlar için muhtemelen bir şey ifade etmiyordur. Biz de stadımızın adını satıp oradan 3 trilyon elde etmeliyiz, yani Nobre’nin falan yıllık kazancını o parayla karşılamalıyız değil mi? Peki bizi ne ayıracak o zaman diğerlerinden, Beşiktaş dendiğinde Türkiye’de ya da dünyada hangi yönüyle akıllara gelecek bu koca kulüp, Robinho’ya 20 milyon avro verdiği iddia edilen ama topçuyu memlekete getiremeyen bir takım olarak anılmak dışında? Herkese benzemek, bu oyunu bize dayatılan bu iğrenç kurallarla oynamak, gözle görülür şekilde vahşileşen futbol endüstrisine tek söz etmeyi akla dahi getirememek ve Beşiktaş’ı da aynı torna tezgahından geçirmeyi istemek benim kabullenebileceğim şeyler değil. Ben bu takımın kültürüyle, geleneğiyle, tarihiyle gurur duyuyorum ve Beşiktaş’ın büyüklüğünü plazalara bakarak tanımlayan bir başkanın ekolünden gelen insanlara da tahammül edemiyorum.

Maç Yazısı: Rapid Wien - Beşiktaş

Futbol maçlarının, yaklaşık olarak da olsa, dakika ve skor akışını tahmin etmek imkansıza yakın. Kimin kazanacağını bilebilirsiniz, emin de olabilirsiniz; ama bu nasıl olur-maçın senaryosu nasıl şekillenir; tahmin edemezsiniz. Maçın konusu ise çoğunlukla tahmin edilebilirdir. Bu maç da konusu itibariyle gayet beklenildiği gibi kağıda aktarıldı. Beşiktaş yine dizilişi, orta sahasında kullandığı adamların tanımlarının ne olduğu farketmeden; oyunu çok ileride kurdu. İhtiyaçtan değil, artık iyice yerleşmek üzere olan oyun mantığıyla aksiyonu karşı alana yıktı. Öyle ki, geçtiğimiz haftaki Fenerbahçe deplasmanı olmasa; şu maçtan sonra en büyük merakım en üst düzey maçlarda takımın oyununun nasıl evrileceği olurdu. Onun cevabı Kadıköy'de verildi. Orda ilk 25 dakikada görüldü ki, 'Beşiktaş takımı' (Sergen selam) 'ben rakibe göre önlem alabilirim ama kendi oyunumdan ödün vermem' diyor. Ayağa pas, hareketli oyun ve 'orta saha geçilmez' mantığı yine sahnedeydi. Eminim Schuster takımın her oyuncusunun, oyunun her anında bir aksiyon içinde olmasını istiyor. Savunmada veya hücumda, topa yakın olsan da-olmasan da; bireysel olarak alabileceğin daha iyi bir pozisyon her zaman vardır ve sen onu aramak zorundasın. Sanırım yüksek pas yüzdesinin ve orta sahada başarıyla topu kapıp ona hükmedebilmenin anahatarlarından biri bu. Belli ki Porto karşısında da bu mantığın muhtemelen daha makul versiyonunu göreceğiz ve 'beraberlik istiyor olabilirim ama polemiğe girmem, önce o topu bana ver' denecek. Rapid bugün muhtemelen böyle bir oyuna hazırlıklı olsa bile istekli değildi. İlk 5 dakika dengede bir orta saha mücadelesi kurmaya çalışsalar da, kısa süre içinde yıkıldı oyun Rapid'in üstüne. Bu da Beşiktaş'ın topa hükmetmesinin ve oyunu karşı sahaya yıkmasının rakiplerin Beşiktaş'ın silahlarından korkup önlem almasının sonucu değil, kaçamadıkları bir son (veya başlangıç) olduğunu göstergesi. Açıkçası bu da benim şimdiye dek izlediğim en alışılmadık ve memnun edici Beşiktaş'ı ortaya çıkarıyor. Bu Beşiktaş muhteşem son bölge hamlelerinin ve ardı arkası kesilmeyen pozisyonların yaratıcısı değil, bunu tabi kabul etmek gerek. Ama henüz 2-3 aylık ve muhtemelen gelişmekte olan bir takımdan bahsediyorsak daha da ümitlenebiliriz. Son dakikalara 2-1 veya 1-1 de girsek; taraftarın içinde bir rahatlık var. Bu nasıl olsa atarız veya yemeyiz rahatlığı değil; belki ilginç gelebilir ama; 'olmasa da olur' rahatlığı. 90. dakikada sıkışıklığa kalmayalım diye ufaktan merdiven boşluğunda maçı izlemeye başlayan taraftarlar tedavülden kalkmış durumda. Son düdüğe kadar Beşiktaş'ın seyircisine verdiği bir şeyler var. Aynı bugün Rapid maçında olduğu gibi.. Orta sahada kaptırılan topu derhal geriye koşup kendini güvende hissedeceğin bölgede karşılamak değil de; hemen orda geri alıp, hem de oyun kurma iştahı bugünkü Rapid maçının 'highlight'ı belki de. Ne var ki, bunca umut verici veya keyif verici durumun yanında; savunmada hala beklenmedik hataları izliyoruz. En güvendiğimiz adam en basit çalımı yiyebiliyor. Rapid'in ilk golünü kaç Beşiktaşlı dengesiz hamleleriyle hazırladı ve peşinden izledi; yer kamerasından izleyince kolaylıkla sayabildik. Yine de savunma oyuncularını kötüydü diye silemiyoruz. Aynı adamlar kalenin '45 metre' ilerisinde 'soon andaa' hamleleriyle pozisyon önlüyorlar ve oyun kurma adına seçeneklerini arıyorlar. Bu kadar Polyannacılığa rağmen, iyi yönden bakamayacağımız bir durum var ki; yenen bir golden sonra Beşiktaş'ın tüm hatlarıyla dengesi bozuluyor. Geçtiğimiz senelerden alışıldık bir tablo ortaya çıkıyor. Bunu Fenerbahçe maçında en acımasız haliyle hissettik, bugün Rapid maçında da yaşadık. Sanki Schuster bir mekanizma kurmuş, futbolcular o mekanizmanın parçası ve çarka çomak sokulmuş gibi herkes gerçek dünyaya, insanlığına dönüyor. Sıradan takımlar önünde dahi ne yaptığını bilemez oluyor. Ta ki bir 'mola' anına dek. Bu Fenerbahçe maçında devre arası oldu. Rapid maçında bir kaleci hatası. Bunu yine önemli bir maçta 55. dakikadan 90. dakikaya yaşamak kabusların en büyüğü olur. Dediğim gibi şimdiye kadar anlattığım her şey bu seneki Beşiktaş'ı ve aynı zamanda Rapid maçını anlatıyordu. Senaryo yine farklı oldu. Son olarak da bir kaç adamdan bahsetmeden gitmek olmaz diyerek; Hilbert'in sağ bekte olmasından ziyadesiyle memnunum. Ve orda kalmasını, takımın sağ beki olarak ilk algılanan adam olmasını diliyorum. Tabata'nın oyun bilgisini ve yeteneklerini en doğru ölçüde tartabilip, tarttığının üstüne elinde olmayanı koymaya çalışmamasını ve akla Tugay'ın orta saha algısını getiren oyununu her maç takdir etmeye başladım. Holosko'nun yine ve yine -maalesef- elinde olmayan yetenekleri sergileme çabasından ve oyun bilgisinin çok düşük seviyede olmasından rahatsızlık duyuyorum. Bobo'nun bu böyle yapılır göndermesini almıştır umarım. Bobo ve golü demişken; gole gittiği pozisyonda tek ayak üstünde ve ofsaytta yakalanmışken; hem akıştan kopmayıp hem de ofsayttan kurtulmak için beklediği bir an ve topla ofsayta düşmeden buluşması, gol vuruşundan çok daha değerliydi bence. Ernst için bir şey söylemek hiç birimizin haddi değil. Susup izlemekten başka yapacak bir şey yok. Ps. Quaresma'yı 2-3 hafta futboldan koparacak olan sakatlığı için, biz milli maç arası girdi neyse ki derken, o Portekiz kadrosundan ayrı kalacağı için gözyaşlarına boğulmuş. Birden tokat gibi yüzüme çarptı bu da. Büyük geçmiş olsun. Onun üzüntüsü, yani takımın bir parçasının sakatlığının üzüntüsü, olası bir 3 puan kaybından daha fazla etkiledi beni. Özlediğimiz Beşiktaş da buydu açıkçası. ..İlhan Mansız'a üzülürmüşçesine. Not: Fotoğraflar ntvspor.net ve haberturk.com'dan alınmıştır. ps. haberturk'ün maç fotoromanını tavsiye ederim, harika fotoğraflar var.

Ara