.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Şubat Yolu

Twente: 5 puan Benfica: 6 puan Rangers: 5 puan R.Kazan: 3 puan Cluj – Basel: 3’er puan S.Moskova – Marsilya: 6’şar puan Ajax: 4 puan Braga: 6 puan Yukarıdaki takımlar , Şampiyonlar Ligi grup maçlarını 3.sırada bitirmesi yüksek ihtimal takımlar ve 4 maçta topladıkları puanlar. Bu saatten sonra bizim için önemli olan bu takımlardan en iyi puanı alacak 4 takımın kim olacağı. Öyle ki Avrupa Ligi grup maçlarını 2.sırada tamamlayacak ekipler, Şampiyonlar Ligi’nin en iyi 4 ikincisi ile eşleşecek (ve tabii Avrupa Ligi grup birincileri ile) (An itibariyle örnek: Muhtemel rakiplerimiz Benfica, S.Moskova, Braga, Rangers) Twente kalan maçlar: İnter – Twente / Twente – Tottenham Benfica kalan maçlar: Tel Aviv – Benfica / Benfica – Schalke Rangers kalan maçlar: Rangers – Man Utd / Bursa – Rangers R.Kazan kalan maçlar: Rubin – Kopenhag / Barcelona – Rubin Basel kalan maçlar: Basel – Cluj / Bayern – Basel S.Moskova kalan maçlar: S.Moskova – Marsilya / Zilina – S.Moskova Ajax kalan maçlar: Ajax – Real Madrid / Milan - Ajax Braga kalan maçlar: Braga – Arsenal / Shakhtar – Braga 6 maç sonunda 7 ve üzeri puan alıp, doğrudan rakibimiz olacak 4 takımdan 3’ü Benfica , Rangers, S.Moskova olarak gözüküyor. 4.takımın kim olacağı bu 3 takım kadar belirgin olmamakla birlikte, çok da ürküten bir tablo yok. Avrupa Ligi’ndeki tablo şu an için daha net olmakla birlikte, gruplarını lider tamamlayacak takımların saldığı korku, (lafın gelişi korku) Şampiyonlar Ligi’ne oranla daha fazla. Liverpool, Sevilla, Stuttgart, Zenit, Cska Moskova, BATE, S.Lizbon bir aksilik olmazsa gruplarını lider tamamlayacak takımlar. Diğer gruplar için en kuvvetli lider adayları da M.City, Leverkusen, Paok, Psv olarak dikkat çekiyor. Uzun lafın kısası : Grup maçlarının ardından Şampiyonlar Ligi'nin en iyi 4 ikincisi ve Avrupa Ligi'nin grup 1.leri ile eşleşmek için sıramızı bekleyeceğiz. Şöyle bir etraflı bakınca ve Şubat ayına dek taşların yerli yerine oturacağını düşününce de (ki buna Adalı'nın Ocak'ta vaadettiği transferi ve Sivok'un dönüşünü de eklersek) Avrupa'da Mart ayını görmek eğlenceli olacağa benziyor. '' Beşiktaş adının olduğu her yerde acaba vardır! '' diyenlere de fazla itibar etmeyin efendim ! Zira sorsanız kendisini benden daha gaz ve inanmış olarak görebilirsiniz. Evet evet ben de yetişiyorum. Ş: 70

Bakmak ve Görmek

Benim hayatımda gördüğüm belki de en çetrefilli kelime ikilisi budur. Çünkü içlerinde o kadar çok çelişki taşırlar, ve de insana dair o kadar çok ipucu sunarlar ki... Bu ikisi arasındaki farkı açıklayın desem ne anlatırsınız? 1. Her insan görür, ama baktığı açıya göre değişir gördüğü. 2. Her insan bakar, ama bazen baktığı şeyi bile göremez. Anlamlarını birbirlerinin içine koyup aynı şeyi anlattım, ama tamamen zıt şeyler anlatır gibi. İnsanoğlunun çelişkisi de burada başlar. Bir olay vardır, ama siz eğer görmek istediğinizi önceden seçmişseniz, farkında olmadan o istediğinizi görürsünüz. Hem de bunu "bak ne güzel baktım da gördüm" diye de sunabilirsiniz. Hatta etrafınızdakiler de sizinle aynı yerden bakıp bakıp göremeyebilirler, çünkü insan dinamiktir, çevresinden etkilenir. Neyse lafı uzatmayayım, burası spor blog'u: Hıncal Uluç, Nihat ve Hakan'a forma şansı tanıyan Schuster hakkında şunları yazmış bugün: Rijkaard'la, her puan kaybından sonra en az bir futbolcuyu suçlu ilan edip, tribünlerin önüne atan, kadro dışı bırakan ve adamı bitiren Rijkaard ile kazanmak için herşeyi göze alan Schuster arasındaki hocalık farkını görüyor musunuz? Peki elimizde ne var? Rijkaard, tribünlerin tepkisine karşın Barış'ı, Ayhan'ı, Mustafa Sarp'ı falan oynatan Rijkaard, kazanmak için oyunu yavaşlatınca tepki çeken Rijkaard. Schuster, kesmiş olduğu Hakan'ı Rüştü ve Cenk sakat diye oynatan, Fink'i köşeye atan, B planı olmayan Schuster. Bu yukarıda söylediklerimi doğru ya da yanlış diye söylemiyorum. Ama ben şu yukarıdaki yazdıklarım ışığında, Uluç'un dediğini aynen ters çevirebilir miyim? Çeviririm.
* * *
İşte böyle kolay bakıp da görmemek, ya da bakmadan görmek. Unutmamak lazım.
4 Kasım 2010 Perşembe

Porto ile İlk Devre Sonu...

Uzun zamandır oturup Beşiktaş izleyemiyordum... Oturup izlediğim son maç Belediye ile oynadığımız facia... Kötü futbolun sorumlusu benim!

Ben iyi günleri de pek göremedim, yarım yamalak izlediğim maçlar oldu.. Şu an izlediğim Beşiktaş önceki gün izlediğim Bursaspor'dan az hallice, daha doğrusu o takımın Gutilisi! O da bir kaç kritik top kaybı yapınca takım tamamen tatsız...

Bu sene Beşiktaş'ı hiç canlı izleyemediğim için Quaresma da benim için ilüzyon gibi bir şey. Futbolcular da öyle düşünüyor olmalı! Geçen sene de güven kaybı yaşanmıştı zaman zaman ama bu kadarını görmemiştim...

Hakan Arıkan'a diyecek bir şeyim yok, zamanlama hatası, savunmada konsantrasyon kaybı vs... Şuster hepimizin düşündüğü gibi bu konuda hatalı.

O çizgi dibindeki hakemi de Allah'a havale ediyorum. Böyle penaltı mı olur lan! El Cezire'de maçı anlatan spiker de TV başında olsa gerek ne olduğunu anlayana kadar gol oldu bile...

Star'da maçı İlker Yasin anlatıyormuş. Kötü futbolun tek sorumlusu ben değilim demek ki...

Küfür kimseye yakışmıyor tamam da, İbrahim sana hiç yakışmıyor.. Tamam spontane küfüre karşı değilim ama ediyorsun bari yüzünü o hale sokma abim benim...

80. Dakika Notu:

Yarabbim bize hep böyle maçlar izlettir... İngiliz spiker az önce maçın ikinci yarısını izlediği en güzel Avrupa Ligi maçı olarak tanımladı... Harika bir maç...

Kurtuluş...

İzleyen izlemiştir zaten, yine de buraya koyacağım... Kenara bir yere yazmış olalım. 1 Milyar dolarlık ligimiz neden sahada eziliyor, neden Azerbaycan'a yeniliyoruz, bir de bu tarafından anlayalım... Batuhan Karadeniz Lig TV ropörtajı...

http://www.ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=81443

Bu kafadaki topçulara benim gibi ümit bağlamak zorunda kaldığımız sürece, Inter'i, Milan'ı, Manchester United'ı, Barcelona'yı en konforlu en güzel stadyumlarda izlemek için verilen paraların on katını gözümüzü kırpmadan her maça verdiğimiz sürece, futboldaki kapalı piyasa ekonomisini kırmadığımız sürece bu iş düzelmeyecektir... Batuhan'un bugün dünya futbolunda ederi sıfırdır. Bakın 1 milyon değil, sıfır... Türkiye'de ederi 18 yaşında bir Ferrari aldıracak kadar vardır... Suçu öven, medeniyet göstergesi trafik ışığını - eminim o ışıkların yerine medeniyetsizliğin simgesi üst geçit koymamalarına şaşmıştır - eleştiren, 63 saniye beklememek için başkalarının canını tehlikeye attığını gerine gerine anlatan bir genç adam...

Türk futbolunun kurtuluşu yabancı sınırını kaldırmaktan geçiyor. Futbolda bu kapalı piyasa ekonomisi kafası devam ettiği sürece ileri doğru tek bir adım atamayacağız. Yetenekli çocuklar sadece iki kuruşluk yetenekle değil, yaşam kültürüyle bir yerlere gelebileceklerini öğrenene kadar türk futbolu bugünden öteye gidemeyecek... Bugün buradan ekmek yiyenler futbolu da yönettiklerinden, bu söylediğimin gerçekleşmesi bir ütopya! Sergen Yalçın'ların ve hatta efsaneleşmesi için sahaya çıktığı 100 maç yeterli olan Rıdvan Dilmen'lerin değil, kariyerleri boyunca sahada olmak için hayatlarını düzenleyen, planlayan Mehmet Özdilek, Tugay Kerimoğlu'ların örnek olduğu futbolu görmenin birinci yolu rekabettir... Bugünün ekonomisinde her yere rekabeti sokarken, futbola yapılan bu ayrıcalık, bu gümrük memuru zihniyeti fazladır...

Bir de futbol takımlarındaki Türk sayısıyla rekabetin, formaya bağlılığın doğru orantılı olduğunu düşünenler var... Son yirmi yılda bunun böyle olmadığını yüz kere gördük zaten... Soralım o zaman, Ernst mi, Nihat mı? Ferrari mi, Ekrem mi? Sivok mu, Nobre mi? Bak Guti, Bobo, Quaresma demiyorum... Tümer gibilerin  yerli futbolcu bağlılığını ne yapayım ben?

100 bin euro edecek topçular 100 bin euro kazandıkları gün; Türk futbolcularının akıllarının başlarına geldiği gün, eğer ki ayağa kalkacağı varsa, Türk futbolu ayağa kalkacak... Aksi durumda kulüplerimiz ve dolayısıyla futbolumuz sonsuz güce sahip yerli oyuncuların oynarken de futbolu bıraktıktan sonra da oyuncağı olacaklar...
2 Kasım 2010 Salı

UEFA mı? Lig mi? Kupa mı?


Bugün her Beşiktaşlının kendisine sorması gereken soru budur. Bu kadro, bu yapı birden fazla turnuvayı ne kadar götürebilir? Herhangi bir Türk takımı şu anki kadrolarıyla kaç farklı turnuvada aynı anda mücadele edip başarı gösterebilir?

Beşiktaş, önümüzdeki dönemde çok zorlu bir yarışın içine girecek. Porto deplasmanında alınacak mağlubiyetle zora girebilecek bir UEFA Avrupa Ligi, her maçı final gibi oynanması gereken bir Spor Toto Süper Ligi, Trabzonspor ve Manisaspor gibi iki dişli rakibin bulunduğu Ziraat Türkiye Kupası eleme grubu...

İstediğiniz kadar rotasyon yapın, en iyimser tahminle sakatsız kadronun yıl sonuna kadar korunduğunu düşünün yine de bu kadro derinliğiyle üç kulvarda birden mücadele edemezsiniz. Ne mental ne de fiziksel yapı buna uygun duruyor. Ya devre arasında çok ciddi takviyeler yapılacak -ki imkansız- ya da bu turnuvalardan birine öncelik verilecek başka çaresi yok. Bu noktada şahsi temennim, UEFA Avrupa Ligi'nin öncelikli olarak ele alınmasıdır. Şu anki kadro yapısı ve teknik direktör zihniyeti UEFA'da büyük bir başarı kazanmayı sağlayacak her şey sahip. Ama bu kadronun sırtına taşıyamayacağı diğer yükleri de eklerseniz evdeki bulgurdan da olursunuz. Üç kulvarda birden yürürken üst üste kazaya uğramak veya öncelikli hedefin peşinden koşmak. Acilen bir seçim yapılması gerekiyor...

Tanrılar Kurban İstiyor

Rijkaard'ı yolladık, sıra Schuster'de. Basın mensuplarına hareket çekti, şöyle dedi, böyle etti haberleri artık onun için çıkacak.

Neden? Çünkü spor medyası bir adam seçip üzerine oynamayı sever, zira tiraj öyle artar. Bu hedef tahtasındaki adam yabancıysa, daha da katmerli olur bu iş, malum Milli Güvenlik dersleri sağ olsun hepimiz biraz zenofobiğiz.

Kartal Yiğit'in haberi burada. Bakalım:

- Yiğit haberine şu şekilde başlamış: "Schuster, soyunma odasının önünde Sivassporlular’la görüşen Fatih’e “F... off” diye bağırıp “Çok lakayt davranıyorsun” tepkisini gösterdi. Çıldıran Fatih Tekke ise Alman hocanın üzerine yürüyüp “33 yaşındayım. Bana kimse küfür edemez” dedi ve kafa atmak istedi." Soru: Ana dili Almanca olan ve de basın toplantılarını İspanyolca düzenleyen Schuster, neden cümlesine İngilizce başlar ve de Türkçe devam eder? Buradaki sansasyon yaratma çakallığı apaçık ortada.

- Haberin devamında da Schuster ile Fatih arasındaki soğukluğa değiniliyor: "Schuster, Fatih Tekke’ye Sivas maçı sonrası patlarken akıllara öncesindeki soğuk rüzgârlar geldi. Alman teknik adamın transferin son gününde alınan Tekke’yi istemediği öne sürüldü. Geçtiğimiz günlerde idmanda Fatih Tekke konusunda kulüp doktoru ile kondisyoner arasında sert tartışmanın olması da dikkat çekiciydi." Soru: Bu soğukluktan niye biz bugüne kadar haberdar değildik? Burada da okuyucunun zihnini, haberin anafikri doğrultusunda şekillendirme çabası var.

- Sonraki ifadeler daha keskin: "Peki şimdi ne olacak? Bu olay sonrası teknik direktör Bernd Schuster’in Fatih Tekke’nin kadro dışı bırakılması konusunda yönetime rapor vermesi bekleniyor. Bu konuda yönetimin nasıl bir tavır sergileyeceği ise merak ediliyor." Soru: Kim bekliyor kadro dışı kalmasını Tekke'nin? Kartal Yiğit'ten ve akrabası akbabalardan başka bekleyen var mı? Muamma. Zaten Yigit de cümlelerini öyle bir yazıyor ki, eğer bu konuda bir gelişme olmazsa zaten kıvırmış olacak.

- Son nokta vurucu darbe: "Dalga geçti - Soyunma odasında bu tartışmalar yaşanırken Bernd Schuster’in basın toplantısındaki tavrı ve sözleri de bir hayli şaşırtıcıydı." Okuyoruz sözleri, çok da şaşırtıcı değil. Ama zaten yazar bizi metin boyunca işlemeye çalıştı, şimdi de fatality çekmeye çalışıyor.

Kafa atma girişimi falan gibi komikliklerin bulunduğu bu yazının hangi amaca hizmet ettiği aşikar. Onu geçtim, bazı Beşiktaş efsanelerinin "Ben konuştum doğruymuş" demesi de trajik. Gerçi aynı efsane geçen hafta "Aklını başına topla Schuster!" diye başlık atmıştı yazısına.

Olan biten açık, oyuna gelmeyiniz.

Bir de ben buradan muhabirimize bir dörtlükle seslenip yazıyı sonlandırmak isterim.

Adın Kartal olsa da
Akbabasın sen Yiğit
Beşiktaş ağır taştır
Valideni al da git

Meraklısına not: Kulüp bugün bu haberi yalanladı. Ama şüphe tohumlarını bir kere ekersin, onlar yeşeredurur. Görev tamamdır.
1 Kasım 2010 Pazartesi

Jessie => Gürcan Ulusoy

Kişisel bir takım işler ve telaşlar nedeniyle bir süre blogdan uzak kaldım. Dönüşte de yıllardır kullandığım nick'imden ismime geçiş yapıyorum. Sonra sormayın bu kim diye...Bir süredir ne buraya ne de yazı yazdığım diğer mecraya ( sporyazarlari.net )  yazı göndermiyordum. İçimden gelmiyordu. Uzaklaşmıştım. Bir de, ne yazarsan yaz, yazıyı ve seni kafasında oturttuğu kalıplar içerisinde değerlendiren bir kitle oluşmuştu... "Beşiktaş'ın Hıncal'ı" dediler... Hıncal nitelemesinden de rencide olduğum yok, onu da söyleyeyim. Biz resmi sitede "Pembe Kazaklı Hıncal Uluç" basın açıklamalarının değil, gerekirse Hıncal Uluç'ların da yanında oluruz...

Her dediğimin, her yazdığımın arkasındayım. "Çok saçma!" diye gelen geri bildirimlere kulağım kapalı. Çünkü sorduğum ve yazarken cevabını aradığım tek soru var; "Neden?"

Bu bloga yazarkenki keyif - samimi söylüyorum - bambaşka. Daha çok okunan, daha meşhur bir yerde yazmanın bu kadar tadı yok. İstiyorum ki bu blog da daha çok tanınır, takip edilir olsun. Diğer yandan da -siz- kemik okuyucu ve yorumcu kitlemiz değişmesin istiyorum...

Neyse efendim...

"Ekşi Beşiktaş'ta küslük olmaz, herkes elini taşın altına sokacak..."
www.twitter.com/gurcanulusoy

Ara