.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

q7 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
q7 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Temmuz 2012 Cuma

Feda, Futbol ve Quaresma


Türk futbol ortamını klişelerle tanımlamak biraz işin kolayına kaçmak gibi gelmiştir bana. Bu yüzden de  “Beşiktaş işçi takımı”, “Galatasaray asilzade takımı” tarzı ‘DNA farklılığına’ dayanan tanımların Avrupa’daki örnekleri ezberden Türkiye’ye uygulama çabası sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Nüfusun, ekonomik hareketliliğin ve şampiyon takımların en az üç-dört şehre eşit olarak dağıldığı ülkelerin aksine son 30 yılda çok hızlı büyüyen Türkiye’de ekonominin yarıya yakını ve lig şampiyonlarının %80’i tek bir şehirde toplanmış. Bu da üç büyük takımın taraftar tabanlarını aşağı yukarı aynı nüfus gruplarından oluşturmasına sebep olmuş. Sonuç olarak tamamen aynı sosyal statü, eğitim seviyesi ve etnik yapıdan gelen insanların -hatta anne-baba ve kardeşlerin- dahi farklı takımlar tutup sahte bir farklılaşma ortamını oluşturduğu STSL (Spor Toto Sidikyarıştırma Ligi) ortaya çıkmış.

Bütün bunları “aslında yoktur bir farkımız” arabeskine girmek için söylemiyorum, çünkü taraftar gruplarının arasında fark hâlâ var. Ama varolan fark yukarıda sözü geçen DNA farklılığına değil, takımların ekonomik anlamda farklı ‘olgunlaşma’ dönemlerinde olmasına dayanıyor. Basit bir şema ile açıklamak gerekirse olay biraz şunun gibi:

Galatasaray üçüncü eğriye UEFA kupası sonrası geldi, TT Arena ile birlikte Fenerbahçe’ye iyice yaklaştı.
 
Fenerbahçe en fazla şampiyonluk ve taraftar sayısına sahip takım olarak stadını da erken yenileyince üçüncü eğriye 90’larda gelmişti. O dönemlerde Galatasaray ve Beşiktaş ruh-altyapı-mücadele üçlemesiyle sadece Fenerbahçe’ye değil, “Fenerbahçeliliğe” karşı da bir savaş veriyordu. En iyi dönemlerinde en iyi oyuncularını Fenerbahçe’ye kaptırıyor ama yılmıyor, “kolej takımıyız”, “paramız yok ama ruhumuz var” şeklindeki serzenişlerle taraftarını ekonomik geriliğin sebep olduğu değerlere sahip çıkmaya çağırıyordu.

Son 20 yılda Galatasaray ve Beşiktaş arasındaki temel fark şu oldu: Galatasaray sportif anlamda uluslararası alanda başarı kazandı. Bu da her türlü milli gazı almaya dünden razı Türk toplumunun hızla Galatasaraylılaşmasını sağladı: UEFA Kupası’nın gelişinden sonraki 10 yılda taraftar sayısını hızla arttırıp Fenerbahçe’nin üzerine çıkaran Galatasaray, yeni stadıyla birlikte ekonomik anlamda da üstteki şemada üçüncü eğriye, Fenerbahçe’nin yanına geçti.

UEFA Kupası sonrası taraftar profilini çeşitlendiren Galatasaray daha önceki zamanlarda futbola ilgi göstermemiş kesimleri de kendisine çekmeyi başardı.
 
Dolayısıyla 90’ların başından bu yana “Fenerbahçelileşme” olarak adlandırılan “müşteri taraftar” profilinin son birkaç senedir Galatasaray’da da kendini gösterdiğini görmeye başladık. Sadece bu sebepten dolayı uzun zaman sonra UEFA kupası marşlarını, Hagi’yi-Popescu’yu bir kenara bırakıp yaptıkları transfer ve harcayabildikleri para ile övünen Galatasaraylılar ortaya çıktı. Bir yakın arkadaşım Hamit-Amrabat-Burak Yılmaz’dan sonra “Samet ile Beşiktaş’tan bir şey olacağı yok, seni de Galatasaray’a alalım” diyerek bana bile transfer teklifi yaptı meselâ.

Aslında onları bugün pek övgüyle anıyor sayılmasak da Galatasaray’ın da farkı açmaya başladığını beş-altı sene önceden gören Serdar Bilgili ve Yıldırım Demirören’in “Beşiktaş’ı üçüncü sayfadan birinci sayfaya taşıyalım” deme sebepleri buydu. Çünkü kalıcı sportif başarı ekonomik güce, ekonomik güç taraftar sayısına, taraftar sayısı da medyada ne kadar ön planda yer aldığına bağlıydı artık. Evet, varolan ekonomik gücüyle Beşiktaş Holosko’ydu, ama ileride büyük kulüplerin taraftar tabanını oluşturmaya aday olan o kola kutusunu ezerek futbol oynayan çocuk Holosko değil de Alex olmak istiyordu. Hatta Muhammed bile. 

Bugün 26 yaşında belirli bir futbol hafızasına sahip benim için “mücadele” izlemesi de zevkli olan, takımı başarıya iten, “güzel” bir şey. Necip iyi savaşçı, Veli adeta bir dinamo, Hilbert üç ciğerli falan. Ama 5-6 yaşında ömrünün geri kalanında tutacağı takımı belirlemek üzere olan bir çocuk için bu adamlar -blog’da da zamanında tartışması dönmüş bir tanımlama olarak- “düz adamlar”. Zaten Tümer-Sergen zamanından beri 10 senedir çoğunlukla düz adamlarla oynayan ve arada aldığı tek şampiyonluğu da mücadelesiyle alan Beşiktaş belki de gelecekteki taraftar tabanını kurtarmak için risk almak zorunda kaldı: Sportif başarısızlığın derinliklerine düşmüş durumdayken Mendes’e sarıldı ve trivela, rabonalarıyla birlikte Portekiz dönemine geçiş yaptı. Çok anti-Beşiktaş bir şekilde Guti-Quaresma’ya yapılan stattaki imza törenleriyle başlayan bu dönem, Simao-Almeida ve “17’de 17” gazıyla devam etti. O gaz çabuk kesildi, bir sonraki sezon iple çekilmesine rağmen büyük çöküş yaşandı ve sonunda Demirören “level atlayarak” Beşiktaş’tan uzaklaştı. Şimdilik.

Her çöküş yaşayan Beşiktaş yazısının olmazsa olmazı neş’e dolu mini-Demirörenler.

Bu “Alayına Trivela” dönemine bilinçli Beşiktaşlılar hep mesafeli yaklaştı. Ben ise bilinçli olmayan bir Beşiktaşlı olarak Quaresma’nın bizi uçuracağını, Guti’nin takıma abilik edeceğini, Simao’nun 20 gol atacağını ve şampiyon olacağımızı falan düşünüyordum şahsen. Belki bunda son 2 senedir tek canlı izlediğim maçın 5-1’lik Bucaspor maçı olmasının da etkisi vardır (ironiye bakın ki o gün 5 yiyen takımın teknik direktörü şimdi Galatasaray’a bu sene 2. hafta “en sürprizli” taktiği yapmanın peşinde olan Samet Aybaba’ydı).

Belki de biraz karakter meselesidir: Ben her zaman Fink, Tello, Seedorf, Busquets gibi belirli bir istikrarı yakalayan, iyi ama “köşesiz” futbolculardansa Sergen, Nouma, George Best, Gascoigne gibi ne zaman ne yapacağı belli olmayan arıza futbolcuları daha çok sevmişimdir meselâ. Aynı sebepten dolayı Shelbyl ve Gürcan ile herhangi bir spor maçı yapsak bana Ernst gibi kızacaklarına eminim; çünkü düz pas atacağıma “trivelalısından yapayım” diyen ben, halı sahada olmayan yeteneğiyle aşırtma pas deniyorum, masa tenisi oynarken her topu kesme atmaya çalışıyorum, voleybolda da “zıplamalı servis” denerken topu nete takıyorum.

Bilinçli Beşiktaşlılar vs. Quaresma savunucuları.

Benim gibi adamlar bu yüzden “bilinçli” taraftar olamıyorlar, olsa olsa “göbeğini kaşıyan” taraftar olabiliyorlar. Bizim futbolcu olabilmiş versiyonlarımız Mehmet Topal gibi 10 üzerinden 7 standardı tutturarak Valencia’ya gidip-dönen bir futbolcu değil de Yusuf Şimşek gibi “telefon kulübesinde çalım atar, ama ah, kendine iyi baksaydı şimdi dünya yıldızıydı” diye anılan ama STSL’den çıkamamış bir futbolcu olurlar meselâ. Inzaghi gibi hayatının %80’ini ofsaytta yaşayıp çirkin gollerin kralı olacaklarına Ümit Karan gibi “güzel gol olmayacaksa atmayayım daha iyi” deyip ortalara süper-uçan-demi-vole vuruşları yapmayı tercih ederler meselâ. Hem belki bir tanesi gol olur, VanBasten’in golü gibi yıllar sonra anlatılır.

Beşiktaş’ın Quaresma konusunda başından beri bölünmüş olmasının altında da bu yatıyor aslında. Politikada olduğu gibi, futbolda da bilinçliler ile göbeğini kaşıyanların çatışmasını görüyoruz bir nevî. Kulübünün yıllık faaliyet raporunun kalemlerini sayabilenlerle “muhasebeci miyiz biz, ben sahaya bakarım” deyip orada çelimsiz A2 takım futbolcularını görünce şaşıranların, Quaresma sol ayağını kullanmak yerine rabona-trivela asist yaptı diye sinirlenenlerle o pasın videosunu kaydettikten sonra Gasolina müziğiyle YouTube’da paylaşıp altına “ALAYINA GİDER” yazanların çatışması. 2. eğriden 3. eğriye geçemeyen Beşiktaş’ın iç savaşı.

Bu savaşın sonunda ya 2. grupta sıkışıp kalmış Beşiktaş “müşteri taraftar” tarafından yalnız bırakılıp kemik grupla devam edecek, ya da şu anda varolduğunu bilmediğimiz dış bir etken tarafından üçüncü eğriye itilecek (stad yapan devlet/sponsor, kulübü borçlarıyla birlikte satın alan Arap sermayesi, bir anda dünya yıldızı olan Muhammed’in 100 MM EUR’a PSG’ye satılması).

Tabii tüm bu çatışma boyunca tek bir kaybeden olacak, o da her iç savaşta olduğu gibi Beşiktaş’ın kendisi.

Öyle gözüküyor ki, Salazar Portekiz’i nasıl “Fado, Futbol, Fiesta” (veya Altınsay’ın iddiasıyla Fado, Futbol, Fatima) ile yönettiyse, bu seneki Beşiktaş da Feda, Futbol, Quaresma ile yönetilecek: Branşlar ve sporcular “Feda” edilirken, Quaresma -kalsa da, gitse de- sorunların odağında yer almaya devam edecek. Giden bir Quaresma kısır bir oyun sonucu kaybedilen her maçta biz göbeğini kaşıyan taraftarlarca anılırken, kalan bir Quaresma “hani nerede Feda” denilerek bilinçli Beşiktaşlılar tarafından tefe konulacak. Amerikalı dedemin deyişiyle “lose-lose” bir durum söz konusu.

İşin özü uzun süredir bir sezona bu kadar kaybetmiş başlamamıştı Beşiktaş. Cem Bilge, İbrahim Altınsay ve İsmet Berkan’la ilk defa aklın ön plana konulmuş gibi gözüktüğü, ve bu sebepten de “haydi bir ümit” diyerek başladığımız sezon yönetimdeki hizipçilerin yönetememeleri ile neredeyse Demirören dönemlerini aratır hâle geldi.

Hayırlısı olsun.

***********************************************************

Bu yaz Muhammed, Kadir ve Hasan Türk'e ek olarak ben de üçüncü yazımla altyapıdan A takıma geçiş yapmış bulunuyorum. Başka post'larla görüşmek üzere!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Pavel Kuka - Q7...

"Kuka'yı isteriz büyük başkan!"
"Kuka, Kuka, Kuka, Pavel Kuka, Kuka!"
"Çarşı kudurdu, Kuka diye tutturdu!"
Sene sanırım 96... Sezon açılışı boyunca stad Kuka diye inledi... Kuka falan gelmedi, seneler sonra sanırım Slavia Prag'la İnönü'ye geldi; kimse yüzüne bile bakmadı...
Quaresma hikayesi de buna benziyor... Acaip illüzyon var, her derde deva olacakmışçasına... Bir çok derdi -çözebilir- o kesin... Ancak riskli bir transfer olduğunu düşünmeyen yoktur sanırım (Tabata'ya verilen 8M sonrasında ne riski be!)...
Ben asıl şu Q7 muhabbetine kılım, bütün derdim o ... Sebebi Quaresma değil, yönetim değil, futbolculuğuna inanmam/inanmamam değil... Quaresma bu yahu, yeteneğine laf edeni Allah çarpar!!! Beni delirten elin topçusuna (evet hala Inter'in topçusu) hitaben bu lakabı kullanmak... Bu elini tutmadığın kıza "sevgilim" demeye benziyor... Tam kendi kendine gelin güvey durumu...

Ara