kalten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Nisan 2013 Pazartesi
Paramparça
Beşiktaş’ta Amaral vardı bir ara. Kötü transfer olduğu gerçeğini Müslüm Baba’ya benzemesi hafifletiyordu. Sempatikti de. Çok bir beklentimiz de yoktu hani ama kendini yere atmıyordu meselâ. O yeterdi.
Güler yüzlüydü sanki, öyle hatırlıyorum. Shorunmu gibi yediği yarım düzine gol sonrası gülüyormuş gibi değil de, sanki fabrika ayarı öyle yapılmış gibiydi. İyiydi yahu Amaral.
Demin baktım, kendisinden geriye doğru-düzgün bir Youtube videosu bile kalmamış. Zaten Müslüm Baba da artık yok. İleride çocuklarımıza “yahu Müslüm Baba’ya benzeyen bir oyuncumuz vardı” diye bile anlatamayacağız. Ya da anlatacağız ama komik olmayacak, iPad 5’lerine bakıp sessiz kalacaklar.
Bugünkü futbolculara bakıyorum: Yıllar sonra Yasin Sülün 2.0 olarak anılması muhtemel Necip, güzellik muskası Veli, kırık vazo Ersan, Runje McGregor, Kurtuluş Savaşı kağnısı Escude, futbolundan daha kötü tek şey saç traşı olan Gökhan Süzen’i görüyorum.
30. dakikada değişiklik yaptıkça kendisini taktik deha zanneden hocanın takımın tek fundamentali yüksek oyuncusunu saçma-sapan sebeplerle basının önüne attığını görüyorum. Sorun mücadele eksikliği olmamasına rağmen Süper Lig teknik direktöründen ziyade bir beden eğitimi öğretmeni gibi “koşmadılar, istemediler” deyişini görüyorum.
Dün akşam bir tanıdık “2-1 olacağına 4-1 bitmiş olması daha iyi, en azından Samet’in gitmesine vesile olur” dedi. Dedi de bir düşündüm.
7-1’lik Trabzon maçını hatırladım eskilerden. Zamanın gazetesinin her golün çizimini ayrı-ayrı bastığını hatırlıyorum. Hatta ertesi gün tüm golleri defterime çizmeye çalışmıştım ilkokulda ama aynı güzellikte olmamıştı; biraz üzülmüştüm.
Bunları hatırlıyorum, çünkü çocuklar golleri sever. Çünkü çocuklar gollü maçları akıllarından çıkarmazlar. Uzaktan golleri, sert şutları hatırlarlar. Ertuğrul’un Gaziantepspor’a attığı o golden sonra Vedat Okyar’ın yaptığı “kaleci iyi ki tutmadı, tutmaya çalışsaydı elleri kırılırdı” yorumunu unutmazlar. 2-1 olmuş 4-1 olmuş size farketmeyebilir, ama işte çocuklar var ya, ekstradan gelen o iki gole “bir şey yokmuş gibi” yapamazlar.
Futbolcusu Beats kulaklıklarını takıp otobüs koltuğunun içinde kaybolabilir, hatta iki gün sonra bu maçı hatırlamayabilir, ama Manisa 19 Mayıs stadında “Akhisar Belediye Gençlik ve Spor” takımından dört gol yiyen Beşiktaş’ı gözyaşlarıyla izleyen çocuklar bu maçı unutmaz.
Dua edelim de İBB’nin küme düşüyor olmasından sonra uzun süredir duyduğumuz tek pozitif haber olan Beşiktaş’ın borçlarının azalmış olması bizi şu gidişattan biraz döndürsün.
Döndürsün ki, ileride “Müslüm Baba’nın öldüğü o kış Akhisar diye bir takımdan 4 gol yemiştik. Ne acayipti yahu” diyelim.
Eğer döndüremez de kanıksarsak, önce çocukları kaybederiz.
Döndüremez de normalleştirirsek, bu mağlubiyet “tarihi” olmaktan çıkar da olağan hâle gelirse o çocuklar bir daha –bırakın deplasman maçını– yeni stadımıza da gelmezler.
Çocukları kaybetmeyeceksin.
Çocukları kaybedersen paramparça olursun böyle.
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Liderlik Sorunsalı
"Milli birlik ve beraberliğe çok ihtiyacımız olan şu günlerde" sağolsun haftalık sıkıntı dozumuzu sabit tutan bir Beşiktaş var. Mehter takımı misali her güzel gelişme sonrası gelen bin musibet ile birlikte uzun süredir bu kadar düşük bir beklentiyle başladığı bir sezon olmamıştı Beşiktaş’ın.
Evrenin bir şakası mıdır bilinmez, sahasındaki ilk maçını da UEFA kupası
zamanlarından bu yana bu kadar yüksek bir gazla sezona başlamamış olan
Galatasaray ile yapıyor Beşiktaş.
Elimizdekileri bir alt alta yazalım:
-
Yetmişli yıllardaki “Kibrit çak” kampanyasından beri en kapsamlı yardım kampanyasına girip taraftarından FEDA bekleyen bir Beşiktaş
- Van Gaal – Eriksson karışıklığı sonrası tamah edilmiş görüntüsü veren ve Quaresma türü kritik kararlarda vakit geçirmeden taraftarın önüne atılan bir Samet Aybaba seçimi
- Rakipler Krasiç, Kuyt, Hamit, Burak gibi yeni bayramlıklarını sergilerken taraftarın çok sevdiği Egemen, Ernst gibi oyuncuların vedası ve “yıldız” Almeida, Fernandes ve Quaresma’nın yolcu olma ihtimali
- Kariyer, kalite ve karakter eksiklikleri nedeniyle tepki alan Mehmet Akgün, Uğur Boral ve Batuhan Karadeniz transferleri
- Bir önceki yazıda “aklı ön plana koymuş gibi gözüken” diye nitelediğim İbrahim Altınsay, Cem Bilge ve İsmet Berkan’ın birkaç ay içerisinde art arda gelen istifaları
- Standart üstü başarı göstermiş basketbol takımının kötü Türk dizilerindeki parçalanan aileler gibi dağılması
![]() |
| Hawkins'in gidişine herkes çok üzgün. |
Biraz da ülkede baş gösteren daha önemli meselelere saracak kadar kuvvete sahip olmayan medyanın Beşiktaş ve Fikret Orman’ı kolay hedef olarak görmesi ve Youtube’da futbolcu izleyip hemen heyecanlanan 15-20 yaş arası taraftar kitlesinin sürü psikolojisiyle hareketlenmesi ile saha sezon başlamadan kredisi sıfıra inen bir yönetim kaldı elde.
İnsan maalesef yapı gereği meseleleri basitleştirip siyah ile beyaza
indirgemeye yatkın.
| İlk Beşiktaş simgesi |
“Binary” düşünce olarak adlandırabileceğimiz bu zayıflık politikadan
spora kadar her alanda ve her kültürde kendini gösterecek kadar evrensel. Beşiktaş’ın
bu iç savaşı sırasındaki taraftar psikolojisini de biraz buna bağlıyorum
aslında; nasıl Quaresma bu kulüpte ters giden her şeyin simgesi ve karışıklığın
baş sorumlusu değil ise, onun varlığı da takımı bir anda şampiyonluğa oynayan
bir hâle getirmeyecek. Aynı şekilde satılan 130,000 FEDA tişörtünden yapılan 1.7
milyon Euro’luk ciro (ki 30 liralık fiyatın çoğu kâr olsa dahi vergi sonrası
elde kalan miktârın bunun yarısından az olacağını ve Quaresma’nın Haziran-Temmuz-Ağustos
maaşını anca karşılayacağını da belirtelim) nasıl bu kulübü düzlüğe
çıkarmayacaksa, Batuhan, Olcay ve Cenk’e ödenen maaşlar bu kulübü tartışma
konusu olmayı hak edecek kadar dibe oturtmayacak.
Her ne kadar gazete ve forumlarda konuşulanlar bu yönetimin Demirören
yönetimini arattırmak için özellikle oluşturulduğunu düşündürtse de, şu ana
kadar alınan kararların Demirören döneminde alınanların yanında çok daha
ölçüp-biçilerek alındığını itiraf etmek gerekir.
Beşiktaş’ın şu anki eksikliği -her iç savaşta olduğu gibi- iyi bir liderlik.
Yönetime dahil olan herkesin kendisini büyük fedakârlık yapmış bir kahraman olarak
görmesi sebebiyle bir yetki problemi söz konusu, ve bu problem her yöneticinin
kendisini teknik direktör seçimi ve futbolcuların akıbeti konusunda birer
otorite olarak hissedip yazılı ve sosyal medyada açıklama yapmalarına sebep
olabiliyor. İşin acı tarafı, FEDA meselesine kombine/tişört/çakmak alarak veya
kongre üyesi olarak katkı yapmış olan taraftarlar da kendilerini bu yetki hiyerarşisi
içerisinde üst sıralarda görüp, aynısını yapmayanlardan hesap soruyor.
Sevsek de sevmesek de, iyi bir lider, ne kadar haksız olduğu yüzlerce
sayfalık iddianamelerde afişe edilmiş, hatta bir sene hapiste tutulmuş olsa bile,
hiçbir şekilde otorite problemine mahal vermeyebiliyor. Yönettiği takımı büyük
karışıklıklardan eskisinden daha güçlü bir şekilde çıkarabiliyor.
Süleyman Seba’dan beri camiayı birleştirememiş Beşiktaş’ın eksikliği
de, çok sevdiğim Quaresma’dan çok daha öncelikli olarak, bu. Yoksa yukarıdaki
yin-yang içerisindeki siyahlıkta yer alan o küçük beyaz nokta gibi, güncel başarısızlıkların
tek güzel tarafı olan “gelecekten duyulan umut” var.
Belki Umut Kaya’nın dediği üzere bir Umutoviç yok, ama Batutelli
var, Mamidona var, Olcay van Şahan var.
Kısa vadede belki sakalı kestirecek olabiliriz
ama, uzun vadede son andaki müdahale sayesinde kangren olmadan kurtarılan iki
kuvvetli kol var.
Lazım olan tek şey bunları yönetecek akla sahip bir lider kafa.
27 Temmuz 2012 Cuma
Feda, Futbol ve Quaresma
Türk futbol ortamını klişelerle tanımlamak biraz işin
kolayına kaçmak gibi gelmiştir bana. Bu yüzden de “Beşiktaş işçi takımı”, “Galatasaray asilzade
takımı” tarzı ‘DNA farklılığına’ dayanan tanımların Avrupa’daki örnekleri ezberden
Türkiye’ye uygulama çabası sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Nüfusun,
ekonomik hareketliliğin ve şampiyon takımların en az üç-dört şehre eşit olarak dağıldığı
ülkelerin aksine son 30 yılda çok hızlı büyüyen Türkiye’de ekonominin yarıya
yakını ve lig şampiyonlarının %80’i tek bir şehirde toplanmış. Bu da üç büyük
takımın taraftar tabanlarını aşağı yukarı aynı nüfus gruplarından oluşturmasına
sebep olmuş. Sonuç olarak tamamen aynı sosyal statü, eğitim seviyesi ve etnik
yapıdan gelen insanların -hatta anne-baba ve kardeşlerin- dahi farklı takımlar
tutup sahte bir farklılaşma ortamını oluşturduğu STSL (Spor Toto
Sidikyarıştırma Ligi) ortaya çıkmış.
Bütün bunları “aslında yoktur bir farkımız” arabeskine
girmek için söylemiyorum, çünkü taraftar gruplarının arasında fark hâlâ var.
Ama varolan fark yukarıda sözü geçen DNA farklılığına değil, takımların
ekonomik anlamda farklı ‘olgunlaşma’ dönemlerinde olmasına dayanıyor. Basit bir
şema ile açıklamak gerekirse olay biraz şunun gibi:
![]() |
| Galatasaray üçüncü eğriye UEFA kupası sonrası geldi, TT Arena ile birlikte Fenerbahçe’ye iyice yaklaştı. |
Fenerbahçe en fazla şampiyonluk ve taraftar sayısına
sahip takım olarak stadını da erken yenileyince üçüncü eğriye 90’larda
gelmişti. O dönemlerde Galatasaray ve Beşiktaş ruh-altyapı-mücadele üçlemesiyle
sadece Fenerbahçe’ye değil, “Fenerbahçeliliğe” karşı da bir savaş veriyordu. En
iyi dönemlerinde en iyi oyuncularını Fenerbahçe’ye kaptırıyor ama yılmıyor,
“kolej takımıyız”, “paramız yok ama ruhumuz var” şeklindeki serzenişlerle
taraftarını ekonomik geriliğin sebep olduğu değerlere sahip çıkmaya
çağırıyordu.
Son 20 yılda Galatasaray ve Beşiktaş arasındaki temel
fark şu oldu: Galatasaray sportif anlamda uluslararası alanda başarı kazandı.
Bu da her türlü milli gazı almaya dünden razı Türk toplumunun hızla
Galatasaraylılaşmasını sağladı: UEFA Kupası’nın gelişinden sonraki 10 yılda
taraftar sayısını hızla arttırıp Fenerbahçe’nin üzerine çıkaran Galatasaray,
yeni stadıyla birlikte ekonomik anlamda da üstteki şemada üçüncü eğriye,
Fenerbahçe’nin yanına geçti.
![]() |
| UEFA Kupası sonrası taraftar profilini çeşitlendiren Galatasaray daha önceki zamanlarda futbola ilgi göstermemiş kesimleri de kendisine çekmeyi başardı. |
Dolayısıyla 90’ların başından bu yana “Fenerbahçelileşme”
olarak adlandırılan “müşteri taraftar” profilinin son birkaç senedir
Galatasaray’da da kendini gösterdiğini görmeye başladık. Sadece bu sebepten
dolayı uzun zaman sonra UEFA kupası marşlarını, Hagi’yi-Popescu’yu bir kenara
bırakıp yaptıkları transfer ve harcayabildikleri para ile övünen
Galatasaraylılar ortaya çıktı. Bir yakın arkadaşım Hamit-Amrabat-Burak
Yılmaz’dan sonra “Samet ile Beşiktaş’tan bir şey olacağı yok, seni de
Galatasaray’a alalım” diyerek bana bile transfer teklifi yaptı meselâ.
Aslında
onları bugün pek övgüyle anıyor sayılmasak da Galatasaray’ın da farkı açmaya
başladığını beş-altı sene önceden gören Serdar Bilgili ve Yıldırım Demirören’in
“Beşiktaş’ı üçüncü sayfadan birinci sayfaya taşıyalım” deme sebepleri buydu.
Çünkü kalıcı sportif başarı ekonomik güce, ekonomik güç taraftar sayısına,
taraftar sayısı da medyada ne kadar ön planda yer aldığına bağlıydı artık. Evet,
varolan ekonomik gücüyle Beşiktaş Holosko’ydu, ama ileride büyük kulüplerin
taraftar tabanını oluşturmaya aday olan o kola kutusunu ezerek futbol oynayan çocuk
Holosko değil de Alex olmak istiyordu. Hatta Muhammed bile.
Bugün 26 yaşında belirli bir futbol hafızasına sahip benim
için “mücadele” izlemesi de zevkli olan, takımı başarıya iten, “güzel” bir şey.
Necip iyi savaşçı, Veli adeta bir dinamo, Hilbert üç ciğerli falan. Ama 5-6
yaşında ömrünün geri kalanında tutacağı takımı belirlemek üzere olan bir çocuk
için bu adamlar -blog’da da zamanında tartışması dönmüş bir tanımlama olarak-
“düz adamlar”. Zaten Tümer-Sergen zamanından beri 10 senedir çoğunlukla düz
adamlarla oynayan ve arada aldığı tek şampiyonluğu da mücadelesiyle alan
Beşiktaş belki de gelecekteki taraftar tabanını kurtarmak için risk almak
zorunda kaldı: Sportif başarısızlığın derinliklerine düşmüş durumdayken
Mendes’e sarıldı ve trivela, rabonalarıyla birlikte Portekiz dönemine geçiş yaptı.
Çok anti-Beşiktaş bir şekilde Guti-Quaresma’ya yapılan stattaki imza
törenleriyle başlayan bu dönem, Simao-Almeida ve “17’de 17” gazıyla devam etti. O gaz
çabuk kesildi, bir sonraki sezon iple çekilmesine rağmen büyük çöküş yaşandı ve
sonunda Demirören “level atlayarak” Beşiktaş’tan uzaklaştı. Şimdilik.
![]() |
| Her çöküş yaşayan Beşiktaş yazısının olmazsa olmazı neş’e dolu mini-Demirörenler. |
Bu “Alayına Trivela” dönemine bilinçli Beşiktaşlılar hep
mesafeli yaklaştı. Ben ise bilinçli olmayan bir Beşiktaşlı olarak Quaresma’nın
bizi uçuracağını, Guti’nin takıma abilik edeceğini, Simao’nun 20 gol atacağını
ve şampiyon olacağımızı falan düşünüyordum şahsen. Belki bunda son 2 senedir
tek canlı izlediğim maçın 5-1’lik Bucaspor maçı olmasının da etkisi vardır
(ironiye bakın ki o gün 5 yiyen takımın teknik direktörü şimdi Galatasaray’a bu
sene 2. hafta “en sürprizli” taktiği yapmanın peşinde olan Samet Aybaba’ydı).
Belki de biraz karakter meselesidir: Ben her zaman Fink, Tello, Seedorf,
Busquets gibi belirli bir istikrarı yakalayan, iyi ama “köşesiz” futbolculardansa
Sergen, Nouma, George Best, Gascoigne gibi ne zaman ne yapacağı belli olmayan
arıza futbolcuları daha çok sevmişimdir meselâ. Aynı sebepten dolayı Shelbyl ve
Gürcan ile herhangi bir spor maçı yapsak bana Ernst gibi kızacaklarına eminim;
çünkü düz pas atacağıma “trivelalısından yapayım” diyen ben, halı sahada olmayan
yeteneğiyle aşırtma pas deniyorum, masa tenisi oynarken her topu kesme atmaya
çalışıyorum, voleybolda da “zıplamalı servis” denerken topu nete takıyorum.
![]() |
| Bilinçli Beşiktaşlılar vs. Quaresma savunucuları. |
Benim
gibi adamlar bu yüzden “bilinçli” taraftar olamıyorlar, olsa olsa “göbeğini
kaşıyan” taraftar olabiliyorlar. Bizim futbolcu olabilmiş versiyonlarımız Mehmet
Topal gibi 10 üzerinden 7 standardı tutturarak Valencia’ya gidip-dönen bir futbolcu
değil de Yusuf Şimşek gibi “telefon kulübesinde çalım atar, ama ah, kendine iyi
baksaydı şimdi dünya yıldızıydı” diye anılan ama STSL’den çıkamamış bir
futbolcu olurlar meselâ. Inzaghi gibi hayatının %80’ini ofsaytta yaşayıp çirkin
gollerin kralı olacaklarına Ümit Karan gibi “güzel gol olmayacaksa atmayayım
daha iyi” deyip ortalara süper-uçan-demi-vole vuruşları yapmayı tercih ederler
meselâ. Hem belki bir tanesi gol olur, VanBasten’in golü gibi yıllar sonra anlatılır.
Beşiktaş’ın
Quaresma konusunda başından beri bölünmüş olmasının altında da bu yatıyor
aslında. Politikada olduğu gibi, futbolda da bilinçliler ile göbeğini
kaşıyanların çatışmasını görüyoruz bir nevî. Kulübünün yıllık faaliyet
raporunun kalemlerini sayabilenlerle “muhasebeci miyiz biz, ben sahaya bakarım”
deyip orada çelimsiz A2 takım futbolcularını görünce şaşıranların, Quaresma sol ayağını
kullanmak yerine rabona-trivela asist yaptı diye sinirlenenlerle o pasın videosunu
kaydettikten sonra Gasolina müziğiyle YouTube’da paylaşıp altına “ALAYINA
GİDER” yazanların çatışması. 2. eğriden 3. eğriye geçemeyen Beşiktaş’ın iç
savaşı.
Bu savaşın sonunda ya 2. grupta sıkışıp kalmış Beşiktaş “müşteri
taraftar” tarafından yalnız bırakılıp kemik grupla devam edecek, ya da şu anda
varolduğunu bilmediğimiz dış bir etken tarafından üçüncü eğriye itilecek (stad
yapan devlet/sponsor, kulübü borçlarıyla birlikte satın alan Arap sermayesi, bir
anda dünya yıldızı olan Muhammed’in 100 MM EUR’a PSG’ye satılması).
Tabii tüm bu çatışma boyunca tek bir kaybeden olacak, o
da her iç savaşta olduğu gibi Beşiktaş’ın kendisi.
Öyle
gözüküyor ki, Salazar Portekiz’i nasıl “Fado, Futbol, Fiesta” (veya Altınsay’ın iddiasıyla Fado, Futbol, Fatima) ile yönettiyse, bu seneki Beşiktaş da Feda, Futbol, Quaresma
ile yönetilecek: Branşlar ve sporcular “Feda” edilirken, Quaresma
-kalsa da, gitse de- sorunların odağında yer almaya devam edecek. Giden bir
Quaresma kısır bir oyun sonucu kaybedilen her maçta biz göbeğini kaşıyan
taraftarlarca anılırken, kalan bir Quaresma “hani nerede Feda” denilerek
bilinçli Beşiktaşlılar tarafından tefe konulacak. Amerikalı dedemin deyişiyle
“lose-lose” bir durum söz konusu.
İşin özü uzun süredir bir sezona bu kadar kaybetmiş
başlamamıştı Beşiktaş. Cem Bilge, İbrahim Altınsay ve İsmet Berkan’la ilk defa
aklın ön plana konulmuş gibi gözüktüğü, ve bu sebepten de “haydi bir ümit”
diyerek başladığımız sezon yönetimdeki hizipçilerin yönetememeleri ile
neredeyse Demirören dönemlerini aratır hâle geldi.
Hayırlısı olsun.
***********************************************************
Bu yaz Muhammed, Kadir ve Hasan Türk'e ek olarak ben de üçüncü yazımla altyapıdan A takıma geçiş yapmış bulunuyorum. Başka post'larla görüşmek üzere!
Kaydol:
Kayıtlar
(Atom)
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...7 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...8 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldı...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...12 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...13 yıl önce
-
-




