.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Beşiktaş Milangaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş Milangaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Haziran 2012 Cuma

David Hawkins ve Beşiktaş

Kendisinin oyununa doymak mümkün değil. Bir yandan, seri 4-0 bitsin de şampiyon olalım istiyoruz, diğer yandan Hawkins ve onun kaptanlığını yaptığı Beşiktaş hep oynasın, onları hayranlıkla izleyelim...

Peki Hawkins'i diğerlerinden ayıran unsurlar ne? Elbette Hawkins'in iyi oyunu başlı başına bir olaydır. Lakin, Hawkins'in oynayış biçimi üzerine de iki çift kelam etmezsek, salt "başarı" yavan kalır. Belki Beşiktaş'ın başarısını da bir ölçüde ıskalamış oluruz.


Hawkins ligin en iyi şutörü değil. En yetenekli oyuncusu değil. Belki en zeki oyuncusu da değil. Tamam, fiziksel olarak diğerlerinden ayrılıyor ama ne fizikli oyuncular gördük bugüne kadar... Oysa her maç, her saniye Hawkins rakiplerini yerle bir ediyor.

Türk basının ve Türk spor kamuoyunun her konuda bir bakış açısı var. Ben şimdi o bakış açısıyla baktığımda, ister istemez "Mavi ekran" veriyorum. Hawkins'in becerilerini Türk spor algısıyla eşleştiremiyorum. Adam çok yetenekli değil netice itibariyle. Türkiye'de çok yetenekli değilsen, yaşatmazlar seni. Futbol takımına sağ bek alırken bile, temel parametreyi "yetenek" alırlar burada. Takımda bir "10" numara yoksa, Türkiye için bu bir eksikliktir.

Hawkins'e bakıyorsun, tribünle pek içli dışlı olmayan bir karakteri var. Zorlasan bile, Pops Mensah Bonsu gibi taraftarın sevgilisi olmaz... Carlos Arroyo'nun maç içinde yaptığı hareketlerden düzinelerce video yapabilirsin, Hawkins'in o yönü de yoktur.

Peki nasıl oluyor da, David Hawkins parkeye adımını atar atmaz, parkenin atmosferi bu kadar değişebiliyor?

Sebebi bence şu; David Hawkins öncelikle muhteşem bir sporcu. Öğrendiğim kadarıyla, geçmişte çok ağır diz sakatlıkları geçirmiş. Normalde, bir sezonda bu kadar maç yapması da kendi açısından tercih edilmemesi gereken bir durummuş. Yani David Hawkins, bizden aldığı parayı alıp, daha mütevazi, kendisini daha az yoracak, daha az yıpratacak, fikstürü daha yumuşak kulüpleri tercih edebilirmiş. Lakin o, burayı seçmiş. Yani mücadeleyi. Kendi kendine bir karakter mücadelesi...

Zaten o tip sakatlıklardan geri dönmek için iyi sporcu olmanız gerekiyor. Yoksa, "sakatlandım, ben ne yapayım" dersiniz. Kimse de neden sakatlandın demez. Lakin Hawkins gibi küllerinizden doğmayı başarırsanız, adınızı tarihe yazarsınız.

İşte, o spor ruhu yüzünden, bir makina intizamında "takımı" için nerede olması gerekiyorsa orada oluyor. Takımın skora mı ihtiyacı var; onu zorluyor. Takım ribaundlarda mı zayıf; hemen orada. Savunma mı lazım; kendini paralarcasına...

Beşiktaş'ın galibiyetle-mağlubiyet arasındaki çizgisinde, belki en temel nokta kendisi olmasına rağmen, "Hawkins maçı tek başına aldı" diyemiyorsunuz. Çünkü onun yöntemi tek başına maç almak değil. Hawkins'le birlikte Erceg de büyüyor, Serhat Çetin de büyüyor. Çünkü bu adam farkında, yapılacak bireysel istatistiğin, maç kaybedildikten sonra bir önemi yok. Göze hoş görünenle, görünmeyenin temelde birbirinden farksız olduğunun en canlı kanıtı; David Hawkins.

Beşiktaş basketbol takımı övgüsünde kolaya kaçılan bir yorum var; "Bu takım yürek yemiş..." Yürek nerede yenir, neden herkes yemez ben bilemem. Quaresma'ya yürek yedirsek, farklı mı oynar o da ayrı mesele. Benim bildiğim, bu işin yürekle birlikte, akılla yürüdüğüdür.

İşte o akıl, Anadolu Efes'in 3'e 1 hücumunda doğru yerde, doğru zamanda bulunup, sadece ellerini kaldırıp Savanovic gibi bir oyuncuya atış bile kaçırtabilir. İşte o konsantrasyon, o mücadele gücü; Efes'in son çeyrekte neredeyse her hücumunun akışını bozmaya yetebilir.

Yoksa Marceilus Kemp gibi ne yetenekli oyuncular biliriz, "yeteneğine hürmeten"  Hawkins'in 40 dakikasından "2" dakika çalabilen...

Ne 2.17'lik pivotlar biliriz, topu ellerine aldıklarında 1.65'e inerler...

David Hawkins ağır diz sakatlıklarına rağmen geri dönmeyi başardı. Pops Mensah Bonsu'nun geçirdiği sakatlıklardan sonra "Bir daha basketbol oynayamaz" dendiğini biliyor musunuz? Yıllardır Türkiye liginde oynayıp hiç bir zaman gerçekten saygı duyulmamış bir Erwin Dudley gerçeği de önümüzde durmakta. Kendisinden çok daha fazla para kazanıp, Türk basketboluna çöreklenmiş onca basketbolcu karşısında Serhat Çetin'in verdiği kariyer mücadelesine ne demeli?

Bunları konuşmadan bu başarıyı konuşamayız.

Beşiktaş basketbol takımı bu sene bir çok kabulü ve geleneği yerle bir etmiştir. Beşiktaş taraftarının yüzünü tekrar basketbola dönmesine sebep olmuştur. "Takım" olmanın ne demek olduğunu, hem kendi taraftarına, hem de tüm spor kamuoyuna tekrar ortaya koymuştur.

Bireyselliğin bu kadar kutsandığı günümüzde, "Açın sol kanadı Quaresma" geliyor nidaları içerisinde, ışık gibi doğmuştur. Bireyselliğin, salt yeteneğin, Marceilus Kemp örneğinde olduğu gibi, nasıl da "takım" dışı kaldığını gözler önüne sermiştir. Başarıya ulaşmanın tek yolunun "harcamak" olarak dayatıldığı şu dönemde, tokatlaya tokatlaya bugünlere kadar gelmiştir.

Beşiktaş'a bütçe bakımından en yakın takım; Galatasaray Medikal Park.

Biliyor musunuz, Galatasaray'ın bu seneki bütçesi bile, Beşiktaş'ın 2 katıydı. Hani başarının tek yolu harcamaktı?

Al sana; paralı başkan!
Al sana; yetenek!
Al sana; bireysellik!
Al sana; şov!
Al sana; 300 kişiye oynayan Allen İverson, Deron Williams!

ve son olarak;

Al sana; Beşiktaş basketbol takımı...

Tarih bu senenin şampiyonunu kim olarak yazar bilemem,

Ama ben bu yazıyı yazdım ya,

Bu bana yeter!
22 Mart 2012 Perşembe

Szolnoki Olaj

Szolnaki Olaj, EuroChallange Kupası Final-Four'unda eşleştiğimiz Macar takımı. Esasında biz o eşleşmeden BK Ventspils'i bekliyorduk ama tıpkı Beşiktaş gibi saha dezavantajına rağmen tur atlamayı başardılar.

Final-Four'un İstanbul'a alınması için lobi faaliyeti yaptığımız söyleniyor. Lakin kadınlar sekizli finallerinin İstanbul'da yapılacak olması şansımızı düşürüyor. Aslında Fuenlabrada ve Ispanya favori görünüyordu ama Final-Four'a kalmayı başaramadılar. Final-Four'daki diğer işleşme; Fransız Elan Chalon takımı ile, Rus BC Triumph Lyubertsy. Final-Four bu dört ülkeden birinde yapılacak.

Fotoğraflar Macar takımının BK Ventspils galibiyeti sonrası....


 13 Mart 2011 
Macaristan Kupası Finali'nden 


20 Kasım 2011 Pazar

Rakibi Küçümsemişiz

Bir basketbol takımının koçu olduğunuzu hayal edin...

Takımınızda yüksek potansiyelli yıldızlar da var, düşük kapasiteli görev adamları da...

Yıldızlarınız bir nedenle günlerinde değil... 

Sizi 10 sayılık farktan geri getiren, düşük kapasiteli görev adamlarınız olmuş olsun.

Takımınız ritmini bulmuş, seyirciyi arkasına almış.

Maçın sonu yaklaştığında sizi oyuna döndüren görev adamlarıyla mı oynarsınız, yoksa her şeye rağmen yıldızlarınızla mı? 

Dün Beşiktaş - Erdemir maçının son 5 dakikasında tam da bu ikilem yaşandı. 

Koç Ergin Ataman "her şeye rağmen" yıldızlarını tercih etti. Zaten bu tercih, sanki Beşiktaş'ın imzası olma yolunda hızla ilerliyor. Sivok, Ernst, Hilbert gibilerin en ufak düzlüğe çıkıldığında hemen yedek bırakılmaya çalışılmasını anımsatıyor... 

Neticede yıldızlar oyuna girdi, 1 dakika sonra görev adamlarının kendilerini paralayarak kapattıkları fark, tekrar oluştu. Beşiktaş maçı kaybetti. Şimdi Deron'u mu eleştirmiş oluyoruz? Ne farkeder ki, kim o an daha iyi oynuyorsa o oynasın. 

Hiç şüphesiz görev adamlarıyla gelinebilecek seviye bellidir. Koçların görevi, daha kabiliyetli olanlardan maksimum verimi almaya çalışmaktır. Lakin bazı günler vardır ki, "yıldız" statüsü size galibiyeti getirecek anahtarı sunmaz. O gün bir başka gündür. O gün, düşük kapasiteli de olsalar, görev adamları denenmiş ve başarılı olmuşlardır. O adamların emeklerini ortaya koyup kapattıkları farkın kremasını "alın siz yiyin" diye yıldızlara sunarsanız, takımınızın ruhuna zarar vermez misiniz? 

Koçluk, biraz da bunun hakemliğini yapmak değil midir? 

Beni buraya bu adamlar getirdi, yenilirsem de bunlarla yenileyim diyebilmek...

Tüm bunlar ışığında maç sonundaki,

"Konsantrasyonu sağlayamadık,
Savunma sertliğini oturtamadık,
Ritmi tutturamadık,
Belki de rakibi küçümsedik."

açıklamalarınızı nereye koyacağız?

O seride tam konsantrasyon sağlanmıştı. Savuna sertliği ile rakip şaşırmıştı, ritm de tutturulmuştu. O an sahada rakibi küçümseyen oyuncu da yoktu hocam. 

O fark kapandığında, yukarıda saydığınız zaafiyetlerin tamamını maçın başından sonuna sahip olan Semih Erden'i oyuna alma tercihinde bulunan siz değil miydiniz?

O çocuklarla oynayıp yenilseydiniz, siz yenilmiş olacaktınız. Şimdi Deron'la Semih yenilmiş oldu öyle değil mi hocam?

Çünkü onlar rakibi küçümsedi ama siz küçümsemediniz!

Ara