.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
8 Şubat 2011 Salı

Altyapı: Tribüncü Olmayan Bir Beşiktaşlının Tribünle İmtihanı

Futbol üç ihtimalli bir oyun olmasına rağmen, insanın midesine yerleştirdiği his “binary” olur bilirsiniz: Galibiyet veya kuvvetli takıma karşı alınmış beraberliğin getirdiği mutlu karıncalanma ile mağlubiyet veya zayıf takıma karşı alınmış beraberliğin getirdiği kederli ağırlık...

Takım taraftarlığı ise, bu 0-1 mantığının aksine, ancak çoklu bir skalaya oturtulunca mantıklı hâle geliyor. Skalanın bir ucuna “Gücüne Güç Katmaya Geldik” bestesinin Portekizcesini ezberleyen A adamını, diğer ucuna da 2011 yılında maça gelip “İlhan Mansız kaç numaraydı?” diyen B kızını koyup ortasını da farklı dağılımlarda çeşitlerseniz genel bir fikir edinebilirsiniz meselâ.

Ortaokul-lise yıllarında da ortalama üstünde takip etmeme rağmen, evden ayrılıp uzağa gidene kadar bir nevi sosyal içicisiydim Beşiktaş’ın. Bu yüzden bir türlü iyi bir stadyum izleyicisi olamadım. Uzaktayken ise bir nevi bağımlısı olup skalada uçlara yönelmeye başladım. Artık günde defalarca EkşiBeşiktaş sayfalarını F5’lemek, transfer dönemlerinde Haber1903’ün alevli topunu bekleyen kalabalığın arasına karışmak ve her maçtan on dakika önce bilgisayarı açıp panik hâlinde link aramak olağandı.

Bu sene izin haftamın Buca maçına denk gelmesi de beni bu sebepten dolayı bir ayrı sevindirdi. “Yeni transferlerin İnönü’de sahaya çıktığı ilk maç” diye anlatabileceğim bir maç olacaktı Buca maçı; zaten az maça gittiğim için hepsine sözlükçü stili tek cümlelik tanım koymam da kolay. Kendim ve babam için iki açık tribün biletini satışa çıktığı an aldım ve maç gününü beklemeye başladım.

Maçın olduğu Cuma sabahı blog kardeşliği vesilesiyle tanış olduğum Noat Samisa’yı aradım. Sağ olsun, maç günü nerede ve nasıl buluşabileceğimizle ilgili bütün cahil sorularımı yanıtladı. Artık eski günlerdeki gibi maça saatler öncesinden gidilmesi gerekmediğini ve elimizdeki biletlerle açık tribünün hangi kapısından girersek girelim istediğimiz katında oturabileceğimizi anlattı. Akşamüstü Beşiktaş’taki dönercilerden birinde düğündeki sahte gol haberini veren arkadaşım  ve Noat ile buluştuğumuzda da sorularıma devam ettim.

“Kırk yılda bir maça geldiğime göre Kazan civarında takılmalıyız” dedim onlara. Sağ olsunlar kırmadılar. Üçler’den birer bira kaptık ve takım otobüsünü beklemeye koyulduk. Üçüncü veya dördüncü defa tekrarlandıkça yavaş yavaş marşlara eşlik etmeye bile başlıyordum. Şimdi tam bir Çarşı üyesi olmuştum işte!

Tam o sırada bir “BEYLER OTOBÜS!” çığlığı yankılandı ve bir toplu taşıma aracı için daha önce hiç hissetmediğim duygular ile sendeleye sendeleye yola doğru koştum. Meşaleler yakıldı, ortalık karıştı, dumandan göz gözü görmüyordu. Otobüs uzaktan belirmişti sonunda, ortamdaki çığlıklara “RİKARDOOOOO” diye eşlik ettim, (belki herkes soyadını söylerken ben ismini söylersem dikkat çekebilirdim). Kalabalıktan dolayı ağır-ağır ilerleyebilen otobüs hizamıza geldi, ve…

…Otobüsün içinden 6-7 yaşlarında bi’ oğlan çocuğu bana ve yanımızdaki diğer yanlış anonsçulara el sallamaya başladı. Aynı yaşlarda birkaç çocuk daha benzer hareketlerle bize sevgi gösterisinde bulundu. Biz de “anaokulu servisine takım otobüsüymüş gibi tezahürat yaparak başladığımız bir akşam ne kadar kötü gidebilir ki” dedik ve stada doğru yola koyulduk. Artık verdiğimiz gazla o otobüsten bir neo-Pascal çıkar.

Stada giden yol sırasında oğluna zorla açtırdığı Facebook hesabıyla aile küçüklerini terörize eden dayı gibi hissediyordum kendimi: Ortamda yeniydim ama sanki kırk yıllık gediklisiymiş gibi davrandığım için yakınlarımı utandırıyordum. Zaten Dolmabahçe civarlarında arkadaşım telefon çaldı bahanesiyle uzaklaştı, gitti. Anlamalıydım.

Kısa bir itiş-kakıştan sonra açık tribünün üçüncü katının numaralıya biraz daha yakın olan kısmında yerimizi aldık. Stadyumun kumandanıymışız gibi en tepedeydik. Camiye giderken yanından ayakkabı torbasını eksik etmeyen babam, statta oturacağımız yere geldiğimiz anda cebinden gazete sayfalarını çıkarıverdi. Yıldızları hijyenik ortamda izleme şansına sahiptik artık --açık tribün değil THY Comfort Class!

Yalnız tek bir kusuru vardı oturduğumuz yerin --sahaya olan uzaklığı. O kadar uzak o kadar uzaktı ki, Guti’nin sarısından Ernst’in kelini dahi ayıramıyordum. Oyuncuları ayırt etmek için top sürüş tarzları, kullandıkları ayak, trivela yapma sıklıkları gibi sıra dışı yöntemler kullanmak zorunda kalıyordum hatta. İleri çıkan savunmamızın arkasında bıraktığı boşluk da stadyumda daha vahim gözüküyordu. Zaten en son açık tribünden izlediğim maç o boşluğa atılan paslardan gelen gollerle 2-1 kaybettiğimiz Lazio maçıydı, gung ho oynayan bu Beşiktaş’ı da aynı noktadan izlemek geçmişteki travmaları yeniden yaşatmıştı bana.

Ben henüz maça ısınamadan ilk golü Nobre’yle bulduk. FM 2005 grafikleriyle izlemekte olduğum maçta daha uzaktan gördüğüm oyuncu Nobre mi Haluk Levent mi anlamazken, (ki o gün hat-trick yapayazan Nobre’nin gol atma ihtimali Haluk Levent’ten hâllice idi) Noat gol vuruşunun kafasının arkasıyla yapıldığını söyledi. Zaten adam açık tribün 3. katının Gandalf’ı gibi bir şey olmuş; her taktiksel fikri gelen adam, Noat’ın yanına gelip icazet almadan rahatlamıyor.

“Fakirin Barcelona’sı” taktiğimiz ile bütün maçı rakip kalede oynadığımız için ilk yarıdaki pozisyonların çoğu ile ilgili bir fikir sahibi olabildim. İkinci yarıda ise golleri kimin attığını Noat’tan öğrendim. Lakayıtlaşan takım kalesinde kaçınılmaz golü gördü, tribünler de Meksika dalgasına başladı. Çok da sıkıntılı geçmeyen maçta takımımıza yapmamız gerekmeyen katkıyı Meksika dalgası iştirakimiz ile görsel olarak yaptık.

Peki bu maçtan neler öğrendim?

1) Televizyonda izlenen maçlar ile statta izlenen maçlar kesinlikle aynı değil: Televizyon büyük medeniyet! Televizyondan izlediğiniz maçta hiçbir pozisyonu kaçırmıyorsunuz, gollerin ve faullerin tekrarı, efendime söyleyeyim bir super slow, örümcek kamerası ile devre arasında bonus yorumcu + Aziz Yıldırım’ın gözdesi spiker falan da cabası!
2) Maç izleyen bir Noat Samisa’yı izlemek TRT 3 belgesellerinde kil yığınlarını döndürerek saksı yapan el sanatçılarını iş üstünde izlemek gibi: Adamla tamamen aynı noktadan aynı şeyi izliyorsunuz, o yazılarında “trend 4-3-3, sahte 9, uzak forvet” varyantı kavramlardan bahsederken siz Haluk Levent, Facebook, Comfort Class falan diyorsunuz…
3) Yabancı sınırlaması Türk futboluna büyük zarar veriyor: Dışarıdan su getirmenin yasak olduğu stat içinde 3-5 liradan alıcı bulan sular, çıkışta 50 kuruş!
4) Tribünden bakınca Almeida kardeşlerinin arkadaşlarıyla maç yapmaya inmiş ergen abi gibi duruyor sahada. Top hakimiyeti ise elinde torbalarla şut çeken amcadan hâllice.
5) Hakan Arıkan yokken Beşiktaş hep güzel.

03.02.2011
Kalten

1 Yorum:

bero-bass dedi ki...

Çok güzel bir yazı,Almeida tespitin ayrı güzel.

Kendisi her yönden portekiz çetesinin Avareli:)

Yorum Gönder

Ara