7 Mart 2010 Pazar

Beş Dakikada Beşiktaş


Beşiktaş'da Baxter'ın cezası ve Fletcher'ın da sakatlığından ötürü olmaması Beşiktas için maç öncesi özellikle hücum da büyük bir handikaptı. Ancak Likholitov hem sırtı dönük hem de yüzü dönük çok iyi bir performans sergileyerek bu eksiklikleri giderdi diyebiliriz. Iki takım da sezon boyunca hızlı hücumu benimsemiş takımlardı. Aliağa maçın başında hücumda isabetli oynayınca bir anda öne fırladı ancak skorda bir türlü vurup maçı koparamadı. Beşiktaş cephesinde ise ilk yarıyı yenik kapasalar bile hızlı hücuma dayalı oyunundan ödün vermedi ve bunun semerisini de ikinci yarının ilk beş dakikasında almayı başardılar. Ilk yarıyı 38-49 geride kapatan Beşiktas'da ikinci yarının ilk beş dakikasında başta Cevher olmak üzere inanılmaz ritm yakalandı ve Cevher'e savunmada Likholitov ve hucumda da Newley eşlik edince ilk 5 dakikanın skoru 22-4 oluverdi ve maçta da 60-53 ile öne geçen taraf Beşiktaş oldu ve maç boyunca da ara ara frene basarak bu farkı korumasını bildi.



Maçın başında iki takımda çok tempolu başladı.Özellikle Aliağa'da yüzü dönük uzunlar, Beşiktaş pota altının içeriye gömülmesinden çok iyi yararlanarak hem dışardan hemde yüksek postdan bulduğu sayılar ile skorda öne fırladılar. Aliağa'da özellikle McClinton ve Vukosavljevic performansları Aliağa'yı önde tuttu. Ilk ceyrek'de bu iki oyuncunun basketleri ile 20-8'lik seri yakaladılar ve çeyreği 22-17 önde kapattılar. Ikinci çeyrekte ise iki takım birbirlerine karşı seri yakayarak skorda üstünlük sağlamaya çalıştılar. Beşiktaş önce 7 sayılık ardından da Aliağa'nın 10 sayılık serileri ile Aliağa skorda üstünlüğünü korudu ve periyot sonuna doğru %61'lik yüksek sayılabilecek şut yüzdesi ile 49-38 önde tamamladılar. Iki takımda ilk yarı boyunca hızlı hücümu benimsedi ve savunmada da hep bir telaş içindeydiler hemen topu alıp hücumu düşünen bir yapıdaydılar. Özellikle iki takımda yukarıda ki fast-break hücum düzenine dayalı pozisyonlarda birbirlerine yakalandılar ama Aliağa'nın iyi bir şut yüzdesi yakalayarak ilk yarıda skorda üstünlük sağladı.


Ikinci yarıda ise Aliağa'nın nerede ise 10 saniyeyi geçmeyen hücumları sayesinde yukarıdaki pozisyonda ki gibi Beşiktaş'a istediği oyun düzeni içerisinde geniş hareket alanı sağladı. Cevher ve Likholitov gibi hızlı uzunları da olunca bu uzunları hücumda ödüllendirmek hiç de zor olmadı. Buna bir de McClinton'ın kişisel yanlış şut tercihleri de eklenince Beşiktas'ın skorda öne fırlaması kaçınılmaz oldu. Özellikle hızlı hücumlarda yakalanan geniş alanda hem Perry hemde Newley'nin Cevher ve Likholitov'u iyi beslemesi, ücüncü çeyreğin ilk beş dakikasında Besiktas'ın 22-4 gibi bir seri yakalamasının başlıca nedenlerindendi. Tabi buna Aliağa'nın Amerika'lı oyuncularının da hiç savunma yapmaması da eklenince Aliağa, ikinci yarının başında oyundan koptu. Periyodun sonlarına doğru ise öğlen vakti Efes Pilsen - Galatasaray maçında izlediğimiz Ender-Kasun Alley-oop'unun bir benzerini bizlere seyrettiren Engin-Likholitov ikilisinin görülmeye değer basketi son periyoda girmeden sanki maçı bitiren basketti. Periyodun sonuna doğru ise Brad Newley'in attığı 5 sayı ile periyodu 32-13 çeyreği de 70-62 önde kapattılar.

Son çeyreğe ise biraz frene basarak giren Besiktas'da özellikle Perry'nin etkileyici oyunu ile skorda üstünlüğünü korumayı bildi. Çeyreğin başında 6 ve periyot boyunca da 11 sayı üreten yeni transfer Perry takıma çabuk adapte olmuş gibiydi. Aradaki farkı maç boyunca koruyan Besiktas maçı da 97-86 kazanmayı bildi. Maçın geneline bakıldığında iki takımda neredeyse savunmayı hiç düşünmeyen hücumda ise 10-15 saniye arası top kullanan hızlı hücuma dayalı basketbolu benimsediler. Bugun iki takımdan biri diğer takımın ritmini bozmayı deneseydi veya düşük tempoda sete dayalı oyun oynasaydı oyunda üstünlüğü ele alabilirdi. Ama bugün iki takımda birbirlerinin istediği gibi oynadı ve sonuçta hızlı hücumu bireysel olarak değil (Hosley-McClinton) takım olarak oynayan takım salondan galibiyet ile ayrıldı.


Son olarak da Cevher 'in yarın doğacak bebeği için şimdiden Allah sağlıklı, sıhhatli bir çocuk nasip eylesin.

6 Mart 2010 Cumartesi

I Love This Game

Futbolcuların manken sevgilileri ve gece hayatlarına ilişkin haberlerden haz etmeyen biri olarak, böylesi kareleri görmekten büyük keyif alıyorum. İki hafta önce Maccabi maçı için Abdi İpekçi’ye gelen Ferrari, dün gece de ‘’en iyi anlaştığım isim’’ dediği Delgado ile birlikte Efes Pilsen - Real Madrid karşılaşmasını izlemek üzere salondaki yerini almıştı.

Yalnız benim dikkatimi çeken asıl nokta, basınımızda da fazlasıyla yer bulan Ferrari – Kaya Peker arkadaşlığı. – Buradan bakabilirsiniz – (ki maçı anlatan spiker de bu yakınlıktan söz etti) Dünden bu yana ‘’ne alaka’’ demeden edemiyorum. Ortada Nihat Kahveci ve Garbajosa’nın kanka olduklarını açıklaması kadar tuhaf ve şaşırtıcı bir durum var. Hani bırakalım Ferrari’yi falan, Kaya’nın Beşiktaş’ta forma giyen yerli futbolculardan herhangi birisi ile sıkı arkadaş olduğunu bile sanmıyorum. O yüzden bu ismin yarım sezondur Türkiye’de bulunan Ferrari olmasına kafayı takmış durumdayım. Kendisine bir de forma hediye edilmiş, belli ki bir davet söz konusu ve geleceği bekleniyordu.
Kaya’nın kariyerinde bir İtalya macerası olmadığını biliyorum, fakat emin olmak için araştırırken 2008 yılında Ergin Ataman önderliğinde Torino’da oynadığımız Uleb Cup 8’li final maçları geldi aklıma. Ferrari’de bu basketbol sevgisi varken, ülkesinde oynanan Avrupa’nın 2.büyük turnuvasına kayıtsız kalamayacağını düşündüm; hem Genoa – Torino arası da 1-2 saatlik mesafede, koyar mı Ferrari'ye ! Haritaya bakınca da ‘’tamam şimdi buldum’’ diyordum ki, Ferrari’nin o sezon Roma forması giydiğini fark etmem geç olmadı. Acaba Roma’da yeteri kadar forma şansı bulamamaktan yakınan Ferrari, sözleşmesinin bitimine 6 aydan az bir süre kalmasının vermiş olduğu gazla kendisini isteyen Genoa yönetimiyle görüşmelere başlamış ve oraya kadar gelmişken de içindeki basketbol sevgisi o'nu bir anda Torino’ya mı sürüklemişti diyorum ?

Zor bir ihtimal de, olsa bile neden Kaya ?

Belki de İstanbul gecelerinde Ferrari ile çapkınlığa çıkmışlardır diyeceğim ama 2006 Temmuz’unda Esma Sultan Yalısı’nda düzenlenen nikah töreniyle dünya evine girmiş bir adamdan söz ediyoruz.

PS: Delgado'yu Akatlar'daki efsane Hapoel maçında da görmüştük. Belli ki Ferrari'den geri kalır yanı yok. Hani Ümraniye'de boş boş idman yaptığını görüp kahrolacağımıza, Chatman'dan boşalan oyun kurucu pozisyonu için teklif götürseydik de tam anlamıyla forvet arkasının tadını çıkarsaydı fena mı olurdu ?

4 Mart 2010 Perşembe

Ön Sevişme

Sinan Engin'i ne kadar sevdiğimizi biliyorsunuz zaten. Kendisine olan sevgimi katlarca arttıracak bir açıklama yapmış bugün. Konu Yılmaz Vural'ın futblcuların seks hayatı ile ilgili yaptığı açıklamalar. Mikrofonları (kimin aklına geldiyse) Engin'e de uzatmışlar, o da demiş ki:

"Ön sevişme konusunda yorum yapamayacağım. Bunları lügata katmamak lazım. Ben ön sevişmenin ne demek olduğunu bile bilmiyorum."

Kendisinin Beşiktaşımızla niye ön sevişmesiz direkt aksiyona geçtiğini şimdi anlamış olduk.

İyi Şeyler de Olmuyor Değil


Büyükşehir Belediyespor maçı öncesi bilet fiyatlarında indirime gidildi.

3 Mart 2010 Çarşamba

Hakemler Kime Karşı Sorumlu?

Fırat Aydınus son günlerce medyanın ilgi odağı haline geldi. Fauldü, penaltıydı, ofsayttı, kırmızı karttı. Bunlar gündelik tartışmalardır ve yarın unutulurlar, orası önemli değil. Unutulmamaları da, daha sonra ısıtılıp tekrar konuşulması da önemli değildir. Bunlar doğaldır. Tüm bu eleştirilerin arasında bir başka eleştiri daha var. Dikkat edilmesi, üzerine düşünülmesi gereken de o.
Hakem Verdiği Kararın Gerekçesini Açıklamaz!

Rıdvan Dilmen dile getirdi, çeşitli medya organlarında yer buldu ve internette taraftarlarca tartışıldı. Fırat Aydınus'un verdiği bazı kararların gerekçelerini bazen sözle, bazen de vücut diliyle ifade etmesi Türk sporseverleri tarafından hoş karşılanmadı. Genelde birleşilen husus, hakemin kararlarını açıklamaya ihtiyacının olmadığı, hakemin tek yetkili olduğu ve onlara göre "sözde" medeniyet, hoşgörü, güleryüzün doğru olmadığı...
Hiç şüphesiz Fırat Aydınus'un hakemlik tarzıyla Bünyamin Gezer'inki bir değil. Aynı hakemlik okulundan mezun bu iki hakemin bu kadar kendilerine özgü stillere sahip olmaları da ayrı bir konu, buna da şüphe yok. Lakin bu konuya getirilen yaklaşımın futbolu 20 yıl öncesinden takip etmekle ilintili olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Bugün televizyonlarımız veya bilgisayalarımız vasıtasıyla dünyanın neredeyse her liginden maç izleyebiliyoruz. Taraftarı olmadığımız takımların maçları bile bize çekici, izlenesi gelebiliyor. Düşünün, televizyonunuzu açıyorsunuz Stoke City - Wigan Athletic maçı var. Siz ne Wigan ne de Stoke City sempatizanı değilsiniz ama izliyorsunuz. O maçta sizi heyecanlandıran futbol değerleri bulabiliyorsunuz.

Real Madrid - Barcelona maçı örneğin. Bu maçı var eden şey, elbette iki tarafın taraftarlarıdır. Ancak bu maçı dünyanın en önemli spor olaylarından biri yapan şey iki takımın taraftarı olmadığı halde maçı izleyen kitledir. Bugün sokağa çıkıp Real Madrid mi Barcelona mı deseniz herkesin illa bir cevabı olmaz ve olması da gerekmez. Oysa aynı adam büyük bir heyecanla bu maçı bekleyebilir.

Öyleyse 20 yıl önceki cümlelerle futbol yorumu yapamayız. Artık futbol maçları sadece iki tarafı ilgilendiren bir maçtan öte, o takımları desteklemeyenleri de içine çeken bir başka şekilde organize ediliyor. Futbolun dünyanın en ilgi çeken oyunu olması da bu yüzden. Öyleyse, futbol takımlarını var eden kitleye taraftar diyorsak, futbol oyununu bu denli büyüten kitleye de futbol izleyicisi diyebiliriz. Bugün Dünya Kupası finali sadece o finali oynayan tarafların meselesi olmaktan o kadar uzak ki.

Öyleyse, taraftarlıkla futbol takipçiliğini birbirinden ayırmak gerekiyor. Takım taraftarlığı olmazsa takım olmaz ama futbol izleyiciliği olmazsa da günümüz futbolu olmaz.
İyi niyetli olalım ve Aziz Yıldırım'ın "Futbolun sadece sahada oynanan bir oyun olmadığını anladım" sözünün içeriğine bakalım. Aziz Yıldırım muhtemelen futbolun giderek endüstriyelleşen yapısı içerisinde, 22 futbolcu ve 4 hakemle oynanan bir oyun olmadığına vurgu yapıyor. Artık oyun, oyunu gerçekten oynayanların dışına taşmış bir durumda.

Biz ise futbolun değişen yapısı diye diye kalıp cümleler kurup sonra da "hakem verdiği kararı neden açıklasın?" noktasına dönüyoruz. İşte 20 yıl öncenin zihniyeti tam da buydu. Hakem bir karar verir, futbolculara izahat yapmaz, kimsenin o karardan ne anladığı önemli değildir, hakemin işi bu değildir. Futbolcular, tribündekiler kim ki onlara açıklama yapılsın?
Hayır!

Günümüz futbolu artık sadece futbolcularla oynanmıyor, tribünde, ekranları başında o maçı izleyenler bu oyunun bir parçası, bir hak sahibi oluyorlarsa o hakem kararının herkesin anlayabileceği bir dilde izah edilmesi zorunluluğu var!

Bir tarafta Rıdvan Dilmen "Fırat Aydunus sağolsun tartışmalı her kararı açıklıyor" diye eleştiri getirirken, diğer tarafta Mehmet Demirkol "Fırat Aydınus, Güiza'nın pozisyonunda bariz gol şansı olmadığını anlattı" diyorsa, Fırat Aydunus izahatla doğru bir iş yapmıştır. Televizyon başında veya tribünde oturan kitleye "Ben sadece futbol oyununa değil, size karşı da sorumluyum" demiş, "Acaba hakem neden bu kararı verdi?" sorusuna basın toplantısıyla değil, sahanın ortasında, tam da o anda ufak bir hareketiyle yanıt vermiştir.

Hakemlik yaklaşımıyla ilgili eleştirileri, futbolun "kime" oynandığını anlayamayanların körüklediği aşikar değil mi?

2 Mart 2010 Salı

Çocuk

Futbol özünde çocuk gibi sevinebilmektir. Çocuklaşmaktır. Bizim gibilerin çocuklaşabildiği yegane anlardandır futbol maçları. Tribünleri de, bu işin atışmasını da bu kadar seviyorsak; çocuklaşabildiğimizden, tüm derdimiz Beşiktaş'mış zannetmemizdendir. Santra düdüğü çaldığı andan itibaren bütün küçük-büyük hesapları bırakmak da bir marifet.
7 yaşındayım, babamın elinden tutmuş, maçtan çıkıyorum. Yenilmişiz. 'Bu mağlubiyet iyi oldu diyen' bir abi görmek üzerdi beni. Keza Fenerbahçe yenildiği zaman içimin burulduğu tek andır alt komşumun fanatik Fenerli oğlunun ağlaması.

Şu fotoğrafı gördüm de hatırladım bu hissiyatı yine. En öndeki damalı bileklikli taraftara ve onun gıyabında bütün 'çocuklara' selam olsun.

1 Mart 2010 Pazartesi

PFDK ve Spor Kamuoyunun Dikkatine


Hatırlanacağı üzere 25.10.2009 tarihinde Şükrü Saraçoğlu Stadyum’unda oynanan Fenerbahçe – Galatasaray maçı henüz başlamamış ve futbolcuların sahada ısınma hareketleri devam ediyorken, Fenerbahçe seyircisi galeyana gelerek, bunca zamanlık lig tarihinde eşine benzerine rastlanılmamış bir fiil gerçekleştirmiş ve sahaya attıkları yabancı cisimler ile karşılaşmanın yan hakemi Tarık Ongun’un kafasını yaracak kadar kontrolünü kaybetmişti.

Her ne kadar, biraz dirayet sahibi bir hakemin, daha o dakikada maçı tehir etmesi icap ediyor idiyse de o basiret gösterilememiş; ‘’dünya derbisi afyonu’’ olarak sadece Türk kamuoyuna pazarlanan bu maç oynatılmıştı.

Tüm bunların neticesinde ise; Fenerbahçe Kulübü’ne ''sadece'' 2 maçlık seyircisiz oynama cezası verilmişti.

Hal ve gidişatta bir değişikliğin olmadığı, Aziz Yıldırım’ın fetvası altına sığınan güruhların aynı saldırganlıkları sergilemekte bir beis görmedikleri geçtiğimiz Pazar günü tekrar meydana çıktı.

Lakin Fenerbahçe yönetiminin, her puan kaybı sonrası artık bir “el classico’’ haline gelmiş ‘’hakem katliamına uğradıkları’’ iddiaları yüzünden, gündem bir kez daha çarpıtılarak yönlendirilmiş ve bugün asıl konuşulması gereken mevzular ise –amiyane tabirle- gargaraya getirilmiştir.

Haftalardır tek galibiyet alamamanın verdiği gerginlik ile sonunda infilak etmiş Fenerbahçe taraftarı, yukarıda değindiğimiz Galatasaray maçındaki fiillerinin kat be kat ötesinde ağır hareketlere girişmişlerdir.

Maç sonunda sahaya atılan ‘’yabancı cisimler’’ başta Büyükşehir Belediyespor futbolcusu Kanfory Sylla olmak üzere yardımcı hakem Orkun Aktaş’a da isabet etmiş ve bu fiiller Kanfory Sylla’nın canına kastedecek bir neticeyi beraberinde getirmiştir.

Aşağıdaki videoda da görüldüğü üzere, Fenerbahçe taraftarının sahaya attığı yabancı cisimlerden nasibini alan futbolcu, dakikalarca yerde acılar içinde kıvranmış ve maruz kaldığı fiilin ağırlığı yüzünden ambulansla hastaneye götürülmek zorunda kalmıştır.

Fenerbahçeli taraftarların sahaya attıkları cisimlerden nasibini alan yardımcı hakem Orkun Aktaş ise; Büyükşehir Belediyesporlu futbolcuya nazaran daha şanslı olmuş, vücuduna isabet eden madde, onu bir sağlık tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak derecede tehlikeli bir bölgesine isabet etmemiştir. Atılan maddenin tehlikeli bir bölgeye isabet etmemesi fiilin niteligini ve yapanların niyetini farklı kılmayacağı gibi bu durum hafifletici bir sebep de olamaz.

Evet ...

Görüldüğü üzere her şey ayan-beyan ortadadır.

Ve ne yazık ki, dün bir futbolcunun dakikalarca yerde kıvranmasına sebep olan ve neredeyse canına kastedilen ‘’saldırı’’ niteliğindeki bu hareketler, karar merciindeki insanları ve dolayısıyla Türk futbolunu keskin bir viraja daha getirmiş bulunuyor.

‘’Fenerbahçe’nin Karşısında Kimse duramaz, Herkes Aklını Başına Alsın!’’

Acaba PFDK, failleri ve aktörleri aynı, fakat sadece mekanı farklı ve öncekinden daha ağır bu rezillikler hakkında bir yaptırım uygulayabilecek mi ? Yoksa ‘’Fenerbahçe’nin karşısında kimse duramaz, herkes aklını başına alsın!’’ diyen Aziz Yıldırım ve şurekasının tehditlerine boyun eğip, ‘’hakemler 3 puanımızı gasp etti’’ safsataları ile mecrasından saptırılmış bu gündeme sırtını dönüp, tıpkı 2 hafta önceki Fenerbahçe-Diyarbakır maçında Bilica’nın hiçbir tahrikle karşılaşmaksızın rakibine yönelik kasti tekmesini görmezden geldiği gibi kafasını kuma gömerek, kendisine karşı zedelenmiş olan güveni büsbütün yok mu edecek ?

*** Alınacak kararlarda dikkat edilmesi gereken asıl unsur; yarıştaki rekabetin kendisi değil, yaşanmış olaylarda suçun oluşmuş olmasıdır. Eğer suç oluşmuş ise, hak – hukuk gereği ne ise yerine getirilmeli, Aziz Yıldırım’ın ali kıran baş kesen tavrına biat edilmemelidir. ***


* Sesli-görüntülü belgesi burada

Yenilgiyi Asla Hazmedemeyen Fenerbahçe Büyüklüğü

Ön bilgi; başlıktaki Fenerbahçe tanımı bana değil, Fenerbahçe başkanına ait..

'Fenerbahçe Cumhuriyeti ortalıkta yoksa; Türkiye yoktur, futbol yoktur, bolluk yoktur, insanlar yoktur, canlılar güç nefes alır ve bu ülke kısa süre sonra yaşayan yer olmaktan çıkıp, mezarlık olur. Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz'

Şimdi bu lafı sevmem söz konusu dahi olamaz. Toprağı bol olsun, İslam Çupi gördüğüm, daha da önemlisi onu yakından tanıyanların anlattığı kadarıyla; saygın bir insandı. Ama bu ünlü tanım bir hezeyanı andırıyor. Keza Fenerbahçeli, en azından yakından tanıdığım Fenerbahçeli arkadaşlarımın bakış açısını birebir yansıtıyor. Yine de içeriğinde aşkla sevmenin pırıltılarını barındırdığı için saygı da duyarım bu sevmediğim söze.

Benim konum başka gerçi, Aziz Yıldırım son açıklamasında bu tanımdan alıntı yapıyor ve cümlesini öyle bitiriyor ki..

''İşte, adı konamayan o yüce duygu, o büyüklük; Fenerbahçeliliktir. Bizi Dünyadaki tüm kulüplerden ayıran; içimizde taşıdığımız, Fenerbahçelilik duygusudur ve bu sürekli başarıyı hedefleyen; yenilgiyi asla hazmedemeyen bir duygudur"

'Fenerbahçe büyüklüğü kupa büyüklüğü değildir' diye başladığınız lafınızı nasıl oluyor da; 'yenilgiyi asla hazmedememe duygusu' olarak bitiriyorsunuz, anlam veremiyorum. Kimse sorgulamıyor mu bu açıklamadaki inanılmaz tutarsızlığı? Âlıntıladığınız cümlede ne denmek istediğini hiç mi düşünmediniz, yoksa biz mi yanlış yorumluyoruz, kendi bakış açımıza göre değerlendiriyoruz o vecizeyi?
İşte hezeyandan budur. Ve siz bu açıklamadan rahatsız olmuyorsanız, orda durup sorgulamaya başlamanız gerekiyor.

TBL / 2004 - 2005

Son 10 yılda hangi takım size gözyaşı döktürecek kadar etkide bulundu desem ne cevap verirsiniz?

Pascal Nouma / Markus Münch'lü takım mı,
İlhan Mansız / Pancu'lu takım mı,
Bobo / Holosko'lu takım mı?

Yoksa Burak Bıyıktay, Khalid El Amin, Bekir Yarangüme, Haluk Yıldırım, Andrew Ellis, Ratko Varda, Nedim Yücel, Tolga Tekinalp, Murat Yolcu'lu 2004-2005 finalisti takım mı? Kişisel tercihim açık ara bu takım olurdu.

Yarı finalde Ülkerspor'la eşleşilmiştir. Seriye de 1-0 önde başlayan takım siyah beyazlılardır. Maç tıklım tıklım dolu Akatlar Spor Salonu'nda oldukça yüksek bir gerilim oranıyla başlar. Zira galibiyet demek 2-0 ve çok ciddi moral avantajı demektir. Ama maçta işler pek istenen şekilde gitmez. Son dört saniyeye 2 sayı geride girilir.

Salonda olan herkes çok iyi anımsar o 4 saniyeyi...

Beşiktaş oyunu kenardan başlatır. Yarı sahanın biraz ilerisinde bulunan El Amin salonda bulunan 5.000 kişinin çıt çıkarmadan izlediği pozisyonda kendine uygun atış pozisyonu yaratır ve topu fırlatır. Topun havada süzülüşü hala gözlerimin önünden gitmez.

Top süzülür, süzülür süzülür...

ve BASKET.

Akatlar Spor Salonu'nun en unutulmaz anı.

Bu doğa üstü olayla birlikte tur atlanır...

Rakip Efes Pilsen... Solomon'lu, Domercant'lı kadro...

Beşiktaş'a potanın çaprazında kalan bir yer ayrılmıştır. Ben de daha iyi bir konumdan izlemek adına Efes tribününden biletimi alıyorum. Beşiktaş tarafı önemli ölçüde dolu, Efes tarafında 8-10 yaşındaki çocuklar ve basketbol seyircisi tabir edilen o kitle...

Beşiktaş'ın kadrosu Efes'e oranla çok kısıtlı. El Amin maçların tamamında oynamak zorunda kalıyor, Varda zaten akıl hastası vs...

Maç başlıyor. Efes Pilsen 10 kişiyi birden kullanma avantajıyla inanılmaz agresif savunma yapıyor. Beşiktaş'ın bu dar rotasyonda o denli agresif savunma yapmasına imkan yok. Efes ikinci periyodun ortalarında kalitesini sahaya yansıtıp 8-9 sayı öne geçiyor. Tüm spor kamuoyu Efes'in zorlanmadan şampiyon olacağını düşünürken, devre sonu bu farka ulaşılması tribünde acaba? sorusunu gündeme getiriyor. Devrede 10 sayı, üçüncü çeyrek başında 15 sayı ve maçın bitişi...

Beşiktaş kenar yönetimi mola alıyor... Oyuncular sahaya dönüyor. Khalid El Amin'e bakıyorum başını aşağı yukarı sallayıp ellerini birbirine vuruyor ve savunma stense'ini alıyor. Şu an bile hala anımsayıp duygulanıyorum. Nedim, Bekir, Ellis inanılmaz derecede mücadele etmeye başlıyorlar. Her topa sanki son topmuş gibi saldırıyorlar. Top Beşiktaş'a geçtiğinde El Amin'in neden az önce kafasını salladığını anlıyoruz. Arkaya arkaya 2 üçlük, bir top çalma ve turnikeyle öne geçiyoruz.

Efes mola alıyor.

Tüm takım bench'e oturmaya doğru yönelirken El Amin gerilerde kalmış, ağır adımlarla orta çizgiyi geçiyor. Bir an için duruyor ve tribüne "sizi duyamıyorum" diyor.

İnanılmaz! Efes tribününde olduğumu sanıyorum. El Amin'in mesajından sonra Efes tribününde deorganize şekilde oturan yüzlerce Beşiktaş'lı birden ayağa kalkıyor. Abdi İpekçi'de o an yaşanan ambiansı da unutmam mümkün değil. Zira Beşiktaş "Ben kolay lokma olmayacağım!" diyor Efes Pilsen'e açık açık. Galibiyet, mağlubiyet bunun yanında o kadar anlamsız kalıyor ki.

"Ben sonuna kadar oynayacağım!", "Belki beni yeneceksin ama acı çekeceksin"

Beşiktaş o maçı maalesef kaybediyor...

5 kişiyle her maçta Efes'i aciz durumlara sokuyoruz, her maç yeni bir savaş veriyoruz.

ve geliyoruz serinin sonlanacağı maça.

Varda kadro dışı kalmış. Olmayan rotasyon daha da daralmış. Nedim Prkacin savunmasında...

3. çeyreğin ortaları...

Efes 12-13 sayı öne geçmiş,

2-3 günde bir maç ve dar rotasyondan Beşiktaş'lı oyuncuların adım atacak halleri kalmamış.

El Amin sakatlanmış, sekerek yürüyebiliyor...

---
Beşiktaş kupayı bırakıyor derken 5 dakika önce sakatlanıp oyundan çıkmış El Amin topallayarak Burak Bıyıktay'ın yanına gidip bir işaret yapıyor.

Konuşuyorlar...

El Amin oyuna girecek..!

Nasıl olur, adam topallıyor?

Giriyor oyuna hakkatende. Parkedeki yerine yavaş adımlarla gidiyor... Savunduğu oyuncuyu topallayarak takip ediyor.

Beşiktaş hücumda...

Top dönüyor, dolaşıyor El Amin'e geliyor. Zıplaması mümkün değil, düzgün yere basamıyor.

El Amin topu tutuyor, ayaklarını yerden kaldırmadan hafifçe esnetiyor ve potaya gönderiyor.

ve basket.

Beşiktaşlısı, Efeslisi, basketbol severi. El Amin'i kalkıp ayakta alkışlıyorlar zira artık El Amin parkede kalacak durumda değil. Arkadaşları parkeden ayrılmasına yardım ediyorlar...

Kalan sağlar mücadeleye devam ediyorlar... Efes Pilsen şampiyon oluyor.

Beşiktaş belki şampiyon olmuyor ama şampiyon olmuşlardan daha büyük bir iz bırakıyor...

Geriye dönüp düşündüğümde El Amin'in Ülker'e attığı son basketinde hiç tanımadığım adamla nasıl birbirimize sarıldığımızı, El Amin'in "Haydi ayağa kalkın" işaretini, Murat Yolcu'nun tüm maç 30 saniye oynayıp o 30 saniyede ölümüne mücadele etmesini, Haluk Yıldırım'ın Ülker'le olan kişisel meselesinde verdiği onur savaşını, Varda'nın kadro dışı bırakılmasının ardından "Ben Beşiktaş'ı çok seviyorum" diye mektup yazmasını ve diğerlerini...

Beşiktaş'a dair en güzel anılarımın sahibi bu takım...

Kupası yok belki ama onuru var. Terinin son damlasına kadar mücadelesi var. Kişiliği var. Dosta düşmana verdiği bir mesajı var;

"Beşiktaş Ulan!"

Deja Vu


Yine bir derbi ve sonlara doğru çözülüp maçı da 78-69 kaybeden bir Beşiktaş. Bu maç için yani dün oynanan Efes Pilsen maçı için uzun uzadıya analiz yapıp, "kim nasıl oynadı, yeni transfer Marque Perry naaptı" gibi yorumlara girmeyeceğim. Çünkü biz sezon boyunca bu maçın aynısını ilk Efes maçında da Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarında da gördük. Son periyota kadar başa baş götürülen maçlar ve maçın sonlarına doğru rakibin savunma dozajını arttırmasıyla birlikte hücumda güçlük çeken ve aynı savunma sertliğini rakibe uygulayamayan bir Beşiktaş.
Burak Bıyıktay bu duruma bir çözüm bulamazsa, ki sezon başından beri hiçbir derbiyi kazanamadığını düşünürsek Beşiktaş'ın bu zor gibi, playoffa daha ilk turdan veda eden bir takım görebiliriz.