.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
30 Eylül 2010 Perşembe

Yaşar Kurt, Yağmur, Gol, Ofsayt, Sen ve Ben...


Doksanlı yıllar...

Okul çıkışında çiseleyen aralık yağmuruna siper ettiğimiz fizik kitabını başımızın üstünde tuta tuta okuldan çıkıyoruz. Milli Eğitim müfredatı ve takım taklavatı o zamanlarda biz lise öğrencilerinden öyle bir tiksiniyor ki sabahın 11'inde okul bitiyor. İlk dersin sabah saat kaçta başladığını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. O sabah mahmurluğunda, daha hayat yeni başlıyorken, daha gün ortasına bile gelmemişken biz okuldan çıkıyoruz. Hemen heybetli lise binasının tam karşısında kalelenmiş kafeye kapağı atıyoruz. Ceketin iç cebine zulalanmış ezik büzük sigara paketinden tekliği avuç içinde düzleştirip dudaklarımıza götürüyoruz. Aralık yağmuru, yeni yakılmış sigara ve kalkık omuzlar. İşte şimdi artık tam anlamıyla erkek olduk...

O zamanlarda kırmızı kurdelalı bir kız var. Bir de Yaşar Kurt. Kızları seviyoruz, Yaşar abiyi dinliyoruz. Yaşar abiyi dinledikçe kızları daha da çok seviyoruz. Lisenin karşısında sürekli vakit geçirip o gün üçüncü kez demlenmiş çaya, kavanozun tortusundan yapılmış kahveye eşek yükü para döktüğümüz kafede beni hayata bağlayan tek şey kırmızı kurdelalı kız ve Yaşar Kurt'un sesi...

"Olduğun yerden daha uzaklara seni götüren tek şey müzik" Bana lisede ne öğrendin deseler bunu söylerim. O gün de öyle oluyor, biraz uzaklara gidiyorum...

"ne zaman geldin ruhum ?
görmedim seni.
uçaktan atlarken unuttum galiba.
özledim..."

Tam transa geçmişken yanımdaki arkadaşın dürtüklemesiyle kendime geliyorum. Kırmızı kurdelalı kız, karşı kaldırımda birkaç arkadaşıyla konuşuyor, yanındaki kızlardan biri sözüm ona çaktırmadan beni gösteriyor. Normal şartlar altında üç ay boyunca aynı noktada dikilen bir organizmanın nihayetinde fark edilmesi kabul edilebilir bir durum olsa da o zamanki gençliğin verdiği cehalet sanrısıyla beni fark etmelerine şaşırıyorum. Çaktırmadan sinyalle gösterilen ben, kısa bir zaman içinde parmak uçlarının hedefi olmayı başlayınca telaşlanıyorum, yüzüm kızarıyor, süveterimin içine girip kaybolmak istiyorum ama nafile. Gözümü kapatıp, kalp ritmimi Yaşar abinin şarkılarına endekslediğim anda tekrar gözümü açtığımda kırmızı kurdelalı kızın gülümseyen bir yüz ifadesiyle bana doğru yürüdüğünü görüyorum. Futbol maçı başlamak üzere...

"Sevgili futbolseverler, İnönü stadını bilenler için söylüyorum, Beşiktaş yapılan para atışı sonucunda ilk yarıda denize bakan kaleyi değil diğerini alacak. Kaptan Tayfur topun başında, maç az sonra başlayacak..."

Bir kez daha gözlerimi kapatıp açıyorum, hayalin çeşmesinde dudaklarım musluğa dayalı gibi ama görüyorum ki bu sefer gerçek ve kırmızı kurdelalı kız hala bana doğru yürüyor. Normalde üç saniyede bitecek adımlar, saatler gibi sürüyor. Kalbim yerinden fılrayacak gibi. Ben şimdi ne diyeceğim? Nasıl durmalıyım? Elimi cebime atsam, göğüs hizasında kollarımı birleştirsem, yok yok arkada mı birleştirsem?

Bütün bu hengamenin orta yerinde kiraz dudaklı, saçları çilek kokulu, kestane gözlü, kırmızı kurdelalı kızın sesini duyuyorum ilk defa. Yüzüme bakıp gülümserken rahatça yöneltiyor sorusunu:

-Sen de mi lojmanlarda oturuyorsun?

Lojmanlar dediği yer şehrin batı tarafı. Yürüsen on ,on beş dakikada gidersin. Aylardır sapık gibi kızın peşindeyim zaten, evinin kapı numarasını bile biliyorum. Benim ev tam ters istikamette olmasına karşın kızın mahallesini kendi evimin sokağından daha iyi tanır hale gelmişim. Ne diyeyim ki ben şimdi?

-Evet, o taraflarda oturuyorum.
-Beraber yürüyelim mi?
-Elbette

"Münch topun gerisinde. Ceza sahasına bakıyor, köşe vuruşunu kullandı arka direkte Nouma, harika bir kafa vuruşu! Son anda Sergi çizgiden çıkarıyor top ceza sahası yayına açıldı, Nihat gelişine vurdu ve az farkla top dışarı çıkıyor. Mükemmel başladık, haydi Beşiktaş aynen devam...!"

Ve beraber yürümeye başlıyoruz. Haftanın dört günü servisle evine giden, sadece cumaları evi okula yakın olan teyzesine gittiği için tabanvay kullanan bu hanım kızımız hafif yağmurlu bir Aralık ikindisinde benimle yürümeyi seçiyor. Yaşar abi fonda çınlatıyor sesini:

"birgün çok yükseğe çıktı jonathan
bulutlara değdi kanadı
ve kendini denize bıraktı
ve kendini bıraktı..."

Yürüdükçe arabaların içinden, kaldırımların köşesinden, avuçlarımın çizgilerinden geçiyorum. Ayaklarım gidiyor bir yerlere ama gönlüm, zihnim nerelerde belli değil. Yolda yürürken o konuşuyor, ben daha çok suskunum. Annesinden, iki yaş büyük ablasından, babasının işinden, teyzesinin kızından bahsediyor. Sanki on yıldır tanışıyoruz, son dört yılını da flörtle geçirmişiz gibi öyle rahat ki. Bir ara ayağı sendeler gibi oluyor önündeki su birikintisine basmamak için, kolundan tutuyorum ve çekiyorum taze masumiyet kokusunu içime...

"Tayfur orta sahada aldı topu, sağ kanattan Nihat kaçıyor önüne attı. Nihat çalım atayım derken topu fazla açıyor derken tekrar top önünde. Nihat kafasını kaldırdı ceza sahasına baktı ortayı yaptı Ahmet Dursun ön direkte vurdu ve gol! Beşiktaş dünya devi karşısında 1-0 öne geçiyor!"

Yürüdükçe yollar daha da uzuyor sanki. Suskunluğum gittikçe heyecanımı belli etmeye başlıyor. Keşke böyle zamanlarda bir fon müziği olsa, arkadan verebilse insan. Sessizliğin o güdük duruşunu bir nebze olsa kapatabilse. İşte o ölüm sessizliğinin verdiği hasardan mıdır nedir tak diye soruyorum:

-Erkek arkadaşın var mı?

Gülümsüyor. Halbuki istese çok rahat beni tersleyebilir, kıvrandırabilir. Bir kadının kendisini en güçlü hissedeceği anlardan birinin baş kahramanı olduğunun farkında değil. 16 yaşında gencecik bir kızın masumiyeti var onda. Belki yıllar sonra aklına düştüğünde bu hatıra, hınzırca gülümseyecek. Tipik kadın ruhuyla neden biraz olsun çocuğu süründürmedim diye iç geçirecek, kimbilir...

-Hayır yok...

"İbrahim...solundan attı sağından geçti. Bravo İbrahim! İbrahim gidiyor, ortada Ahmet, arkadan Nouma da geldi. Nouma'ta attı pasını, Nouma Ahmet'i gördü. Haydi Ahmet, ikinci gole gidiyor Beşiktaş! Vuruyooor ve goooool! Ahmet Dursun golün adı! İbrahim hazırladı, Ahmet attı! Bugün ne kadar haykırsak az, Beşiktaş dünya devini adeta parçalıyor!"

Kısa bir süre sonra lojmanların önüne geliyoruz. Evimi soruyor, merak etme yakınlarda diyorum. Tam gitmek üzereyken, tokalaşacakken dayanamıyorum. Karşı sokakta, DSİ evlerinin önünde bir çardak var aklıma o geliyor. Sakin, gözlerden uzak bir yer. Biraz daha oturmayı, konuşmayı teklif ediyorum ümitsizce. Önce saatine bakıyor, sonra tokalı pabucunun ucunu toprağın içinde döndüre döndüre düşünmeye başlıyor. Başka zaman diyor önce. Omuzlarım tam düşerken, kabullenmek üzereyken kendi kendisine karşı çıkıyor, tamam diyor yürü gidelim...

"İbrahim sol kanatta, önündeki Münch'ü gördü. Münch topu düzeltti, içeride sadece Nouma var. Ortaladı, Nouma vurdu direkten döndü! Direkten döndü hakem devam ettiriyor! Hayır gol olması lazım, içerden geldi çünkü. Hakem yardımcı hakeme bakıyor evet! Verdi golü verdi! Beşiktaş skoru 3-0 yapıyor! Bu bir rüya olmalı, yok böyle bir futbol. Beşiktaş dünya devini ezdi geçti!"

Çardak ıslanmış, imdadıma fizik kitabım yetişiyor. İçindekiler kısmıyla oturma kısmını siliyor vektörler konu başlığı ile taban oluşturuyoruz. Mutluyuz, huzurluyuz. Elini tutmuyorum, yanağını okşamıyorum. Sadece göz göze gelip gülümsüyoruz. O yine genç kızlık çağında her kızın yaşadığı şeylerden bahsediyor. Ben sigara yakıyorum müsaade alıp, ara sıra etrafı kolaçan ediyorum. Yaklaşık yarım saatlik bir muhabbetten sonra kalkıyoruz. Tekrar lojmanların önüne geliyoruz. Hakem son düdüğü çalmak üzere. Tam vedalaşmışken, arkasını dönüp gidecekken dayanamayıp soruyorum:

-Bir daha ne zaman seni görürüm?
-Haftaya Ankara'ya taşınıyoruz, zor görüşürüz...

"4-1'lik Milan yenilgisinden sonra İstanbul'da dünya devi Barcelona'yı muhteşem bir futbol ve üç golle yenen Beşiktaş için rüya kısa sürdü. Ertesi hafta İngiltere'de Leeds United karşısında 6 gol birden yiyen kartallar, kendi sahalarında Leeds karşısında golsüz beraberlikle yetinmek zorunda kaldılar. Bir sonraki hafta yine İstanbul'da oynanan maçta Milan'a 2-0 mağlup olan Beşiktaş, son maçta da Barcelona'ya 5-0 mağlup olarak 4 puanla grubu son sırada tamamladı. İstanbul'da alınan Barcelona galibiyeti tatlı bir hatıra olarak kaldı..."

Orada öylece kalakaldım. Aylarca uzaktan takip ettiğim, ancak rüyalarımda elini tutabildiğim, deliler gibi aşık olduğum kırmızı kurdelalı, saçları çilek kokulu kız tam da bana rüya gibi bir gün yaşatmışken, içimi ısıtmışken koyup gidiyordu. Halbuki daha yeni başlamıştık, Avrupa'yı fethedecek finallere gidecektik. Bir dünya devi daha İnönü çimlerine gömülürken geleceğe umutla bakacaktık. Hayal oldu geçti şarkılar, goller ofsayta dönüştü, geride yine ben ve Yaşar Kurt'un buğulu sesi kaldı:

"sarıl bana ruhum
ne olur sar beni.
çığlıklar geçti üstümden
bulutlar geçti.
ve o gençlik günlerimizde
sen ve biz.
seni öldün sandım ruhum,
biliyor musun ?

sensiz yaşamaya alıştırdılar galiba.
özledim ruhumu..."

9 Yorum:

cyrosbjk dedi ki...

vay be çok güzel bir yazı olmuş tebrikler. ama nedense bana bir kadir inanır-müjde ar filmini hatırlattı. tabi onun sonu mutlu bitmişti, malesef ki fb'li hasan o yeni havalı kramponlarıyla golü atmıştı :))

outlaw dedi ki...

yaşar kurt'u düşünüyordum ben de son günlerde... eski aşkları da düşünmemek mümkün değil zaten...
üç düzlemi (beşiktaş, yaşar kurt ve aşk hikayen) çok güzel birleştirmişsin...

Ahmet Canseven dedi ki...

Demek O anda Pascal tokadını Mills'e hepimiz için atıyor.

Sonrasında 4 maç ceza alacakken, Zaten onu köşeye sıkıştırmak isteyen kiralık kalemler uçlarını bıçakla sivriltmişken, yenilen gollerin acısını,her golden sonra Shorunmu'nun yüzündeki gülümseyişi (ki yapı itibariyle)Mills'in suratında patlatıyor. Kırmızı kurdelalı kızın gidişine okul bahçesinde, sigaradan derin bir nefes çekerek eşlik etmek gibi. Varsın ibne müdür yardımcısı yakalayıp disipline versin.

Ertesi gün okul servisinde, Ben ceketin içine iyice gömülmüşken, onlar Shorunmu'nun gülümsemesinden bahsedip üzerime üzerime gelirken, sivilce surat Emreye attığım tokat gibi.

thug love dedi ki...

bok var ankara'da çünkü.

helldoradotcom dedi ki...

guzel olmus bu yazi..4-2-3-1'lerden kafayi biraz kaldirmak iyi olmus.. O Barca zaferi gunu lunaparktan yukari yururkenki heyecanimi halen hatirlarim.. Ayaklarim k.cima vuruyordu, hem de yokus yukari!

carlito dedi ki...

gerçekten çok güzel bir yazı, eline sağlık..
bu hikayenin benimkinden farkı; mutluluk, Beşiktaş'ın başarısıyla paralel gitmiş.. bense 2002-2003 yıllarında karşılıksız aşkın acısıyla kavrulurken Beşiktaş fırtına gibi esiyor, acımı dindiriyor, adeta yangına su püskürtüyordu :)

oneblood dedi ki...

ulan bu ankara hep mi ayrılık şehri olacak...

kuduz dedi ki...

Bu maçta, ikinci golün sevinciyle alt tribüne düşüp bacağımı çatlatmıştım. O acıya ve şişkinliğe rağmen maç bitene kadar çıkmadım. Maçtan çıktıktan sonra bunu kutlamamak olmazdı sabaha kadar Beşiktaş'taki öğrenci evimizde içmeye devam etmiştik. Ertesi sabaha şiş ve mosmor bir bacak ile uyanmış olsamda Barcelona'yı yenmiş olmanın verdiği gurur vardı içimde...

K.Caba dedi ki...

muhteşem bir yazı olmuş, leeds united'dan 6 gol yedikten sonra shorunmu'nun yüzünde oluşan tebessümle okudum.

Yorum Gönder

Ara