.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
17 Nisan 2010 Cumartesi

Umutlar Zulada

Benim için en dramatik en mazoşist sezondu... Bir önceki sezonda Nevio Scala'nın sezon öncesi yakalattığı yüksek formun ceremesini çeken bizler Beşiktaş'ı o sezon Avrupa kupalarında izleyemeyecektik. Belki lige daha iyi konsantre oluruz diye kendimize avuturken, sezona da berbat bir giriş yapmış, Trabzonspor'a ve İstanbulspor'a İnönü'de kaybetmiş; Bursa ve Samsun'la da deplasmanlarda berabere kalmıştık. İstanbul mağlubiyetinde sonra Daum 4-4-2'ye dönmüş ve futbol anlamında Rasim Kara'dan bu yana en keyif aldığım dönem başlamıştı.

İnönü'de Galatasaray'a karşı 2-0 öndeyken ve yaldır yaldır saldırırken Ronaldo'nun 30 cm'den auta attığı top bizi üzse ve galibiyete engellese de umutları yeşerdiği andı. Denizli'de göz göre göre kaybedip de kurtaramadığınız, avuçlarınızdan kayıp düşen evladın hikayesine benzer bir hikaye başladı önce. Fevzi Tuncay, auta çıkmakta olan topu kalesine düşürdü, sonrasında Mansız beraberliği yakaladı ve kendi forması altına giydiği formasını gösterdi Fevzi'nin... Hatta entellektüel golcü, doktoralı Arild Stavrum golünü atıp 3-2 öne geçirdi ama Fevzi son dakikada bir geri pasını rakibe attı ve maç beraber bitti. Sonraki haftada, İnönü'de Rize'ye karşı oynarken havadan bir top pamuk kıvamında ellerine doğru gelen topu içeri düşürdü Fevzi, neyse ki bu kez Stavrum sağlamcı davrandı ve 2 tane attı. Deplasmandaki Antalyaspor maçına kalede Myhre başlamış ve 3. dakikada ilk golünü yemiş; ancak maçı gerçekten harika bir oyunla 4-1 almış; sonraki hafta ise Nihat Kahveci'nin son maçında Malatya'yı Mansız'ın hat-trick'iyle devirmiştik. Sırada Kadıköy deplasmanı vardı, bir şekilde tutunabildiğimiz ligde ya kalacaktık ya da devre olmadan havluyu atacaktık.

Bafra'daki son senemdeydim. ÖSS stresi kafamı çatlatıyor, çok şey yapmak isterken hiçbir şey yapamıyordum. Her şeyi boşverdiğimde bile tutunduğum tek gerçeğe tutunmuştum yine. Maçları, dev ekranın olduğu, oldukça büyük bir salonda izliyorduk. Mantıksızdı ama, salonda maçı izlerken deliler gibi tezahurat yapıyorduk. Kalabalık oluşumuz ve en çok da çıkan sesin gürlüğünden ötürü kimse sesini çıkartamıyordu bize karşı. Şehirde sayıca azınlıkta olsak da, en fırlama tayfanın biz oluşu tüm şehri siyah beyaz ediyordu. 7'deki maç için benim evin önünde 2'de buluşuyor, 5 metreye 3 metrelik Bafra için devasa denebilecek büyüklükte bir bayrakla atılan şehir turundan sonra salona gidiyorduk. Ancak çoğu kez biz geldiğimizde salon henüz açılmamış oluyordu. Mekan sahibiyle beraber kapıyı açtıktan sonra üstümde ne varsa en öndeki sıralara serpiştirip kapatıyordum oraları. Tribündekiler bağırmaya başlamadan biz başlıyorduk. Galiz birkaç küfür haricinde pek sansüre de girmiyorduk. En kötü an, golü yediğimiz an oluyordu. Tamamiyle siyah beyaz sandığımız salonun 4'te 3'ünün rengarenk olduğunu sadece golleri yedikten sonra anlıyorduk.

Olmak ya da olmamak için çıktığımız bu maç, biraz da 1 sene önceki Kadıköy deplasmanın rövanşıydı benim için. İnsan irisi Samuel Johnson'ın tekmesiyle esas adamım Ahmet Dursun'un tozluğunu paramparça etmesine karşın sarı kartla kurtardığı, bu kartın hemen ardından hakeme itiraz eden Ahmet Dursun'un, 2 ayrı alkış için 2 sarı kartla oyundan atıldığı maçta; Yusuf Şimşek'in son anda gelen golünden sonra bana geçirdik hareketi çeken, sonrasında benim kendisine- çok afedersiniz- geçirdiğim çocuğu arıyordu gözlerim. Fenerbahçe mutlak favoriydi, lige bizden daha iyi girmişlerdi ve Boca Juniors'a ait olan 25 maç kendi sahasında üstüste kazanma rekorunu egale etme peşindelerdi, 24'e kadar sayabilmişlerdi. Ancak o sezon maçları hep kişisel gayretlerle tek farkla kazanabiliyorlardı. Bir de Nihat'ın maçtan hemen önce Sociedad'a transfer olmasıyla sağ kanat "the son of wind" Sertan Eser'e kalmasıyla umutlar daha da azalmıştı.

Uyuz uyuz yağan yağmurla birlikte Fenerbahçe seyircisinin attığı konfetiler tüm sahayı kaplamıştı, yeşil zemin çöplük gibi gözükmekteydi. Fazlaca bir gerginlik vardı sahada. Her 2'li mücadele kırmızı karta gebeydi. Fenerbahçe'nin attığı bir şutta top yarım metre mesafedeki Ali Eren'in açıkta olan eline çarpmıştı. Penaltı itirazlarıyla gerilen oyunda Zoran Mirkoviç kayarak yaptığı müdahelede o sezon 20, sonraki sezonlarda sırasıyla 67,11 forma numaralarıyla oynamış adını hatırlamadığım bir futbolcuya tekme atmış, karşılığında da o futbolcu Mirkoviç'i ittirmiş, ancak hakem 2 hareketin cezası için tek bir karar vererek 2'sini de oyundan atmıştır. Devre bitene kadar da gerginlik bitmemişti.

2. devrenin hemen başında Abdullah Ercan'ın frikikten yaptığı ortaya Ümit Özat ıska geçiyor, bana oynadığı hiçbir maçta 1 saniye bile güven vermemiş olan Thomas Myhre golü yeme konusunda tereddüt etmiyordu. İşin ilginci gole, Abullah'tan çok Ümit Özat seviniyor, sevinirken de kafasını gösteriyordu... Şu anda; sahada top tutabilecek tek kişinin Zübeyir Baya olduğu bir takımın 1-0'dan Kadıköy'de maçı çevirebilmesinin zorluğunu düşündükçe daha bir seviyorum #5'i. Sağ kanattan kazanılan frikiği, yine çok enteresandır ki Ali Eren ortalamış ve Ronaldo golünü atmıştı. Rüştü'nün sağ kolu yine havadaydı, ondan başka itiraz eden kimsenin olmaması ve Ronaldo'nun geriden fırladığını görmem içimi rahatlatmıştı. Ancak tekrarını izlediğimde, ortaya Tayfur'un da kafasını soktuğunu ve Ronaldo'nun ofsayta düştüğünü görüyordum. Bu gol, hakem hatasıyla atmış olduğumuz, buna karşın sevindiğim, Ahmet Dursun'un 2002-2003'teki Kocaeli'ye 2. haftada 90+5'te attığı golle beraber sevindiğim 2 golden biriydi.

Beraberlik yeter sonuçtu benim için... Baya'nın 10 numara olarak oynadığı takımda korneri de elbette the son of wind atıyor, Beşiktaş kariyerindeki 94-95'te Trabzon'da attığı gollerden sonraki olumlu ender hareketlerinden birini yaparak Ronaldo'nun golüne asisti gerçekleştiriyordu. Maçın bitmesine 15 dakika vardı, ancak Fenerbahçe'nin golü atabilme ihtimali sıfıra yakınsamaktaydı. Tehlike dahi yaşamadan maç bitti.

Bu maç, 2007-08'deki maça kadar Kadıköy'de olan 6 maçlık yenilmezliğimizin ilk halkasıydı. Ünvanı kaybettiğimiz maçta, son dakikada Higuain golü atıp Delgado'yla beraber korner bayrağının yakınında sevinirken, Fenerbahçeliler'in gözündeki "bunları asla yenemeyeceğiz" bakışını asla unutamayacağım. Meğer Bobo, kafa topu mücadelesinde Gökhan Gönül'ün ensesine üflemişmiş...

Boca'nın rekorunu yakalama şansından ettiğimiz Fenerbahçe'den sonra, neredeyse tam 1 sene sonra bu kez rekoru egale eden Galatasaray'ı da yenerek, tek gerçek rekorun 48 maçlık yenilmemezlik olduğunu ele güne aşikar ediyorduk.

Sevinçleri, hüzünleri ben bir tek Beşiktaş'tan yaşamaya alıştım. Öyle ki, tüm ruhumu ele geçiren bu duygu yüzünden üniversite yıllarımın başına kadar bir türlü ket vuramadığım sonsuz hırsım bile kırpıldı küçüldü. Yarınki maç da benim için primer hedef Beşiktaş'la bir olmak. Suyun karşı yanındaki camia kendilerini öyle önemsemekte ki neredeyse varoluş nedenimizi kendileri olarak görmekteler. Biraz eksiklerden biraz mevcut ruh halimden ötürü, dertlerimi zincir yapıp umutlarımı zulaya attım. Senin için dertlerden yaptığım zincire bir halka daha eklerim n'olmuş... Ama sen yarın kazan ki, patlatayım zuladaki umutları, yenilerini de 4 hafta sonrası için kurmaya başlayayım.

10 Yorum:

Jokond dedi ki...

Her zamanki gibi çok güzel bir yazı

dominic molise dedi ki...

once bi kontrol ettim jessie mi diye.
degilmis. kesin guzeldir dedim, guzeldi elbette.
eksibesiktas'in posta yorum yapmamasi yaziyi daha da guzel kiliyor.

kadikoy'de olmak isterdim yarin bir besiktas'li olarak. 4-3 yendigimiz ''iki ekmek bir sut'' macini cok net hatirlarim. 3-3'te heyecandan maci izleyemeyip odanin icinde fink atiyordum. kahveden inanilmaz bagirislar geldi, dedim sictik. burasi kadikoy'se ve bu kadar insan seviniyorsa fener cakti bir tane. bilemezdim mucizenin gerceklesebilecegini.

besiktas'in bu sefer mucizeler yaratmasina gerek yok; sadece futbolda orta sahanin da var oldugunu hatirlasa yeter. doldur bosalt taktiginde kovadaki delik cok buyuk oldugundan bi boka yaramiyor. bobo'ya hakan sukur muamelesi yapmak onu etkisiz kiliyor. kaldi ki karsisinda cengaver gibi lugano varken topun yerden 1 metre havalanmasina bile izin vermemeli.

feneri del gado.

Gökhan dedi ki...

abimin askere gittiği gün oynanmıştı o maç ve belki de barcelona maçı ile birlikte en çok sevindiğim maçlar kategorisindeki en eski maçlardan biriydi.

yarın için de içimde anlamsız bir rahatlık var, sanki sezon başından beri çatır çatır top oynayıp herkesi yeniyormuşcasına rahatça bekliyorum maçı.nasıl olacak kim gol atacak bilmiyorum ama kazanacağımıza inanıyorum.

umut dedi ki...

....Fenerbahçeliler'in gözündeki "bunları asla yenemeyeceğiz" bakışını asla unutamayacağım....


ben de. o maçı taksim de arkadaşlarla izlemiştik.fb-bjk karışık bi mekandı.gole sevindik,3 dk sonra ancak anlayabildik gol olmadığını, ama etrafımızda hiç fenerli kalmamıştı.maç bittikten sonra hepsi susup birbirlerine baktılar.sevinen kimse yoktu.

alper dedi ki...

o günü her hatırladığımda olduğu gibi bu yazıyı okurkende gözlerim doldu.başka bir şey bu ya.adını koyamadığım bazen kendime ulan bir takım için ağlanırmı be dediğim bişey.benim için özel olan 3 fener maçından ikincisidir.birincisi sergenin 90 da frikite 90 attığı gol ki o frikikte sergen topa vurmadan önce tüm fenerliler dağılmıştı kahveden kesin gol diye.ikinci maç bu.ücüncü maç ise 3-4 lük kadıköy maçı.yarın için ise yukarıda bir arkadaşın yazdığı gibi bu maç öncesi sebebi bilinmeyen bir rahatlık içindeyim.sezonun en iyi topunu oynayıp ulan bu takım nasıl şampiyon olamaz dedirteceğiz gibime geliyor.yenik duruma düşüp galibiyete çevireceğimiz bir maç geçiyor içimden.

shelbyl dedi ki...

Higuain'in attigi o gol verilseydi simdi takimimizda olurdu Higuain. Ben o adamda bir isik gormustum de, gordugumle de kaldim.

Jessie dedi ki...

Molise rahat ol threepoint bu blogdaki uc karakterimden sadece biri.

dominic molise dedi ki...

eger oyleyse tebrikler jessie, guzel yazi.
kendine yakisan karakteri bulman dilegiyle.

zengin dedi ki...

@shelbyl
bugun higuain salladi river'a bir tane,hos yenildiler, 2-1.

ercan dedi ki...

Aralık 2001 ... Asker öğretmenlik nedeniyle Sivas'ın ücra bir köyündeyim. Uydu anteni yok. Yarım yamalak bir çatı anteni ile 6-7 kanal anca seyrediliyor.

Maçı takip edebileceğim yollardan tvyi ve radyoyu -onda da sadece 2 kanal çekiyor- kapatıyorum. He bir de telefona gelen gol mesajları var. Onun da önlemini alıp telefonu kapatıyorum. Işıkları da kapatıp kanepede yatmaya başlıyorum. Sadece sobadan çıkan alevin ışığıyla uyumaya çalışıyorum.

Saat 9'a 3-5 dk. kala "artık maç bitmiştir" diye telefonu açıyorum. Telefonu açmamla beraber - o zamanların hızlı gslisi, bugünün basket taıkımına bile kombine alacak kadar sağlam BJKlisi- can arkadaşımın araması geliyor :) Meğer 2-1 olduğundan beri arayıp duruyormuş :D

- Ne yapıyorsun?
- Uyuyorum.
- Maç?
- Dayanamadım, dinlemedim. Haberim yok. Bitti mi?
- Hayır.
- Sakın söyleme ?
- 2-1 ...
- Onlar mı? Dakika kaç?
- Yok be olm BJK önde.
- Sallama olm !!!

Telefonu tvye dayıyor ve maçın son anlarını bana dinletiyor :D

Bitince derin bir "ohhhh beeee !!!"

Hemen tvye koş ve keyifle yorumları dinle.

Bu da böyle bir anımdı işte :)

Yorum Gönder

Ara