.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
25 Ocak 2011 Salı

Kazandıkça Var Olmak

Borges blog'unda St. Pauli tribünlerinin eylemini, ve de eylemin sonuçlarını yazdı geçenlerde. Hikaye özetle şu: St. Pauli yönetimi, stada localar yapıyor, localara striptizci kızlar koyuyor, sponsorlar kulüpten önce gelmeye başlıyor vs. Taraftarlar tepki koyuyor, yönetim "sosyal romantikler" diye dışlıyor bunları. Ve sonra Freiburg maçında bütün tribün yadsınamaz bir tepki koyuyor ortaya, takımlarını yalnız bırakıyorlar, takımları puan kaybediyor. Sonra mı? Yönetim "hakkınız var abiler" deyip uzlaşma yoluna gidiyor, taraftarın istediği oluyor.

Bu hikayede, ülkemizde rastlayamayacağımız birçok öğe var. Bir hikaye, tek başına bizim resmimizi çok güzel çekiyor. En basitinden, orada kulübün esas sahibi taraftar iken, burada kongre üyeleri oluyor.

Hatırlar mısınız, Demirören seçildikten sonra Ekşi Beşiktaş olarak bir protesto düzenlemeye çalışmıştık. Protestonun gerekliliği, sebebi, amacı vs. her şey tartışılır/tartışıldı, ben burada o gün %100 haklı olduğumuzu da iddia etmeyeceğim, onu savunmayacağım. Lakin bir adet argüman vardı ki unutamıyorum: "Bu önemli zamanda takıma sırt çeviremeyiz."Yani diğer bir deyişle, "takım maçı kaybetmemeli, ne olursa olsun yalnız bırakmamalıyız, maçı kaybedersek sorumlusu biz oluruz."


Türkiye'de büyük kulüp olmanın bedeli budur: Esas motivasyonunuz değerler, hüviyet vs. değil kazanmaktır. Ve işte bu yüzden Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray vs. taraftarı büyük çaplı protesto yapamaz. Çünkü bizim nihai ortak kimliğimiz politik ya da yerel değil, amaçsal. O da "daha başarılı" olmak.


O gün biz takımı destekledik, ama takım gene de şampiyon olamadı. Peki o gün yapmadığımız protesto bize fayda olarak mı döndü, zarar olarak mı? Bugün biz onun fayda olduğunu düşünmekteyiz zira artık Beşiktaş futbol takımının kadrosu müthiş, akıllı transfer hamleleri yapıldı vs. Yani "kazanmaya daha yakınız". Demirören'in güven endeksi 1 sene öncesine kıyasla oldukça yukarılarda neticede. Yukarıdaki resim, 2 sene daha böyle geçsin, "Neydi ya sahi o maç?" diye hatırlanmaya çalışılacak. Zaten artık kendisini "oldu bir tatsızlık" derecesine indirgedik.

İlla Beşiktaş özelinde gitmeye de gerek yok. Geçen hafta Galatasaray tribünleri kaynıyordu, peki ya bugünkü maçta ne oldu? Geçen haftaki rezaletten sonra tribünlerin duruşu nasıldı? Maçtan sonra sosyal medyada konuşulanlar neler? Yekta ve Stancu transferleri, Polat'ın söylemlerinin üstünü örttü mü şimdi?

Genele vuralım: "Sporda Şiddet Yasası" diye bir olgu var, neredeyse tek amacı taraftarı fişlemek ve bir iki günah keçisi bulmak olan ve de hiçbir yenilik getirmeyen. Bu kolektif taraftar kimliğimizin gündemine girebiliyor mu? Bu yasaya gösterilmesi gereken tepkilerin ne kadarını gördük tribünde?

Altını çizeyim: Burada "doğru olan bu, yanlış olan bu" gibi bir değer yargısı bildirmiyorum, sadece durumu anlatmaya çalışıyorum. Eğer Türkiye'de St. Pauli ve Manchester United taraftarlarının yaptığı gibi ligdeki sıradan, kazanılan kupalardan bağımsız tepki ortaya konulamıyorsa, bunun sebebi taraftarı bir araya getirenin nihayetinde "ötekini geçme arzusu" olmasıdır. Ortak kimliğimiz bu. Beşiktaş'ın transferine Beşiktaş taraftarının olumlu yorumundan çok Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarının olumsuz yorum yapmasının sebebi de bu. Ortak kimliğin bu olduğu yerde de, değer yargıları o doğrultuda şekillenecek doğal olarak.

Bu da bir yoldur neticede, doğrusu yanlışı yok bu işin. Ama yolumuzun bu olduğunun farkında olduğumuzu düşünmüyorum ben. "Tepkisellik" illüzyonu altında hiçbir şey yapmamak en kötü senaryo.

Ilık suya konan kurbağa hikayesini biliyoruz hepimiz.

7 Yorum:

Gürcan Ulusoy dedi ki...

galatasaray protestosu olmayacağını adım gibi biliyordum. hatta cumartesi öğlen ntvspor'daki programdan önce bağış erten'lere de söyledim.

internetten organize olan tribün protestosu mümkün değil.

neticede 1000 kişi x yerde buluşup organize olamayacağına göre, tribün abileri destek vermeyeceğine göre o iş yatıyor ve yatmaya da mahkum.

bir organizasyon biçimi geliştirmek gerek ama nasıl olur bilemiyorum.

RuFF dedi ki...

Bu tarz bir protestonun olabilmesi için insanların " birilerinin adamı " olmaması gerekiyor.
Hür düşünen, kimseye bağlı olmayan,nasıl bir ortamda yetişirse yetişsin kendini geliştirebilmiş ve kalıpların dışında davranabilen bir toplumun oluşması gerekiyor.

Ne zamanki benzine 2 kere zam yapıldığında toplumca tepkisini gösterebilen, hür düşünen ve hakkını savunabilen bir toplum olabilirsek ancak o zaman bu tarz bir protestoyu bekleyebiliriz tribünlerden

alper dedi ki...

beğensek de beğenmesek de tribün abileri diye bir kavram var.
tribünün sahibi de o "abi"ler.
cevap bence şu sorularda:
tribün abileri nasıl ortaya çıkar? ellerinden kim tutar? ve sonunda bu abilere kim nasıl sahip olur?

Antidoto dedi ki...

Agacım ellerine sağlık be, süper yazı olmuş...

Yaz Helvası dedi ki...

Sanıyorum bu noktada tribünün kimler tarafından organize edildiği sorusu önem taşıyor. St. Pauli'de bu eylemi yapanlar Südkurve taraftar grubu. Tribün şovlarının hepsi onlar tarafından organize ediliyor ve maç girişinde güney tribüne giren her taraftara A4 boyutunda bir bildiri veriyorlar. Bana Pauli - Wolfsburg maçında verilen bildirinin sonunda "Tek terörist devlettir (Der einzige Terrorist ist der Staat)" başlıklı bir bölüm var mesela. Aynı bildiride Doğu Avrupa'daki anti-faşist tribün gruplarıyla dayanışma için verilecek partiyle ilgili bir bölüm de yer alıyor.

Ben Beşiktaş tribünlerinin politik içerikli pankartlar açtıkları maçlarda dahi, maça giden çoğu insanın durumun farkında olmadığını düşünüyorum. Tribüne düşünsel olarak hakim değilseniz de abiler, çeteler vasıtasıyla kendinizi meşru kılarsınız. "Başkanın adamları" baskın çıkınca da mecburen susarsınız. Pauli başkanının adam ayarlayıp güney tribününe sokması ve striptizcilere karşı olanları dövdürmesi ise kulağa saçma geliyor. Güney tribünde kapalıdan daha fazla taraftar grubu üyesi olduğu için değil; ama üye olsun olmasın tribüne gelen herkesin benzer hayat görüşleri var ve eylem bu şekilde meşru hale geliyor.

Bir de o Freiburg maçında tribünde olmak vardı tabi o zaman daha çok şey gözleme şansım olurdu; ama adamlar her maç kapalı gişe olduğundan bilet bulmak imkansıza yakın maalesef.

Yaz Helvası dedi ki...

Haddimi aşarak yorum bölümünü işgal ettim belki; ama yazının başlığının aklıma getirdiği bir noktanın daha üzerinde durmak istiyorum. St. Pauli uç örneğini bir kenara bırakalım ve sadece "kazanan takım" kısmına odaklanalım. Biz kazanınca ne kadar var olabiliyoruz? Yani kazandığımız zaman neyin varlığını ispat ediyoruz?

2009'da şampiyonluk kutlamaları sırasında Ankara'daydım, sanıyorum dört tezahüratın üçünde rakiplere küfür ediliyordu, yani kazanırken de kendi varlığımızı ispatlamaktan ziyade rakipleri altımıza almış olmamıza seviniyorduk sanki. (arada da "sen benim her gece efkarım" diye arabeske bağlıyorduk tabi o da ayrı bir tartışma konusu)

Bu paranoyak durum bana 11 sene eğitim alıp, bu toprağın üzerinde yaşayanların kültürleri ve bu kültür üzerinden ürettikleri ile Türkiye'yi tanımlayamayan; ama iş düşmanlarımızı saymaya gelince Yunanistan'dan çıkıp ABD'ye kadar uzanan bütün dış mihrakları sayıp döken zihniyeti hatırlatıyor. Neye karşı savaştığımızı değil de ne olmak istediğimizi düşündüğümüz gün kazanan kimliğinde de doğru noktalar bulabileceğimize inanıyorum. Bugün için ise ortada doğruyu bulmak için herhangi bir niyet göremiyorum.

shelbyl dedi ki...

Bu tribun abileri konusu ilginc mesela.

Gecenlerde de sormustum, bir iki teskin edici yanit gelmisti gerci: Besiktas tribununun bugunku kimligi, Alen'in Ermeni ve sosyal demokrat kimligi ile ne kadar alakalidir? Alen sonrasi donemde Besiktas tribununun gidecegi yon ne olabilir?

Bu sorunun yanitini simdiden bilmek imkansiz tabii de, abinin hukmunun mutlak oldugu yerde dusunulmesi gereken bir konu bu.

Yaz Helvasi da guzel ayrintilandirmis konuyu.

Yorum Gönder

Ara