7 Nisan 2010 Çarşamba
6 Nisan 2010 Salı
Adalet

Kayserispor maçında Fenerbahçe tribününde kavga çıkmadı mı?
Fotoğraflara bakıyorum.
Kadın çocuk, yerde yatanlar... Bayılanlar...
Kadın çocuk, yerde yatanlar... Bayılanlar...
Kavga edenler kimdir, nedir bilmem. Beni ilgilendirmez. Ben orada oturup maç izliyorsam kulübün himayesi altındayım. Kulüp te o fotoğraftaki çocuğu karga tulumba koruyamaz. Yöntemi o olamaz.
Galatasaray maçında bir kişi tribünden atıldı diye "ağır yaptırım uygulanmalı" diyen Fenerbahçeliler şimdi neden sahamız kapanmalı demiyor?
E hani adalet arıyorduk?
Aramıyor muyuz?
Aramıyor muyuz?
Rıdvan Dilmen
Kendisini dinlememek imkansız gibi... Boşuna değil elbette, yıllarını bu ülkede futbola vermiş, bu ülkenin futbol adına en tepelerine çıkmış; sahada kaldığı süreyle değilse de yarattığı etkiyle döneminin "en yetenekli" futbolcusu addedilmiş bir insan Rıdvan Dilmen... Kendisiyle aynı ortamda bulunduğunuzda da etkilenmemeniz imkansız, nitekim bu görmüş geçirmişliğiyle sizi hakikatten dolu dolu muhabbetlere çekiveriyor... Beşiktaş tarafında kendisine benzetilebilecek tek şahsiyet olan Sergen Yalçın'ın beyin/ayak bağlantısı Rıdvan'dan daha üstün olsa da beyin/ağız bağlantısında ondan aşağı kaldığını söylesek yanılmayız...
İşte bu bahsettiğimiz durum televizyonda acaip reyting yaratabiliyor, doğaldır da... Onu dinlerken kızdığınız zamanlarda bile kafanızda iki-üç satır arka planda kalmış fikir yaratabiliyor Rıdvan Dilmen... Hatta daha ötesini konuşalım; Türkiye'de Erman Toroğlu dönemini bitiren şahıs da ta kendisidir... Kahvelerde maç bittiği anda Rıdvan Dilmen'e geçiş yapıldığına şahit olmamız bunun emaresi değildir de nedir?
Açıkçası ben Fenerbahçe kaybettiğinde izlemeyi seviyorum onu... Deliriyor, kızarıyor, Güntekin Onay'a olur olmaz kızıyor... Bunun yaşattığı keyif benim için tarif edilemez açıkçası... Ancak iş Galatasaray'a ve Beşiktaş'ın kayıplarına geldiğinde bir başkalaşım geçiriyor... "Beşiktaş zaten şunu yapmazsa olmaz" ve "B planı yok, bu nasıl kadro" hikayeleri alıyor da yürüyor... Kaldı ki açıkçası bugün benim kadar sevinen adam azdır. Ben Beşiktaş'ın şampiyonluğunu isterim en önce, orası kesin. İkinci isteyeceğim ise Galatasaray'ın şampiyon olmamasıdır... Bu kadar net... Ancak Rıdvan Dilmen'in Galatasaray eleştirisinde geldiği nokta beni bile rahatsız etti... Şu anda Türkiye'de yapılan 20 spor programının reytingini üst üste koysanız %100 Futbol kadar etmez, iddia ediyorum... Etkisinin farkına varmış Rıdvan Dilmen işte bu yüzden benim için rahatsız edici...
Olayın bir de ikinci boyutu var elbette, beni rahatsız eden... Rıdvan Dilmen'de futbola dair inanılmaz seviyede bir yerel tavır var... Açıkçası Fatih Terim'i günahım kadar sevmem; ancak İtalyanca'yı öğrenmek için kendini zorlamasıyla, tangır tungur konuşarak hepimizi kırıp geçirmesine rağmen geliştirmeye çalıştığı İngilizcesiyle mesleki anlamda saygıyı hak ettiğini düşünürüm... Zaten bu tavır sayesinde bir yerlere gelebiliyorsunuz. Birlikte yemek yediğiniz adamlar ya Aziz Yıldırım seviyesinde kalacak; ya da sofranıza Berlusconi oturacak... Hiddink'i, Wenger'i, Van Gaal'i ve futbolcuları İngilizce olarak nasıl azarladığı dahi merak uyandıran Capello'yu "Uluslararası" büyük hocalar yapan budur... Hiddink Abramovich'le konuşurken aracıya ihtiyaç duymadı. Wenger pek çok futbolcusuyla onların kendi dillerinde konuşabiliyor... Bunların pek çok anlamda işlerini kolaylaştırdığını söyleyemez miyiz? O yüzden bu adamları Forbes 500'ün en tepe şirketlerinin CEO'ları olarak düşünürsek, Rıdvan Dilmen de sürekli olarak şirketine atadığı profesyonel müdürlerin beceriksizliklerinden şikayet eden Abdullah Kiğılı gibi kendi işinin patronu, Türkiye'nin kralı pozisyonunda yer alacaktır... O yüzden Rıdvan Dilmen'den hoca olmuyor işte, bu memlekette topun da sahibi Rıdvan Dilmen çünkü... Bugün gidip İngilizce deseniz "Bu yaştan sonra ne İngilizce'si yahu" diyecektir... İşine yaramaz nitekim...
Rıdvan Dilmen, Rıza Çalımbay, Ertuğrul Sağlam, Bülent Korkmaz, Oğuz Çetin ve daha niceleri Türkiye futbolunun ufkunun genişlemesi yolunda, büyük kulüplerde yönetici olarak pozisyon almaması gereken adamlardır... Her birinin dönemlerinde oynayan başarılı/yıldız yabancı futbolcularla olan iletişimsizliği, hocalıklarında yabancılara karşı tavırları, grupçulukları onlarca örnekle desteklenebilecek özelliklerdedir... Sivasspor'da Bülent Uygun'u bugün Bursa'da Ertuğrul Sağlam'ı öne çıkartan ise kalibresi nisbeten daha düşük ve Türk kültürüne alışmış vaziyetteki yabancıları doğru şekilde kullanmalarıdır... Bülent Uygun'a, Ferrari'yi, Edouard Cisse'yi, Lincoln'ü, Roberto Carlos'u verdiğinizde ne yapacağı Holosko'yu, Nobre'yi, Tabata'yı, Zapo'yu, Bilica'yı verdiğinizde ne yaptığıyla ölçülemez... Bu tamamen ayrı bir yazı konusu...
Bugünün futboluna Türk Futbolu dediğimiz at gözlüğüyle bakan insanlar hakim güç olmaya devam ettikçe, sonumuz aydınlığa çıkmayacaktır... Bunu siyasete, ekonomiye, sosyal yaşam koşullarına da uyarlayabilirsiniz elbette... Hatta bunlardan hiçbirini birbirinden soyutlayamazsınız... Futbol dediğimiz şeydeki hassas nokta ise şu: bizim memleketimiz halen elindeki büyük futbol potansiyelinin farkında olmayan, bu potansiyelin %30'unu ortaya çıkardığında övünmekten başka şeye vakit bulamayan yöneticilerin elinde çürüyor... Üst üste ikinci Dünya Kupası'nı evimizde izlemekle yetiniyoruz ve bundan şikayet ettiğimizde "sanki eskiden her sene gidiyor muyduk" deniveriyor... Aynı memlekette futbol izlemek için ise halktan en az 400 Milyon Dolar para toplanıyor... İşte her şeyin dönüp dolanıp bağlandığı nokta da tam burası...
Etiketler:
Yuki The Zorba
5 Nisan 2010 Pazartesi
Muhammed Demirci
Şu Necip Uysal'a verilen şanslar Muhammed Demirci'ye verilmiş olsaydı her şey çok farklı olabilirdi!Kendisinde bir Pele, bir Maradona, bir Arda Turan olma potansiyeli görüyorum...
Hadi be çocuk...
Etiketler:
Muhammed Demirci
İyi ki doğdun

Seba!
her yılbaşında
sana söyleyecek
bir tek
sözüm var :
"Seni ne kadar çok seversem
o kadar
çok olsun ömründen geçen yıllar..."
Seba!
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım!
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
başımı eğemez!
Yalnız senin elini öpmek için
eğilir başım.
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım...
Şiir: Nazım Hikmet
(Baba kelimeleri günün anlam ve önemine uygun olarak Seba şeklinde değiştirilmiştir.)
Üçlü savunma üzerine güzel bir yazı
Uğur Meleke yine döktürmüş, üçlü savunma üzerine çok güzel bir yazı ortaya koymuş. Önce yazıyı hep beraber okuyalım ardından da şeytanın avukatlığını yapmaya başlayalım. Bütün bu hengamenin ortasında, eksi değerlerin yöneldiği üçlü savunma günümüz futbolunda nasıl uygulanabilir? Bunun bir çaresi var mıdır, yoksa gerçekten üçlü savunma tarzı artık ölmüş müdür?
"Beşiktaş, Ankara deplasmanında üçlü defansla mücadele etti; şimdi de G.Saray’ın Sivas’ta aynı dizilişle oynayacağı söyleniyor. İster istemez insanın kafasında soru işaretleri oluşuyor: Bolca sistem değişikliği yapıp bundan söz ettirmekten de hoşlanan Mustafa Denizli dâhi mi, deli mi? 4-3-3’e tutkuyla bağlı Rijkaard gerçekten üçlü savunma dener mi, bu sistem uzun ömürlü olur mu?
3-5-2’nin ilk uluslararası uygulayıcısı Meksika’86 şampiyonu Carlos Bilardo’ydu. Maradona’lı Arjantin’in 3-5-2 ile yaptığını daha sonra 90’da Almanya ve 94’te Brezilya da başardı. 4-4-2 âşığı İngilizleri bile yoldan çıkaran ve 90’ları domine eden 3-5-2’nin dünya futbol haritasından silinme nedeniyse, 4-3-3’ün yaygınlaşması oldu. Çünkü (4-5-1’e dönüşebilen) 4-3-3’ü başarıyla uygulayan bir takıma karşı 3-5-2’nin savunması yetersiz kalıyor; üç hücumcuya karşı defansınızı mecburen (kenar adamlarını ekleyerek) beşliye çıkarıyorsunuz. O zaman da saha paylaşımı dengesizleşiyor: Üç forvete karşı siz 5 savunmacıyla oynayıp, orta sahada kalabalık olma hedefinizi uygulayamıyorsunuz. Ve eğer diğer bütün şartlar eşitse 4-3-3 oynayan takım, 3-5-2 dizilen rakibine göre sahayı daha iyi parselliyor.
Denizli’nin 3-5-2’si
Denizli’nin A.Gücü’ne karşı oynattığı 3-5-2’nin sorunu da biraz buydu. Üzülmez ve Ekrem çizgi hücumcularını karşılama misyonuyla ileriye hemen hiç çıkmayınca sistem 5-3-2’ye döndü. Orta üçlü de defansif seçilmişti, dolayısıyla Bobo-Holosko ikilisi rakip savunmanın içinde yalnız kalarak çaresizce sağa sola koşturup durdular.
Aslında skorlar arasındaki gece-gündüz farkına da aldanmamak lazım; Denizli’nin Eskişehir maçının son 1 saatinde kullandığı formasyonun, A.Gücü önündekinden çok bir farkı yok. Sadece geçen cumartesinin ön stoperi Toraman, bu cuma 5 metre geriye gelip savunma ikilisinin arasına girdi. Ama Eskişehir önündeki orta saha (Fink-Ernst-Tello), A.Gücü göbeğinden (Fink-Necip-Uğur) daha ofansif olduğu; Çalımbay’ın son 1 saatteki futbolu da hiçbir şeye benzemediği için iki maç arasında kilometrelerce fark oluştu.



Rijkaard’ın 3-4-3’ü
Rijkaard’ın 3-4-3’üne gelince... Hollandalı Hoca, 2007 ilkbaharında Ş.Ligi’nde Liverpool’a elenip La Liga’da da Real’e geçildiği kâbus döneminde 5-6 maçlığına bu sistemi denemişti. Takım dizilişine hiç dokunmamış, sadece savunmanın göbeğinde Puyol’a eşlik eden Marquez’i birkaç adım ileriye, Xavi-Deco-Iniesta üçlüsünün arkasına kadar çıkarmıştı. (Aynen Toraman gibi: Eskişehir önünde birkaç adım ileride oynayan Toraman, A.Gücü maçında o adımları geri geldi işte)
Sanırım Sivas önünde Rijkaard’ın yapacağı da bu. Rijkaard’ın yeni Marquez’i, Lucas Neill... O gün Puyol’a göre ayağına daha hâkim, futbol aklı daha ileride olan Marquez, oyunun merkezini bir adım daha ileriye taşıyacaktı. Bugün de Neill’dan beklenen bu.
Yalnız arada nüans var: O gün Barcelona’nın geri üçlüsünün sağındaki Oleguer’le, solundaki Zambrotta stoper özellikli oyunculardı. Barcelona ideal 11’ini ve kalan 10 kişinin pozisyonunu hemen hiç değiştirmeden, sadece Marquez’i öne çıkararak üçlüye dönebilmişti. Bugün G.Saray’da defans üçlüsünü ofansif bekleriniz Sabri-Caner’le kurmanız mümkün değil. Servet’in iki yanına E.Güngör ve Hakan’ı koyarak yapmanız olası, ama bu durumda da (formda Sabri’yi ve belki Caner’i de 11’de tutmak için) orta sahada derin bir revizyona gitmeniz gerekecek. Bu da takımın kimyasıyla tümüyle oynamak demek. O yüzden Rijkaard’ın Barcelona’dayken de uzun sürmeyen bu denemesinin, G.Saray’da da devamlılığı olacağını zannetmiyorum.
Mazzarri’nin 3-5-2’si
Dünya futbolunu yakından takip edenlerin aklında şu anda, “Öyleyse Napoli halen Serie A’da üçlü savunmayla nasıl başarılı oluyor?” sorusu olduğunu tahmin ediyorum.
Yanıtı kısaca şu: 80’ler ve 90’larda (futbol daha yavaş oynandığı için 100 metreyi koşup geri dönebilen kenar adamlarıyla) ofansif düşünceyi temsil eden üçlü savunma, 2010’larda kusursuz kapanıp kontra atağa dayalı top oynayan ekipleri sembolize etmeye başladı. Reggina ve Sampdoria’dan sonra Napoli’de de bu düzeni kullanan Mazzarri, (3 görünümlü) 5 kişiyle defans yapmaktan da, maçın çoğunda topun rakipte kalmasından da rahatsız değil.
Onun derdi Lavezzi’yle Quagliarella’yla hızlı kontra atağa çıkıp Hamsik’le Denis’le işi bitirmek... Zaten kısıtlı bir kadrosu olan, Serie A’da Avrupa bileti kavgası yapan bir takımı böyle bir oyun anlayışına sahip olduğu için de yargılayamazsınız.
Mustafa Denizli’nin Ankara’da oynattığı futbolun da Mazzarri’nin Napoli’sinden bir farkı yoktu. Bu noktada acayip olansa şu: 100 milyonluk Napoli, iki katı değerindeki Milan’a/Inter’e karşı bu düşünceyle oynuyor. 100 milyonluk Beşiktaş’sa yarı değerindeki A.Gücü’ne karşı... Beşiktaş’ın Ankaragücü’ne başarılı pas sayısında 340-256 mağlup olması doğal değil. Galiba Beşiktaş’ın üç cümlelik sorunu da bu."
http://www.milliyet.com.tr/rijkaard-in-ucu-denizli-nin-ucu/ugur-meleke/spor/yazardetay/05.04.2010/1220736/default.htm?ver=37
"Beşiktaş, Ankara deplasmanında üçlü defansla mücadele etti; şimdi de G.Saray’ın Sivas’ta aynı dizilişle oynayacağı söyleniyor. İster istemez insanın kafasında soru işaretleri oluşuyor: Bolca sistem değişikliği yapıp bundan söz ettirmekten de hoşlanan Mustafa Denizli dâhi mi, deli mi? 4-3-3’e tutkuyla bağlı Rijkaard gerçekten üçlü savunma dener mi, bu sistem uzun ömürlü olur mu?
3-5-2’nin ilk uluslararası uygulayıcısı Meksika’86 şampiyonu Carlos Bilardo’ydu. Maradona’lı Arjantin’in 3-5-2 ile yaptığını daha sonra 90’da Almanya ve 94’te Brezilya da başardı. 4-4-2 âşığı İngilizleri bile yoldan çıkaran ve 90’ları domine eden 3-5-2’nin dünya futbol haritasından silinme nedeniyse, 4-3-3’ün yaygınlaşması oldu. Çünkü (4-5-1’e dönüşebilen) 4-3-3’ü başarıyla uygulayan bir takıma karşı 3-5-2’nin savunması yetersiz kalıyor; üç hücumcuya karşı defansınızı mecburen (kenar adamlarını ekleyerek) beşliye çıkarıyorsunuz. O zaman da saha paylaşımı dengesizleşiyor: Üç forvete karşı siz 5 savunmacıyla oynayıp, orta sahada kalabalık olma hedefinizi uygulayamıyorsunuz. Ve eğer diğer bütün şartlar eşitse 4-3-3 oynayan takım, 3-5-2 dizilen rakibine göre sahayı daha iyi parselliyor.
Denizli’nin 3-5-2’si
Denizli’nin A.Gücü’ne karşı oynattığı 3-5-2’nin sorunu da biraz buydu. Üzülmez ve Ekrem çizgi hücumcularını karşılama misyonuyla ileriye hemen hiç çıkmayınca sistem 5-3-2’ye döndü. Orta üçlü de defansif seçilmişti, dolayısıyla Bobo-Holosko ikilisi rakip savunmanın içinde yalnız kalarak çaresizce sağa sola koşturup durdular.
Aslında skorlar arasındaki gece-gündüz farkına da aldanmamak lazım; Denizli’nin Eskişehir maçının son 1 saatinde kullandığı formasyonun, A.Gücü önündekinden çok bir farkı yok. Sadece geçen cumartesinin ön stoperi Toraman, bu cuma 5 metre geriye gelip savunma ikilisinin arasına girdi. Ama Eskişehir önündeki orta saha (Fink-Ernst-Tello), A.Gücü göbeğinden (Fink-Necip-Uğur) daha ofansif olduğu; Çalımbay’ın son 1 saatteki futbolu da hiçbir şeye benzemediği için iki maç arasında kilometrelerce fark oluştu.


Rijkaard’ın 3-4-3’ü
Rijkaard’ın 3-4-3’üne gelince... Hollandalı Hoca, 2007 ilkbaharında Ş.Ligi’nde Liverpool’a elenip La Liga’da da Real’e geçildiği kâbus döneminde 5-6 maçlığına bu sistemi denemişti. Takım dizilişine hiç dokunmamış, sadece savunmanın göbeğinde Puyol’a eşlik eden Marquez’i birkaç adım ileriye, Xavi-Deco-Iniesta üçlüsünün arkasına kadar çıkarmıştı. (Aynen Toraman gibi: Eskişehir önünde birkaç adım ileride oynayan Toraman, A.Gücü maçında o adımları geri geldi işte)
Sanırım Sivas önünde Rijkaard’ın yapacağı da bu. Rijkaard’ın yeni Marquez’i, Lucas Neill... O gün Puyol’a göre ayağına daha hâkim, futbol aklı daha ileride olan Marquez, oyunun merkezini bir adım daha ileriye taşıyacaktı. Bugün de Neill’dan beklenen bu.
Yalnız arada nüans var: O gün Barcelona’nın geri üçlüsünün sağındaki Oleguer’le, solundaki Zambrotta stoper özellikli oyunculardı. Barcelona ideal 11’ini ve kalan 10 kişinin pozisyonunu hemen hiç değiştirmeden, sadece Marquez’i öne çıkararak üçlüye dönebilmişti. Bugün G.Saray’da defans üçlüsünü ofansif bekleriniz Sabri-Caner’le kurmanız mümkün değil. Servet’in iki yanına E.Güngör ve Hakan’ı koyarak yapmanız olası, ama bu durumda da (formda Sabri’yi ve belki Caner’i de 11’de tutmak için) orta sahada derin bir revizyona gitmeniz gerekecek. Bu da takımın kimyasıyla tümüyle oynamak demek. O yüzden Rijkaard’ın Barcelona’dayken de uzun sürmeyen bu denemesinin, G.Saray’da da devamlılığı olacağını zannetmiyorum.
Mazzarri’nin 3-5-2’si
Dünya futbolunu yakından takip edenlerin aklında şu anda, “Öyleyse Napoli halen Serie A’da üçlü savunmayla nasıl başarılı oluyor?” sorusu olduğunu tahmin ediyorum.
Yanıtı kısaca şu: 80’ler ve 90’larda (futbol daha yavaş oynandığı için 100 metreyi koşup geri dönebilen kenar adamlarıyla) ofansif düşünceyi temsil eden üçlü savunma, 2010’larda kusursuz kapanıp kontra atağa dayalı top oynayan ekipleri sembolize etmeye başladı. Reggina ve Sampdoria’dan sonra Napoli’de de bu düzeni kullanan Mazzarri, (3 görünümlü) 5 kişiyle defans yapmaktan da, maçın çoğunda topun rakipte kalmasından da rahatsız değil.
Onun derdi Lavezzi’yle Quagliarella’yla hızlı kontra atağa çıkıp Hamsik’le Denis’le işi bitirmek... Zaten kısıtlı bir kadrosu olan, Serie A’da Avrupa bileti kavgası yapan bir takımı böyle bir oyun anlayışına sahip olduğu için de yargılayamazsınız.
Mustafa Denizli’nin Ankara’da oynattığı futbolun da Mazzarri’nin Napoli’sinden bir farkı yoktu. Bu noktada acayip olansa şu: 100 milyonluk Napoli, iki katı değerindeki Milan’a/Inter’e karşı bu düşünceyle oynuyor. 100 milyonluk Beşiktaş’sa yarı değerindeki A.Gücü’ne karşı... Beşiktaş’ın Ankaragücü’ne başarılı pas sayısında 340-256 mağlup olması doğal değil. Galiba Beşiktaş’ın üç cümlelik sorunu da bu."
http://www.milliyet.com.tr/rijkaard-in-ucu-denizli-nin-ucu/ugur-meleke/spor/yazardetay/05.04.2010/1220736/default.htm?ver=37
2 Nisan 2010 Cuma
Yenilsen De Yensen De / Cumartesi 13:15
Merhaba,
Bizde transfer donemi bitmiyor, programa yeni yuzler ariyoruz, hep ariyoruz... Tek yapmaniz gereken yenilsendeyensende@ntvspor.net adresine NEDEN BU PROGRAMDA OLMANIZ GEREKTIGI konusunda kisa bir mail atmak... On elemeyi gecenleri listemize ekliyor ve programa cagiriyoruz... Evet, bu kadar kolay!
ps. aslinda itiraf ediyorum ki on elemeyi gecmek biraz zor... O yuzden icerige, usluba ve de imlaya dikkat derim!
Gorusmek uzere,
Banu Yelkovan
Bu hafta programın konukları;
Ekşi Beşiktaş: Raul Gonzalez, Jessie
Gol Atan Kaleye
PcLionFC
İlk11
ve Ekşi Sözlük'ten Ich / Arvo.
Bizde transfer donemi bitmiyor, programa yeni yuzler ariyoruz, hep ariyoruz... Tek yapmaniz gereken yenilsendeyensende@ntvspor.net adresine NEDEN BU PROGRAMDA OLMANIZ GEREKTIGI konusunda kisa bir mail atmak... On elemeyi gecenleri listemize ekliyor ve programa cagiriyoruz... Evet, bu kadar kolay!
ps. aslinda itiraf ediyorum ki on elemeyi gecmek biraz zor... O yuzden icerige, usluba ve de imlaya dikkat derim!
Gorusmek uzere,
Banu Yelkovan
Bu hafta programın konukları;
Ekşi Beşiktaş: Raul Gonzalez, Jessie
Gol Atan Kaleye
PcLionFC
İlk11
ve Ekşi Sözlük'ten Ich / Arvo.
1 Nisan 2010 Perşembe
1 Nisan
Herkese merhabalar,
Bugünün anlam ve önemi sebebiyle, adettendir diye, bütün post'ları "şaka" tadında girelim dedik. Yani okuduklarınızı ciddiye almayin; tamam shelbyl hicivbazdır, jokond romantiktir, tribal Serdar'ı sever(!); ama o kadar da değil. Gerçi Eser'in yazdığına biz de inandık (Eser ses ver olm harbi mi la? :))
Sürç-i lisan ettiysek affola.
ekşibeşiktaş
theotheo dedi ki...
Bugünün anlam ve önemi sebebiyle, adettendir diye, bütün post'ları "şaka" tadında girelim dedik. Yani okuduklarınızı ciddiye almayin; tamam shelbyl hicivbazdır, jokond romantiktir, tribal Serdar'ı sever(!); ama o kadar da değil. Gerçi Eser'in yazdığına biz de inandık (Eser ses ver olm harbi mi la? :))
Sürç-i lisan ettiysek affola.
ekşibeşiktaş
Kişisel not: Günümü şu yorumuyla şenlendiren theotheo'ya ise teşekkürü borç bilir, Tanrıdan bizi theotheosuz ve 1 Nisansız bırakmamasını dilerim.
theotheo dedi ki...@shelbyl
sakat numarası yapıp çıkan arshavin 3 hafta yok. bok atmayı nasıl seviyosunuz dimi.
demirören'e fln attığınız gibi. çamur at iz kalsın, ben kenara çekilim. oh ne rahat be türk gençliği. bravo.
01 Nisan 2010 10:55
Etiketler:
1 Nisan,
Ekşi Beşiktaş
Kadıköy'de Beyaz Forma
Konuyla ilişkin açıklama yapan Beşiktaş Kulubü Basın Sözcüsü Düren: ‘’Benzer bir süprizi geride bıraktığımız sezon İzmir’de oynadığımız ve yine Fenerbahçe karşılaşmasına denk gelen Fortis Türkiye Kupası finali ile ligin 33.haftasında oynanan Galatasaray müsabakasında gerçekleştirerek, istediğimiz ve bize çifte kupayı kazandıran sonuçlara ulaşmıştık.
Sanıyorum taraftarımız da tıpkı nostalji formada olduğu gibi bu formanın uğuruna inanmış durumda; dolayısıyla sezonun en önemli karşılaşması öncesi takımımıza çok yakışacağını düşündüğümüz ve bizlere itici bir güç sağlayacak beyaz formayı Fenerbahçe maçında futbolcularımızın da fikirlerine başvurularak tekrardan giyme kararı alınmıştır‘’ ifadelerinde bulundu.
Etiketler:
Beyaz Forma
Serdar Özkan Monaco'da
Şubat sonunda Monaco ve Benfica'dan teklif alan Serdar özkan Monaco ile her konuda anlaşmış ve el sıkışmış. Ankaragücü maçı sonrasında imzayı atmak üzere Fransa'ya uçacak Serdar Özkan'ın ilk yıl için 900 bin euro ikici yıl için 1 milyon 250 bin euro'dan olmak üzere 2 yıllık anlaşma yaptığı bir yıllık opsiyonun da Monaco'da olduğu belirtildi.
Beşiktaş'ın son yaptığı teklife cevap vermeyen Serdar'ın sezon sonuna kadar kadro dışı bırakılması bekleniyor. Kendisine ulaşan muhabirlere, "evet haber doğru" diyen Serdar'ın, kadrodışı kalma konusuna verdiği yanıt da oldukça ilginç "Bu süreyi dil öğrenmek için kullanmayı düşünüyorum, Fransızca Fransa'da öğrenilir". Kendisi için yurtdışında oynamanın çok önemli olduğunu belirten Özkan, "3 sene kalsam zaten askerliği bedelli yaparım, o yönden artısı çok olacak" diye konuştu.
Ben de Beşiktaş'ımızın altyapısından yetişmiş ve Turkish Messi denilen genç oyuncumuza Fransa'da başarılar diliyorum.
Hakkını helal et Serdar ÖZKAN.
Beşiktaş'ın son yaptığı teklife cevap vermeyen Serdar'ın sezon sonuna kadar kadro dışı bırakılması bekleniyor. Kendisine ulaşan muhabirlere, "evet haber doğru" diyen Serdar'ın, kadrodışı kalma konusuna verdiği yanıt da oldukça ilginç "Bu süreyi dil öğrenmek için kullanmayı düşünüyorum, Fransızca Fransa'da öğrenilir". Kendisi için yurtdışında oynamanın çok önemli olduğunu belirten Özkan, "3 sene kalsam zaten askerliği bedelli yaparım, o yönden artısı çok olacak" diye konuştu.
Ben de Beşiktaş'ımızın altyapısından yetişmiş ve Turkish Messi denilen genç oyuncumuza Fransa'da başarılar diliyorum.
Hakkını helal et Serdar ÖZKAN.
Etiketler:
Serdar Özkan,
Tribal Enfexion
HEC GERVAIS VE BEŞİKTAŞ
Çoğu klübün amatör şubelerinin zor günler geçirdiği şu günlerde Beşiktaşımızın sessiz sedasız kurmuş olduğu "curling" takımının "Hec Gervais" adına 10-17 nisan arasında Kanadada düzenlenecek olan turnuvaya katılacağını duyduğumda bir hayli şaşırdım. Genelde üst düzey takımların davet edildiği bu turnuvada Beşiktaşın ne işi var diye düşündüm. Lakin araştırmalarım sonucunda organizatörlerin Türkiyede curling sporuna destek amacıyla Beşiktaşımızı davet ettiğini gördüm. Ne diyelim, yolunuz açık olsun çocuklar...Aldırma Başkan

Şampiyonluğa giden yolda hala bugün olmuş çifte kupa kazandıran başkanımıza laf ediyorlar. Borçtan dem vurup, transfer hatalarıyla saldırıyorlar. Biz kadir kıymet bilmiyoruz arkadaşım. Böyle bir başkana sahip olduğumuz için sabah akşam şükretmemiz gerekirken yaptıklarımıza bakın. Sürekli bir beğenmeme, çemkirme durumu. Neymiş taraftar dövdürmüş! Neymiş Tabata'ya 8 milyon avro vermiş. Az bile yapmış...
Bugün için Türk futbolunda asli unsur başarıdır. Hangi yoldan, nasıl elde edildiğinin önemi yok. Yıldırım başkan, Beşiktaş'a duyduğu büyük aşkla yola çıkmış asil bir lider. Hayatta onun için Beşiktaş'tan daha önemli bir şey yok. Onun cebinden verdiği paralarla bugün kulüpte binlerce insan besleniyor, evine ekmek götürüyor.
Meyve veren ağacı taşlayacağımıza biraz da biz su verelim, vitamin döşeyelim. Şampiyonluğa giden bu güzel yolda, artık başkanımıza sahip çıkmalıyız. Onun ardında birer kurşun asker olmalı, yaptığı eylemlere koşulsuz destek vermeliyiz.
Aldırma Başkan! Biz arkandayız!
Kaliteli Futbol?
Dün akşam bu alemin en iyi futbolunu oynayan iki takımın maçını izledik. Bol pozisyon oldu, Barcelona süper oynadı vs. diye her yerde de övgüler duyuyorsunuz. Haftasonu oynanan derbiye ise burun kıvırıyoruz. Peki kazın ayağı gerçekten öyle mi?
Daha nerede durması gerektiğini bilmeyen Almunia'yı mı alırsınız kalenize, yoksa Keita'nın muhteşem şutunu çıkaran Volkan'ı mı? Peki ya Leo Franco ile Valdez arasında ne fark var?
İki defa kademe hatası yapan Vermaelen mi Emre Güngör mü? Ofsayt bozan Song mu, yoksa Lugano mu? Gereksiz bir penaltı yaptırıp takımını 10 kişi bırakan Puyol mu, yoksa Bilica mı?
Sakat numarası yapıp çıkan Arshavin mi, yoksa sakat sakat oyuna giren Arda mı? Elinizde Jo, Guiza ve Bendtner varsa hangisini oynatırsınız? İlah gözüyle bakılan ama Arjantin Milli Takımı'na gelince tırtlayan Messi dün ne yaptı sahada? Henry'i gördük, eli ayağı titredi, oynayamadı.
Fabregas'ın penaltı çekerken kendini sakatlamasına ne diyeceksin? Bu mu o koca Arsenal takımının dinamosu? Çok iyi kanat organizasyonları varmış... Oradan bir Sabri - Keita çıkar mı?
Tamam, ben demiyorum ki dünyanın en iyi derbisini izledik haftasonu. Ama Arsenal - Barcelona maçını daha izlemeden yere göğe sığdıramayanları, her Şampiyonlar Ligi maçından sonra "O futbolsa bu ne?" diyenleri de anlayamıyorum.
Kendimize bu kadar haksızlık etmemize gerek yok.
Etiketler:
Arsenal,
Barcelona,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
Shelbyl
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




