.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
27 Ekim 2009 Salı

Üç Renk: Gri

Kahvede, barda kısacası dışarıda bir mekânda maç izlemenin keyfini! eminim ki pek çok defa tatmışsınızdır. İnsan psikolojisinde onulmaz yaralar açan bu deneyimin en kötü hali de ne yazık ki Beşiktaş maçlarında yaşanmakta. Üç büyük takımın taraftarının psikolojisini biraz anlamak için en yakınınızdaki kahveye gidin ve o takımın maçlarını izlemeye başlayın.

Galatasaray taraftarının rahatlığını henüz şimdiye dek hiçbir yerde görmedim. Bu sadece bu sene için geçerli değil, kulübün genetiğine girmiş bu rahatlık, aslına bakarsanız Ayhan, Servet, Gökhan Zan gibi isimlerin aynı anda sahada olup da kafa kafaya çarpışmamalarının nedeni. Bu üç futbolcuya Beşiktaşlılar ve Fenerbahçeliler teker teker bile tahammül edemez iken, Galatasaray cenahında pek bir sorun teşkil etmiyor yüksek özgüven sayesinde. (Tek istisnai isim Sabri, o ne yaparsa yapsın küfrü yiyor ne yazık ki…)

Fenerbahçe taraftarı ise futbolcuları ile olan uzaktan iletişimlerinde, Beşiktaş taraftarına yakın bir çizgide seyretmekteler. En ufak geri pasta, isabetsiz ortada, kötü bir şutta en büyük tepkiyi küfürle vermek Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarının ortak özelliği… Aradaki tek fark, Fenerbahçe taraftarı daha anlık tepkiler verirken, Beşiktaş taraftarının kendi arasında bazı isimler üzerinden ayrışmasında.

Böylesi bir ayrışmanın temel sebebi elbette ki sahadaki işlerin bir türlü istenildiği gibi gitmemesinden kaynaklanmakta… Beşiktaş gibi kalabalık ve kalitesi birbirine yaklaşık olan futbolculardan oluşan kadrolarda, oyun kötü gittiğinde sahada olmayanlar ilaç gibi gelmekte taraftarın gözünde. Ricardinhocular, Delgadocular, Tellocular, Bobocular, Holoskocular, Nobreciler derken bir de baktık ki Beşiktaş içinde başka bir Beşiktaş tutmaya başlamış her bir taraftar.

Tabii bu ayrışma sadece saha içiyle de sınırlı değil, sonu ne olursa olsun yönetime derhal tepki verilmesini isteyenler, duruma daha itidalli yaklaşıp olağanüstü durumlardan sakınanlar, teknik direktörün biletini üç maçta kesenler, sezon içinde teknik direktör değişiminden imtina edenler olarak uzayan liste “kırk kulpu kırık kırk kutup” oluşmasına neden oluyor.

İşin yönetim kısmından, daha önceki yazımda “Üç Renk: Siyah” ‘da bahsetmiştim. Teknik ekip konusu ise Jean Tigana’nın gidişinden beri benim için anlamsızlaşmıştır. Sonuçta kendi teknik direktörünün kuyusunu kazmak için çalışan yöneticilerin olduğu bir yerde teknik, taktik üzerine kafa patlatmak saflıktan başka bir şey olmuyor.

Hatırlarsanız 100. Yıldaki şampiyonluktan sonra, 101. Yıldaki başarısızlığın eleştirisi yapılırken, başarıyı paylaşamamak en önemli neden olarak gösterilmiş, Yıldırım Demirören ve Kıvanç Oktay’ın yönetimden istifası, bazı önemli isimlerin yeniden yönetimde yer almaması bunla bağdaştırılmıştı. İşte son şampiyonluktan sonra yine benzer tablonun oluşması belki de şu anki durumun izahlarından birisidir.

Geçen seneki başarı için kimisi rakiplerin kötülüğüne, kimisi taraftara, kimisi dualara, kimisi meşhur Denizli balına atıfta bulunsun, benim için şampiyonluğun karşısındaki isim her zaman Mustafa Denizli olarak kalacaktır. Şampiyonluk yaşamamış bir dolu isimle ve paranoyaklaşmış taraftar desteği ile Beşiktaş gibi kırılgan bir camiada, ligin ilk yarısını altıncı olarak tamamladıktan sonra bu denli başarılı olunmasının en büyük nedeni, Beşiktaş’ın büyük kulüplere ve büyük sporculara has olan egosunu kaybetmişken, bunu Mustafa Denizli’nin egosuyla doldurmasıdır. Çünkü lider olmak için “ben yaparım” demek en önemli koşuldur. İddialı olmak, yanılmaktan korkmamak, herkese meydan okumak özellikle Beşiktaş gibi sadece teknik-taktik sorunları olmayan kulüplerde önemli detaylardır.

Hem teknik ekip konusunda yıllardan beri süregelen benzer yanlışların sürekli tekrar etmesinden dolayı, hem de futbola ölüm kalım meselesi gibi değil de gülerek bakan, ancak hırsından da bir şey kaybetmeyen, rakı masalarının ağır abisi görünümlü Mustafa Denizli’ye olan sempatimden dolayı, artık maçları izlerken kalbim sıkışsa dahi, şu aşamada teknik direktör değişikliğini pek manalı bulmuyorum. Yoksa istikrar gibi bir masala inanmış değilim. Bir kere en başta bu yönetim varken, geleceğe dair pek bir şey düşünmemek en iyisi. Ocak ayına kadar Mustafa Denizli elindeki kadrodaki tüm kombinasyonları denesin, belki ideal bir 11 ile işleri yoluna koyar bile. Olmadı, artık bu denemeler dayanılmaz bir hal aldı diyelim en fazla yola Tayfur Havutçu ile devam edilir. Ocakta da yeni yönetim, yeni teknik direktörle yeni bir başlangıç yapar ve artık sabit bir sistemi, kimin nerede oynadığı belli olan, kendi mevkisinde oynayan futbolculardan oluşan bir takım izleme şansına sahip oluruz umarım.

Gelelim saha içine. Saha içindeki grilikler daha da fazla. Sistem karmaşası, gol kısırlığı, mevkisi sürekli değişen futbolcuların veriminin düşmesi, küstürülen futbolcular, sürekli yedeğiyle karşılaştırılan futbolcular…

Herkesin üzerinde net olarak uzlaştığı bir isim bulmak zor şu takımda. Bobo yetenekli ama çalışmıyor, Nobre gayretli ama bal yapmıyor, Holosko iyi mi kötü mü kimse karar veremiyor, Tello canı isterse oynuyor, Tabata halen alışmaya çalışıyor, Nihat bir sene sakatlık üzerine bir de sezon başı çalışmamasının bedelini ödüyor, Yusuf geçen sene zirvede bırakmadığına yanıyor, Batuhan arıza çıkarıyor, Serdar Özkan’ın ne yaptığının kimse farkına varmıyor derken, sonra da soruyorlar Beşiktaş neden gol atamıyor? Yahu iyi bile atıyor denilebilir şu tabloda.

Zaten kafası bu kadar karışık bir camiayı, bu kadar isimle daha da karıştırmanın anlamı yok aslında. Bundan sonrası için yapılacak en iyi hamle artık üzerinde kimsenin tartışamayacağı bir veya iki isimi bu takıma katıp, daha fazla kakofoniye izin vermemek olacaktır muhakkak. Yoksa şu futbolcu aslında çok iyi, inadına bu futbolcu derken, resmin bütününe kafa yormaya fırsat bulamadan böylesi detaylarla kendi aramızda boğuşmaktan başka bir şey yapmamız pek mümkün olacak gibi gözükmüyor.

8 Yorum:

lakerda dedi ki...

Süper bir yazı olmuş, ellerine sağlık.

Denizli'ye gelince zaten bu sene teknik direktörlük kariyerinde son senesi olduğunu düşünüyorum. Sezon sonuna kadar takımın başında kalması gerekir, yeni başkan gelirse ne olur/olmalı bilemem, sene başındaki kaos ortamının olmasında kendisinin payı da olsa, yavaş yavaş bu ortamdan çıkaran da kendisidir, kişisel özellikleridir.

Geçen senenin ikinci yarısı olduğu gibi, ilerleyen haftalarda kadroda bir istikrarı tutturacağına inanıyorum. Yavaş yavaş bu yola girdiği inancını taşıyorum.

Belki birçoğumuz farkında değiliz ama salı günü son yıllardaki en önemli maçımıza çıkacağız. O rezil eskişehir maçında kazanmamıza sırf bu yüzden çok sevindim. Dönüm noktamız olacak Wolfburg maçı..

tanju dedi ki...

ellerine sağlık freak. harikulade olmuş.

okka dedi ki...

"Holosko iyi mi kötü mü kimse karar veremiyor"
bu söze bittim.harika bir tanımlama...

Jessie dedi ki...

işte sorun orada. hala karar veremiyorsanız holoskonun beşiktaş düzeyinin oyuncusu olmadığına orada sıkıntı var :) bu arada holoskoyla da konuştum, mayıs'a doğru form tutarım merak etmeyin dedi.

yuki the zorba dedi ki...

Freak,

25 Kasım gecesi serinin üçüncü yazısı, "3 Renk: Beyaz"ı görmek isteriz! :)

okka dedi ki...

mayısa doğru form tutar.haziranda güzel bir dünya kupası macerası geçirir.Sonra hazırlık maçında yorgun olduğu sakatlanır kamp dönemini iyi geçiremez.Ocağa kadar bekleriz form tutsun diye.Bence en iyi ihtimal 2010 ocak =)

3 renk beyaz, ancak ocakta mümkün gözüküyor yukicim:)

okka dedi ki...

bir önceki yorumuma edit
2011 ocak olacktı =)

Yorum Gönder

Ara