.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
24 Eylül 2009 Perşembe

Beşiktaşlı ne hissediyor?

Gçen yıl gelen şampiyonluğun ardından ilk 6 haftada havlu atan takımımın acısı üstümde tazeyken geçenlerde sözlükte yazdığım bir hatıraya denk geldim. hikayenin içinde beşiktaş yok ama bir kısmı feci şekilde şu an hissettiklerime tercüman oluyor. sizinle paylaşayım istedim: "..."yürü" dedi "gidiyoruz". bileği koluma kelepçelendi sanki. ilk alnı açık caddenin köşesindeki biletçiye girdik. içimizde gençliğin doymak bilmeyen heyecanıyla milas'a iki bilet aldık. fakat bu gençlik damarı öyle bir tutturmuş ki saatleri bile dolaştırmışız zihnimize. iki saat sonra kalkacak otobüs. aman eyvah ünlemleri eşliğinde, mayo şortu, iki tişörtü sıkıştırdık bavuldan bozma küçük bir çantaya ve çıktık yola. 18 saatlik uzun ve meşakkatli bir yolculuk sonunda denizi gördüm. içim ısındı yine… eksi 30 derecede katalitik soba ile kıçımı ısıtmaya çalıştığım erzurum geceleri geldi yine aklıma. içim üşüyor ama ne mutlu ki bana geride bıraktık o karlı dağları. şimdi önümüzde bizi bekleyen dolu dolu bir hafta ve tatil var. deniz, kum, güneş materyalleriyle harmanladığımız alkol kokulu akşamlara çıkan bir yolculuk var. levent'in yazlığına varır varmaz değiştiriyorum üstümü. babasının arabasına atlayıp ilk hedefimiz ege oluyor. milas'tan bodrum'a giden bir sahil yolu var. ağaçların arasından geçiyor insan. ve o ağaçlar geçiyor insanın içinden. ve içimden geçiyor deniz. deniz kokusu... ne çok özlemişim rahatlamayı. bodrum'a varır varmaz acıkmışız onu fark ediyoruz. hemen ilk gördüğümüz çin lokantasına atıyoruz kapağı. midemiz boş ama sonradan fark ediyoruz ki gözlerimiz de aynı açlığın esiri olmuş. soğuk biralar geliyor masaya. ve envai çeşit tavuk yemeği. ballısı, cevizlisi, soslusu ne ararsan var. deliler gibi saldırıyoruz o küçük ve şirin tavuk parçalarına. bira su gibi akıyor boğazımdan. hafif akşam serinliği de tatlı tatlı vurmaya başlıyor yüzümüze. cebimden eski camel'ımı çıkarıyorum. rüzgara öyle asi üfürüyorum ki dumanı, sanki içimdeki bütün pişmanlıklar havya savrulup kayboluyor. bodrum'da caddeler kalabalıklaşmaya başlıyor. çeşit çeşit insan geçiyor önümüzden. ne iyi ettik de geldik şuraya diyorum içimden. "levent" diyorum "ne iyi ettin de tuttun getirdin beni buralara"... erzurum'u konuşuyoruz bir süre. karlı dağlarından dem vurup, gri binalarının içindeki kaybolmuş enerjimizden bahsediyoruz. bir oh çekiyorum, gök inliyor anasını satayım. kısa bir sessizlik oluyor ondan sonra. yan masada kalabalık bir hollandalı öğrenci grubu var. oğlanlı, kızlı şarkılar söylüyorlar. sonra genç bir garson yaklaşıyor yanlarına. anlamını bilmediğim bir lisanın kelimeleriyle gaza getiriyor kızancıkları. en sonuna yetişiyor kulağım sikilerek. haydi hep beraber tempo sesleri arasında başlıyor bir garson çocuk söylüyor bir onlar: -maviiii! -beyazzzz! -en büyüüük -eğzuğuuuuum -en büyüüük -eğzuğuuum levent ile şaşkın şabalak bir halde göz göze geliyoruz. erzurum kelimesini yarı hollandaca bile olsa net bir şekilde ikimiz de idrak etmişiz sonuçta. hayretle bakakaldığımız o saniyelerin ardından ilk şoku atlatıp garsonu yanıma çağırıyorum: -sen az önce ne dedin abicim? -erzurum abi -sen erzurumlu musun? -evet abi -ulan burda da mı buldunuz ahah... -neyi abi? -sen nerden geldin buralara? -abi bu lokantanın sahibi benim amcam. aslen tortumludur. diğer garsonlar falan hepimiz erzurumluyuz garsonu gönderdikten sonra kahkahalarla gülüyoruz levent kardeşimle. sen git, erzurum'un ayazından kaçtım kurtuldum diye sevin. bodrum'un orta yerinde erzurumluların işlettiği bir lokantada yemek ye… keskin mizah duygusu dört yandan sarmış etrafımızı. neyse, yemekleri bitirip kalkıyoruz masadan. iki üç mekana daha takıldıktan sonra sabahın ikisinde iki sarhoş, milas'a dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. gene o ağaçlık yolun içinden geçiyoruz. sezen aksu son ses bağırıyor kaset çalardan. “ellerin kolların bağlansa da, başında kasırgalar kopsa da, sen bütün gücünle karşı koysan da, seni acımasız sevda yaksa da…sen de biliyorsun” diyor. geç kalmışlıktan bahis açıp, yüreğimizi yakıyor o billur sesiyle. camdan çıkarıyorum sağ elimi. rüzgarı tokatlıyorum. bir sigara daha yakıyorum anasını satayım. kafam o kadar hoş ve güzel ki...arabanın beşik gibi sallanan koltuğunda hülyaların içinde gelip giderken..."tak" diye bir ses...tümseğe çarpıyoruz ve sendeliyorum uzandığım koltukta... -kalk abi geldik... bir ses...ama bu levent'in sesi değil. gözümü zorlukla açıyorum. ensem tutulmuş. hafifçe doğruluyorum rahatsız yerimden. istanbul'dayız ve sene 2005… ağustos sıcağı gavur amı gibi sıçıyor alnıma. elimde bir çanta. ama içinde mayo şort yok biliyorum. hasdal kışlasından dış görev vermişler, kuleli askeri lisesi komutanlığı'na gidiyoruz. şafak atmıyor, artık kendime gelmişim oradan biliyorum. 88 demişiz o gün. nereden baksan üç ay daha var. levent ile bodrum macerasını yapalı 4 koca sene geçmiş. nasıl da anılar tutuyor bazen insanı. bırakmıyor, akıp gidiyorsun gözlerini kapadığında. şimdi diyorum, o ağaçlık yolda olmak vardı anasını satayım. şimdi orada çakır keyif bir asi olmak vardı. dertsiz, tasasız ve güneş batmışken dışarıda olmak vardı. halbuki saat dördü beş geçiyor ve biz 55 dakika sonra birliğimize teslim olmak zorundayız..." http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10943330 hani tam rüyanın ortasındayken, güzel günlere kucak açmışken "tak" bir tümseğe vuruyoruz hep. gözümüzü açıyoruz, ardımıza bakıyoruz. gçemişte kalan güzel bir hatıranın o müthiş tadı yerini kekremsi bir gerçeğe bırakmış. Beşiktaş deyince bugünlerde ne hissediyorsun sorusuna ancak böyle cevap verebiliyorum...

1 Yorum:

neo_494 dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Yorum Gönder

Ara