.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

.

.
19 Şubat 2009 Perşembe

Balerin Sabri Bunu Neden Yaptı?

Alper Canıgüz imzalı hikayeye Mask dergisinin ( www.masklive.net ) üçüncü sayısında rastladım ve buraya da taşımak istedim... Şimdilerde onu bilen fazla insan kalmadı. Bilenler de hatırlamak istemezler. Babam bana ondan söz ettiğinde on yaşlarında falandım heralde. "Beşiktaş futbol takımına bugüne kadar gelmiş en büyük yetenek," diye söze başlamıştı gözlerini devirerek, "Balerin Sabri'dir." Hayrete düşmüştüm. Demek Baba Hakkı'dan, Recep Adanır'dan hatta Şükrü Gülesin'den bile daha büyük bir Beşiktaşlı topçu vardı. Peki nasıl olur da babam gibi hasta Beşiktaşlı o güne dek bana onun hakkında tek söz etmemiş olabilirdi? Hem o ne biçim bir isimdi öyle? Balerin Sabri! Hiç büyük bir topçuya takılacak lakap mıydı Balerin? "Sabri amatör kümede Süleymaniye formasıyla yirmi maçta tam yüz sekiz gol atınca hemen Beşiktaş'a transfer edilmişti" dedi babam. "Gelişi kulüpte büyük heyecan yaratmıştı. daha Beşiktaş'la bir tek maça çıkmamasına rağmen yöneticiler tarafından Türk futbolunun en büyük yıldızı ilan edilmişti. Biz taraftarlar da takıma iyi bir topçu geldiği için seviniyorduk tabii ama doğrusu yöneticilerin biraz fazla yaygara koparttığına inanıyorduk. Sonra Şeref Stadı'ndaki ilk antremanda onu gördük. İşte o zaman hakkında az bile söylendiğini anladık. Karşımızdaki adam bir futbolcu değil bir büyücüydü! Her şeyiyle bambaşkaydı. Topu ayağına alışıyla, orta yapışıyla, şut çekişiyle, hatta sahada duruşuyla. Hele o çalımları... Su içer gibi adam geçiyordu. Zaten Balerin lakabı da kendisine olağanüstü yumuşaklıktaki bilekleri ve zarif oyunu nedeniyle takılmıştı. Bir keresinde Beton Hüsnü'yü öyle bir terse yatırmıştı ki zavallının belinden gelen "kırt" sesini biz tribünlerden duymuştuk. Yalnızca Beton Hüsnü mü? Balerin Sabri'nin karşısında hiçbir savunma oyuncusunun şansı yoktu. Güle oynaya dört beş rakip oyuncunun arasına dalıyor, yılankavi hareketlerle topu sağa sola çekiyor, ayaklarının arasına alıyor, ayağından açıyor, sonra canı istediği zaman topu büsbütün bırakıp curcunanın içinden çıkıveriyor ve her nasıl oluyorsa top da peşinden gelip kendisini yeniden onun sihirli ayaklarına teslim ediyordu. O güne dek böyle birşey görmemiştik. Balerin Sabri'nin ayaklarında top yaşayan bir şeye dönüşüveriyordu sanki. O golünü attığında az önce geçtiği adamlar hala umutsuzca topu arıyor oluyorlardı." "Demek o kadar büyük bir topçuydu ha," dedim ilgiyle. "Peki neden..." Babam sorumu bitirmeme fırsat vermeden sazı eline aldı yeniden. "Ne diyorsun sen! Sonradan İngiltere Kraliçesi tarafından "sir" unvanına layık görülen, dünyanın en büyük sağ iç oyuncusu Stanley Mathews'a ünlü 'fırdolayı çalımını' öğreten de Balerin Sabri'den başkası değildir." Talihsizlik, babam bu son cümleyi söylerken kafama bir bardak su dikmiştim ve yırtık bir kahkahayla hepsini ağzımdan püskürttüm. Beşiktaş hakkında böyle süslü laflar etmeye ve laf aramızda biraz da sallamaya bayıldığını biliyordum tabii ama bu kadar abarttığına da hiç tanık olmamıştım o zamana dek. "Bu doğru oğlum," dedi babam sakin sakin suratını silerek. "Mathews tatil için ailesiyle İstanbul'a geldiğinde Beşiktaş'ın antremanını seyretmeye gidiyor ve orada Sabri'yi görüyor. Antremandan sonra gidip o inanılmaz güzellikteki çalımın sırrını kendisine öğretmesi için yalvarıyor. Sabri de acıyıp gösteriyor ona." Hepsi iyi hoştu da. Beşiktaş tarihinden söz ederken içi içine sığmayan, gözleri parlayan babam bu akıl almaz adamın öyküsünü tuhaf bir sükunet, hatta hüzünle anlatıyor gibiydi. İşin sonunun pek hayırlı gelmediği belliydi. Meraklanmıştım iyice. "Mahalli küme yıllarıydı," diye sürdürdü babam. "Sezona her zamankinden daha iddialı ve heyecanlı başlamıştık. Çok güçlü bir takımımız vardı ve tüm camia şampiyonluktan emindi. Hele Balerin Sabri bizdeyken hiçbir rakibimize şans tanımıyorduk. Ne yazık ki, kötü kaderi hesaba katmamıştık. Balerin Sabri sezon başlamadan hemen önce menisküs oldu. Çok sarsılmıştık tabi. Yine de yer aldığımız Kırmızı Grup'taki maçlarımızı lider bitirmeyi başardık. Beyaz grubun lideri ise ezeli rakibimiz Fenerbahçe'ydi. Şampiyonluğu bu iki takımın oynayacağı final maçı belirleyecekti." "Maç günü Vefa Stadı'nın tribünleri tıklım tıklım doluydu. Ben de her zamanki gibi yerimi almıştım tabii Kara Kartal tribünlerinde. Sabri kısa bir süre önce iyileşmiş, antremanlara çıkmaya başlamıştı. Ancak hoca hem grup birinciliğini garantileyen takımı bozmamak hem de Sabri'nin sağlığını tehlikeye atmamak için onu maçlarda oynatmıyordu. Yine de Fenerbahçe maçının yedek kadrosundaydı Sabri. Belli ki maç zora girerse oyuna alınacaktı. Her neyse, oyun son derece zevkli ve çekişmeli geçiyordu. Bir onlar yükleniyordu, bir biz. Fakat iki taraf da gol atamıyordu bir türlü. İkinci devrede Beşiktaş tribünleri inliyordu “Balerin, Balerin” diye. Nihayet hoca bitime on dakika kala soktu Sabri’yi oyuna. Birkaç dakika sonra orta saha civarında bir noktada top geldi ayağına. Var gücüyle üzerine hücum eden Fenerli oyuncudan küçücük bir bilek hareketiyle zahmetsizce sıyrılıverdi. Kafasını kaldırıp rakip kaleye şöyle bir baktı ve ilerlemeye başladı. Niyetini anlamıştık. Sonuna kadar gidecekti. Hep bir ağızdan çılgınca bir tezahürat tutturduk. Sabri o kendine özgü acayip hareketleriyle önüne gelen çalımı basarak pervasızca indi on sekize. İlk geçtiği adamlar koşup yeniden bastırıyordu ama Sabri on sekiz içinde hepsinin belini bir tur daha kırdı. En son kaleciye de bir beşlik atıp kale çizgisine ulaştı ve hepimiz topu boş kaleye yuvarlamasını beklerken …” “Ee? Ne oldu sonra? Anlatsana.” Heyecanlanmıştım tabii. Ne de olsa çocukların herkesten çok kahramanlara ihtiyacı vardır. “Geri döndü,” dedi babam berbat bir suratla. “Dönüp çalımlarını sürdürdü. Kendi arkadaşları da dâhil olmak üzere üstüne atlayan herkesle didişiyor, bir türlü bırakmıyordu topu. Tribünde herkes sus pustu. Kimse gördüklerinin gerçek olduğuna inanmıyordu. Sonunda biri buna bir omuz koydu. Balerin iki seksen yere yapıştı, sonra da vurdular topa gitti…” “Hayret!” Niye atmadı ki golü acaba?” diye sordum. “Niye olacak? Diye parladı birden babam. “Para yediği için tabii, pezevenk!” “İyi de, para yiyen adam niye öyle bütün takımı ipe dizip kale çizgisine kadar insin ki?” “Bunu ben de çok düşündüm,” dedi babam zihinsel faaliyetlerinin yoğunluğunu ortaya koyduğuna inandığı şekilde kaşlarından birini kaldırarak. “İlk kez Beşiktaş formasıyla sahaya çıkıyordu ve gol atmasa bile ne kadar büyük bir topçu olduğunu herkese göstermek istedi. Ama sonra ipin ucunu kaçırıverdi birden. Bir de baktı ki kalenin ağzında… E parayı da yemiş, ne yapacak? Gerisin geri döndü çaresiz…” Boş boş bakıyor olmalıydım ki babam sözlerini özetleme gereği duydu. “Kantarın topuzunu kaçırdı, senin anlayacağın.” Bu açıklama pek aklıma yatmamıştı ama onu kızdırmamak için bu konuda bir şey söylemedim. “Peki sonra ne oldu Balerin Sabri’ye?” “Bitti tabii namussuzun futbol hayatı. Kimse bir şikeciyi, daha doğrusu şikeciliği apaçık belli birini istemedi takımında. O zamanlar insanlar şimdikinden daha namuslu değilse de daha utangaçtı. Bir iki yıl daha amatör takımlarda süründüğünü duydum, sonra tamamen bıraktı futbolu.” “Maç kaç kaç bitti?” diye sordum korka korka. Babam bir sigara yaktı. “Uzatmada yedik golü. 1-0 aldı Fener.” *** Balerin Sabri’yi yıllar sonra yeniden anımsamamın sebebi, 2.lig’de kopan bir şike skandalı üzerine, çalıştığım gazetenin “tarihte şike” konulu bir yazı dizisi hazırlamaya karar vermesiydi. Kırk yıllık spor yazarı olan yazı işleri müdürümüz bile güçlükle anımsadı Balerin Sabri olayını, benim bilmeme de çok şaştı. “Yaşıyor mu ki lan o?” diye sordu önce. Buna hazırlıklıydım. “Evet. Beşiktaş’ta bir kahveye takılıyormuş.” “Beşiktaş’ta mı? Garip. Git bir konuş bakalım, çıkar belki bir şeyler,” dedi soğuk soğuk. Kahve, çarşıdan balık pazarına uzanan yol üzerindeki çirkin bir binanın ikinci katındaydı. “Sabri Bey’le görüşecektim,” dedim kahveciye. Bir an düşündü. “Satılmışı mı diyorsun?” “Sanırım,” dedim. Kırk beş yıl sonra arkadaşları tarafından bile böyle anılıyordu. İnsan bir yanlış yapmaya görsün şu hayatta. Başıyla bana bir masada tek başına oturmuş toto kuponu dolduran ezik büzük bir adamı işaret etti. Daha önce sadece Süleymaniye’den Beşiktaş’a transfer olduğu sene çekilen gençlik fotoğraflarını görmüştüm onun. Epeyi farklı gözüküyordu. İşin aslı, perişan gözüküyordu. Yalnız çakmak çakmak yanan siyah gözleri aynıydı. Nedense ondan ziyade kendime acıdım. Yanına gidip kendimi tanıttım. Kafasını kaldırıp bana baktı. Gözü boynuma asılı fotoğraf makinesine takıldı. İfadesi pek dostça sayılmazdı. Bunu yadırgamadım. Futbol hayatının sönmesinde meslektaşlarımın hatırı sayılır etkisi olmuştu. “Telefonda konuşmuştuk,” dedim o bir şey söylemeyince. Karşısına oturup fotoğraf makinemi onun görüş alanının dışında kalsın diye kucağıma yerleştirdim. “Hayrola?” dedi, tekrar önündeki kuponuna dönerek. “Satılmışlarla ilgili bir yazı mı yazıyorsun?” “Sizinle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorum.” dedim. Yalan sayılmazdı. Çaktırmadan kuponuna göz attım. Önümüzdeki hafta oynanacak Beşiktaş-Gençlerbirliği maçını direkt 2 geçmişti. “Pekala. Sor bakalım.” “Kısa ama çok görkemli bir futbol hayatınız oldu. Ne yaptınız futbolu bıraktıktan sonra?” “Geç bunları.” dedi gözlerini gözlerime dikerek. “Ne bilmek istiyorsun?” “Futbolla hala ilgileniyorsunuz. Bir gazete ya da televizyonda yorumculuk yapmayı falan düşünmediniz mi?” Düpedüz saçmalıyordum. Nitekim yandaki masada pişpirik oynayanlardan biri bunu yüzüme vurmakta gecikmedi. “Ayıp ettin. Banu Alkan’la film bile çevirecek yakında: Fındıkkıran Sabri, Afrodit’e Karşı!” Hepsi kahkahayı bastılar. Balerin Sabri kıpkırmızı kesilmişti. “Sen buraya beni hasta etmeye mi geldin oğlum? Ne istiyorsun benden?” Havalı genç gazeteci pozları keserken bir anda ortamın maskarasına dönüşmüştüm. Balerin Sabri’nin düşmanca tavrını derhal kırmam gerekiyordu. O zaman bir insanı kandırmanın en iyi yolunun ona dürüst davranmak olduğunu hatırladım. Bir yere kadar tabii. Babamın onunla ilgili anlattığı hikâyeyi hemen hemen aynen aktardım. Ama rahmetli babamın Balerin Sabri’nin para yediğine asla inanmadığı, o golü atmamasının hiç kimsenin bilmediği, çok özel bir sebebi olduğunu söylediği yalanını sıktıktım. Ben de aynen böyle düşünüyordum ve o gün oraya çocukluğumun kahramanıyla görüşmeye gelmiştim. Sözlerim işe yaramıştı. Bakışlarına yumuşak, neredeyse sevecen bir hava gelmişti. Kahveciye dönüp iki çay ısmarlayınca iyice cesaretlendim. “Şimdi bilmek istiyorum,” dedim, “o golü neden atmadınız?” “Bunu şimdiye kadar birkaç kişiye anlatmaya çalıştım,” dedi derin bir iç çekerek. “Kimse anlayamadı.” “Ben anlarım,” dedim heyecanla. “Dinle öyleyse,” diyerek bir Birinci sigarası yaktı, dumanını havaya üfledi. “Bilirsin ki gol, futbolun amacı ve orgazm anıdır. Ben de futbol hayatım boyunca pek çok gol attım.” Pek çok adam öldürdüm der gibi tonlamıştı bu lafı nedense. Bakışları uzaklarda bir yerlere dalıp gitmiş, sürdürdü konuşmasını. “Attığım her golde sevinir ama bir yanda da içimde bir şeylerin yitip gittiğini hissederdim. Yıllar içinde gitgide büyüyen ve nihayetinde beni derin bir mutsuzluğun pençesine düşüren bu duygunun sebebini nihayet bir gün keşfettim: Gol atmak için kaçınılmaz olarak toptan ayrılmam ve oyunu nihayetlendirmem gerekiyordu. Oysa ben bunu istemiyordum ki. Gol de neymiş? Ben futbol oynarken sadece topa değil tüm evrene ve zamana hükmettiğimi hissederdim. Bir tanrı gibi! İnsana böyle hissettiren tek şey aşktır ve ben de topa âşıktım işte. Bana bütün hüneri veren aşkım ve ona olan bağlılığımdı. O gün maça çıktığımda da bunu bütün varlığımla hissediyordum. İşte bu güçle önüme gelen herkesi geçip kaleye kadar gidebildim. Tam çizgiye geldiğim noktada da bir gol için değmez diye düşündüm. Onu terk edemem. Bana yakışmaz. Ne pahasına olursa olsun oyunu sürdürmeliydim. Aşkım için bunu yapmalıydım. Yaptım da.” Gurur kıvılcımlarıyla yüklü bakışlarını bana çevirdi. “Sen de delikanlı bir gün aşık olursan, bilesin ki onu yaşatmanın tek yolu kendini mahvetmektir.” Kafam karışmıştı. “İyi de, dediğiniz gibi futbolun amacı goldür,” dedim. “Gol olmadan futbol çekilmez bir şey haline gelir. Kim öyle bir oyunu seyretmek ister ki?” Sessizce suratıma baktı, “Yüz lira,” dedi sonunda. “Ne yüz lirası?” “O maçı satmak için aldığım para.” Hayal kırıklığı içinde birbirimize bakıyorduk. Balerin Sabri toto kuponunu tekrar önüne çekti. “Haydi, siktir git şimdi.” Alper Canıgüz

6 Yorum:

kuşum spirit! bu yazının tamamını oku, benden sana çikolata..

Jessie dedi ki...

ben okudum güzel hikaye bobo...

spirit dedi ki...

hayatta okumam.

oku,oku da jessie gibi, eşşek olma.

shelbyl dedi ki...

Hikayeden cikarilanlar:

1. Alper Caniguz ne canavar bir yazar oyle arkadas?

2. Serdar Ozkan'a bir daha kizmiyorum.

3. Demiroren 2015'e kadar basimizda.

4. Nobre Nobre Nobre Nobre...

cekomastik dedi ki...

Oğullar ve rencide ruhları adlı kitabını okumuştum çokda güzeldi ama bu hikaye ayrı bi güzel olmuş

Yorum Gönder

Ara