.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Ertuğrul Sağlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ertuğrul Sağlam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Eylül 2018 Perşembe

STSL 07 Beşiktaş - Kayserispor


Tarih: 29 Eylül 2018 Cumartesi 19.00

Stadyum: 
Vodafone Park

Hakem Hakkında Bilgi: 
Yaşar Kemal Uğurlu
( BJK 3G 1B 2M – KS 3G 2B 1M )

Sakatlığı Bulunan Oyuncular: Adriano / Sakıb Aytaç - Oğuzhan Berber

Cezalı Oyuncular : Caner Erkin / Şamil Çınaz

Not :  Sakatlık ve Cezalı Bilgileri Transfermarkt'tan alınmaktadır 

24 Nisan 2013 Çarşamba

Güntekin Onay'dan; Ricardinho ve "Büyük Hoca" Olmak!

"Güntekin Onay bu yazıyı Ertuğrul Sağlam döneminde yazmıştı. Ntvspor veya Ntvmsnbc'de yazının orjinal haline ulaşamadığım için link veremiyorum. Sanki bugün yazılmış gibi okuyalım...


Ricardinho verimli olmadı. Ve bundan sonra da olamayacak. Aynı Ortega, Marcelinho, Ailton gibi. Peki neden?

Ricardinho 2002 ve 2006 Dünya Kupalarında Brezilya formasını giydi. Burada bahsettiğimiz Dünyanın 1 numaralı futbol ülkesinin ulusal takımı...Yüzlerce süper yetenekli futbolcunun arasından 2002'de Scolari, 2006'da da Parreira onu Brezilya Ulusal takımına çağırdı. Yani kişisel bir beğeni veya tercihin sonucu ile çağrılmadı. 2 ayrı teknik adamın 4 yıl arayla iki farklı dünya kupasına bu oyuncuyu çağırması çok şeyin göstergesi..

Ricardinho evinde dünya şampiyonluğu madalyası olan, uluslararası düzeyde tanınmış saygın bir futbolcu. Ama Türkiye'de bu saygınlığı bir türlü kazanamadı. Mutlaka kendisinin de kusurları vardır. Ama unutmayalım rakip takım oyuncusundan dayak yedi. Sahip çıkılmadı. Yedek kaldı, aylarca parasını alamadı. Liverpool deplasmanında maç 6-0 iken oyuna sokuldu. Ama suçlu o oldu.

Rico, hızlı, çabuk, kuvvetli, dayanıklı ve atletik bir oyuncu değil. Hiç bir zaman da olmadı. Ama kimsede olmayan oyun görüşü, zekası ve pas yeteneği onu Ricardinho yaptı. Geçen yıl solunda Mehmet Sedef, sağında Burak Yılmaz, arkasında Serdar Kurtuluş gibi deneyimsiz oyuncularla birlikte oynamasına rağmen elde edilen 2.'likte çok büyük rolü oldu.Geçen yıl Beşiktaş'ta Holosko, Tello ve Cisse de yoktu ayrıca..! Ama bu yıl belki de 4. olacak...

Kadrosunda herkesin görmek isteyebileceği saydığım oyuncuların katılımına rağmen... Ricardinho olmadığı zaman Beşiktaş zayıf rakipler karşısında bile oyunun kontrolünü elinde tutamadı. Topa sahip olamadı. Saha içinde hiç bir zaman bir oyun planı varmış gibi hareket edemedi. Deyim yerindeyse üst üste 3-4 pas yapamadı. O kendisini hiç tanımayan yorumcuların iddia ettiği gibi bir forvet arkası değil aslında. O bir oyun kurucu. Daha çok Pirlo gibi, Guti gibi, Deco gibi düşünün. Senede 6-7 gol atan ama daha çok oyunun kurgusuna yardım eden. Ricardinho verimli olmadı. Ve bundan sonra da olamayacak. Aynı Ortega, Marcelinho, Ailton gibi. Peki neden? Eğer teknik adamsanız ve hedefleri olan büyük bir takımda görev yapıyorsanız başetmeniz gereken onlarca problem var.

Futbolda farklı oyuncu özelliklerinden doğan 4-4-2'nin, 4-5-1'in varyasyonlarını artık herkes biliyor. Dünya futbolunu takip eden ve deli gibi Championship Manager oynayan 11 yaşındaki yeğenim Yiğit bile her türlü taktik formasyonu yutmuş durumda... Hangi tip oyuncuların nerede kullanılacağını bilmek için de dahi olmaya gerek yok.! Yeniden Amerikayı keşfetmek gibi bir niyetiniz yoksa çok da zor değil zaten işiniz.

Yattara'yı stoper, İbrahim Üzülmez'i santfor, Delgado'yu solbek oynatacak süper bir 'zeka'dan da bahsetmiyorum. Kimin ne olduğu, ne oynadığı belli zaten. Eğer biraz öğrenme arzunuz varsa, İngilizceniz de iyiyse amazon.com'dan sipariş verirsiniz; futbol dünyasında devrim yaratmış Michels'in, Lattek'in, Happel'in, Herrera'nın, Busby'nin, Cruyff'un kitaplarını getirtir bu futbol filozoflarından çeşitli fikirler kaparsınız. Bunların yanında Mourinho'nunkini sipariş etmeyi unutmayın..! (Mourinho'nun çok kitabı var ama Barclay, Beto ve Lourenço'nunkiler en çok öne çıkanlar. Şahsen ben Lourenço'nunkini daha çok beğendim..!)

Çeşitli futbol ekollerinden, farklı ülkelerden, farklı seviyelerden yüzlerce maçı TV'den, DVD'den izler yine bir şeyler yakalarsınız. Yeni fikirlere açık olmak, çağı yakalamak da önemli. Neticede bu çok ağır bir performans sporu. Bilimden de faydalanmak lazım. Antrenman bilimi ve sporcu sağlığı konusunda çok kafa patlatmanıza gerek yok artık. Spor akademisi mezunu profesyoneller sizin için kondüsyonerlik yapabilir. "Karbonhidrat, Protein, Yağ, Vitaminler, Aminoasitler..Sıvı alımı, Glikoz derken bir de bu kreatin çıktı..! Kullanmalı mı? Eğer kullanacaksak nasıl ve ne zaman yükleme yapmak lazım? Off ne kadar da karmaşık. Futbolcuyken ne kadar kolaydı !.." Endişeye gerek yok Bunu da sizin yerinize yapacak profesyoneller var.

Rakiplerin analizi, istatistikler! Artık hepsi elinizin altında... Medya çok mu üzerinize geliyor, gazeteciler çok mu arıyor? Kulübün basın bürosu sizin için bunu halleder. Antrenmanlarda takımı da zaten çoğunlukla yardımcınız çalıştırıyor. Eskiden milli bir futbolcu olduğunuz için seminerlerde fazla zorluk çıkartılmadan gereken lisansları da bir şekilde almıştınız ya zaten. Spor Medyasından, eskiden futbol oynadığınız camiadan hatta siyaset dünyasından 3-5 kilit adamla iyi dostluklarınız da var. Zaten bizim ligde de zaten 3 tane büyük takım var. Biri kötü sezon geçirse 2. oluyorsunuz. O da başarı sayılmaz mı? En iyi futbolcular sizde..Taraftar, medya ve hatta hakem desteği bile..

Her şey bu kadar kolay görünürken 3 takımlı ligde bazen 4. olmayı başaranlar bile çıkabiliyor..Peki neden? Tabii ki hiçbir şey yukarıda yazıldığı kadar kolay değil. Ama inanın asıl zorluk yukarıdakilerin de hiçbiri değil..

ZOR OLAN ŞEY: YÖNETEBİLMEK... 

 Bunun içinde karar vermek de var,liderlik de var, koordine edebilmek de var, iletişim kurabilmek de var. Tercihler yapmak da var. İşte burada ne kadar donanımlı olduğunuz devreye giriyor. Dünya görüşünüz bir anda önemli hale geliyor...Deneyimleriniz,teknolojiyle olan ilişkiniz, yabancı dil bilginiz, özel hayatınız,kişisel zevkleriniz... Ekonomiyi, sosyolojiyi, psikolojiyi, felsefeyi bilmeniz sizi farklı kılıyor. İletişim beceriniz sizi daha da donanımlı yapıyor...

Aydın'ı, Batuhan'ı idare edebilmek değil de Ricardinho'yu yönetebilmek beceri istiyor... Sergen'i, Tümer'i, İlhan'ı, Nouma'yı, Zago'yu yönetmenin ve başarıya ulaşmanın zor olduğu gibi... Futbolcular zor insanlar.. %90'ının eğitim seviyesi düşük. İyi para kazanıyorlar, şöhrete ve başarıya doymuş durumdalar. Egoları yüksek ama hemen hemen hepsi de duygusal ve çocuk ruhlu... Onları yönetebilmek, ikna edebilmek ve inandırabilmek gerçekten de zor. Hele farklı bir dil konuşan, farklı bir kültürden gelen, farklı bir dünyası olan yabancı futbolcularla diyalog kurabilmek onları idare edebilmek en zoru... Ariel Ortega, Ricardinho, Ailton, Marcelinho, Kleberson hep dünyaca ünlü tanınmış yıldızlardı... Ama Lorant ile, Ziya Doğan ile Rıza Çalımbay ile Ertuğrul Sağlam ile anlaşamadılar ve kaçarcasına gittiler. Parlak kariyerlerine rağmen burada verimli olamadılar. İşte zor olan onlarla iletişim kurabilmek, onlardan verim alabilmek... Futbol oynamış olmak, yönetmek için yetmiyor. 

Mourinho, Benitez, Wenger, Löw, Sacchi, Spaletti...

Onların oynadığı futbolun seviyesi amatörün üstüne çıkmadı. Ama hepsi dünya çapında birer teknik adam... Eskiden futbolcu oldukları için veya hatır için bulundukları noktaya gelmediler. Hep kendilerinden daha kariyerli ve şöhretli oyunculara antrenörlük yaptılar. İsimleri altında ezilmediler. Aslında mantık çok düz ve basit: -İyi futbol iyi futbolcuyla oynanır. -Büyük takımlarda yıldız futbolcular oynar. -Yıldız futbolcuları yönetmek, idare etmek ve onlarla başarıya ulaşmak kolay değildir. -Büyük kulüpleri ya büyük antrenör olmaya aday çapta ve vizyonda teknik adamlar çalıştırır ya da kendini kanıtlamış büyük teknik direktörler...
26 Ekim 2011 Çarşamba

Kara Kutu Schuster

Teknik direktörlerin ve sporcuların gidişleri, gelişlerinden daha önemli. Nasıl uğurlandıkları, başarılı olamadılarsa neden olamadıkları, gittikten sonra yaptıkları açıklamalar, neden başarısız olduklarının ifadeleri. Zira kulübe yeterince hakim olmuş oluyorlar, arada sözleşme de kalmayınca kendilerini rahatça ifade edebiliyorlar.

Bunu Türk teknik direktörlerden ve futbolculardan beklemek çok doğru değil. Çünkü onlar kulüpten ayrılmış bile olsalar, "yarın bir gün..." umuduyla yaşıyorlar veya kariyerleri açısından belli sorunlara parmak basmanın kendileri için sıkıntı yaratabileceğini düşünebiliyorlar.

Bugün taraftar açısından Beşiktaş'ın temel sorunu nettir. Oysa bunu televizyon ekranından ifade eden, edebilen kimse yok. Eski sporcularımız, efsanelerimiz, eski teknik direktörlerimiz lafları hep yuvarlamayı tercih ediyorlar. Giderken en çok konuşan teknik direktörümüz Ertuğrul Sağlam bile "kendi" kariyerini ve karakterini cilalamaktan başka bir şey söylemeden gitmişti.

 "Adam gibi geldim, adam gibi gidiyorum..."

Tamam da biz kendisinin karakter özelliklerini yorumluyor değildik ki. Kendisinin Beşiktaş teknik direktörü olmasında çok iyi insan olması veya olmaması öncelikli kriterler arasında değildi. Biz bekledik ki, kendi bu kadar adamken, adam olmayanların da isimlerini verseydi, yaşanan hadiseleri önümüze koyabilseydi... Sadece bir adamlık gösterisi, Beşiktaş'ın merak ettiği şey değildi. Lakin yukarıda da dediğim gibi, bu tip durumlar hayatını ve kariyerini Türkiye'de sürdürecek insanlar için kolay açıklamalar değil.

Oysa Bernd Schuster için durum böyle değildi. Zira giderken Beşiktaş kariyerini tamamen kapatmış şekilde gitti. Ayrıca, kendisini hep manyak, ağzına geldiğini söyleyen biri olarak tanıtmıştı. Basın mensuplarına, futbolculara, taraftara ve diğer birimlere verdiği ayarlarla nam salmıştı. Bunu eleştiriyor da değilim ama bu durumdan keyif alan bir çok taraftar mevcuttu.

Schuster bir gün sessiz sedasız topladı bavulunu. Tek söz söylemeden, vedalaşmadan bile, çekti gitti Türkiye'den... Gitmesinde değilim, başarısız oldu gitti. Mesele başarısız olup olmadığı değildi oysa ki, mesele neden başarısız olduğuydu...

Gittikten sonra Beşiktaş'la ilgili tek bir cümle kurmaya bile tenezzül etmedi. Şu yüzden başarısız oldum diyemedi. "Ben aslında başarılıydım..." demeye bile gerek duymadı. O konuşkan, o kendini ifade etmekten şartlar ne olursa olsun çekinmeyen, geri adım atmayan, Real Madrid teknik direktörüyken bile dobra dobra konuşan Schuster çekti gitti.

Bu çekip gidişin bir sebebi olmalı. Bu çekip gidişin ardında bizim bilmediğimiz şeyler olmalı. Schuster Türkiye'de başarısız oldu ise, şu çekip gidişi nedeniyle başarısız...

"İşte Beşiktaş sizin gibiler yüzünden bu halde"

Jean Tigana'yı hatırlar mısınız? Sizin nefret ettiğiniz, kulübü karıştırıyorlar, başkanın dışarıdan maşalığını yapıyorlar dediğiniz adamların suratına "İşte Beşiktaş sizin gibiler yüzünden bu halde!" diye bağırıp gitmişti, Beşiktaş kulübünde yapmadığı basın toplantısında...

"Başkanın babasıyla da konuştum"

"Başkanın babasıyla da konuştum..." sözünü ilk ve tek ondan duymuştuk. Oysa biz başkanın babasının kulüp işleriyle ilgilendiğini bilmezdik. Tigana çakmıştı o fişeği... Anlayan anlamıştı. İşte o yüzden teknik direktörlüğü umurumda değildi, bugün gelse sırtımda taşırdım...

Keşke Schuster de çıksa konuşsa. Takımın ve camianın durumunu fısıldasa bizlere. Dışardan göremediğimiz, anlam veremediğimiz şeylere açıklık getirse. Mesela Quaresma'yı anlatsa... Ondan gerçekten "büyük yıldız" diye mi bahsediyor? Durduk yere Ernst'i neden kesmeye başladığını anlatsa mesela... Bugüne ışık tutmaz mı?

Ve Carvalhal Ernst'le Tanışır

Sorsak sayın Schuster'e son 1 senede Ernst'in her kesildiğinde aşağıya, her kadroya alındığında yukarı ivmelenmemizin nedenini. 2011'i bitirdiğimiz şu günlerde neden Ernst ve Hilbert'in 76. defa keşfedildiklerini...

Bugün "Schuster'e haksızlık edildi..." denince hep sessizce çekip gidişi geliyor aklıma. "İşte o yüzden!" diyorum, işte o yüzden başarısızdı ya. İşte o yüzden gitmeliydi....

Yoksa bu yönetimle başarılı olunamayacağını ben bilmiyor muydum sanki?
20 Mayıs 2011 Cuma

Neyin Peşindesin Ertuğrul?

Bursaspor Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam basına verdiği mülakatta, hiç de üzerine vazife olmayan işlere girdi. Basın mensupları kendisine Gençlerbirliği ile oynayacakları maç ile ilgili görüşlerini ve ligin geneli hakkındaki fikirlerini sorduğunda, fırsat bu fırsat diyerek Beşiktaş'a salladı Ertuğrul. Yabancı oyuncularımızın ülkelerine gönderilmelerini, Gaziantep maçını önemsemememizi, bu maça A2 ağırlıklı bir kadroyla çıkma ihtimalimizi diline doladı ve üçüncülük yarışına girdiği Antep'e kaybedeceğimizi ima etti.
Bursaspor şu anda ligin üçüncüsü, önünde oynayacağı bir maç var ve o maçı kazanırsa zaten ligi üçüncü bitirecek. Yani tüm ipler kendi ellerinde. Beşiktaş'ın ya da Antep'in ne yaptığı onları sıralamadaki yerleri açısından zerre kadar ilgilendirmiyor aslında ama Ertuğrul efendi bir şeylerin acısını bu yolla çıkarmaya niyetli belli ki. Bir Beşiktaş taraftarı olarak takımımın ligde oynayacağı en iddiasız maça bile tam kadro çıkmasını isteyebilirim. Yabancı oyuncuların ülkelerine gönderilmesini eleştirebilir, bu maça A2 destekli bir kadroyla çıkacak teknik yönetimime kızabilirim. Tüm bunların futbol rekabeti içinde doğru olup olmadığını bile tartışabiliriz hatta, amenna. Lakin burada çok önemli bir nokta var, onu da şöyle izah etmeye çalışayım; Bursaspor ve Beşiktaş camiaları, taraftarları yıllardır bir nefret sarmalı içinde dönüp duruyor. Deplasman maçlarına taraftar götürülemiyor, bunun ilk denendiği sene döner bıçakları, sallamalar havalarda uçuşuyor. Yaralanan insanlar, tutuklamalar, kör şiddet gırla. Son olayın üzerindense yalnızca iki hafta geçti ve Bursaspor camiası hala yaşananların nefretiyle dolu.
Bu ortam içinde Bursaspor'un teknik direktörü çıkıp Beşiktaş'ın kadro tercihini eleştiriyor. Mealen diyor ki; "Beşiktaş maçı kaybedecek ve biz de kazanamazsak üçüncü sırayı kaybetmiş olacağız. Bu durumda Beşiktaş üçüncülüğümüze mal olacak bir hareket yapıyor" Güzel kardeşim, bu iki camia birbiriyle kanlı bıçaklı hale gelmiş, neredeyse insanlar öldürülecek durumda, 2 hafta önceki rezillikten sonra senin 20 taraftarın cezaevine gönderilmiş ve insanlar barut fıçısı. Sen hangi akılla, hangi izanla, hangi sağduyuyla, hangi insanlıkla çıkıp diyorsun ki "Beşiktaş bizim üçüncülüğümüze mal olacak bir iş yapıyor" Yapmak istediğin şey ne? Bu kadar nefret yetmedi mi? Daha fazla insanın birbirine düşman olmasını, kan dökmesini mi istiyorsun? Bu memlekette her zaman taraftar haksızdır. Şiddeti o üretir, vandallığı o yapar ve günah keçisi de odur. Hiç bir zaman yukarı bakılmaz, yöneticilerin/hocaların/basının neler söylediği, nasıl bir nefret ve düşmanlık dili ürettiği umursanmaz. Kupa finalinden sonra, bazılarının adam gibi adam dediği mahalle kabadayısı Abdullah Avcı'nın "Havaalanındaki maç berabere bitmedi" diyen açıklamasını dinledik ve ne kadar adam olduğunu bir kez daha anladık. Şimdi de bir başka adam gibi adam Ertuğrul Sağlam'ın çapını görüyoruz işte.
Bu insanlar böylesi nefret söylemleri üretmeye, hedef göstermeye, tahrik etmeye devam ederlerse, hiç kimsenin çıkıp "ama taraftarlarda çok bik bikbik" diye konuşmaya hakkı olmayacak...
25 Kasım 2010 Perşembe

Özet Geçtim Lan


Vatan Gazetesi'nin "İsmini vermeyen yöneticiler Schuster'in ağzına..." temalı bilimkurgusal haberi, aslında güzel bir resim yapmış da arada kaynamış.

Tigana ve Schuster'in aldığı sonuçlar neredeyse tamamen aynı. Schuster'in takımı 3 gol daha fazla atmış, onu da Guti ve Quaresma'ya yazın.

'07 ve '08 Beşiktaş'ı Tigana ve Schuster'inkinden 3 gol daha az yemiş 2 sene üst üste. Onları geride kurulan defansın kritik hataları telafi edilen Toraman'ından, fundamentali şaştığı için geri geri slalom yapmak zorunda kalmayan Üzülmez'inden çıkarın.

'09 Denizli'sinin yediği daha az 5 golü de Ferrari ve Finki çıkarmıştı zaten.

Beşiktaş'ın 5 yıllık teknik direktör felsefesi özeti bu puan tablosudur işte. Beşiktaş'ın Türkiye Ligi'nde akarı kokarı bu. 3-5 gol fark ediyor, o 3-5 gol 3-5 puan fark ettiriyor, o 3-5 puan da 2-3 sıra oynatıyor.

İşin bütün düğer yönlerini bırakıp dünyanın en yüzeysel adamı tadında takılacaksak, böyle takılalım.
18 Mayıs 2010 Salı

Teşekkürler Metalist Kharkiv!

Bilenler bilir... Ertuğrul Sağlam'ın yeşil saha üzerindeki duruşuna, performansına ne kadar hayransam; sahanın kenarındaki performansı konusunda da o kadar olumsuzum... Sebebi üç değil, beş değil, bir tane... Bütün tribün Ertuğrul Sağlam'ın arkasında ve Sinan Engin'in karşısındayken, bizim ondan beklediğimiz hamleleri yapamaması, sezonlara Ertuğrul Sağlam futboluyla başlayan Beşiktaş'ın Sinan Engin sonrası pragmatik futbola dönüş yapması... Metalist maçındaki tepkisizlik, kudretsizlik ise tamamen ayrı bir konu... O konuda kızmak/beğenmemek haddime değil, sadece eleştirebilirim... Neticede, benim gözümde Ertuğrul Sağlam'ın Beşiktaş'taki değerlendirmesi Sinan Engin öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılıyor. Öncesindeki denemeleri, olumlu futboluyla bana umut verdiyse de; yönetim / Sinan Engin boyunduruğuna karşılık bir tavır geliştiremediğinden dolayı maalesef kendisini hayal kırıklığı ile anıyorum... Nitekim futbolda, özellikle de Türk Futbolunda elinizdeki "çocuklar"ı hakikatten güçlü bir karakterle yoğurmak zorundasınız... Bunu yapamadığınızı gördüklerinde, hem onları hem de kendinizi kaybediyorsunuz... Metalist'e teşekkür buradan geliyor... Türk futbolu adına iki önemli yere geldik, Metalist Kharkiv sayesinde... Eğer şans biraz yanımızda olsa ve o ilk 30 dakikayı gol yemeden kapatsaydık, eleyebileceğimiz bir takımdı Kharkiv... Ancak o günün psikolojisi tamamen düşmüş takımına ve teknik kadrosuna öyle bir tekme attılar ki; neticesinde Mustafa Denizli'yle şampiyonluğa ulaşan bir serüvene girdik... İki kupa, çok keyifli deplasmanlar hep o sürecin devamında geldi... Ancak Metalist faciasının 2008 sonunda karşımıza çıkan ikinci sonucu son derece olumsuzdu... Ertuğrul Sağlam'ı kaybetmiştik... Çakma Alpay'la takas edildiği ve havaalanında gözyaşlarına boğulduğu günden sonra içimde açılan ikinci Feyyaz çukurudur Ertuğrul Sağlam... O yüzden ayrı kıymetlidir... Rıza Çalımbay kadar, Metin Tekin kadar kıymetlidir futbolculuğu benim için... Akıl hastası bir adama katlandığımız dönemde, stoperde gıkını çıkarmadan oynamış bir golcüdür... Taksim'den duyulan direk sesinin kahramanıdır... PSG maçında Amokachi'ye yetişmek için dudaklarını kanatacak kadar ısıran, kendini zorlayan adamdır Ertuğrul Sağlam... Gel gör ki, her işte bir hayır varmış meğer... Ertuğrul Sağlam'ı Beşiktaş'tan belki de sonsuza kadar koparan Metalist, Sağlam için çok daha önemli bir kapıyı açmış... Bugün Ertuğrul Sağlam hakkı henüz anons geyiğinden verilmemiş olsa da; Türk Futbolunu dördüncü sayfaya getirmeyi başarmıştır... Birinci ve üçüncü sayfasının tamamı İstanbul fotoğraflarıyla süslü kıt futbolumuzda mevsim değiştirmeyi mümkün kılmıştır. Şehrin önde gelenlerinin desteği, halkın bilakis kösteğiyle kavurduğu Kayseri'den sonra, sinerji yaratıldığında nelerin yapılabileceğini ispatlamıştır... Bunun kıymetini, seneye Bursaspor Şampiyonlar Ligi için benim şehrime geldiğinde etrafımdakilere Bursaspor'u ve Ertuğrul Sağlam'ı anlattığımda göreceğim umarım... Teşekkürler Metalist... Önce bizi şampiyonluğa getiren süreç için, sonra da kayıp adam Ertuğrul Sağlam'ı sağlam bir tokatla dirilttiğin için teşekkürler...
24 Şubat 2009 Salı

Okan Koç - İbrahim Akın - Sinan Kaloğlu - Burak Yılmaz - Serdar Özkan

Teknik direktör tercihlerini bazen anlamak hiç te kolay olmuyor. Mantıklı bir neden arıyorsun bulamıyorsun... Örneğin Burak Yılmaz ve İbrahim Akın... Bu oyuncular gönderildikleri güne kadar 11'de çıktılar. Burak Yılmaz devre arasından bir önceki hayati Porto deplasmanında 11 oyuncusuydu. İbrahim Akın da sonradan girmişti. Keşke Ertuğrul Sağlam'ı karşımıza alabilsek te sorsak, ne bekliyordu Burak ve İbrahim'den? Son 2-3 senede ne vermişlerdi ki bu maçta da yer almayı hak etmişlerdi? Madem gönderileceklerdi, madem bir memnuniyetsizlik vardı neden durmadan oynatıldılar? Madem oynatıldılar o zaman neden gönderildiler? Burak Yılmaz'ın oynadığı takımda yedek kalan oyuncu takımda tutulurken nasıl olurdu da gönderilen kişi o "yedek" değil de Burak Yılmaz oluyordu? Bunları anlamak gerçekten çok güç. Bir futbolcuyu kazanmak için illa onu her maç oynatmak gerekmez. İşte büyük teknik direktörlük te böyle olur zaten; oynatacağın zamanı iyi bilerek. Yoksa kötü oynayacağını bile bile o oyuncuyu sahaya süren teknik direktörler insana dair nosyonlarını biraz yitirmişlerdir gibi geliyor... Mircea Lucescu, Jean Tigana, Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli... Peki bu teknik direktörlerin hepsi mi suçlu? Elbette bu yargıya varmak ta mümkün değil. Ama hepimizin gördüğünü görememiş te olamazlar. Burak Yılmaz'dan futbolcu olmayacağını anlamak için teknik direktör de olmaya gerek yoktu aslında. İbrahim Akın'ın sahaya çıkmasının futbol değerlerine yapılmış bir ihanet olduğunu bizden iyi bilmesi gerekirdi dönemin teknik direktörlerinin. Şimdiki aktörümüz de Serdar Özkan. Verimlilik açısından Burak Yılmaz-İbrahim Akın seviyesinde gidiyor. Takıma verdiği zarar, katkıdan daha büyük. Serdar Özkan'ın yaptığı şut/pas tercihlerinde takım arkadaşlarının tepkilerine dikkatlice bakarsanız Serdar Özkan'ın takım içindeki konumunu daha iyi tahlil edebiliyorsunuz. Ben Serdar'ın takım arkadaşlarınca sevildiğini düşünmüyorum. Ben futbolcu olsam kesin antrenmanda falan kavga ederdim kendisiyle. Şu durumda ise en çok üzüldüğüm futbolcu Fabian Ernst. Serdar Özkan'ın hareketlerini anlamlandırmaya çalışırken oldukça zorlandığını, kendini uzaylı gibi hissettiğini düşünüyorum. Neticede kurulu bir makina gibi çalışan bir beyinle ne yapacağını kendisinin bile bilmediği bir beyin aynı takımda aynı amaç uğruna mücadele ediyorlar. Şimdi Mustafa Denizli'ye sormak lazım. Serdar Özkan'ı durmadan oynatarak ona iyilik mi ettiğini düşünüyorsun diye. Serdar Özkan'ın hangi faydasını görüyorsun da oynatmaya devam ediyorsun diye. O oynasın diye oynamayan oyuncuların hiç mi hakkı yok diye... Sormak lazım bunları. Ama kendi klasik, çok şey söyleyip aslında hiç bir şey söylemeyen üslubuyla Serdar'ın iyi futbolcu olduğunu, kötü de oynamadığını söyleyecektir. Taa ki kötü bir sonuç alınana kadar. İşte o zaman da daha önce Ertuğrul Sağlam'ın yaptığı gibi bir anda arkasını dönecektir. Satın gitsin diyecektir Serdar Özkan için. Bundan önce hep böyle oldu. Bütün maçlarda görev ver, vermediğin maçlarda sonradan sok. Kurtarıcı olarak oyuna al. Kötü oynamasına rağmen ısrar et. Sonra bir gün gelsin Bank Asya Ligi'nde X takıma kiralandığını okuyalım. Olacak şey tamamen bu. Benim sorum 2 sene önceki sorumla aynı; Madem oynatıyorsunuz, o zaman neden satıyorsunuz? Madem satacaksınız o zaman niye oynatıyorsunuz? Şu haliyle Serdar Özkan'ı oynatmak ona iyilik etmek mi sanıyorsunuz?
13 Şubat 2009 Cuma

Ertuğrul Sağlam

Ertuğrul Sağlam'ın vizyonsuzluğuyla ilgili çok şey yazılıp çizildi. Charlton Cole, Nicola Legrottaglie transferlerini veto ettiği gerekçesiyle de uzun uzun pasajlar döşendi. Bu transferlerde olaya elbette Beautiful Freak şüpheciliğiyle yaklaşmak lazım. Ertuğrul Sağlam bu oyuncuları gerçekten istemedi mi yoksa başka nedenler mi vardı? Sağlam'ın hep tekrarladığı şey, "Biz ucuz yemek yemek istedik, bunları aldık" idi. Bu cümleyi net olarak Sinan Engin söyledi. Günümüzde bir olayın gerçekliğinden öte, o olayın nasıl algılandığı önem kazanır hale geldi. Bugün -doğrudur yanlıştır- Ertuğrul'un üzerinde İngiliz milli takımına seçilen Cole ve İtalyan milli takımının stoperi Legrottaglie'yi reddeden Bursaspor teknik direktörü imajı var. Neticede bunun böyle algılanmasının da baş suçlusu Sağlam'ın kendisi. Celal Kolot kendini çok güzel ifade ederken, Sağlam bazen görevi gereği bazen de kişilik yapısı nedeniyle şu iki transferin bile neden gerçekleşmediğini anlatamadı. Anlattıysa da biz anlamadık, suç yine onun. Dedim ya, kendini düzgün ifade edemezsen yaptığın işte ne kadar başarılı olursan ol, bir yerde tıkanıyorsun. 4-4-2'yi, total futbolu çok iyi bilebilirsin. Ama Ricardinho'nun ruhundan anlamıyorsan tüm dizilişler yok olup gidiyor. Ricardinho'nun dilinden anlamak için teknik direktör mü olmak lazım yoksa bilge bir insan mı olmak lazım? Farklı kültürlerden gelen ve farklı vizyonlara sahip kişileri tek bir potada ortak bir amaç doğrultusunda birleştirebilmek kadar bilgece bir iş var mıdır? İşte büyük teknik direktörlerle büyük olmayanların ayrıldıkları en temel nokta burası. Yoksa taktik dizilişleri, alan savunmasını, kornerde yapılması gereken adam paylaşımını kitapdan da öğrenebilirsin. İngiliz, İtalyan milli oyuncuları veto eden Bursaspor Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam... Kendi kariyerine kendisi ağlasın, biz ağlayacak değiliz ya elbet.
8 Şubat 2009 Pazar

Ya tamam ya devam maçı...

Basının en sevdiği klişe başlıklardan biridir: "Ya Tamam Ya Devam Maçı"... O yüzden şu an Beşiktaş'ın durumunu anlatmakta kullanılabilecek en doğru yol bu meşhur klişeyi kullanmak... Beşiktaş Mustafa Denizli'yle yedinci veya sekizinci defa "ya tamam ya devam maçı"na çıkıyor... Bu iş ligin bu kadar erken haftalarında karşınıza çıkıyorsa, büyük sıkıntınız var demektir... Mümkün mertebe spor sayfası okumaktan kaçındığımdan, gazetelerin saçmalıklarını spor sitelerinden gözüme çarptığı ölçüde takip ediyorum... Son bomba "2009'a süper başlayan Beşiktaş"tı... Kimleri yenmiş Beşiktaş bakalım; - Yorgunluktan ayakta duramayan Werder Bremen - Gaziantep BB - Mucize bir Gaziantepsor galibiyeti - Denizlispor - Sezonun garibanı Antalyaspor - Antalyaspor - Antalyaspor Sanırım bu maçların üçünü stadyumda takip edebildim... Sık sık yaptığım bir iştir, üst üste kaç pas yapabildiğimizi sayarım... Örneğin, ligdeki Antalyaspor maçında, benim yakalayabildiğim üst üste beş pas sadece bir defa söz konusu oldu... İşin komik tarafı, bu beş pasın aktörü sadece iki futbolcuydu... Yani şu an televizyonda izlediğim Tottenham Arsenal maçında üst üste yirmi pas yapıp atağa kalkan futbol takımlarının yanında, abartmıyorum, dört pas yapamayan bir takımdan bahsediyoruz... PES, FIFA oynarken bile bilirsiniz ki, iki üç kere pas yaparsanız sahaya yayılırsınız, daha geniş alan kullanabilirsiniz, en önemlisi rakibi üzerinize çeker ve pozisyon bulmaya başlarsınız... Bu takıma monte edilmeye çalışılan Ernst ve gariban Sivok orta sahada kaç kere kendilerini Gökhan Zan ve Zapo'ya gösterebildiler? Daha önemlisi, hala savunmanızda topu dan dun vuran Gökhan Zan'la oynarsanız, nasıl ileri adım atabilirsiniz? Bu takımın reçetesi, Ertuğrul Sağlam'ın 2007 ve 2008 yıllarında Eylül sonuna kadar oynattığı futbolda gizli... Kendisine ihanet etmeseydi, şu anda şampiyonluk yarışındaki bir Beşiktaş'tan bahsediyor olacaktık... Sol bekte oynamak zorunda olan şımarık Tello, göbekte bu işi en iyi yapan Sivok Zapo olmadan Beşiktaş'ın oynadığına futbol demek imkansız... İki yıldır muhtemelen kaprislerine katlanamayarak Tello'yu ekonomik kullanamadığı bitik enerjisiyle serbest orta saha rolünde oynatmak futbol cinayetidir... Göbekte işleyen sistemden vazgeçip, Sivok'u orta sahaya kaydırmak ancak Zihni Sinir'e yakışacak bir harekettir... Üstelik artık elinde sadece Uğur değil, Ernst de varken... Sonra tabii ki savunmadan çıkamayan toplardan, olmayan akınlardan, "bloklar arası kopukluk"tan bahsederiz... Futbol düşünüldüğü kadar komplex bir oyun değildir...
22 Eylül 2008 Pazartesi

Sistem: 4-2-X


Oyuncu rotasyonu normal tabi ama sistem rotasyonunu da ilk defa görüyorum. Bir hafta içerisinde 3 maç ve 3 ayrı taktik. Ama biraz içerisine girilirse sistemlerin, Ertuğrul Sağlam'ın niyeti anlaşılıyor. Sistem 4lü defans ve defansın önündeki iki orta saha oyuncusunun etrafında gelişiyor. O an kime forma vermek istiyorsa Ertuğrul Sağlam, geriye kalan isimleri diziyor ve sistemi onlara göre düzenliyor. Buraya kadar biraz değişikse de, sorun yok o kadar da. Ama sorun bundan sonrasında başlıyor. Oyuncu seçimleri biraz garip. Bazı isimlere yanlış zamanda şans verilirken (Aydın Karabulut), bazı isimler haketmediği halde formayı alıyor (Serdar Özkan). Bazıları transfer olduğundan beri doğru düzgün forma şansı bulamıyor (Ekrem Dağ), bazıları yabancı sınırlaması yüzünden zaten zor forma bulacakken, formasını futbol dahisi İbrahim Üzülmeze kaptırıyor.


İşin aslı, rotasyon iyidir ama Ertuğrul Sağlam'ın rotasyonu, onun herkesi memnun etme çabasından kaynaklanıyor. Daha önce de söylemiştim, bu camiada şu karmaşada Ertuğrul Sağlam gibi uyumlu bir insan olmasa çoktan kaçmıştı ama o bu uyum işini biraz abarttı galiba. Herkesi memnun etmeye çalışırken, kimseyi memnun edemezse gerçekten trajik bir son olabilir kendisi açısından.
25 Ağustos 2008 Pazartesi

Dik Durmak




Beşiktaş Teknik Direktörü olarak kendisine bir türlü ısınamadığım bir zamanların makascı golcüsü Ertuğrul Sağlam'a biraz dikkatle bakılırsa aslında şu ana kadarki en büyük problemi dik duramaması olduğu görülür. Gerek saha dışı gerek saha içindeki olaylarda o kadar çabuk kendisinden ve kafasındaki sistemden ödün veriyor ki, azcık dik dursa kendisi ve Beşiktaş için gelişmeler çok farklı olabilir.

İlk senesindeki ilk maçlarına bakalım. Takımdaki kadroya göre oynanabilecek en doğru taktik 4-4-1-1 ile avrupa mücadelesine başlamış Beşiktaş ve işler biraz ters gidince yazılı-görsel medyada her denileni kaale almış Ertuğrul Sağlam ve sonuç hüsran. Oysa o zaman için o kadro şartlarında nasıl ki 4-4-1-1 en uygun taktikse bugün de yine doğru bir taktik olan (4-2-3-1 ) taktiğinden bir maçta vazgeçmek üzere Ertuğrul Sağlam. Ama ne ki bu şimdi. Hangi taktik bir maçta, bir ayda, oturmuş ki sen daha ilk maçta sisteminden vazgeçiyorsun. Hatta ilk maçta dahi vazgeçmiyorsun, maçın daha 35. dakikasında hazırlık maçlarının en iyi futbolcusuna kementi atıyorsun. Hadi diyelim, Aydın çıksa defansif bir oyuncu girse sol tarafı emniyete almak için ya da Aydın çıksa bir forvet girse, takım iyice hücuma çıksın diye anlaşılır da, Aydınla Serdarın kağıt üzerinde ve gerçekte ne gibi bir farkı var anlayan beri gelsin. Hadi ufak bir farkı var diyelim, 10 dakika daha sabredemeyecek kadar mı bu fark. Halbuki sen sene başında öyle bir intiba veriyorsun ki, sanki bu sene sol kanat Aydın'ın der gibisin ama bu fikrinden sadece 35 dakikada vazgeçiyorsun.

Hadi Aydın'ı geçtim, bir senedir şu orta sahanın doldurulması için bekledik ki, sonunda kavuştuk derken bu da sadece 45 dk sürdü. Merak ediyorum dünyada türkiye dışındaki takımlardan kaçı maç içindeyi bırak sezon içerisinde aynı teknik direktörle çalışırken taktik değiştiriyor. Bir takımın bir dizilişi vardır ve işler ters gidiyorsa değişen sadece oyuncu tipleri olur. Çift libero oynuyorsan ve hücuma yönelik oynamak istiyorsan, çift ön liberolarını tıpkı Antalya maçında olduğu gibi Cisse ve Uğurdan kurarsın. Defansif bir orta saha istiyorsan, Serdar Kurtuluşu, Sivok'u koyarsın. Aynı sistem içerisinde, Aydın-Ekrem, Holosko-Serdar Özkan değişiklikleri oyun mentaliteni değiştirir ama sistem değişmez, sadece isimler değişir.

Ama hocam içimde hala bir umut var, dik duracaksınız diye. Hadi biraz kulağınızı kapatın şu kakafoniye ve bildiğinizi yapmaya çalışın az biraz. Yine doğruyla başladığınız sezonu, sistemsizlik sistemiyle, şapkadan çıkan tavşanlarla geçirmeye çalışmayın. Evet, bu takımın hücumcuları şapkadan çıkmaya müsait tavşanlar ama ne gerek var bu gerilime, elinizdeki şu kadro çok rahat şekilde sistemli bir takım olabilecekken..



30 Haziran 2008 Pazartesi

Rüştü ve Sezon Planlaması

Milli kaleci Rüştü'nün, Euro 2008'deki performansı malumunuz. Rüştü'yü savunanlar da, "adam ne yapsın, bi yedek kaleciden bu kadar, o zaman Volkan'ı suçlayın" cümleleriyle savunuyorlardı. Yani Rüştü'nün oynamasının suçu Volkan'ınmış. Milli maçlar geride kaldı, yenen de döndü, yenilen de... Peki ya Beşiktaş? 1 sezon daha kontratı olan bu Rüştü'yü ne yapmalı?

Ertuğrul Sağlam açıklama yapmış; ''Rüştü gelmiş geçmiş en iyi kalecilerden bir tanesi. Futbolun içinde bu tür şanssızlıklar yaşanabiliyor. Bir maç önce Rüştü'yü kahraman ilan edenler, bir maç sonra maalesef değişik değerlendirmeler yapabiliyorlar. Bu anlayıştan vazgeçmemiz lazım''

Bunlara lafımız olamaz, tıpkı Fatih Terim'in kendi kafasındaki 23'ü tercih etmiş olması gibi. Ama Ertuğrul Sağlam da şunu asla unutmasın; bu takım kaleci hatasından puan kaybederse bunun sorumlusu Rüştü ve Hakan değil, bu oyuncuları Beşiktaş kalesine koyan yönetim zihniyetidir. Buradaki tercih te Ertuğrul Sağlam'ın olduğu için fatura da onun önüne koyulur.

Rüştü'yü bir maçla yargılamamalıymışız. Sanırım Ertuğrul bizi futbol izlemiyor sanıyor. Rüştü'nün sezon genelinde nasıl bir güvensiz duruşu olduğunu bilmediğimizi sanıyor. Bizi bıraksın Ertuğrul önce Rüştü'yle konuşsun. Rüştü'nün bugün Beşiktaş'la kontratı sona eriyor olsa futbolu bırakmıştı Rüştü. Kontratı sürdüğü için devam edecek. Elinden geldiği kadar da oynayacak. Ama mutlu değil, huzurlu değil. Bir sporcunun, yapmak istediklerini yapamamasının onun psikolojisinde ne gibi etkiler yarattığını görebilen göz var mı merak ediyorum. Rüştü kariyerinin bittiğinin farkında. Artık eskisi kadar atik, çevik, sert değil. Rüştü bunalımda.

Ben şimdi, "Rüştü bunalımda" diyorum, Ertuğrul da "Rüştü dünyanın sayılı kalecilerinden biri" diyor. Sezon ortasında sizlere bu yazımı hatırlatacağım. 1 maç - 2 maç da değil...

Rüştü'nün 1. kaleci olduğu bir takım, lige rakiplerine oranla bir kaç adım geride başlıyor demektir. Beşiktaş'ın böyle bir lüksü yoktur. Rüştü'nün oynamasının suçunun Volkan'ın kırmızı kartı neticesinde olması bile aradaki rekabetin ne kadar orantısız olduğu anlamına geliyor. Beşiktaş'ın kalecisinin bir milli maçta yer alması ve abuk subuk hatalar yapması, Fenerbahçe kalecisinin oynayamayacak durumda olması nedeniyle gerçekleşiyor. Düşünün bu takımlar rekabet edecek...

Milli takım başka bir platformdur. Elinde iyi kalecin varsa vardır yoksa yoktur. Ama kulüp takımları öyle mi? Dünyada milyonlarca kaleci, yüzlerce Beşiktaş kalesini koruyabilecek, Itandje, Volkan kalitesinde kaleci varken, siz Rüştü'nün hatalarını "şanssızlık" olarak nitelendirseniz, "şans" dediğiniz şey rakiplerinizden birinin 2008-2009 senesindeki şampiyonluğuna, sizin de başka ufuklara yol almanıza sebep olacaktır, o da bizim şansımız olsa gerek.

Ara