Elveda Çocuk
Cadı Avı
Bardak Artık Yok
ZevzekleşiYorum
ZevzekleşiYorum

Ho ho ho…. Selamlar herkese… Ho ho ho… Yılbaşı nedeniyle bu yazıyı noel baba kostümümle yazıyorum, farkında değilsiniz tabii. İnanmıyor musunuz? Ekşibeşiktaş kastı, webcam mi açalım diyorsunuz? Ho ho ho… Ona da varım. Zevzekleşiyorum, o halde varım!
Ah be sitemizin vefakar okuyucuları. Vefakarsınız vefakar olmasına da, daha bir cefakarlığınızı göremedik. Hazır liglere ara verilmişken artık kendi dertlerimden bahsetmek istiyorum. Beşiktaş, Beşiktaş diyerekten yedik güzelim 2009’u. Sonra bir bakmışım işten atılmışım, kız arkadaşımdan ayrılmışım, evimden olmuşum. Bu ne ya? Reva mı bu bana yapılanlar. “Ne yazmışlar lan siteye, yeni bir şey var mı acaba” diyerekten, civelek gibi koşturmasını biliyorsunuz da, şu siteye her tıklayan 1 lira verse, güzel kardeşiniz beautiful freak ve kendisi gibi perişan (başta spirit) nice yazarımız ekmek yese, fena mı olurdu?
Garip bir yıldı hepimiz için. Hadi şimdi gelin itiraf edelim, o kadar da kötü değildi. Biz ne yıllar gördük içinde kupa olmayan, ne kupalar gördük içinde şampanya olmayan. Fakat 2009 yılını öyle ya da böyle karlı kapattık. Neyse ki vefalı bir insanım da, iki kupayı unutarak yorum yapacak kadar şuursuzlaşmıyorum!
Haftalık değerlendirmeleri ile Turkcell Süper Lig’in adeta şifrelerini çözen ZevzekleşiYorum köşesi, bu hafta da haftalık değerlendirme bizi kesmez, devreyi de şöyle bir gözden geçirsene be hacı diyenler için, 2009-2010 yılının ilk yarısını masaya yatırıyor.
Sezona şampiyonluk parolası ile başlamayı isteyen ekiplerden Beşiktaş, uzun süre bu parolayı unuttuğu için lige oldukça geç başladı. Hep diyoruz, şu parolayı bir yerlere yazın diye ama dinleyen kim? İki kupa almasına rağmen yeni sezona da sancılarla girmeyi başaran Beşiktaş, pahalı transferleriyle kendi kendine dolandı ne yazık ki. Önce İsmail Köybaşı transferinde başlayan homurtular, “2009 yılı en saçma transfer ödülü”nün tartışmasız sahibi Rodrigo Tabata ile “Gaziantep’e başkan olsana” ‘ya kadar vardı. Bir de Nihat ve Ferrari gibi isimlerin de geldiklerinde tartışılır olması üzerine Türkiye’nin en kırılgan camiası, yaptı yine yapacağını ve henüz 8. Hafta geçilirken tribünlerde yaşanan çirkinliklerle 2009’un unutulmaz görüntülerinden birine ev sahipliği yaptı.
Kötü başlayan, oyun olarak pek umut vermese de, aralarında Fenerbahçe ve Manchester United gibi güzel zaferleri de kapsayan bir yükselişle devam eden, sonra yine aynı şekilde çakılmayla biten ilk yarının biraz olsun iç ferahlatan isimleri İsmail Köybaşı ve Ferrari idi. Tabata ve Nihat gibi iki moral bozucu ismin yanında, neredeyse kusursuz oynayan Ferrari ve genç yaşına rağmen oyun aklı ile geleceğe dair umutlar veren İsmail, Beşiktaşlıların transferdeki tek tesellileri idi.
İkinci yarı için Delgado’nun dönüşünü, Nihat’ın yeniden doğuşunu, Denizli’nin orta sahadaki sertliği bozmamasını ummaktan başka çaresi olmayan Beşiktaş için yeni yıldan en büyük beklenti gol’den başka bir şey olmasa gerek.
Ligin ilk yarısının lideri Fenerbahçe ise, bir ara bocalasa da, ilk yarıyı olabilecek en iyi şekilde bitirmeyi başardı. Üç kulvarda da yoluna devam eden Fenerbahçe, lige en iyi başlama rekorunu kırmasının ardından, kendisi de hafiften kırılınca devreyi ancak lider bitirebildi. İkinci yarı şeker gibi fikstüre sahip Fenerbahçe’nin bu senenin şampiyonu ilan etmemek için tek sebebim Beşiktaşlı olmamdır. “Evet, Beşiktaş’ın şampiyonluğuna inanmıyorum ama bir güç var” diyerek kendimi avutuyorum ancak ligin en dengeli kadrosuna sahip Fenerbahçe’nin önüne, bu fikstürle geçmenin çok da kolay olmadığını biliyorum.
Galatasaray ise başka bir alem. En keyifli maçlar gerçekten sahadakilerden biri Galatasaray ise oynanıyor ancak futbolda başarının net karşılığı her zaman zevkli futbol ile gelmiyor. Sene başında da çokça dile getirdiğimiz gibi forveti kaval, defansı şeşhane olan Galatasaray, başına gelen sakatlık şanssızlıklarına rağmen yine de makul bir ilk yarı performansı ile kapattı devreyi. Zaten birbirleri ile sürekli aynı skorları almayı başaran ezeli rakipler, yine benzer performansla lig, kupa ve Avrupa’da tatmin edici skorlar aldılar. Fakat kazandığı maçların çoğunda rakip forvetlere duacı olan Galatasaray, defansın ortasına ya da orta sahanın ortasına takviye yapılmazsa, yine sadece Kewell, Baros, Keita gibi isimleri övmekle geçen bir sezonun sonunda, ellerim bomboş şarkısını söyleyebilirler.
Sezon başı transfer sürecinde Beşiktaş ile papaz olan Kayserispor ile, kendi kendine gelin güvey olarak Beşiktaş ile papaz olan Bursaspor ise ilk yarının en başarılı Anadolu temsilcileri idi.
Kayserispor zengin olarak çıktığı Mehmet Topuz savaşından bir de Gökhan Emreciksin’i ganimet olarak almış, bunla da yetinmeyerek bir de Gençlerbirliği ile James Troisi savaşına girip kazanmıştı sezon başında. Elinde hali hazırda, Türkiye liginin sorunlu ama verimli yıldızlarından Cangele’yi bulunduran, yanına da Ariza Makukula’yı alan sarı kırmızılılar yıllardır sahip oldukları az yiyip az atan takım hüviyetinden sıyrılmayı başararak, az yiyip gol atabilen bir takım oldular nihayet. Böylece devreyi neredeyse lider bitireceklerdi ki, buna Şifo’nun Antalyaspor’u izin vermedi.
Bursaspor ise savaşan takım anlayışının ligdeki yegâne temsilcisi. Beşiktaş ile yolları kesişmiş birçok ismi bünyesinde barındıran camia, Sercan ve Volkan Şen gibi kendi değerleri ve İvan Ergiç gibi ligin en enteresan topçusu ile ilk yarıyı beklediğinden de iyi yerde bitirdi. Beklediğinden de iyi dedim ama belki de bunu bekliyorlardı da, ben beklemiyordum yahu. Gösterişsiz bir kadro, gösterişsiz bir teknik direktör ve gösterişli sonuçlar. Stat atmosferinin en üstte olduğu şehirlerinden biri olan Bursa, büyük ihtimal seneye Avrupa’ya gidecek takımlardan biri olacak.
Trabzonspor, daha baştan tutmayacağı belli olan bir mayayı uzun süre tutsun diye beklemeden yollarken, yıllardır her başı sıkıştığında döndüğü yerlinin de yerlisi formülünde, x yerine yine aynı ismi koyarak, Şenol Güneş ile bilmem kaçıncı nikahı kıydı. Kadrosunda bariz bir kalite sıkıntısı olan takımın, Şenol Güneş ile nerelere geleceği pek merak konusu olmasa gerek. 2010 yılında Trabzonspor için asıl beklenti, büyük ihtimal önümüzdeki devrenin sonunda başlayacaktır.
Ligin istikrarlı takımı İstanbul Büyük Şehir Belediyespor, yine istikrarını sürdürdü ve Beşiktaş’tan puan çalmayı başardı. Sivasspor’u kafa kola alıp, Tum ve Sylla gibi iki yabancıyı alan Belediye, mütevazi kadrosu ile yine ligi üst sıralarda bitirmeyi başardı. Ne ineyim, ne çıkayım derdindeki takımın şu an için en büyük misyonu, İstanbul’dan uzaklaşmak istemeyen futbolcuların sığınma kapısı olması, olsa gerek.
Gençlerbirliği ise, geçen sene bir kaynaktan iki takım çıkarayım derken düşmek üzere olduğu için, bu sene tek bir takıma konsantre olup, eli yüzü bir takım oldu çıktı. Ligin en iyi sol beklerinden Aykut, ligin yeni çalım çılgını Hurşit, Cm’cilerin yüzünü güldüren Harbuzi ikinci yarı çok daha yukarılara çıkabilecek bir Gençlerbirliği’nin anahtarları olabilirler.
Ligin hayal kırıklığı yaşayan takımlarından Gaziantepspor, bir dolu teknik adama sahip olmasından ötürü, önce göze hoş gelen futbol beklentisi doğurup, ardında da fare doğurarak orta sıradaki yerini sağlamlaştırdı. Bir dolu Güney Amerikalı ve Portekizli hocaları ile lige renk getirdikleri kesin ama kendi açılarından bakınca, renkli ligler puan durumu pek parlak sayılmaz.
Şifolu Antalyaspor emeklilikleri yaklaşan futbolcuların Antalya’da yazlık almasından istifade ederek kurduğu kadrosu ile kendinden beklenmeyecek şekilde başarılı olmaya devam ededursun, Atom Karıncalı Eskişehirspor kadrosunun kalitesiyle paralel bir başarı gösteremedi ilk yarı boyunca. İkinci yarı için Eskişehirspor’un daha yukarılara çıkması mümkünken, Antalyaspor için ise amaç en başta ligde kalmaktan başka bir şey olmasa gerek.
Gelecek yıl da zevzekleşiyorum köşesinde değerlendirilebilmek için çırpınan kulüplerimiz ise, Sivasspor, Ankaragücü, Kasımpaşaspor, Diyarbakırspor, Denizlispor ve Manisaspor da ulen ben bunları yazdım ya sanki, artık kendimi tekrarlıyorum galiba. İşte Bu gruptan Denizlispor ve Diyarbakırspor düşer diyerek fazla uzatmıyorum. Her takıma bir şeyler yazmak, ne kadar da sıkıcıymış be. Bana ne ulen Ankaragücü’nden, şu hale bak ya, resmen rezillik. Yarın yılbaşı yahu. Yeni bir yıl geliyor, neşe dolmam lazımken şu yaptığım işe bak.
Her neyse efendim, 2010 hepimizin yılı olsun. Öpüyorum hepinizi, her yerinizden.
Bir İlhan İrem Vardı: Kuntz-Kuntz-Kuntz!
Çivinin sallandığı yıllar dedim, zira sahada sonuçlar çok kötü olmasa bile, taraftar artık değişim istiyordu. Fazla tevazudan sıkılmışlardı. Yıldız yabancı, gösterişli transfer ve Avrupa’da başarı derdine düşmüşlerdi. Üç sene üst üste gelen şampiyonluk ve efsane Beşiktaş çok uzakta değildi ama o efsanede ne bir yabancı yıldız vardı, ne büyük transferler, ne de Avrupa başarısı... Edirne köprüsü taştan, var mı büyük Beşiktaş’tan?
Galatasaray’ın altın tepside Beşiktaş’a sunduğu şampiyonluğu, Asena’nın poposunu elleyerek kutlayan Herr Daum, aldığı o gazla şampiyonlar liginde oynayacak takıma Johnsen, Aumann ve Kuntz gibi üç tane kalburüstü yabancı almıştı. Gerçi Aumann’ın pili çoktan bitmiş sonradan anladık, Johnsen deseniz kıymetini bilemedik, Kuntz’a da ilk geldiğinde yaşından dolayı burun büktük ama meğersem sadece bir sene kalan bu panzeri öyle kolay kolay unutamayacakmışız. Belleklerimize kazınan ilk Alman fidbolcu olacakmış, Marcus Münch ve Fabian Ernst’ten önce.
Alman panzeri Beşiktaş’a transfer olduğunda yaşından dolayı şüpheler olsa da, yine de pek fazla çatlak ses çıkmamıştı gelişine. Yaşına başına hürmetten ötürü değildi elbette bunun sebebi. Alman Kuntz (bkz: alman ernst), elinde deyim yerindeyse kapı gibi bir özgeçmişle gelmişti. Bundesliga’da iki kere gol kralı olmuş, iki kere şampiyonluk kupası kaldırmış, bir kere yılın futbolcusu seçilmiş ve en çok gol atanlar listesinde de ilk ona girmiş bir futbolcuydu en nihayetinde. Rivayet odur ki, onun da özel seyircisi varmış ve sırf Kuntz’u izlemek için Almanya’dan kalkıp gelirlermiş İnönü’ye. (Var mı gerçekten böyle insanlar bilmiyorum ama Allah akıl fikir versin diyorum kendilerine, eğer varlarsa.)
Şampiyon bir takıma gelmişti Kuntz. Ancak geldiği takım yukarıda da belirttiğim üzere, bir geçiş sürecindeydi. Yıllardır alt yapısıyla övünen takım artık yavaştan rakipleri gibi transferde adını duyurmaya başlamıştı. Ertuğrul Sağlam, Orhan Kaynak, Oktay Derelioğlu gibi bir Karadeniz hücum ekibi kurulmuştu. Defansta, ilk görevi maç öncesi yapılan “Alpay Kuntz’u buraya getir” tezahüratıyla, Kuntz’u tribünlere götürmek olan Alpay Özalan vardı. Bu isimlere eşlik eden öz Beşiktaşlılar ise Şifo, Takoz Recep, Sarı Fırtına, Atom Karınca ve Gökhan Keskin ile bir de o zamanların gencecik yıldızı Ali Rıza Sergen Yalçın idi. Şimdi kâğıt üzerinde tekrar bakınca, ne güzel bir kadroymuş diyor insan ama…
Alman Kuntz, 1.80 boyunda, civan gibi bir delikanlıydı. Ne uzun, ne kısa sayılırdı ancak ligde bir tane dahi kafa golü atmaya muvaffak olamamıştı. Beşiktaş formasıyla attığı tek kafa golü, Rosenborg’u 3-1 yendiğimiz o makûs maçtaki açılış golüdür. Birden neden takıldım bu konuya bilmiyorum ama kafa golü atamamasının muhtemel nedeni Herr Daum’un getirmiş olduğu 3-5-2 sistemi olsa gerek. Şimdi atıp tutmanın manası yok, o zamanlar benim yaş 14. Futbol deyince anladığımız şey, haydi saldır Beşiktaş, ölümüne Beşiktaş’tan ötesi değil. Ancak geriye dönüp bakınca, golcülük hisleri Klinsmann’a benzer şekilde kurt gibi olan, Almanya’da bir dolu kafa golü atmış bu adamın Beşiktaş’ta kafa golü atamamasının sebebi daha ne olabilir ki? Her neyse, gereksiz yere uzatmanın manası yok.
Şimdi Kuntz’u görmemiş arkadaşlara ne uzun, ne kısa dedik. Klinsmannvari gol koklardı dedik ve fakat yeterli olmaz bu tanımlar Kuntz için. Kuntz, Münch’ün temposunu, Ernst’in yüreğini, Klinsmann’ın gol koklayışını tek potada eritmiş bir futbolcuydu. Sanmayın ki Beşiktaş’ta sadece forvette oynadı. Takımda o kadar çok hücum oyuncusu var ki, Kuntz hücumdan kalan boş vakitlerinde sağ bek, sağ açık, orta saha, nerede boşluk varsa oraya yerleştirildi vatandaşı Daum tarafından. Tipik bir Alman olduğundan da ne ağzını açtı, ne işten kaçtı. Alman olmak zor iş gerçekten, ben olsam dakikasında kaçardım.
Gel gelelim Kuntz’un Beşiktaş karnesine. 30 lig maçında 9 gol. Büyük maçlarda attığı tek gol, Galatasaray’a İnönü’de 2-1 yenildiğimiz maçta gelmiş. O maçın sonunda, stat Kuntz-Kuntz-Kuntz şeklinde inlemiş. Avrupa’da ise 2 golü var. Ne etti, 11. Böylesi ballandırılarak anlatılan bir forvet oyuncusu için çok fazla değil, değil mi? Evet, değil ama zaten o zamanın karman çorman olmuş Beşiktaş kadrosunda, yüreğiyle parlayan bir futbolcuydu Kuntz. “Asla pes etme” pankartının sahadaki resmiydi.
Herkesin general olduğu, Şifo ile Sergen yan yana oynar mı polemiğinin tavan yaptığı bir dönemde lige çok kötü başlayan Beşiktaş’ta, azmiyle öyle bir fişekledi ki takımı ve taraftarı, 15 maçlık bir periyotta 14 galibiyet alan Beşiktaş’ın şampiyonluk potasına girmesinin mimarı oldu.
Beşiktaş durmadan kazanıyor, statlar Kuntz-Kuntz-Kuntz diye inliyordu. Ligde artık sadece beş maç kalmıştı. Beşiktaş ve Fenerbahçe aynı puanda, hemen Trabzonspor’un arkasındalar. Daha da Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında maç yapılacak. Anlayacağınız camia şampiyonluk havasına girmiş. Rakibimiz ise o zamanlar oynadığımız her maçta, bizi biraz daha yaşlandıran Kocaelispor. Ankara’da, evimdeyim. Radyodan dinliyorum maçı. Garip totem denemelerim o zaman da varmış demek ki; maçı odamda, ışığı yakmadan dinlediğimi hatırlıyorum çok net. Maçın başları, tak Kuntz atıyor bir tane. Ben aman şımarmayayım, aman sevinmeyeyim, yoksa şimdi karma cezalandırılır diyemeden, şerefsiz karma daha bir dakika geçmeden Kocaelispor’a al da at dercesine bir pas veriyor ve beraberliği sağlıyor. Çok geçmeden bir gol daha… Karanlık odamda, dünyam kararıyor aynı zamanda. Dünya benim etrafımda dönüyor ya! Hep kendimi suçluyorum. Hatanın nerede olduğunu bulmaya çalışıyorum.
İkinci yarı başlıyor, karma iyice insanlıktan çıkıyor. Durum 3-1’e geliyor. Bir umuttur insanı yaşatan dercesine ne ben, ne tribün ne de Kuntz maçı bırakıyor. Kuntz durumu 3-2 yapıyor, O sezonun gol atmak sevdasından, defansı sallamayan ismi Alpay 3-3 yapıyor. Tamam lan, oldu bu sefer derken bir de bakıyoruz maç 3-5 Kocaelispor üstünlüğü ile bitiyor. Allah belasını versin karmanın da, totemin de, şansın da. Ağladığımı da çok net hatırlıyorum, maç bitiminde stattaki Kuntz tezahüratlarını da…
Geriye kalan haftalarda takım hepten koy götüne rahvan gitsin moduna girdiğinden, 5 maç üst üste kaybediliyor ligin sonunda. Tabii o zaman düşen Bursaspor olmadığından, Beşiktaş’a maç sattın diye sataşan yok, rahatça 3 yiyoruz Altay’dan, 4 yiyoruz Denizlispor’dan. Bu arada Daum ülkesine postalanıyor kibarca, Kuntz da milli takımla koşuyor euro 96’ya.
Özgeçmişinde birçok başarı bulunan Kuntz, bu şampiyonada bir satır daha ekliyordu başarılarına. Yarı final maçında, ev sahibi İngiltere’ye karşı altı pastan attığı beraberlik golünün ardından Almanya ile Avrupa Şampiyonluğunu da yazıyordu hanesine.
Yazıyordu yazmasına da; bizim yaşlı kurt daha bitmemiş diyen Almanlar, Beşiktaş ile bir yıllık daha sözleşmesi bulunan Kuntz’u yuvasına çağırıyordu. Yaşlı kurt da bunun üzerine topladı tasını tarağını ve akabinde de gittiği sezonda “yaş 35 iş bitmemiş” dedirtecek şekilde Bielefeld’de 14 golle tekrar selamladı Almanya’yı. Sonrasında da iki sene daha oynayıp (bir Bielefeld bir Bochum), 37 yaşında kariyerine güzel bir uğurlama ile noktayı koydu.
Futbolculuktan ancak 37 yaşında kopabilen Stefan Kuntz, futboldan öyle kolay kopamadı tabii ki. O ne yapıyor dendiğinde, teknik direktörlük yapıyor dendi ama pek de başarılı olamadı ki, nerede yaptığının bilgisine ulaşılamadı. Sonrasında da duyduk ki başkan olmuş bizim Kuntz efsane olduğu Kaiserslautern’e. Futbolculuk, teknik direktörlük, başkanlık. Bu hayat sana güzel be Kuntz, bu hayatı sen yaşadın valla. 9 yabancımız olmasaydı hali hazırda, belki de yabancı başkan transferi yapabilir, tekrar aramızda görebilirdik seni ama imkanlar dâhilinde değil ne yazık ki… Neyse, yapacak bir şey yok. Sen mutlu ol yeter bize.
ZevzekleşiYorum

Neredeyse bir haftayı aşkın süredir süper ligin değerlendirilmesinin yapıldığı, artık bir gelenek haline gelen “Zevzekleşiyorum” köşesi ile işte yine beraberiz. Başıma bir zeval gelmez, blogdaki hepsi birbirinden değerli arkadaşlarım, ilgisizliğimden şikayet edip beni kapı önüne koymazsa, daha da çok seneler beraber oluruz fakat arkamdan dönen dolaplar, Jessie’nin ayağımı kaydırmaya çalışması, Shelbyl’in bizim mahallede dolaşırken polisin “napıyorsun?” sorusu üzerine cebindeki kağıdı yutmaya çalışması beni düşündürmüyor değil…
Beşiktaş’ın kayıplarla geçtiği, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın tek atıp üç aldığı, Beşiktaş’ın mağlup olduğu, Kayseri’nin hevesinin kursağında kaldığı, karakartalın yere çakıldığı, Baki Mercimek’in Ankaragücü’nü son dakikada marizlediği, 1903 doğumlu İstanbul takımının beş dakikada iki gol yediği, Roberto Carlos’un memleketine kesin dönüş yaptığı, Rıza Çalımbay-Youla aşkının bittiği, Ziya Doğan-Ayman aşkının tüm hızıyla sürdüğü ve Beşiktaş’ın kayıplarla geçtiği bir haftayı geride bıraktık. Berlusconi bir temiz sopa yemiş, ülke gündemi hepten cozutmuş, kişisel gündemimiz bakiyeyi hep eksiye götürmüşmüş. Bunları bir kenara bırakalım şimdilik.
Süper lig! (şöyle ünlem koyayım da, süper ligin kalitesizliğine çok orijinal bir şekilde gönderme yapayım) mesaisine Cuma günü Beşiktaş ile Bursaspor başladı. Ne var ki yağmur da mesaisine aynı maçla başlamayı uygun görünce, ortaya “Beşiktaş’a Sulu Şaka”, “Beşiktaş Balçık’a Saplandı” gibi manşetler atmaya hevesli gazeteciler çıktı bittabi. Amma ve lakin, Ferrari sakatlanıp çıktıktan sonra beş dakika içerisinde yenilen iki gol, gazetecilerin kafasını karıştırdı bir miktar ve ortaya bu sefer de “Ferrari’den İnip Şahin’e Bindiler”, “Beş Dakikada Beşiktaş” gibi haber başlıkları çıktı. Fakat tüm bu klişecilerin arasından Fanatik özgünlüğü ile sıyrıldı ve Zapatochny fotoğrafının üstüne verdiği “Kiralık Katil” manşetiyle haftanın manşeti ödülünü tarafımdan almaya hak kazandı.
Beşiktaş bu mağlubiyetle, geçen sene şampiyon olduğu sezondaki ilk yarı performansını yakalamayı başarırken, çekirgenin ikinci kez sıçrama umudu ise şimdilik pek yok. Zaten şampiyonlukla ilgilenen taraftar kitlesini bastıracak kadar kalabalık kongreyi bekleyen bir kitle var ki, belki de en büyük şampiyonluk mücadelesi onlar için Ocak’ta yapılacaktır.
Bursaspor ise eski Beşiktaşlıların bolca bulunduğu kadrosuyla hem iyi bir intikam almayı başardı hem de Beşiktaş’ın üç puan önüne geçmeyi başardı.
Kayserispor zaten sinirli bir takım. Tolunay Kafkas olsun, Süleyman Hurma olsun yarattıkları aura ile futbolcuları yeterince germeyi başarıyorlar. Bir de bunun üzerine liderlik stresi gelince, Kayseri’de yaşanan sinir harbinde Şifo’muzun Antalyaspor’u rakibini zararla oturttu ve Trabzon’a gidecek olan Fenerbahçe’yi de hesaba katan Galatasaray’a ilk yarıyı lider bitirme umudunu verdi. Bu umutla çıktığı maçta, Kahe’nin katkıları ile gol bile yememeyi başaran Galatasaraylıların hevesi ise; ilk yarının son derbi olmayan ama derbi diye addedilen derbisinde, Karadeniz Kaplanlarının (Pardon, Kaplan Değil Beyler, Karadeniz Fırtınası) kritik maçlardaki klasik performansı ile kırıldı.
Galatasaray’ın gol yememesi, Guiza’nın da üst üste goller atması ile hepten garipleşen ligi Makukula’nın kendi kalesine gol atmaya devam etmesi ve Guiza’nın itici gol sevinçlerini sürdürmesi biraz olsun normalize etti. Guiza dedim de, yahu aslında özünde iyi bir insan ancak maçlardaki mimikleri çok rahatsız edici. O gol atamayınca mahzunlaşmalar, o gol atınca bütün arkadaşlarının, lisede ağlayan arkadaşlarını teselli etmeye gelen kız arkadaş grubu gibi etrafını sarması, sürekli bir arabesk tavırlar… Acındırdıkça düşündüren, düşündürdükçe de antipatikleşen bir futbolcu şu Guiza vallahi. İlahi Guiza…
Burak Yılmaz, Ümit Karan ve Youla gibi isimlere güvenip de lig yarışına çıkan Eskişehirspor’da ise gol kısırlığı devam ediyor. Gol kısırlığı dediysem, Beşiktaş kadar değil tabii ki de, bu halleriyle bile geçmişler Beşiktaş’ı. Atom Karınca Rıza Çalımbay’ın, Youla ile olan ilişkisinin de bitmesine neden olan maçta, iki büyük Beşiktaşlı’nın takımları sahadan berabere ayrıldılar ve ikisi de devre arasına ligde umduklarını bulamamış olarak girdiler.
Son Gökçek operasyonunu ile ligin dengesini değiştiren Ankaragücü ise futbolseverlerden aldığı beddua ile kendi ayağına dolanmaya devam ediyorlar. Beddualar yeni gelen ünlü hoca Roger Lemerre’yi etkiler mi bilinmez ama şu an futbolla ilgilenen her 5 kişiden 7’si büyük ihtimal Ankaragücü’nün başarısızlığını temenni ediyordur. Tık tık tık, kim o? Hadi kümeye lütfen Gökçekgücü!
Hak ettiği değeri, makaraya yatkın bir insan olmasından dolayı bir türlü alamayan Yılmaz Vural puansız aldığı Kasımpaşaspor’u, Manisaspor maçı ile 20 puana taşımayı başardı. Dahası, son 8 maçta da mağlubiyet yüzü görmeyerek, ligde 8 serisini yakalayan bir başka takım oldu. Bakalım bu 8 mereti, Kasımpaşaspor’a gün yüzü göstercek mi? Merakla beklemekteyiz. Herşey ligin ikinci yarısında ortaya çıkacak, lig bir süre tatile girecek, o süreçte takımlar Antalya’da kamp yapar, futbolcular kendi aralarında şakalaşır, futbol severler bizim takımda arkadaşlık ne süper diye gaza gelir, antrenman sonrası ellerinde baklava ile belirir, insanoğlu dünyadan elbet zevk almak ister, kuralları değişse de bu oyun böyle sürer gider, oyuncuları değişir…
ZevzekleşiYorum
Özlemişiz Seni Matias, Farkında Bile Olmadan...
Adam Kazan, Sistem Kazan, Maç Kazan, Kazı Kazan
Garip bir halet-i ruhiye şu Beşiktaşlılık. Takım üst üste kazanmış, rakip çok güçlü değil, moraller üst seviyede ama yaşanmışlıkların tortusu (a tribute to Umut Sarıkaya) o derece işliyor ki siyah beyazlı bünyeye, her an bir terslik çıkacağı korkusu düşüyor en baştan içimize.Sahanda Futbol
Futbolunuzu nasıl alırsınız? Ben şahsen kendi sahanda futbola bayılıyorum. Futbol sadece sahada kalsın, hatta mümkünse hep kendi sahanda kalsın. İnönü'den dışarıda oynamayalım, onun dışında futbol üzerine çok fazla düşünmeyelim, tribünler, yönetimler, basın, futboldan nemalanmaya çalışan siyasetçiler hep bir köşede kalsın. Futbol, sadece topun santraya konulup düdüğün üflenmesi ve üçlü çekilmesiyle başlasın, son düdükle de bitsin gitsin. Başkanın Yazısı

Bu ay, Beşiktaş’ımızın yarınları için çok önemli bir kongrenin yapılacak olmasının heyecanını yaşıyoruz. Başkanlığım boyunca Beşiktaş adına özel olan ne varsa eritmeye çalıştıysam da altı senelik süreç buna yeterli olmadığı için, en azından bir dönem daha elimden geleni ardıma koymamak adına yine yeniden başkanlık adaylığımı açıklıyorum. Göreve geldiğimden beri defalarca belirttiğim gibi ülke sporundaki üç büyükler efsanesinin iki büyüklere dönüştürülmesi çalışmaları son sürat devam ederken, kenarda durup tüm bu olanları bir seyirci gibi izlemem söz konusu olmaz. Altı yıldır yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır ve bir dönem daha görev verilmesi halinde, Beşiktaş adının artık tarih sayfalarında hoş bir anı olarak kalacağını taahhüt ediyorum.
Sevgili Beşiktaşlılar,
Altı yıllık süreçte hepinizin bildiği üzere maddi, manevi birçok kayıplarımız oldu. Maddi kayıpların bir kısmını bizzat cebimden karşıladım ancak kimse heveslenmesin, hepsini tek kuruşuna kadar geri alacağım. Çünkü onlar benim çocuklarımın rızkı ve ben de çocuklarımın rızkını Gordon Schildenfeld, Vicente Del Bosque, Rodrigo Tabata gibi isimlere verecek kadar saf değilim. Beşiktaş büyük taştır, çalışır, kazanır ve öder elbet bana olan borçlarını. Sonuçta iş yapılan yerde hata olur ve ben de iş yaptığım için bazı hatalar yaptım. Gerçi hatalarım yaptığım işlerden daha çoktu ancak, her neyse. Biliyorum, hepiniz merak ediyorsunuz: Bu kadar para vermeme, bu kadar strese girmeme, maçlarda garip mimikler yapmama ve sonuçta da bu kadar hakaret işitmeme rağmen neden hala başkan olmaya çalışıyorum? Aslında haksız değilsiniz, şu yaptığımın mantıklı bir izahı yok. Şimdi üzerimi de gelmeyin lütfen, ne dememi bekliyorsunuz? “Çok güzel nemalanıyorum bu başkanlık işinden” mi diyeyim?
Sevgili Beşiktaşlılar,
Bu ayki yazıyı yazarken viskiyi biraz fazla kaçırdım zannımca. Hatırlarsınız bir Galatasaray maçında sahaya girmiştik bizim kayınço ile beraber, ne günlerdi be. Pardon, konu biraz dağıldı. Ne diyordum. Evet, kayıplarımız oldu. Maddi kayıplar önemli değil aslında, kendimle gurur duyuyorum ve siz de hakkımı verin lütfen, Süleyman Seba’nın 16 yılda belleklere kazıdığı Beşiktaşlılık duruşunu, altı yılda yok etmek her baba yiğidin harcı değildir. Bir de işin komiği, Beşiktaşlılık duruşu demediğim bir gün geçmedi başkanlığım boyunca. Her söylediğim sözü yuttum, Hıncal Uluç’a pembe kazaklı dedim, Ahmet Çakar’a sen git küçük Ahmet ile oyna dedim, ama tüm bunların yanında da Beşiktaşlılık duruşu demekten de geri kalmadım.
Sevgili Beşiktaşlılar,
En derin sevgilerimle,
Akrep Gibisin Kardeşim
Sevgili Beautiful Freak ve Tathar, doğum günleriniz kutlu mutlu olsun. En büyük dileğim yeni yaşınız Demirören'siz geçsin. Amin.
D
Üç Renk: Gri

Kahvede, barda kısacası dışarıda bir mekânda maç izlemenin keyfini! eminim ki pek çok defa tatmışsınızdır. İnsan psikolojisinde onulmaz yaralar açan bu deneyimin en kötü hali de ne yazık ki Beşiktaş maçlarında yaşanmakta. Üç büyük takımın taraftarının psikolojisini biraz anlamak için en yakınınızdaki kahveye gidin ve o takımın maçlarını izlemeye başlayın.
Galatasaray taraftarının rahatlığını henüz şimdiye dek hiçbir yerde görmedim. Bu sadece bu sene için geçerli değil, kulübün genetiğine girmiş bu rahatlık, aslına bakarsanız Ayhan, Servet, Gökhan Zan gibi isimlerin aynı anda sahada olup da kafa kafaya çarpışmamalarının nedeni. Bu üç futbolcuya Beşiktaşlılar ve Fenerbahçeliler teker teker bile tahammül edemez iken, Galatasaray cenahında pek bir sorun teşkil etmiyor yüksek özgüven sayesinde. (Tek istisnai isim Sabri, o ne yaparsa yapsın küfrü yiyor ne yazık ki…)
Fenerbahçe taraftarı ise futbolcuları ile olan uzaktan iletişimlerinde, Beşiktaş taraftarına yakın bir çizgide seyretmekteler. En ufak geri pasta, isabetsiz ortada, kötü bir şutta en büyük tepkiyi küfürle vermek Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarının ortak özelliği… Aradaki tek fark, Fenerbahçe taraftarı daha anlık tepkiler verirken, Beşiktaş taraftarının kendi arasında bazı isimler üzerinden ayrışmasında.
Böylesi bir ayrışmanın temel sebebi elbette ki sahadaki işlerin bir türlü istenildiği gibi gitmemesinden kaynaklanmakta… Beşiktaş gibi kalabalık ve kalitesi birbirine yaklaşık olan futbolculardan oluşan kadrolarda, oyun kötü gittiğinde sahada olmayanlar ilaç gibi gelmekte taraftarın gözünde. Ricardinhocular, Delgadocular, Tellocular, Bobocular, Holoskocular, Nobreciler derken bir de baktık ki Beşiktaş içinde başka bir Beşiktaş tutmaya başlamış her bir taraftar.
Tabii bu ayrışma sadece saha içiyle de sınırlı değil, sonu ne olursa olsun yönetime derhal tepki verilmesini isteyenler, duruma daha itidalli yaklaşıp olağanüstü durumlardan sakınanlar, teknik direktörün biletini üç maçta kesenler, sezon içinde teknik direktör değişiminden imtina edenler olarak uzayan liste “kırk kulpu kırık kırk kutup” oluşmasına neden oluyor.
İşin yönetim kısmından, daha önceki yazımda “Üç Renk: Siyah” ‘da bahsetmiştim. Teknik ekip konusu ise Jean Tigana’nın gidişinden beri benim için anlamsızlaşmıştır. Sonuçta kendi teknik direktörünün kuyusunu kazmak için çalışan yöneticilerin olduğu bir yerde teknik, taktik üzerine kafa patlatmak saflıktan başka bir şey olmuyor.
Hatırlarsanız 100. Yıldaki şampiyonluktan sonra, 101. Yıldaki başarısızlığın eleştirisi yapılırken, başarıyı paylaşamamak en önemli neden olarak gösterilmiş, Yıldırım Demirören ve Kıvanç Oktay’ın yönetimden istifası, bazı önemli isimlerin yeniden yönetimde yer almaması bunla bağdaştırılmıştı. İşte son şampiyonluktan sonra yine benzer tablonun oluşması belki de şu anki durumun izahlarından birisidir.
Geçen seneki başarı için kimisi rakiplerin kötülüğüne, kimisi taraftara, kimisi dualara, kimisi meşhur Denizli balına atıfta bulunsun, benim için şampiyonluğun karşısındaki isim her zaman Mustafa Denizli olarak kalacaktır. Şampiyonluk yaşamamış bir dolu isimle ve paranoyaklaşmış taraftar desteği ile Beşiktaş gibi kırılgan bir camiada, ligin ilk yarısını altıncı olarak tamamladıktan sonra bu denli başarılı olunmasının en büyük nedeni, Beşiktaş’ın büyük kulüplere ve büyük sporculara has olan egosunu kaybetmişken, bunu Mustafa Denizli’nin egosuyla doldurmasıdır. Çünkü lider olmak için “ben yaparım” demek en önemli koşuldur. İddialı olmak, yanılmaktan korkmamak, herkese meydan okumak özellikle Beşiktaş gibi sadece teknik-taktik sorunları olmayan kulüplerde önemli detaylardır.
Hem teknik ekip konusunda yıllardan beri süregelen benzer yanlışların sürekli tekrar etmesinden dolayı, hem de futbola ölüm kalım meselesi gibi değil de gülerek bakan, ancak hırsından da bir şey kaybetmeyen, rakı masalarının ağır abisi görünümlü Mustafa Denizli’ye olan sempatimden dolayı, artık maçları izlerken kalbim sıkışsa dahi, şu aşamada teknik direktör değişikliğini pek manalı bulmuyorum. Yoksa istikrar gibi bir masala inanmış değilim. Bir kere en başta bu yönetim varken, geleceğe dair pek bir şey düşünmemek en iyisi. Ocak ayına kadar Mustafa Denizli elindeki kadrodaki tüm kombinasyonları denesin, belki ideal bir 11 ile işleri yoluna koyar bile. Olmadı, artık bu denemeler dayanılmaz bir hal aldı diyelim en fazla yola Tayfur Havutçu ile devam edilir. Ocakta da yeni yönetim, yeni teknik direktörle yeni bir başlangıç yapar ve artık sabit bir sistemi, kimin nerede oynadığı belli olan, kendi mevkisinde oynayan futbolculardan oluşan bir takım izleme şansına sahip oluruz umarım.
Gelelim saha içine. Saha içindeki grilikler daha da fazla. Sistem karmaşası, gol kısırlığı, mevkisi sürekli değişen futbolcuların veriminin düşmesi, küstürülen futbolcular, sürekli yedeğiyle karşılaştırılan futbolcular…
Herkesin üzerinde net olarak uzlaştığı bir isim bulmak zor şu takımda. Bobo yetenekli ama çalışmıyor, Nobre gayretli ama bal yapmıyor, Holosko iyi mi kötü mü kimse karar veremiyor, Tello canı isterse oynuyor, Tabata halen alışmaya çalışıyor, Nihat bir sene sakatlık üzerine bir de sezon başı çalışmamasının bedelini ödüyor, Yusuf geçen sene zirvede bırakmadığına yanıyor, Batuhan arıza çıkarıyor, Serdar Özkan’ın ne yaptığının kimse farkına varmıyor derken, sonra da soruyorlar Beşiktaş neden gol atamıyor? Yahu iyi bile atıyor denilebilir şu tabloda.
Zaten kafası bu kadar karışık bir camiayı, bu kadar isimle daha da karıştırmanın anlamı yok aslında. Bundan sonrası için yapılacak en iyi hamle artık üzerinde kimsenin tartışamayacağı bir veya iki isimi bu takıma katıp, daha fazla kakofoniye izin vermemek olacaktır muhakkak. Yoksa şu futbolcu aslında çok iyi, inadına bu futbolcu derken, resmin bütününe kafa yormaya fırsat bulamadan böylesi detaylarla kendi aramızda boğuşmaktan başka bir şey yapmamız pek mümkün olacak gibi gözükmüyor.
Üç Renk: Siyah

Yeni bir konu anlatmaya başlayan öğretmenlerin çoğunun derse girizgâhları birbirine benzer, artık konu her ne ise, öğrencilere tek tek o konunun ne hatırlattığını sormakla başlanır derse. Bizim konumuz yeni değil ama hadi ben de geri kalmayayım ve sorayım, Beşiktaş deyince aklınıza ne geliyor? Son yıllarda benim aklıma travmadan başka bir şey gelmiyor pek. Teknik, taktik, ekonomik sorunlar futbolun olmazsa olmazı zaten de, işin psikolojik kısmını aşmak, işte en zor olanı.
Terapi için şöyle uzanıp, geçmişe gidersek eğer travmanın kaynağını bulmakta çok zorlanmayız. (Tabii ki bütün cümleler “bence” ortak çarpanıyla…) 25 Ocak 2004’te malum Samsun maçı ile başladı her şey. 90’ların başından sonra pek parlak bir dönem geçirmese de Beşiktaş, kendi değerlerinin ve gücünün bilincinde olarak girdi yeni yüz yılına. Ancak bir milat sayılacak olan Samsun maçı ve sonrasında yaşananlar ile erozyon başladı. Güven bunalımına giren camia, futboldaki ve kulüpteki her unsura şüphe ile yaklaşmaya başladı. Şüphe herkesi potansiyel suçlu yaptı ve potansiyel suçlular da yeni şüphelere neden oldu. Bu şüphelerin bir kısmı ile tekrar yüzleşelim isterseniz;
1- *Serdar Bilgili’nin kişisel çıkarları için şampiyonluğu sattığı iddiası, (Koskoca camiada ilk defa bir başkan böyle bir itham ile karşı karşıya kaldı.)
2- *Futbol Şubesi Sorumlusu Yıldırım Demirören’in, yönetimden ayrıldıktan sonra akrabası Haluk Ulusoy ile birlikte Bilgili’ye ve dolayısıyla Beşiktaş’a operasyon yaptığı iddiası,
3- Beşiktaş takımının o sezon sonunda bazı maçları sattığı iddiası, (Beşiktaş ismi ile ilk defa yan yana gelen bir başka itham.)
4- *Bazı Beşiktaş taraftarlarının Serdar Bilgili’yi göndermek için kışkırtıcı hareketlerde bulunduğu iddiası, (Taraftar da sonunda nasibini alıyordu şüphe yumağından.)
5- *Medyadaki bazı yazarların, bazı isimler için kalemşörlük yaptığı iddiası. (Beşiktaş kültüründe olmayan bir başka mefhumla da tanışmış olduk böylece.)
Bu gibi şüphelere bir de zaten “Olağan Şüpheliler” federasyon, hakemler, Aziz Yıldırım gibi unsurlar eklenince, Beşiktaş taraftarının bugüne yansıyan psikolojisi daha net ortaya çıkıyor. Beşiktaş taraftarı kimseye inancı kalmamış, kendi takımına güvenini kaybetmiş, artık hataya inanmayan, dolayısı ile hatalı değil suçlu arayan hasta bir profil çiziyor. Her baktığı yerde varlığından bile emin olmadığı Keyser Soze’nin suretini görüyor.
Serdar Bilgili sonrası altı yıllık Demirören döneminde bu süreç tüm hızıyla sürdü. Şüphelere yenileri eklendi. Cordoba’nın maç sattığı iddiası, Demirören’in Beşiktaş’ı satın almak için kendine borçlandırdığı iddiası, Beşiktaş başkanının Gaziantepspor başkanı ile özel ilişkileri yüzünden fahiş fiyatlarla futbolcu transfer etmesi, Çarşı’nın başkanın güdümünde olduğu vs… Ortalama bir Beşiktaşlıya düşen ise sanal platformlarda “Cadı Avı” yapmak oldu.
Gelinen noktada ne Beşiktaş başkanlık makamının bir saygınlığı kaldı, ne de Beşiktaş yönetim kurulunun. Saygınlık konusunu tam olarak açıklamak için Mehmet Topuz krizinin patlak verdiği dönemde Sayın Demirören’in Ahmet Çakar ile olan telefon görüşmesine gitmek yeterli olacaktır. O gece o programı izleyenler neler yaşandığı iyi hatırlayacaktır. Orada içerikten daha önemli olan şey ne yazık ki; Ahmet Çakar normal şartlar altında büyük takımların başkanlarına söyleyemeyeceği sözleri, Beşiktaş başkanına karşı sarf etmekten hiç çekinmedi. Çünkü karşısında ağırlığı olan, saygın bir başkan yoktu. Hitabet yeteneğinin olmaması, tez canlılıkla sözler verip, bu sözleri yerine getirememesi onu bu duruma getirmişti.
Yaptığı hatalara tek tek baktığımızda, hepsini bir şekilde açıklamak mümkün. Ancak bu kadar çok hatanın bir arada yapılması için, murphy yasalarının tüm acımasızlığını sadece Beşiktaş’a gösterdiğine de inanmak lazım. Bir zamanlar beni de içine alan paranoya kuşağı yüzünden, ben de Yıldırım Demirören’in iyi niyetinden şüphe ediyordum. Şu an için ise Demiören’in başkanlığa dair iyi niyetten başka iyi bir şey taşımadığı kanaatindeyim. Liderlik, sükûnet, hitabet yeteneği, kararlılık, ağır başlılık ve en önemlisi çevresinde iş bölümü iyi yapılmış bir ekip kurup, onları idare etmek… Bu gibi özelliklerin hiç birisine haiz olmaması, artık geleceğe dair Yıldırım Demirören ile birlikte umutlu bakma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Şu aşamadan sonra, yapacağı en iyi niyetli, hatta en doğru hamleler bile, kalabalıkların inançsızlığından dolayı doğru bir şekilde sonuçlanamaz. Futbolda başarı yönetim, teknik ekip, futbolcular ve en önemlisi taraftarlarla bütünleşmenin sayesinde geliyorsa, bugün bütünleşmenin önündeki en büyük engel ne yazık ki Yıldırım Demirören’dir.
Fakat tüm bunlara karşın, Yıldırım Demirören olmazsa her şeyin birden düzeleceğini zannetmek biraz saflık olur. İşte daha iki gün evvel Sayın Başkan yumurtalı saldırıya uğradı ve dolayısıyla Beşiktaş başkanlık makamı bir yara daha almış oldu. Asıl önemlisi, bu saldırı hemen Cadı Avcı’larınca Murat Aksu ile ilişkilendirildi ve potansiyel bir Beşiktaş başkanı daha şüphe yağmurundan ilk damlasını almış oldu ne yazık ki.
Ocak 2010’dan sonra siyah’ın beyaz’a dönmesi için en önemli koşul, hiçbir şüpheye mahal vermeyecek bir yönetim kurulunun göreve başlaması ve artık camianın her molekülünün komplo teorilerinden, kötümserlikten arındırılmasıdır. Ondan sonrası zaten kendiliğinden gelecektir.
Bugün Bayram
Merhaba tüm Beşiktaşlılar ve hâlâ Beşiktaşlı kalanlar. Bugün bayram, neşe doluyor insan! Eminim ki hepiniz erkenden kalktınız, giydiniz en güzel giysileri (Beşiktaş forması) ve elinizde kır çiçekleri ile annelerinizi hiç üzmediniz. Tabii ki biz Ekşi Beşiktaş ekibi de boş durmadık ve sizlere içinde birbirinden renkli konukların ve skeçlerin olduğu bir bayram programı hazırladık.
Programı hazırlarken bazı çekincelerimiz olmadı değil. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde (şu günler yaklaşık 365 güne denk geliyor), camiamızın içinde bulunduğu hassas durumu görmezden gelemezdik. Gerçi ben anlamıyorum, 22 adamın bir topun peşinden koşmasından insanlar ne anlıyor da bu kadar dert, sinir sahibi oluyor? Tıpkı kooperatif kolu başkanımız spirit’in de söylediği gibi, iktidar bizi, biz de bu bloğu 3 F ile uyutuyoruz. Fado, Fiesta ve Futbol. (Kusura bakma fitneci, F deyince bir an heyecanlanman gözümden kaçmadı.) Şu ana kadar işin Fado ve Fiesta kısmını pek göremediyseniz de, şu saatten sonra futbolla pek işimiz kalmadığına göre, sıra onlara geldi. (Bu arada Fado ne bilmiyorum gerçekten.)
Henüz ligin altıncı haftasına geldiğimizde, attığımız havlu sayesinde artık bu sene rahatlıkla “futbol kitlelerin afyonudur” diyerek gezebiliriz ortalarda ve endüstriyel futbolun karşısında adeta bir don kişotmuşçasına dikilebiliriz. Niyet ne idi, akıbet ne oldu? Zaten çok gülünce “çok güldük, şimdi ağlayacağız” derler bilirsiniz. Biz geçen sene yeterince güldük demek ki, şimdi ağlama vakti. Kendi adıma son yılların en güvendiğim kadrosu, fare doğurdu maalesef. Tabii diğer takımlar kötü sezon geçirdiğinde motivasyon sorunu bahane edilir, Beşiktaş kötü olduğunda ise kadro kalitesi sorgulanır, ayrı konu ancak ben hala bu kadrodaki isimlere toz konduramıyorum. En çok da, Ferrari, Sivok ve Ernst gibi isimlere üzülüyorum.
Her neyse. Aslında olabilecek en güzel senaryo da gerçekleşti diyebiliriz. Hem geçen sene çifte kupalı şampiyonluğun coşkusu yaşandı hem de bu sene Demirören’in tekrar seçilmemesi için umutlandıracak kadar kötü bir başlangıç yapıldı. (Polyanna yaşasaydı, benimle gurur duyardı eminim.) Naçizane görüşüm, şu an için teknik direktör ya da futbolcu bazında şu gitsin, bu gelsin demenin pek anlamı yok. Gitmesi gereken kişinin önünde bir kongre var. O kongrede doğru dürüst bir aday çıkmazsa ya da hep öteki Beşiktaş (aslında gerçek Beşiktaş) diye övmekten yorulduğumuz isimler yine sadece gazetelerden, televizyonlardan yol yordam göstermeye çalışırsa, vay bizim halimize.
Şimdilik programımıza Kid Loco’dan Relaxin' With Cherry ile devam ediyoruz. Önce biraz rahatlamak adına… Herkese iyi bayramlar, fadolar, fiestalar efendim.
Kaybeden Her Zaman Haksızdır
Iska 1… Süper Kupa’da Fenerbahçe ile oynanan maç. Yenildik ama iyi oynadık, geleceğe umutla bakıyoruz. Bu defans bu sene zor gol yer, takım yol aldıkça elbette ki gol atmayı da hatırlar. Hem verilmeyen kırmızı kart ve penaltı da cabası. Neyse, sağlık olsun.
Iska 2… Ligin ilk maçı, takım hiç gaza basmadan oynadı, rakip takım kaleye sadece bir kere geldi o da gol oldu, Beşiktaş ise kazanacak kadar pozisyon buldu ama atamadı. Neyse, sağlık olsun.
Iska 3… Gençlerbirliği deplasmanı. Takım koca 90 dakikada hiçbirşey yapmadı, forvetteki eksikler ve formsuz futbolcular can sıkıyor ama ümitvar olmaya devam edelim. Sağlık olsun.
Iska 4… Rakip Gaziantepspor, Beşiktaş bu sezon ilk defa seyircisiyle buluşuyor. Hedef mutlak galibiyet. İki kez direk izin vermiyor. Son 15 dakika rakip sahada oynanıyor ama nafile. Bu sezon Gaziantepspor’a13.5 milyon avrodan sonra bir de 2 puan verilmiş oluyor. Ama olsun, takımdan hala ümitliyiz.
Ve işte son hafta, Iska 5.
Halbuki fikstür çekildiğinden beri sabırsızlıkla bekliyordum 5. haftayı. Kibir zaten tek başına çekilmez bir şey iken, bir de üstüne üstlük altının boş olduğuna inandığımdan hepten antipatik bir camia haline geldi benim gözümde Galatasaray. Biraz bu yüzden, biraz da savunması iyi takımların hücumu iyi takımlara genel olarak üstünlük sağlamasından bu maçın ertelenme söylentisi bile rahatsız ediyordu. Neyse ki erteleme olmadı, ne hafta içi Avrupa bahanesi ne de sel felaketi mani oldu maçın başlamasına.
Tavşan zaten adettendir. Olmazsa olmaz. Ülkenin tartışmasız en kariyerli iki yerli teknik adamı, basit doğrular yerine “futbolu en iyi ben bilirim” demek için kadro kurduklarında işleri hep ters gidiyor. Tabii sadece onların işleri ters gitmiyor, benim gibi takımına güvenenler de âlemin tavşanı oluyor beri yandan.
Oysa Beşiktaş’ın geçen sene başarıyla uyguladığı sistem, eldeki kadronun avantajları ve dezavantajları apaçık ortadaydı. Fakat medya mensuplarına “sizin bildiğiniz kadar benim unuttuklarım var” diyen Denizli’nin unuttukları arasında ne yazık ki bu doğrular da vardı. Bu takım şampiyonluk anahtarını sahaya gömdüğünde, ortadaki ikilisiydi en çok umut veren. Şimdi de güzel bir ikili var ancak, Gençlerbirliği deplasmanında 3 ön libero ile oynayan takım, Galatasaray maçına tek ön libero ile başlıyordu.
Takımın diğer olmazsa olmazları, mücadelesi, sertliği ve isteğiydi. Bunları yapabilecek futbolcular, Yusuf ve Nihat gibi sakatlıktan yeni çıkmış isimler değildi elbet. Maç başlamadan önce kafada kurulan senaryolarda, Galatasaray’ın hünerli ama yumuşak yetenekleri Beşiktaş karşısında etkisizleşecek, Beşiktaş da önde zaten dengesizlik yapmaya çok müsait Galatasaray defansını zor duruma düşürecekti fakat niyet ne idi, akıbet ne oldu? Sahaya çıkan kadro tüm doğruları inkar eder vaziyetteydi. Ancak tabii ki futbolda her zaman doğru hamleler, doğru sonuçları getirmezken, yanlış hamleler de bazen doğruları getirebilirdi. En azından bu umutla izlemeye koyulduk maçı. Ne var ki, Rüştü sağ olsun, tüm yanlışların üzerine bir kişisel hata da o ekledi ve zaten sahaya yanlış tertiple çıkmış olan Beşiktaş, bir de hiç gereği yokken 1-0 geriye düştü.
Senaryodaki Beşiktaş zaten yönetmen tarafından tahribata uğratılmışken, bir de Galatasaray’ın erken gol avantajı, arka tarafı pek sağlam olmayan Galatasaray’a kontrollü oynama imkânı sunarak işleri tamamen zorlaştırdı. Tüm bunlara rağmen Beşiktaş eski gücü ve sertliğinde olmasa da, isteğiyle bir şeyler yapmaya çabalayıp, golden sonra oyunda dengeyi kurup, beraberlik yakalayabilirdi. Olmadı.
İkinci yarıya Beşiktaş “ben bilirim Denizli” yerine doğruları hatırlayan Denizli sayesinde çok iyi başladı. Tek sorun, takımda gol atabilecek gibi görünen tek isim olan Tabata’nın olmamasıydı. Orta sahada ikinci topları alan, önde varyasyonlar yaratabilen bir Beşiktaş, Rüştü’nün abuk hatasına dek her an golü yaratabilecek şansa sahipti.Hepimizin malumu, Serdar Özkan bir pozisyonda topu auta, bir pozisyonda da “ceza sahası dışında” Leo’ya teslim edince o şanslar da ıskalanmış oldu ve ıska 5, 3-0 gibi hak edilmeyen bir sonuçla geldi.
Iska 5 önemliydi elbet. Hem derbi, hem de ligdeki durum açısından. Kaybedenler her zaman haksız olduğundan ne Beşiktaş’ın defansının iyi olduğundan, ne maçta kimin daha iyi oynadığından, ne Beşiktaş taraftarının Ali Sami Yen’e girerken çektiği eziyetten ne de hakemden bahsetmek çok anlamlı. Şimdi yapılabilecek en iyi şey, halı sahaların değişmez repliği “beyler sakin”i sık sık tekrarlamak.
Hayatta üzerine kafa yorulan birçok konu, yapılan birçok tartışma genellikle havada kalır, pek sonuçlanmaz. Futbol ise bunlardan biri değildir. Bugün bir şey iddia ediyorsanız, yarın sahada görürsünüz. İddia edilenler, havada kalıyorsa bahanesi çok olabilir, o ayrı konu. İddiam şu ki; ne Beşiktaş bazılarının abarttığı kadar kötü bir durumda, ne de ligin tepesindeki iki takım yine o bazılarının abarttığı kadar çok iyi. Bu takım elbette ki vites yükseltecek, elbette ki rakiplerini yakalama şansına sahip olacaktır.
O şansları da ıskalamazsa, size söz yine baharlar gelecek, size söz ateş sönmeyecek…
Belgarath'tan Kartal Duruşu
Ara
-
DERBİ POZİSYON ANALİZLERİ - 1- 0:24 saniye! Gatasaray'ın ilk etkili atağı. Burada en büyük hata *Jailson'un partneri Serdar Aziz'e gereksiz yakınlığı oldu.* Seri burada muhteşem bi...6 yıl önce
-
Feda, Sefa, Farklı Olsun bu Defa - Beşiktaş'ın son dönemini iki ana çizgi olarak ikiye ayırmak mümkün. 1- Yıldırım Demirören dönemi 2- Fikret Orman dönemi. Ben Yıldırım Demirören dönemini te...6 yıl önce
-
Bir Sağ Bek, Üç Mevki: Aaron Wan-Bissaka - Premier Lig geçtiğimiz hafta başladı. Hem takım hem de oyuncu bazında her sezon yeni bir hikaye demek. Galiba geçtiğimiz sezon hiç de fena bir görüntü verm...7 yıl önce
-
Duhuliye - Duhuliye'den 5 ay önce haberim oldu. O da bu fotoğraf sayesinde. Bunca zamandır nasıl hiç duymamışım derken, etrafımdaki çoğu Beşiktaşlının da bilmediğ...9 yıl önce
-
Euroleague bwin Mart 2015 MVP Nemanja Bjelica Röportajı - Fenerbahçe Ülker dokuz maçlık bir galibiyet serisi yakalamış durumda ve 2008-2009 sezonundan bu yana ilk kez Euroleague 'playoff'larına katılma hakkını ...11 yıl önce
-
Önce krampon, sonra performans - Her çocuk gibi sokaklarda başlayan futbol maceramız, bazı çocukların yaptığı gibi benim de toprak sahada devam etmişti. Sonrası okul, iş, hayat mücadele...11 yıl önce
-
NBA: Bir Ayın Ardından... (Part 1) - Her ne kadar başlığımızda bir aylık zaman dilimini ele aldıysak gerek tembellik, gerek iş güç yüzünden yazının paylaşılması, gerekli güncellemeler yapıldık...11 yıl önce
-
Manchester United - Burnley maçı - Manchester'ın ligin yeni takımı Burnley deplasmanında galibiyet alması bekleniyordu ama yine olmadı. Geride kalan 3 haftada takım henüz galibiyet görem...11 yıl önce
-
Bu Sefer Bahanem Var - Yine ihmal ettim blogu ama bu sefer sağlam bahanem var. Son 9 senedeki ikinci kıtalar arası taşınma olayına kalkıştım. Bilenler bilir, son 9 senedir Avu...12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı - http://www.aliece.com/2013/11/babylon-dergi-ali-ece-roportaji/#more-189512 yıl önce
-
Arsenal Kendine İnanıyor - Arsene Wenger'in sözleriyle, *"İyi bir rakibe karşı alınmış tatmin edici galibiyet." *Arsenal hafta sonu Liverpool'u oyun dışı bırakarak, bölüm bölüm saha...12 yıl önce
-
Hiç Unutmadığım... - 17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz. O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan ...12 yıl önce
-
-






