7 Aralık 2009 Pazartesi
CSKA Moskova maçına 5 bilet!
-Posta ilk doğru cevabı veren 5 kişi bilet almaya hak kazanır.
-Sorunun cevabı açık ve net olarak yazılmalıdır. "a, b" veya "ikinci şık" gibi cevaplar kabul edilmeyecektir.
-Sonuçlar saat 23.30'da duyurulacaktır. Sonuçlar yayınlandıktan bir saat sonrasına kadar eksibesiktas@gmail.com adresine başvuru yapmayan kazananlar, haklarını kaybedecek.
-Kazanan arkadaşlar, lütfen gönderdikleri mailde telefon numaralarını yazmayı unutmasınlar.
-Kazandığınız bileti bir arkadaşınıza hediye edebilirsiniz. Böyle bir durumda lütfen arkadaşınızın iletişim bilgilerini gönderiniz.
-Herkese bol şans!
Tek Pas
İşte ilk haftanın paslaşmaları:
Jokond soruyor...
Manisaspor maçında skoru etkileyen üç önemli etken ne olur?
Shelbyl cevaplıyor...
Manisa macinda skoru etkileyecek uc onemli etken:
1. Manisa'nin son gelismelerden sonra gaza gelmesi, "Biz yeneriz lan
bu Besiktas'i!" demesi. Kontratagi daha iyi beceriyoruz sonucta, rakip
isterse Alibeykoy olsun.
2. 4-3-3'un mazbut isimlerine kursun dokturulmesi. (Nobre, Nihat,
Yusuf, Tabata, Tello; toplu indirim olacagini umit etmekteyim.)
3. Uzerimizde liderlik baskisi olmamasi. Kayseri, Fenerbahce ve
Galatasaray'dan en az biri kazansin.
Shelbyl soruyor...
Manisaspor'dan birini transfer etsek bu kim olur?
Jessie cevaplıyor...
Maalesef Vestel desteğini çektikten sonra Manisa'nın o eski şaşalı kadrosundan eser kalmadı. Uğur İnceman, Selçuk İnan, Filip Holosko, Caner Erkin, Hakan Balta, Lucas Zelenka gibi oyuncularını kaybettiler. Yerlerini ise doğru oyuncularla dolduramadılar. Bununla birlikte bence Türkiye liginin en potansiyelli forveti Rafael Marquez'i sezon başında Japonya Ligi'ne gönderince ellerinde Trabzonspor'dan tanıdığımız İsaac Promise ve Joshua Simpson kaldı. Promise de dünya gençler şampiyonasında John Mikel Obi'nin liderliğindeki Nijerya takımının önemli oyuncularından biri olmasına rağmen gerekli gelişimi gösteremeyince lig vasatında kaldı.
Sezon başında Galatasaray'a transfer olan Ufuk Ceylan Galatasaray'a gidip 18'in dışında kaldı. Sezer de Manisa da kadronun dışı. Ne sporcular, ne kulüpler. Yönetemiyoruz işte şu işi.
Jessie soruyor...
Manisa bizden birini transfer etse, bu kim olur?
Yuki The Zorba cevaplıyor...
Direk cevap net, boşa çıkacak yabancı kimse o! Bu Tello olur, Delgado olur, Tabata olur... Hangisi boşa çıkacaksa, bastırır Demirören'e bedavaya kiralardım, Bursaspor hesabı. Tabata... Manisaspor olsam Beşiktaş'tan Tabata'yı beş para ödemeden devre arasında çıkar alırdım...
Yuki The Zorba soruyor...
CSKA maçının sonucunun yönetim ve futbol konusunda etkileri neler olur?
Raul Gonzalez cevaplıyor...
şimdi bu soruyu cska maçının sonucundan ziyade avrupa ligine gidiş bileti şeklinde alıyor ve cevaplıyorum ben çünkü cska'yı yensek bile avrupa ligine gidemeyebiliriz ki o zaman bu galibiyet cl'de alınmış bir iç saha galibiyetinden öteye geçmez.
he grubu 3. bitirip avrupa ligine gidebilirsek yönetim açısından ocak ayında kongre esnasında hala avrupada yoluna devam eden bir beşiktaş söz konusu olur, muhtemeln ligde zirvede bir yerde biteceği için mevcut yönetimin eli nisbeten güçlenir.
takım için en önemli olumlu etkisi kupa 2'ye düşülse bile hala avrupada devam etmenin verdiği özgüven(3 kupada yola devam ediyoruz), grupta kazanılan 7 puan ve kabul edilebilir bir cl performansı olur kanımca..
olası bir mağlubiyet yahut beraberlikte yani avrupa ligi vizesi alınamadığında, çok büyük bir tepki ya da hayal kırıklığı olacağını zannetmiyorum. bence zaten taraftar, takım, ve yönetim 3-0'lık wolfsburg maçı ile avrupa defterinin kapandığına inanmıştı. buradan avrupa ligine devam edersek bonus olur, edemezsek eğer ligde gerilerde olsaydık yara derinleşirdi, ancak fb ve gs'in mevcut halinden dolayı ligdeki ciddi şansımız avrupa ligine devam edemese bile takımda büyük deprem yaratmayacaktır.
Raul Gonzalez soruyor...
Beşiktaş ile fb-gs'yi yer değiştirin. fb-gs cl'de, beşiktaş avrupa liginde gs ve fb'nin gruplarında ne yapabilirdi sizce?
Eser Gökulu hayvani bir şekilde cevap veriyor...
G.saray ve f.bahçe'nin grupları son yıllarda Türk takımlarının
karşılaştığı en kolay gruplardır; bunu son dönem başarılarının
tamamına yakını küçümsenen bir Beşiktaşlının intikamı olarak
algılamayınız. Bunun birden fazla nedeni var; her ne kadar 1. ve 4.
torbaların en düşük puanlı takımlarını çekmiş olsalar da her şey
bununla bitmiyor elbet. Şöyle ki, yakın geçmişteki Uefa maçlarımızı
hatırlayacak olursak, Steaua ve Dinamo Bükreş deplasmanlarımız resmen
canımızı zor kurtardık dedirtecek türdendi. Takımlarının o anki form
grafiği, ligdeki ve Avrupa'daki gidişatlarına bir de taraftarın gazı
eklenince çıkılması zor bir deplasman halini almışlardı;
Peki ya şimdi ?
Ununu elemiş, yaşama hevesini yitirmiş bir Steaua, yarısı boş
tribünler, ve maçtan kopmuş ''yeter Becaliiiiii yeter'' diye tempo
tutan taraftarlar. (Dikkatinizi çekerim grubun 1.torba takımından
bahsediyorum) Adamlar bizim maçın ardından yarım saat havai fişek
gösteresi düzenlemişlerdi yaw :) Diğer tarafta ise bu tabloyu bile
mumla arıyorsunuz, zira Dinamo da cezasından ötürü G.saray karşısına
seyircisinden yoksun çıkıyor. Kağıt üzerinde grubun en zor deplasmanı
olarak gözüken takımlara karşı ev sahibi konumunda oynadıkları
yetmiyormuş gibi bir de bu takımlarla yeni statü gereği İstanbul'da
oynama ve dışarıda kaybedilecek olası puanları telafi etme şansı
yakaladılar ve gruptan çıkmak geçmişe oranla daha kolay bir hâl aldı.
İflas eden Strum Graz, en etkili hücum silahını (Cisse) Şampiyonlar
Ligi elemelerinde kaybederek grup maçlarına başlayan Panathinaikos ve
G.saray' ile Panathinaikos'u ilk 2 için zorlayacak takımların
bulunmayışı da kura şansı ve seyircisiz oynanan maçlara ilaveten ufak
ama işi kolaylaştıran diğer etkenler olarak sıralanabilir.
Beşiktaş bu gruplardan çıkar mıydı ? Bana kalırsa çıkardı hatta
Beşiktaş 6 , rakipleri 8 maç yapsa Beşiktaş yine çıkardı. Bu yeni ve
eski statüye dair basit bir örnek vermek gerekirse, 06-07'de grup
maçları tek maç olmasına rağmen Tottenham ile deplasmanda Leverkusen
ile içerde oynama şansımız olsaydı o gün yine gruptan çıkan takım
Beşiktaş olurdu. Zira evinde topu topu 2 maç oynama şansın varken,
bunlardan birini grubun ve o yılın favorisine karşı oynayınca (diğer
rakiplere oranla) avantajdan söz etmek de pek mümkün olmuyor.
F.bahçe ve G.saray bizim grubumuzda Man Utd ve Wolfsburg'u geride
bırakabilir miydi açıkçası çok net biçimde evet ya da hayır
diyemiyorum, ama muhtemelen 2 takım da bu savunma düzeni ile 3.lük
mücadelesi verirlerdi. Gol yüzdelerinin pek bir önemi yok, zira
Şampiyonlar Ligi'nde iyi savunma yapamayan her takım kaybetmeye
mahkumdur. Peki ya 3.olabilirler miydi derseniz, onu da Cska'yı
İnönü'de izledikten sonra konuşalım derim; öyle ki Cska, İstanbul'a
son geldiği sezondan çok farklı olarak ve ilk 2 iddiasını sürdürerek
hatta 1 haftadır Antalya'da hazırlanarak geliyor. Uzun lafın kısası
ilk 2 zor, ama 3 ve 4.lük şansı tıpkı Beşiktaş gibi son maça kadar
devam ederdi, lâkin bu fikstürde 3.lüğü son maça çıkmadan
garantileyemezlerdi.
Eser Gökulu soruyor...
Gruptan çıkmamız ve 3 takımımızında birer tur atlayarak son 16'ya kalması halinde Türk takımlarından birisiyle eşleşmek ister miydin ?
Cevabın evet ise, hangisini tercih ederdin?
molosztash cevaplıyor...
İsterdim. Fenerbahçe'yi isterdim. Çünkü her iki takım da şu anki formlarıyla değerlendirildiğinde kolay gruptan çıkmaları sebebiyle, yanlış yere orada olurlardı. Fener'i tercih etmemin sebebi de 3-0'lık skorlar sebebiyle kadronun Galatasaray karşısında güven kaybı, Fenerbahçe karşısında ise ekstra güven sahibi olma olasılıkları, ayrıca Fener'in daha bir dağılmış durması, her an toparlanabilecekmiş gibi görünen Galatasaray'a nazaran.
molosztash soruyor...
Ah be eşleşsek de intikamımızı alsak dediğiniz bir Avrupa takımı var mı? Bu sezon eşleşebileceklerimiz arasında değerlendirmek zorunda değilsiniz, daha genel olabilir. Örneğin ben Rapid Wien isterim ama bu sene imkansız artık, gibi..
Yuki The Zorba cevaplıyor...
Gönül ister ki karşımıza bir Rosenborg çıksın, Sparta Prag çıksın, Lazio çıksın... Ama benim çocukluğumdan beri diş bilediğim bir takım var, ne Anfield mağlubiyeti ne de Valerenga skandalı o günü bana unutturamıyor maalesef...
İstanbul'da 1-1 biten maçın rövanşında PSV karşısındayız... Metin harika bir gol atıyor. 1-0 öndeyiz... Sonra tipik Avrupa maçı hikayesi... 2-1 geriye düşüyoruz... Dakika 75 veya 80... Rıza sağdan yardırıyor, rakibini geçiyor, tak yerde... Ayakkabısı çıkıyor Rıza'nın... Hakeme dönüyor, elinde ayakkabıyı sallaya sallaya hakeme gösterip küfürü basıyor... Ben de çocuk halimle evde deliriyorum... O maçın intikamını 5-0 da aldırmaz. Orada burada 5-0 yenersek, anca rahatlarım...
Yuki The Zorba soruyor...
Mustafa Sarp'ın maç sonunda formasını yırttığını gördük... Bunu Beşiktaşlı bir futbolcu yapsa, nasıl karşılarsınız?
marpione cevaplıyor...
bu forma yırtma anının bir görüntüsü yok benim gördüğüm kadarıyla.
fakat formanın aldığı şekle bakarsak Mustafa Sarp sinirle yakasını
iki eliyle çekip ikiye ayırmış gibi görünüyor.
elbetteki bunun cevabı olayın nasıl oluştuğuna bakar. dünkü gibi bir
durum bizim başımıza gelse -bence hakem berbat işler yapmış gs
aleyhine- futbolcu da sinirinden o hareketi yapsa ben kızmazdım. bence
kutsal adlettiğimiz "forma" daha soyut bir kavram. birebir olarak
futbolcuların üzerine giydikleri kumaştan farklı bir kavram. formalara
da bayrak gibi bir mana verirsek o vakit maçtan sonra forma
değiştirmenin de batması lazım, formasını çıkarıp tribüne atmalarına
da sinirlenmemiz lazım.
ha biri çıkar kulüple ilgili bir sorunu yüzünden o formayı gözümüzün
önünde yırtar, o formayı yırtmasının amacı kulübe hakaret etme amacı
taşır, kendisini o noktada şişe takıp çevirme yapmak caizdir.
marpione soruyor...
dün galatasaray'ın son dakikada yediği gole hepimiz sevindik.
yalnız izleyince hem kewel'ın korner pozisyonu, hem son pozisyonda gs
aleyhine verilen saçma sapan faul, hem o atışın 15 metre kadar ilerden
kullanılmış olması gibi saçmalıklar var. rakiplerin aleyhine bizim
başımıza gelmesini istemeyeceğimiz bariz haksızlıklar yapıldığında ne
düşünüyorsunuz?
simplextablosu cevaplıyor...
Bir hakem çeşitli nedenlerle "hata" yapıyor olabilir. Buna maç esnasında konsantrasyon kaybı, fiziksel yorgunluk nedeniyle pozisyona hakim olamama gibi etkenler neden olabilir. Ancak bunlar tepki gösterdiğim şartları oluşturmaz. Bizim maçımızda veya bir başka maçta hakem tribün baskısı, yönetici açıklamaları, takımların ligdeki durumları, oyuncular hakkındaki önyargıları gibi etkenlerle direkt sonuca etki edecek kararlar verebilir veya takdir haklarını karşıya kullanarak yavaş yavaş maçın gidişatını değiştirebilir. Biz Beşiktaş'lılar olarak bunların her türlüsünü yaşadık. Yani aleyhimizde fahiş hatalarda yapıldı, maç içerisinde sarı kartlar fauller derken sindirildiğimiz günlerde oldu. Ben Galatasaray veya Fenerbahçe için hakem hatası yapıldığında ilk başta umursamıyorum, yerine durumuna göre "iyi olmuş" dediğimde oluyor. Ama sakin kafayla düşünüldüğünde şurası çok net ki, hakemler oyuna etki eden saçma sapan kararlar verdiklerinde rakip takım taraftarları aynı benim gibi "iyi olmuş" dediği anda olay çıkmaz bir döngünün içine giriyor. Çünkü fanatizm, olayı hakemin yaptığı bariz hatayı savunmaya kadar götürebiliyor. Kamuoyu bu şekilde doğruya doğru, yanlışa yanlış diyemiyor. Yani sonunda iş gene kendi tuttuğumuz takımın maçına hakem işleri batırdığı zaman ettiğimiz küfürlere geliyor ve maalesef ordan bir adım ileriye gidemiyor.
simplextablosu soruyor...
Beşiktaş - Bursaspor arasında yıllardır süregelen deplasman taraftarı alınmaması olayı bu sene ne şekilde değerlendirilmeli? İlk maç İnönü'de Bursaspor taraftarı alınmalı mı?
Jokond cevaplıyor...
Futbol denen şey, seyirciye sunulan bir oyun. Hangi sebeple olursa olsun taraftarı futboldan mahrum etmek mantıklı bir izahata dayanamaz. Bursaspor camiası nasıl bir Beşiktaş nefreti yaşıyor onu da anlamış değilim. Beşiktaş'ın Çaykur Rize maçında şike yaptığını iddia ediyorlar, sonra gidip o maçta Beşiktaş kadrosunda yer alan Sinan Kaloğlu'nu tansfer ediyorlar. Yetmiyor, sezonun son maçında Beşiktaş'ı 3-0 yendikleri maçtan sonra intikamımızı aldık tişörtleriyle ortada geziyorlar. Ne gariptir ki hem maçta gol atan hem de o tişörtle gezenlerden birisi de Sinan Kaloğlu. Hani olur dersiniz geçersiniz. Taraftara ne demeli? Tezahüratlarının tamamı Beşiktaş tribünlerinin tezahüratları. Hocaları Ertuğrul Sağlam, en güvendikleri yabancı oyuncu Zapo. Bu nasıl nefret ben çözemedim? Bir takımın marşını, tezahüratını, oyuncusunu, hocasını alacaksın sonra da nefret öyküsü yaratacaksın? Bunlar hep basiretsiz Bursalı yöneticilerin taraftar avutmaya yönelik ortaya koydukları popülizm soslu tahriklerdir. Çözümü çok basit, bırak konuk taraftar olarak stada almayı, stadın hepsini Bursa taraftarına açacaksın. Bak ne oluyor? Kafes gibi alanda zıvadanan çıkan topluluk nasıl da insana dönüşüyor, hep beraber görürüz...
Tuncay Özilhan
http://www.besiktaspostasi.com/tuncay-ozilhan-besiktas-baskan-adayi.htm
Beşiktaş'ın Avrupa Macerası-1: 1958-59 Şampiyon Kulüpler Kupası
Her neyse, Beşiktaş, ilk senesinde rakibi daha sonra maça çıkmayarak turu hediye edeceği için şanslı sayılabilecek kura sonucunda Yunanistan’ın Olimpiyakos takımıyla eşleşiyor. Dediğimiz gibi Yunan takımı turnuvadan çekilince çekilen kurada Beşiktaş yıllarca sürecek talihsizlik serisinin ilk halkası sonucu dördüncüsü düzenlenen turnuvanın ilk üç sezonundaki şampiyonu Real Madrid ile eşleşiyordu.
13 Kasım 1958’de Santiago Barnebau’da oynanan ve Wikipedia’ya göre 60 bin, Milliyet’ten Namık Sevik’e göre 120 bin kişinin izlediği maçta kaleci Varol Ürkmez harikalar yaratıyor, ilk yarı 0-0 bitiyor, ikinci yarı Santisteban’ın uzaktan golüne engel olamıyor. Maçın 83. dakikasında Di Stefano’nun faul yaparak attığı gol iptal ediliyor, sonrasında gene Namık Sevik’e göre Realli futbolcular Di Stefano ve Kopa hakemi tartaklıyorlar, hakem onları atmayı düşünüyor, ama onların etkisi altında kalarak Beşiktaş’tan Münir’i oyun dışına çıkarıyor. (Karışık göründüğünü biliyorum, zaten FIFA’da öyle düşünmüş olacak ki, bu kararların açık olması için 1970 Dünya Kupası’yla birlikte sarı ve kırmızı kart kurallarını getiriyor)
Daha sonra, Milliyet’e göre 83. dakikada Kopa, Di Stefano ve Puşkaş’ın faulle, Wikipedia’ya göre ise 90. dakikada Kopa’nın attığı golle durumu 2-0 yapıyor. Varol bu gol sonrasında oyuna devam edemiyor, kaleye Sofyanidis geçiyor, maçı dokuz kişiyle tamamlıyoruz. (ayrıca Milliyet'te Varol'un yüzündeki tekme izlerini gösteren bir fotoğraf da neşredilmişti; bugün olsa yayınlanır ama o zaman neşredilmiş :))Maçın rövanşı 27 Kasım’da Mithatpaşa Stadı’nda oynanıyor.
Çamur içinde oynanan mücadelede Beşiktaş beklendiği gibi defansif bir oyun yerine ofansif oynuyor, gene Santisteban’ın golüyle geri düşüyor, Kaya’nın 64. dakikadaki golüyle durumu 1-1 yapıyor.
Başka gol bulamayınca maç 1-1 bitiyor. 2. golü bulsa tarafsız sahada 3. maç oynanacak, ama olmuyor. Beşiktaş alkış alıyor, kupadan eleniyor. Beşiktaş’ı toplamda 3-1’le geçen Real Madrid, Çeyrek Final’de Wiener Sportsklub’ı 0-0 7-1 ile, Yarı Final’de Atletico Madrid’i 2-1 0-1 2-1 ile geçiyor, Finalde Reims’i 2-0 yenerek kupanın 4. kez sahibi oluyor.Not: Böylecene başladık bakalım. Ben bildim bileli Beşiktaş şanssızdır Avrupa’da, acep benden önce de böyle miymiş, merak ettim. Kısmetse kronolojik sırada bütün maçları aktarmaya çalışacağım. Hadi görüşmek üzere...
6 Aralık 2009 Pazar
Panorama
Arkadaş, bir tahminin de tutmasın (tutmadı gerçi, ama o da ne bilsin Nihat, Ernst ve Bobo'nun altıpastan kaçıracağını...) Kendisi Fenerbahçe, Manchester United ve de Sivasspor maçlarının skorlarını doğru tahmin etti, bizlerin yüzünü güldürdü, darısı CSKA maçına.
Sertano, yalnız Tabata gol atmaz, söyleyeyim:)
Haftanın Karagöz ve Hacivat'ı: Pamukk ve Ruff
Haftanın Pollyannası: Bellamy.
Kendisi dedi ki: "Tabata-Murat Ceylan takası olsa da devre arası para boşa gitmese hiç olmazsa."
Haftanın Cincon(!)lusu: belgarath
"filip deme şuna :( rüzgarın oğlu holosko..." Şu yorum hanginizin içini titretmedi ki?
Haftanın en güzel laf çarptıranı: Cherubim ve Schumy
Cherubim: "Nobre ile Delgado'nun pasaportları değiştirip Nobre'yi yollayalım. Galatasaray'dan da yardım alırız Delgado'yu Nobre hüviyetinde oynatmak için, adamlar tecrübeli.." Böyle ince çalışmalar takdir edilir. Yeter ki "i.ne X, g.t Y, verdik koyduk, siz de aynısınız lan!" falan demeyelim.
Schumy: "Nankörlük yapma 2 kupayı unutma :D" Her ne kadar orijinal sözden biraz sapılmış olsa da, Yılın Spor Adamı ödülü adayı Yıldırım Demirören'e "vefasızlık" yapacak olanlara tokat gibi bir yanıt.
Haftanın analistleri: "Kim Gider???"ciler
O post'un altına satırlarca yorum yazan, analiz yapan, fikir beyan eden herkese teşekkür ederim kendi adıma da, hepsini okuyacağım diye canım çıkmıştı yahu!
Haftanın nostaljik'i: atesdide
Biz Tek Çocuğuz post'unun altında anlattığı "Sebahattin Abi"li hikayesi yüzlerde bir tebessüm bıraktı.
Yaşam Boyu Başarı Ödülü (ikinci bir emre kadar sabittir): theotheo
Muhtelif zamanlarda gelip blog'u karıştıran, troll mü gerçek mi bilemediğimiz theotheo adlı okuyucumuz, "Diyarbakır ve Çarşı" post'una gene yorumlarıyla damgasını vurdu. Bu istikrarı göz ardı etmemek lazım. (Sakın adama cidden ödül verdiğimizi düşünüp onu taklit etmeyin, bir tane theotheo yeter :)
Son Çare
5 Aralık 2009 Cumartesi
Y - atmaaaaaaa Ziya
Dün gece kazandığın 1 puan seni ne kadar idare eder, ne kadar ligde tutar bilmiyorum, ama biraz top oynamak için gayret gösterseydin, biraz futbolu ve kendi takımının geleceğini düşünseydin orta sahasız ve panik halindeki bir Beşiktaş’tan deplasmana yatkın forvetlerin ile son 20 dakikada değil 1 puan, 3 puanı alıp evinin yolunu tutman işten bile değildi. İşte sen bunu yapamayacak-göremeyecek hatta cesaret edemeyecek kadar korkak ve çapsız bir teknik direktörsün. Yerin dibine batsın böyle Beşiktaşlılık, yazıklar olsun böyle Türk antrenörlüğüne..
Adam Kazan, Sistem Kazan, Maç Kazan, Kazı Kazan

Garip bir halet-i ruhiye şu Beşiktaşlılık. Takım üst üste kazanmış, rakip çok güçlü değil, moraller üst seviyede ama yaşanmışlıkların tortusu (a tribute to Umut Sarıkaya) o derece işliyor ki siyah beyazlı bünyeye, her an bir terslik çıkacağı korkusu düşüyor en baştan içimize.
Geçeceksin Mustafa
Beşiktaş, kapanan Diyarbakır'ı açmaya çalıştı, denedi ama sonuçta başaramadı. Bu kadar basit. Ve sadece iki puan yitirildi. Ne şampiyonluk hayallerine ne de teknik ekip ve futbolculara duyulan güvene halel geldi. Sadece güzel bir avantaj kaçırıldı.
Maça Ernst ve Fink ile başlamak lüks müydü? Diri bir Diyarbakırspor'a karşı gününde olmayan bir Yusuf ile başlamak ne kadar doğruydu? Nobre'ye 90 dakika tahammül etmek zor olmadı mı? Oyuna girdiği son 20 dakikada Nihat'ın 70 dakikasından on misli fazla iş yapan Ekrem'i yedek soyundurmak ne kadar mantıklıydı? Son oynadığı üç önemli maçı aynı şablonla kazanan takımın, hücum tablosunu bozmak ne kadar akıllıcaydı?
Soruları istediğiniz kadar çoğaltmanız mümkün. Ama bugün gelinen noktada doğrusuyla da yanlışıyla da Mustafa Denizli'nin imzası var. "Geçemezsin Mustafa" diyenlere inat, son 8 haftada şaha kalkan ve zirvenin ortağı olan takımı yaratan da bizzat kendisi. İlk hafta ne yaptıysa hala aynısını yapıyor ve anladığımız kadarıyla da yapmaya devam edecek. Takımla, dizilişle, mentaliteyle sürekli oynayacak. Biz seyirciler de oturduğumuz yerden seyretmeye devam edeceğiz. Her an o şapkadan yeni tavşanlar çıkacak mı merakıyla günlerimizi geçireceğiz. Ve dudaklarımızda hep aynı temenni mühürlü kalacak:
"Geçeceksin Mustafa, sen bu takımları illa ki geçeceksin..."
Not: Diyarbakırsporlu futbolcular, maçın son döneminde korkulan şeyi fazlasıyla yaptılar. Hem de eşeğin anüs deliğine su kaçırarak yaptılar. Son dakikalarda abuk sabuk sebeplerle yere yığılmayan oyuncu kalmadı neredeyse. Buna rağmen, tribünlerin bu tahriklere kapılmaması, çoğunluğun katılımıyla küfrün ve tehlikeli tepkilerin olmaması takdire şayandı. Bu sabır testini başarıyla geçen taraftarlara gönülden teşekkürler ve tebrikler...
4 Aralık 2009 Cuma
Bir Devrin Sonu
Maçtan Sonra Ernst'le Konuştum
Taraftarın sevgisi elbette mutluluk verici, kariyerim boyunca hiç tatmadığım zevkleri yaşatıyorlar, ama bilmelerini isterim ki geçen yıl Cisse’de olduğu gibi bu sezonda Fink’in üzerimde takdir edersiniz ki emeği çok. Mesela bugün ilk yarı çok iyi oynadığımızı düşünüyorum, Fink’le beraber rakip atakları iyi karşıladık hatta başlamadan sonlandırdık, dönen topları aldık, atak üstüne atak tazeledik, rakibi yarı alanına hapsettik, dolayısıyla enerjimizi ekonomik kullanıp-fazla yorulmadık, rakibimizin bir an yere yığılıp bayılacağını düşündüm, nitekim çok geçmeden de yattılar..
Bel bağladığımız yaratıcı oyuncularımız gününde değildi belki, ama beklerimizin ileri çıkışları ve hücum denemeleri orta alanda pas trafiğimizi rahatlattığı gibi oyunu da daha geniş bir alanda oynama şansını tanıdı, dikkat ettiyseniz pozisyon ve karambollerimiz de bu arkadaşlarımızın kenardan taşıdığı toplarla geldi. Zaten savunma ve hücum arasındaki mesafeyi daraltıp rakip alanda basit pas hatalarını minumuma indirdiğimiz sürece kalite farkı fazlasıyla ortaya çıkıyor, öyle ya da böyle pozisyon buluyoruz ..
Geride bıraktığımız sezondan hocamızın da dersler çıkardığını düşünüyordum, rakamlarımı söze başlarken belirttim, takım olarak yorulduğumuz dakikalarda koca orta alanı tek başıma ne kadar parselleyebilirdim bilmiyorum, ama sıkıntı yaşayacağımızın sinyallerini geride bıraktığımız bazı maçlarda göstermiştim; zaten son 20 dakikada rakibimize hiç olmadığı kadar topla oynama ve pozisyon şansı tanımamızı da buna bağlıyorum, ama sanırım bunda da ısrarcı olmamız gerekiyor; hocamız belki Ekrem’in savunma yönüne güvendi lâkin gole ihtiyaç duyduğumuz dakikalarda onun da ister istemez bir şeyler üretme isteğini ve herkes gibi önceliğinin hücum olduğunu gördüm; diğer yandan Nobre-Bobo tamam eyvallah, ama anlamadığım şey o bölümden sonra Tello ve Tabata’yı ne kadar idare edebilirdim ki ? Hücumda üretkenlik yok, orta alan savunmasına destek yok; resmen rakip orta sahaya ilaç oldular. Bir müddet sonra yanlış pas tercihleri ve aceleci oyun kaçınılmaz oldu. Bugüne kadar sayısız maç oynadım, ama fazla hücumcu ile daha fazla gol atıldığına hazırlık maçları dışında tanıklık etmedim.
Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum, herkes gibi ben de ikinci yarıda ne oynamaya çalıştığımızı tam olarak çözebilmiş değilim. Atakları karşıla Ernst, alan daralt Ernst, geriden top çıkar Ernst, oyun kur Ernst ... Ne yalan söyleyeyim, piç gibi yalnız bırakılmak çok koydu şu gurbet ellerde ...
Yeteri kadar yorgunum, daha fazla konuşamayacağım; zaten treni kaçırdık bir de takım otobüsünü kaçırmayayım. Çok üzgünüm ... İyi geceler.
Back To The Future
15. Hafta Beşiktaş 0-0 Diyarbakırspor

Stat: BJK İnönü Stadı
Hakemler: Bülent Yıldırım, Cem Satman, Muhittin Gürses, Çağatay Şahan (4. Hakem)
Beşiktaş: Rüştü, İsmail, Sivok, Ferrari, İbrahim Kaş, Yusuf (Dk. 46 Tabata), Fink (Dk. 72 Bobo), Ernst, Tello, Nihat (Dk. 72 Ekrem Dağ), Nobre
Yedekler: Korcan Çelikay, Uğur İnceman, Serdar Özkan, Ekrem Dağ, Tabata, Necip, Bobo
Teknik Direktör: Mustafa Denizli
Diyarbakırspor: Gökhan, Celaleddin, Tolga, Erdinç (Dk. 84 Ümit), Adnan, Abdullah (Dk. 46 Erhan), Barış, Ayman, Şener, Job (Dk. 46 Mendoza), Tazemeta
Yedekler: Osman, Ümit, Larsen, Ersin, Erdal, Erhan, Mendoza
Teknik Direktör: Ziya Doğan
Sarı Kartlar: Erdinç (Dk. 12), Tazemeta (Dk. 90), İbrahim Kaş (Dk. 90)
Diyarbakır ve Çarşı
Ama olur da maç son dakikalara sıkıntılı girerse, Diyarbakırlı futbolcular yerde daha fazla kalmaya kalkışırsa kötü şeyler olabilir. Buradan ne kadar sesimiz duyulur bilinmez, her ne kadar son zamanlarda Emniyet baskısı yaşansa da kapalının şimdiden önlem alması ve o akşam tribüne gelecek delikanlılara sert uyarılarda bulunması lazım. Bu haftadan da saha içinde ve dışında alnımızın akıyla çıkarız inşallah...
Yolunuz Açık Olsun Tello ve Holosko!


Sahte Milliyet haberi tadını yakaladıktan sonra söyleyelim. Bir yere gittikleri yok şimdilik, ama temsil ettikleri ülkelerin Dünya Kupası'ndaki grupları belli oluyor bir saat içinde.
Ne diyelim, bizim kura şanssızlığımız size de denk gelmesin, Güney Afrika'lar, Kuzey Kore'ler, Yeni Zelanda'lar düşsün grubunuza. Sonra da sizi iyi bir fiyata okutalım hayırlısıyla artık.
Bizde Olsaydı: Tottenham
Maçtan sonra mikrofonlarımızı uzattığımız Redknapp ise üzgün olduğunu belirterek "Her takımın iyi ve kötü günü vardır, bizim de kötü günümüze denk geldi. Mançester'in sahadaki oyuncularının yarısının kuşu ötmez, bize bir denk getirdiler. Mesela gitti Gibsın bize patladı. Eşşoğlusu." diye konuştu. Taktiksel anlamda ne gibi yanlışları olmuş olduğunu soran basın mensuplarına "Taktiği falan bırak. Crouch'u gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı" şeklinde dert yanan Redknapp'in otoritelere göre en büyük hatası ise bir B Planı olmaması.
Maçtan sonra çok üzgün olduğu gözlenen Defoe mikrofonlarımızı elinin tersiyle iterken, Robbie Keane daha direkt bir müdahalede bulunmaya kalkıştı. Takımın nispeten daha mülayim oyuncusu Lennon ise "Artık hedefimiz lig. İyi oynayıp taraftarımızı sevindirmeye çalışacağız. Hatalarımızdan ders çıkarttık" diye konuştu. Bentley'nin sakız çiğneyerek röportaj vermeye kalkması ise Alan Shearer'ı kızdırırken Shearer'ın yanındaki Motson'a dönerek "Bizim zamanımızda böyle miydi?" diye dert yandığı gözlendi.
Maçtan sonra görüşlerini almaya çalıştığımız Tottenham'ın efsane zamanlarının futbolcusu Gascoigne "O zamanki kadroyla bu zamanki kadro maç yapsın, biz 9 atarız" diyerek adeta yakın zamandaki Wigan zaferine meydan okudu.
3 Aralık 2009 Perşembe
Diyarbakırspor Maçı Bilet Talihlileri
Beşiktaş'ı Neden Seviyorum
Gurbet Kartalı dedi ki...
Yigitcim senin canin sagolsun eger sen Ankaradan gidebileceksen helali hos olsun! Hatta benim yerime de Demiroren Yeter diye bagirirken ayni anda bende buradan bagiracagim bilmis ol....
Bugün;
JB dedi ki...
Benim kombinem var,arkadaşım için katılmıştım yarışmaya fakat o da saolsun gelip gelmemekte kararsız kaldı, bu yüzden hakedene ve gerçekten gelmek isteyene gitsin istedim bileti...
Turkish Delight

Bilmiyorum bu haberleri yapanların kaynağı neresi, ancak Türk Vatandaşlığı Kanunu 11.maddesinde öyle demiyor. Hoş, bizi ilgilendiren madde de tam olarak bu değil aslında.
Kanunda, sportif alanlarda olağan üstü hizmeti geçen ya da geçeceği düşünülen kişilere ayrıcalık tanınacağından söz ediliyor; bu durumda Bobo’nun 5.yılını seneye tamamlayacak olmasının da pek bir önemi kalmıyor.
Bobo, Türk Milli takımında oynaması yönünde ikna edilebilirse (ki, karşı çıkacağını sanmıyorum) bana göre ortada hiçbir sıkıntı kalmayacaktır. Gerekirse milli takım kurmayları, Paper Moon’da Bobo ile buluşup bir yemek yiyebilirler; hatta o gecenin hatırına Bakanlar Kurulu’na Bobo’dan yararlanmak istediklerine dair bir rapor sunabilirler. Muhtemelen Bobo da altta kalmayarak bu jestin karşılığını tattıracağı nice zaferlerle verecektir.
* Serdar Özkan, Türkiye A Milli Takım forması giydiği için Brezilya Milli Takımı’nda oynama hakkını yitirdi. Dunga mı şansız, yoksa Serdar mı bilemedim valla.
İngiltere İzlenimleri
Öncelikle şunu belirteyim, İngilizler holiganizmi bitirirken arada taraftarlık kültürünü de törpülemişler. Oraya gittiğinizde görüyorsunuz ki bunu sadece polisiye tedbirlerle de yapmamışlar, stadların yapılandırılması, sosyal hayat içerisinde futbola ayrılan kısım... Top yekün bir işe girişmişler ve başarılı olmuşlar. Sonucunda elde ettikleri kazanımı benimsemeyen de çok kişi olacaktır ama bu bir ayrı konudur. İngiltere, futbolun bir başka şekilde algılandığı bir yer olmuş bir kere.
Günümüzde alışveriş merkezleri proje olarak toplumu yeniden şekillendiren önemli yapılar konumunda. Çünkü yaşama alışkanlıklarınızı değiştiriyor ve size bir başka şeyi öneriyor. İkinci bir ev konsepti diyebiliriz buna. İçinde yemeğinizi yiyiyorsunuz, kahvenizi içiyorsunuz, alış verişinizi yapıyorsunuz, sinemaya da orada gidiyorsunuz. Yani diyor ki size, senin ihtiyacın olan her şey burada mevcut. Sinemaya gittiğinizde bir t-shirt alıyorsunuz, yemek yerken gözünüze bir kol saati takılıyor, kahvenizi içerken karşı dükkandaki kazağı beğeniyorsunuz. Neticede bir şekilde yaşam alanınız haline geliyor.
Avrupa'da yeni inşa edilen bu stadyumların da, aynı alış veriş merkezi mantığında tasarlandıklarını söylemek mümkün. Benim Emirates Stadyumu'nu görme şansım oldu. Stadyumun çevresinde dolaştığınızda, içerisine girdiğinizde, koridorlarında bulunduğunuzda ve hatta koltuğunuza oturduğunuzda diyorsunuz ki "Bu yapı, sadece futbol izlemek için tasarlanmış olamaz". Çünkü bir başka şey olmuş artık o. Stadyumun dışında M'si bol Migros kadar büyük mağazaları, stadyumun içerisinde kalite ve fiyat seviyesi birbirinden farklı restorantları, bira / sandwich satış yerleriyle, tuvaletleriyle, giriş çıkışlarıyla, koltuklarının kalitesi, konumlandırılması, stadyum ışıklarıyla inanılmaz bir şeye tanıklık ettiğinizi görüyorsunuz. Stadyumun en kötü koltuğunda bile İnönü stadyumu'nun en iyi yerinden daha iyi maç seyredeceğinizi bilmenin de rahatlığı başka oluyor.
Tribün ise ayrı bir paragrafta incelenmesi gereken bir yer. Öncelikle ayakta maç izlemek diye bir şey yok. Zira tribünleri ( Emirates ) öyle şekilde düzenlemişler ki, bir kişi ayakta dursa gerisinin maç izlemesi mümkün değil. O yüzden herkes koltuğunda oturuyor. Oturmak zorunda. Stadyumu, futbolu planlayanlar o şekilde planlamışlar. Bugün iddia ediyorum Türkiye'de koltuğa oturma zorunluluğu getirilsin ve uygulansın, stad anarşisinin önemli bir kısmı bertaraf edilir.
Aslında şu ana kadar tarif ettiğim her şey endüstriyel futbol başlığı altında incelenebilir. Zira görüyorsunuz ki bizim anladığımız taraftarlıkla onların anladığı taraftarlık arasında da ciddi bir fark oluşmuş. Arsenal - Standard Liege maçının 25. dakikasında, elinde sandwichiyle koltuğuna oturan İngilizleri görünce aslında biraz daha şaşırıyorsunuz. Babamın dediği gibi, "Yazık adamlara, Arsenal gibi takımları var, taraftarları yok" noktasına geliyorsunuz. Maçtan yarım saat önce metroya biniyorlar, 10 dakikada stadyuma yürüyorlar. Biralarını yudumlayıp ağır ağır koltuklarına yöneliyorlar. 80-85 arası da yavaş yavaş toparlanıp kalkıyorlar. 3-5 tane tezahüratları, bol alkışları var.
Ortada bir "aşk" varsa da, bizde veya diğer Akdeniz ülkelerinde yaşanandan oldukça farklı görünüyor. Artısı, eksisiyle endüstriyel futbolun nasıl bir şey olduğunu çok net olarak görüyorsunuz.
Sonra dönüp bakıyorsunuz İnönü Stadyumu'na. Açıkçası ben "İnönü bir başka be abi" diyenlerden değilim. İnönü başka da olabilir. Bizim anılarımız İnönü stadyumunu bizim için özel yapar ama hadiseye ne kadar duygusal bakmamız gerektiğinden emin değilim. Stadyumun en rahat yerinden bile doğru düzgün maç izleyemiyoruz. Oturmak isteyenler oturamıyor. Giriş çıkışlar, tuvaletler sıkıntılı. "Kapalı" tribünde yağmur yiyiyorsunuz. Oynanan futbol da üst seviyede değil. Bunların hepsi olabilir, kabulumdür ama hiç biri bizden üç kat fazla kazanan İngilizlerden daha fazla ücret ödüyoruz olmamızı açıklamıyor, ne garip...
Alışveriş merkezinde sinemaya gider gibi maça gidiyor onlar. Aileleriyle alışverişlerini yapıyorlar, yemeklerini yiyiyorlar, izliyorlar ve evlerine gidiyorlar. Yendiklerinde üç dakika geç çıkıyorlar, yenildiklerinde dört dakika erken. Biz bir saniye bile alamazken ekrandan gözlerimizi, onlar kah sandwichlerine bakıyorlar kah Fabregas'ın ara pasına...
2 Aralık 2009 Çarşamba
Biz Tek Çocuğuz !

- (Kendi aralarında konuşurlar) Olm arda'yı gördün mü ya ehehe
Erkek arkadaşıyla filan kazayla maçı seyretmiştir bu dişiler misal. Bu tarz dişilere maç izleten erkekde kabahat zaten ya neyse. Çay makinasının başındayız diyelim ;
Kolej benzetmesi üzerinden gidersem, Beşiktaş'ı da bu kolejde burslu okuyan aklı tamamen derslerinde olan, saçlar sağdan sola tarakla saç kurutma makinası yardımıyla taranmış bu yüzden hafif kabarık saçlı. İşinde gücünde bir çocuk. Dersleri iyi olduğu için en az o iki çocuk kadar bilinir bu çocuk okulda. Ama bu çocuğun pek de umrunda değildir. Beden dersinde diğer çocuklar terletmeyen nayk eşofman giyerken, Beşiktaş o en terleteninden naylon lacivert adidas eşofmandan giymektedir. (Bu tanım şu anki yönetim anlayışıyla tam uyuşmuyor farkındayım, ama genel olarak Beşiktaş camiası en azından taraftar topluluğu böyledir benim gözümde)
Bu şımarık iki çocuğun aralarındaki rekabet söz konusu olduğunda Beşiktaş diğerinin kardeşidir. Kankasıdır. Ama ola ki Beşiktaş bir şekilde herhangi bir rekabet ortamında bu çocukları alt ederse en büyük düşmanlarıdır. Beşiktaş güzel bir kalem aldığında aynısından isterler. Hatta bazen kırtasiye ile konuşup Beşiktaşın ayırttığı defterleri kalemleri almak isterler. Ne kadar biz düşmanız da deseler ikisinin beraber hareket ettikleri zamanlar pek çoktur.Misal öğretmen bugün sınıfa girer ve yarın sözlü olduğunu söyler ise hemen bunlar isyan ederler. Hemen hemen aynı argümanlarla. Beşiktaş'ın sesi çıkmamaktadır. Sözlü varsa çalışacaktır elinden geleni yapacaktır. Bu iki çocuktan birisi kopya çekerken yakalanırsa eğer, ikisinin de sicilinde bu tarz hareketler bulunmasına rağmen önce birbirlerini suçlarlar. Öğretmenleri ikisinin sicilini ortaya döktüklerinde babaları devreye girer. Okul yönetimini göreve davet ederler. Beşiktaş kopya çekmez mi ? Çeker elbette. Ama yakalanırsa devreye girecek bir babası yoktur çoğu zaman. Canı yanar bu yüzden. Kendi sicillerinde bu tarz olaylar olan iki çocuk ise Beşiktaş bu duruma düştüğü zaman tü kaka yapıp, kuytu bir yerde gülmektedirler. Beden derslerinde en güzel taklayı Beşiktaş atarken diğer iki çocuğun baba torpili sayesinde attığı taklaya illa bir falso bulur beden hocası.
Okul yönetimi de çoğu zaman şikayetçidir Beşiktaş'ın durumundan. Okul yönetimi diğer iki çocuktan para kazanmaktadır. Beşiktaş ise burslu okumaktadır yönetmelik gereği. Diğer başarılı çocukların Beşiktaş'ı görüp okullarından burs kazanmamasını istemektedir. Nasıl dönecektir o çark ? O yüzden Beşiktaş her hangi bir dalda başarılı oldukça onu aşağıya çekmek istemektedir. Yaptığı hatalar öğretmenler odasında tekrar tekrar tartışılır. Beşiktaş'ı seven diğer çocuklar bile suçlu bulunur. Diğer iki çocuk aynı hatayı yaptığında, bırakın sevenlerini, o hatanın yapıldığı ortamdaki öğretmene bile pek suç bulunmaz. Görmemiş o da insan denir.
Bilin Bakalım
Sizce bu köşe yazısı kime ait olabilir?
Şimdi diyeceksiniz ki, bu adamın yazdığı yazının ne önemi var diye. Orasında değilim. Bu ve bunun gibi yazılar Türk basınının bir bölümünün hangi zihniyetle, bakış açısıyla bu işi yaptıklarını ortaya koyuyor.
Bu yazıyı X veya Y kaleme alırdı, o önemli değil. Bu yazının içeriğinin spor müdürleri tarafından "doğru" görülmesi neticesinde gazetelerde yer bulduğunu biliyoruz. Sen dersin Youla, ben derim Ümit Karan o önemli değil.
Önemli olan zihniyeti ortaya koymak. Bu Fenerbahçe / Galatasaray kardeşliğinin ufak ipuçlarıdır, başka şey değil. Bazen böyle bir köşe yazısında okursunuz, bazen bir televizyon programında. Taraftarına sorsan birbirlerini düşman ilan ederler, maçları maç değildir. Bu yaptıkları şeylere de dünya derbisi adını verirler.
Yöneticisi rakibine bakıp pozisyon alır, yapılan hukuksuzluklar rakibin hukuksuzluklarıyla savunulur, hiza karşı tarafa bakıp alınır. Sonra adalet, eşitlik diyip dururlar.
Düzey esasında bu yazının düzeyidir. Bazen bu kadar aleni, bazen satır aralarında...
Yılın Spor Adamı!

Milliyet Gazetesi 56 yıldır yılın sporcularını, spor adamlarını seçiyor. Okurların oyları sonucunda kazananların belirleneceği ankette, bu sene de her zamanki gibi spor adamı kategorisinde adaylarını belirlemişler.
İşte yılın spor adamı adayları:
Yıldırım Demirören (Beşiktaş Kulüp Başkanı)
Erol Ünal Karabıyık (Voleybol Fed. Başkanı)
İbrahim Karaosmanoğlu (Kocaeli B.Şehir Belediye Başkanı)
Emin Müftüoğlu (Bisiklet Federasyonu Başkanı)
Sonucu kestirmek pek de zor değil aslında. Ligden takımı küme düşmüş bir ilin Belediye Başkanı, yürekleri hoplatacak medyatik malzeme oluşturacak bir başarıya imza atamamış voleybol branşının federasyon başkanı ve Türk halkının yüzde doksan beşinden fazlasının ne ismini ne de cismini takip ettiği bisiklet federasyonunun başkanı. Diğer tarafta ise bizzat Beşiktaş taraftarının çoğunluğunun yerden yere vurduğu, yüzyılın en kötü spor adamı olarak nitelendirdiği Yıldırım Demirören…
Oylamanın orjinal logosu gazetenin internet sayfasında soldaki gibi. Yılın Spor Adamı Oylamasının logosu, bu adaylar ile herhalde sağdaki gibi olur diye düşünüyorum.
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete ama hadi hayırlısı…
Levent Erdoğan
Mantıklı mı?
Hayır!
Seçim sürecine girildi diye tüm yönetim kurulu istifa mı ediyordu daha önce?
Olay o değil. İstifa demek Yıldırım Demirören / Levent Erdoğan birlikteliğinin bittiği anlamına geliyor. Yıldırım Demirören'le seçim konusunda belli noktalarda anlaşamamışlar ki 2 ay kala görevini bıraktığını açıkladı.
Önümüzdeki seçimde aktif görev almayacak olsa istifasını vermeyeceğine göre Yıldırım Demirören'in - bir şekilde - karşısında yer alacağını söyleyebiliriz.
Kendisinin ciddi bir dernek desteği olduğunu da söylemeye gerek yok. Bizim şu anda bilemediğimiz; bir başka aday mı var, kendisi mi aday olacak, yoksa Murat Aksu'nun listesine mi giriyor...
Her ne olacaksa seçimleri ciddi olarak etkileyen gelişmeler olacak.
Seçim kazanmak için Dernekler / Levent Erdoğan denklemine mahkum bırakılıyorsak saçları ağarmış statükocu Beşiktaş'lı büyükler tribünleri eleştirmeden önce iki dakika düşünecekler. Derneklerin seçimlere bu denli büyük etkide bulunması, demokratik yapıyı yerle bir etmesini ortaya koyacaklar. Önce seçimleri demokratik hale getirecekler sonra tribünleri eleştirecekler.
Başkan adaylarımız seçim kazanmak için bu bahsettiğim denklemlerden sonuç çıkarmaya çalışıyorlarsa, çalışmayan da kaybediyorsa ha Murat Aksu gelmiş, ha Yıldırım Demirören devam etmiş ne önemi var.
Seçim kazanmak için ihtiyacınız olan şey Levent Erdoğan ise -Yıldırım Demirören'i de eleştirmeyelim- gideceğiniz yer ancak böyle bir yer olabilir...
Fani Madida Ölümsüz Beşiktaş

Madida abi,
Bundan iki hafta önce bir iş toplantısının orta yerinde aklıma düştün. Düştün ve ben kendimden utandım. Seni unuttuğum için ve hatırlamak zorunda kaldığım için utandım. Bir çocuk gibi hoyratça İnönü çimlerinde yaptığın o umarsız koşulardan sonra, topu her ayağına aldığında yüreğimizi avcumuza bıraktıktan sonra ne oldu da ben seni unutabilme gafletini gösterebildim. Sen ki Ferdinand'dan sonra İstanbul'a düşen bir ay parçasıydın. Çelimsiz bedenine merdiven koyup yükseldiğin o kocaman yürekle her sağdan atak yaptığında, her açtığın ortada, her gol vuruşunda ismini haykıran ben seni nasıl unuttum?
Yahu Madida abi sen unutulacak adam mıydın? ismin gibi fani bir hayatta, ani bir ölüme her an hazır ve nazır şekilde nefeslerimi tüketirken ben seni nasıl oldu da unuttum? 10 yaşındaki komşunun çocuğuna, Aysel ablanın şirinlik muskası yeğenine, liseye yeni başlamış Aytekin'e seni ben değil de kim anlatacak? Seni ben de unutursam Madida abi, bu çocuklara efsaneni kim yazacak?
Kaç yıl önceydi ben bile unuttum. Anadolu'nun terkisinde bir lig maçıydı. O her zamanki çevikliğinle aldığın topu sürdün önüne ve başladın koşmaya. Yaklaşmışken son çizgiye bir anda durdun. Sen durdun, oyun durdu, hakemler durdu. Sağ kramponun altına aldıktan sonra topu taca attın. Ve garip bakışalr arasında geriye dönüp yürümeye başladın. Madida abi, sen çok enteresan bir adamdın. Hakemin, yan hakemin, taraftarın bile es geçtiği bir pozisyonda ofsaytta kaldığına inandın ve topu oracıkta bıraktın. Hayatta ofsayta kalmamak daha değerli geldi sana. Ve o gün bir kez daha omuzlarımıza Beşiktaşlılık denen yükü bıraktın.
Madida abi,
Sahi sen ne kadar sevimli bir adamdın. Hatırlatacak çok izi hançer gibi savurmuşken hatıralar çiftliğimize, biz hangi hasat mevsimine denk geldik de üstünden tırpanla geçtik? İnönü'nün cılız boğasını, kürksüz çitasını nasıl oldu da mazinin derin dehlizlerine demirledik?
Madida abi,
Sen bize ne büyük bir müjdeydin halbuki. Fenerbahçe'ye attığın o şahane golden sonra biz tribünlerden çorap reklamına uyarlayıp selamlarken seni, hiç mi bir yerde telif hakkını bırakmadık. Unuttum seni Madida abi, affola. Bari sen bizi unutma...
1 Aralık 2009 Salı
Geçemezsin Mustafa ...
Sweet November ve Old Trafford...








