.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Aralık 2009 Pazartesi

CSKA Moskova maçına 5 bilet!

Avea'nın sponsorluğunda verdiğimiz maç biletlerine bir yenisini ekledik. Bu gece saat tam 23.00'da sorulacak soruya cevap veren ilk 5 kişi Beşiktaş-Cska Moskova maçına eski açık tribün bileti kazanacak. Yarışma kuralları şu şekildedir: -Posta ilk doğru cevabı veren 5 kişi bilet almaya hak kazanır. -Sorunun cevabı açık ve net olarak yazılmalıdır. "a, b" veya "ikinci şık" gibi cevaplar kabul edilmeyecektir. -Sonuçlar saat 23.30'da duyurulacaktır. Sonuçlar yayınlandıktan bir saat sonrasına kadar eksibesiktas@gmail.com adresine başvuru yapmayan kazananlar, haklarını kaybedecek. -Kazanan arkadaşlar, lütfen gönderdikleri mailde telefon numaralarını yazmayı unutmasınlar. -Kazandığınız bileti bir arkadaşınıza hediye edebilirsiniz. Böyle bir durumda lütfen arkadaşınızın iletişim bilgilerini gönderiniz. -Herkese bol şans!

Tek Pas

EkşiBeşiktaş ailesi olarak yeni bir uygulamaya başlıyoruz. Bugünden itibaren her pazartesi, aramızda tek pas yapacağız ve atılan golleri sizinle paylaşacağız. Aktif olarak blogumuzda yer alan yazarlarımız, cevabını merak ettiği soruları soracak ve bir başka yazarımız gönüllü olarak cevap verecek. Sonuçta, ortaya o haftanın gündemi çıkmış olacak. Peki ya siz değerli okurlarımız? Siz de bu uygulamaya gönül rahatlığıyla katılabilirsiniz. Blogumuzdaki yazarlardan herhangi birine sorunuz varsa bu postun altına cevaplamasını istediğiniz yazarın ismiyle birlikte bırakabilirsiniz. Eğer cevaplanabilecek bir soruysa pekala bir hafta sonra cevabınız yine burada olacak... İşte ilk haftanın paslaşmaları: Jokond soruyor... Manisaspor maçında skoru etkileyen üç önemli etken ne olur? Shelbyl cevaplıyor... Manisa macinda skoru etkileyecek uc onemli etken: 1. Manisa'nin son gelismelerden sonra gaza gelmesi, "Biz yeneriz lan bu Besiktas'i!" demesi. Kontratagi daha iyi beceriyoruz sonucta, rakip isterse Alibeykoy olsun. 2. 4-3-3'un mazbut isimlerine kursun dokturulmesi. (Nobre, Nihat, Yusuf, Tabata, Tello; toplu indirim olacagini umit etmekteyim.) 3. Uzerimizde liderlik baskisi olmamasi. Kayseri, Fenerbahce ve Galatasaray'dan en az biri kazansin. Shelbyl soruyor... Manisaspor'dan birini transfer etsek bu kim olur? Jessie cevaplıyor... Maalesef Vestel desteğini çektikten sonra Manisa'nın o eski şaşalı kadrosundan eser kalmadı. Uğur İnceman, Selçuk İnan, Filip Holosko, Caner Erkin, Hakan Balta, Lucas Zelenka gibi oyuncularını kaybettiler. Yerlerini ise doğru oyuncularla dolduramadılar. Bununla birlikte bence Türkiye liginin en potansiyelli forveti Rafael Marquez'i sezon başında Japonya Ligi'ne gönderince ellerinde Trabzonspor'dan tanıdığımız İsaac Promise ve Joshua Simpson kaldı. Promise de dünya gençler şampiyonasında John Mikel Obi'nin liderliğindeki Nijerya takımının önemli oyuncularından biri olmasına rağmen gerekli gelişimi gösteremeyince lig vasatında kaldı. Sezon başında Galatasaray'a transfer olan Ufuk Ceylan Galatasaray'a gidip 18'in dışında kaldı. Sezer de Manisa da kadronun dışı. Ne sporcular, ne kulüpler. Yönetemiyoruz işte şu işi. Jessie soruyor... Manisa bizden birini transfer etse, bu kim olur? Yuki The Zorba cevaplıyor... Direk cevap net, boşa çıkacak yabancı kimse o! Bu Tello olur, Delgado olur, Tabata olur... Hangisi boşa çıkacaksa, bastırır Demirören'e bedavaya kiralardım, Bursaspor hesabı. Tabata... Manisaspor olsam Beşiktaş'tan Tabata'yı beş para ödemeden devre arasında çıkar alırdım... Yuki The Zorba soruyor... CSKA maçının sonucunun yönetim ve futbol konusunda etkileri neler olur? Raul Gonzalez cevaplıyor... şimdi bu soruyu cska maçının sonucundan ziyade avrupa ligine gidiş bileti şeklinde alıyor ve cevaplıyorum ben çünkü cska'yı yensek bile avrupa ligine gidemeyebiliriz ki o zaman bu galibiyet cl'de alınmış bir iç saha galibiyetinden öteye geçmez. he grubu 3. bitirip avrupa ligine gidebilirsek yönetim açısından ocak ayında kongre esnasında hala avrupada yoluna devam eden bir beşiktaş söz konusu olur, muhtemeln ligde zirvede bir yerde biteceği için mevcut yönetimin eli nisbeten güçlenir. takım için en önemli olumlu etkisi kupa 2'ye düşülse bile hala avrupada devam etmenin verdiği özgüven(3 kupada yola devam ediyoruz), grupta kazanılan 7 puan ve kabul edilebilir bir cl performansı olur kanımca.. olası bir mağlubiyet yahut beraberlikte yani avrupa ligi vizesi alınamadığında, çok büyük bir tepki ya da hayal kırıklığı olacağını zannetmiyorum. bence zaten taraftar, takım, ve yönetim 3-0'lık wolfsburg maçı ile avrupa defterinin kapandığına inanmıştı. buradan avrupa ligine devam edersek bonus olur, edemezsek eğer ligde gerilerde olsaydık yara derinleşirdi, ancak fb ve gs'in mevcut halinden dolayı ligdeki ciddi şansımız avrupa ligine devam edemese bile takımda büyük deprem yaratmayacaktır. Raul Gonzalez soruyor... Beşiktaş ile fb-gs'yi yer değiştirin. fb-gs cl'de, beşiktaş avrupa liginde gs ve fb'nin gruplarında ne yapabilirdi sizce? Eser Gökulu hayvani bir şekilde cevap veriyor... G.saray ve f.bahçe'nin grupları son yıllarda Türk takımlarının karşılaştığı en kolay gruplardır; bunu son dönem başarılarının tamamına yakını küçümsenen bir Beşiktaşlının intikamı olarak algılamayınız. Bunun birden fazla nedeni var; her ne kadar 1. ve 4. torbaların en düşük puanlı takımlarını çekmiş olsalar da her şey bununla bitmiyor elbet. Şöyle ki, yakın geçmişteki Uefa maçlarımızı hatırlayacak olursak, Steaua ve Dinamo Bükreş deplasmanlarımız resmen canımızı zor kurtardık dedirtecek türdendi. Takımlarının o anki form grafiği, ligdeki ve Avrupa'daki gidişatlarına bir de taraftarın gazı eklenince çıkılması zor bir deplasman halini almışlardı; Peki ya şimdi ? Ununu elemiş, yaşama hevesini yitirmiş bir Steaua, yarısı boş tribünler, ve maçtan kopmuş ''yeter Becaliiiiii yeter'' diye tempo tutan taraftarlar. (Dikkatinizi çekerim grubun 1.torba takımından bahsediyorum) Adamlar bizim maçın ardından yarım saat havai fişek gösteresi düzenlemişlerdi yaw :) Diğer tarafta ise bu tabloyu bile mumla arıyorsunuz, zira Dinamo da cezasından ötürü G.saray karşısına seyircisinden yoksun çıkıyor. Kağıt üzerinde grubun en zor deplasmanı olarak gözüken takımlara karşı ev sahibi konumunda oynadıkları yetmiyormuş gibi bir de bu takımlarla yeni statü gereği İstanbul'da oynama ve dışarıda kaybedilecek olası puanları telafi etme şansı yakaladılar ve gruptan çıkmak geçmişe oranla daha kolay bir hâl aldı. İflas eden Strum Graz, en etkili hücum silahını (Cisse) Şampiyonlar Ligi elemelerinde kaybederek grup maçlarına başlayan Panathinaikos ve G.saray' ile Panathinaikos'u ilk 2 için zorlayacak takımların bulunmayışı da kura şansı ve seyircisiz oynanan maçlara ilaveten ufak ama işi kolaylaştıran diğer etkenler olarak sıralanabilir. Beşiktaş bu gruplardan çıkar mıydı ? Bana kalırsa çıkardı hatta Beşiktaş 6 , rakipleri 8 maç yapsa Beşiktaş yine çıkardı. Bu yeni ve eski statüye dair basit bir örnek vermek gerekirse, 06-07'de grup maçları tek maç olmasına rağmen Tottenham ile deplasmanda Leverkusen ile içerde oynama şansımız olsaydı o gün yine gruptan çıkan takım Beşiktaş olurdu. Zira evinde topu topu 2 maç oynama şansın varken, bunlardan birini grubun ve o yılın favorisine karşı oynayınca (diğer rakiplere oranla) avantajdan söz etmek de pek mümkün olmuyor. F.bahçe ve G.saray bizim grubumuzda Man Utd ve Wolfsburg'u geride bırakabilir miydi açıkçası çok net biçimde evet ya da hayır diyemiyorum, ama muhtemelen 2 takım da bu savunma düzeni ile 3.lük mücadelesi verirlerdi. Gol yüzdelerinin pek bir önemi yok, zira Şampiyonlar Ligi'nde iyi savunma yapamayan her takım kaybetmeye mahkumdur. Peki ya 3.olabilirler miydi derseniz, onu da Cska'yı İnönü'de izledikten sonra konuşalım derim; öyle ki Cska, İstanbul'a son geldiği sezondan çok farklı olarak ve ilk 2 iddiasını sürdürerek hatta 1 haftadır Antalya'da hazırlanarak geliyor. Uzun lafın kısası ilk 2 zor, ama 3 ve 4.lük şansı tıpkı Beşiktaş gibi son maça kadar devam ederdi, lâkin bu fikstürde 3.lüğü son maça çıkmadan garantileyemezlerdi. Eser Gökulu soruyor... Gruptan çıkmamız ve 3 takımımızında birer tur atlayarak son 16'ya kalması halinde Türk takımlarından birisiyle eşleşmek ister miydin ? Cevabın evet ise, hangisini tercih ederdin? molosztash cevaplıyor... İsterdim. Fenerbahçe'yi isterdim. Çünkü her iki takım da şu anki formlarıyla değerlendirildiğinde kolay gruptan çıkmaları sebebiyle, yanlış yere orada olurlardı. Fener'i tercih etmemin sebebi de 3-0'lık skorlar sebebiyle kadronun Galatasaray karşısında güven kaybı, Fenerbahçe karşısında ise ekstra güven sahibi olma olasılıkları, ayrıca Fener'in daha bir dağılmış durması, her an toparlanabilecekmiş gibi görünen Galatasaray'a nazaran. molosztash soruyor... Ah be eşleşsek de intikamımızı alsak dediğiniz bir Avrupa takımı var mı? Bu sezon eşleşebileceklerimiz arasında değerlendirmek zorunda değilsiniz, daha genel olabilir. Örneğin ben Rapid Wien isterim ama bu sene imkansız artık, gibi.. Yuki The Zorba cevaplıyor... Gönül ister ki karşımıza bir Rosenborg çıksın, Sparta Prag çıksın, Lazio çıksın... Ama benim çocukluğumdan beri diş bilediğim bir takım var, ne Anfield mağlubiyeti ne de Valerenga skandalı o günü bana unutturamıyor maalesef... İstanbul'da 1-1 biten maçın rövanşında PSV karşısındayız... Metin harika bir gol atıyor. 1-0 öndeyiz... Sonra tipik Avrupa maçı hikayesi... 2-1 geriye düşüyoruz... Dakika 75 veya 80... Rıza sağdan yardırıyor, rakibini geçiyor, tak yerde... Ayakkabısı çıkıyor Rıza'nın... Hakeme dönüyor, elinde ayakkabıyı sallaya sallaya hakeme gösterip küfürü basıyor... Ben de çocuk halimle evde deliriyorum... O maçın intikamını 5-0 da aldırmaz. Orada burada 5-0 yenersek, anca rahatlarım... Yuki The Zorba soruyor... Mustafa Sarp'ın maç sonunda formasını yırttığını gördük... Bunu Beşiktaşlı bir futbolcu yapsa, nasıl karşılarsınız? marpione cevaplıyor... bu forma yırtma anının bir görüntüsü yok benim gördüğüm kadarıyla. fakat formanın aldığı şekle bakarsak Mustafa Sarp sinirle yakasını iki eliyle çekip ikiye ayırmış gibi görünüyor. elbetteki bunun cevabı olayın nasıl oluştuğuna bakar. dünkü gibi bir durum bizim başımıza gelse -bence hakem berbat işler yapmış gs aleyhine- futbolcu da sinirinden o hareketi yapsa ben kızmazdım. bence kutsal adlettiğimiz "forma" daha soyut bir kavram. birebir olarak futbolcuların üzerine giydikleri kumaştan farklı bir kavram. formalara da bayrak gibi bir mana verirsek o vakit maçtan sonra forma değiştirmenin de batması lazım, formasını çıkarıp tribüne atmalarına da sinirlenmemiz lazım. ha biri çıkar kulüple ilgili bir sorunu yüzünden o formayı gözümüzün önünde yırtar, o formayı yırtmasının amacı kulübe hakaret etme amacı taşır, kendisini o noktada şişe takıp çevirme yapmak caizdir. marpione soruyor... dün galatasaray'ın son dakikada yediği gole hepimiz sevindik. yalnız izleyince hem kewel'ın korner pozisyonu, hem son pozisyonda gs aleyhine verilen saçma sapan faul, hem o atışın 15 metre kadar ilerden kullanılmış olması gibi saçmalıklar var. rakiplerin aleyhine bizim başımıza gelmesini istemeyeceğimiz bariz haksızlıklar yapıldığında ne düşünüyorsunuz? simplextablosu cevaplıyor... Bir hakem çeşitli nedenlerle "hata" yapıyor olabilir. Buna maç esnasında konsantrasyon kaybı, fiziksel yorgunluk nedeniyle pozisyona hakim olamama gibi etkenler neden olabilir. Ancak bunlar tepki gösterdiğim şartları oluşturmaz. Bizim maçımızda veya bir başka maçta hakem tribün baskısı, yönetici açıklamaları, takımların ligdeki durumları, oyuncular hakkındaki önyargıları gibi etkenlerle direkt sonuca etki edecek kararlar verebilir veya takdir haklarını karşıya kullanarak yavaş yavaş maçın gidişatını değiştirebilir. Biz Beşiktaş'lılar olarak bunların her türlüsünü yaşadık. Yani aleyhimizde fahiş hatalarda yapıldı, maç içerisinde sarı kartlar fauller derken sindirildiğimiz günlerde oldu. Ben Galatasaray veya Fenerbahçe için hakem hatası yapıldığında ilk başta umursamıyorum, yerine durumuna göre "iyi olmuş" dediğimde oluyor. Ama sakin kafayla düşünüldüğünde şurası çok net ki, hakemler oyuna etki eden saçma sapan kararlar verdiklerinde rakip takım taraftarları aynı benim gibi "iyi olmuş" dediği anda olay çıkmaz bir döngünün içine giriyor. Çünkü fanatizm, olayı hakemin yaptığı bariz hatayı savunmaya kadar götürebiliyor. Kamuoyu bu şekilde doğruya doğru, yanlışa yanlış diyemiyor. Yani sonunda iş gene kendi tuttuğumuz takımın maçına hakem işleri batırdığı zaman ettiğimiz küfürlere geliyor ve maalesef ordan bir adım ileriye gidemiyor. simplextablosu soruyor... Beşiktaş - Bursaspor arasında yıllardır süregelen deplasman taraftarı alınmaması olayı bu sene ne şekilde değerlendirilmeli? İlk maç İnönü'de Bursaspor taraftarı alınmalı mı? Jokond cevaplıyor... Futbol denen şey, seyirciye sunulan bir oyun. Hangi sebeple olursa olsun taraftarı futboldan mahrum etmek mantıklı bir izahata dayanamaz. Bursaspor camiası nasıl bir Beşiktaş nefreti yaşıyor onu da anlamış değilim. Beşiktaş'ın Çaykur Rize maçında şike yaptığını iddia ediyorlar, sonra gidip o maçta Beşiktaş kadrosunda yer alan Sinan Kaloğlu'nu tansfer ediyorlar. Yetmiyor, sezonun son maçında Beşiktaş'ı 3-0 yendikleri maçtan sonra intikamımızı aldık tişörtleriyle ortada geziyorlar. Ne gariptir ki hem maçta gol atan hem de o tişörtle gezenlerden birisi de Sinan Kaloğlu. Hani olur dersiniz geçersiniz. Taraftara ne demeli? Tezahüratlarının tamamı Beşiktaş tribünlerinin tezahüratları. Hocaları Ertuğrul Sağlam, en güvendikleri yabancı oyuncu Zapo. Bu nasıl nefret ben çözemedim? Bir takımın marşını, tezahüratını, oyuncusunu, hocasını alacaksın sonra da nefret öyküsü yaratacaksın? Bunlar hep basiretsiz Bursalı yöneticilerin taraftar avutmaya yönelik ortaya koydukları popülizm soslu tahriklerdir. Çözümü çok basit, bırak konuk taraftar olarak stada almayı, stadın hepsini Bursa taraftarına açacaksın. Bak ne oluyor? Kafes gibi alanda zıvadanan çıkan topluluk nasıl da insana dönüşüyor, hep beraber görürüz...

Tuncay Özilhan

Beşiktaş başkanlığına aday olacağı söyleniyor. Doğru mudur bilinmez. Lakin mevcut adaylara bakınca (Yıldırım Demirören-Murat Aksu) başkan olmasını isteyeceğim bir isim. Karşı çıkanlar olacaktır elbette ve haklı oldukları taraflarda vardır (efes-beşiktaş maçlarında seyirci tutumu söylenebilir). Ama yine de alternatif isimlere göre bu işi en iyi yapabilecek isim olduğunu düşünüyorum. Ha bir de asbaşkanlık görevini eğer seçilirse İbrahim Altınsaya vereceği söyleniyor ki bu bile beni heyecanlandırmaya yetiyor. http://www.besiktaspostasi.com/tuncay-ozilhan-besiktas-baskan-adayi.htm

Beşiktaş'ın Avrupa Macerası-1: 1958-59 Şampiyon Kulüpler Kupası

Beşiktaş’ın Avrupa yolculuğu, Türkiye 1. Futbol Ligi’nin kuruluşundan bir sene önce 57-58’de kazandığmız şampiyonluk (Hani şu Cenk Koray’ın önerisiyle kendisinden bir sene önceki şampiyonlukla birlikte yıldızların ikiye çıkmasına vesile olan) sonucunda katıldığımız Şampiyon Kulüpler Kupası ile başladı. Aslında bir önceki sene başlayacakmış, ama Beşiktaş resmen müracaatta bulunmadığı için katılamamış, Milliyet’in arşivine göre. Her neyse, Beşiktaş, ilk senesinde rakibi daha sonra maça çıkmayarak turu hediye edeceği için şanslı sayılabilecek kura sonucunda Yunanistan’ın Olimpiyakos takımıyla eşleşiyor. Dediğimiz gibi Yunan takımı turnuvadan çekilince çekilen kurada Beşiktaş yıllarca sürecek talihsizlik serisinin ilk halkası sonucu dördüncüsü düzenlenen turnuvanın ilk üç sezonundaki şampiyonu Real Madrid ile eşleşiyordu. 13 Kasım 1958’de Santiago Barnebau’da oynanan ve Wikipedia’ya göre 60 bin, Milliyet’ten Namık Sevik’e göre 120 bin kişinin izlediği maçta kaleci Varol Ürkmez harikalar yaratıyor, ilk yarı 0-0 bitiyor, ikinci yarı Santisteban’ın uzaktan golüne engel olamıyor. Maçın 83. dakikasında Di Stefano’nun faul yaparak attığı gol iptal ediliyor, sonrasında gene Namık Sevik’e göre Realli futbolcular Di Stefano ve Kopa hakemi tartaklıyorlar, hakem onları atmayı düşünüyor, ama onların etkisi altında kalarak Beşiktaş’tan Münir’i oyun dışına çıkarıyor. (Karışık göründüğünü biliyorum, zaten FIFA’da öyle düşünmüş olacak ki, bu kararların açık olması için 1970 Dünya Kupası’yla birlikte sarı ve kırmızı kart kurallarını getiriyor) Daha sonra, Milliyet’e göre 83. dakikada Kopa, Di Stefano ve Puşkaş’ın faulle, Wikipedia’ya göre ise 90. dakikada Kopa’nın attığı golle durumu 2-0 yapıyor. Varol bu gol sonrasında oyuna devam edemiyor, kaleye Sofyanidis geçiyor, maçı dokuz kişiyle tamamlıyoruz. (ayrıca Milliyet'te Varol'un yüzündeki tekme izlerini gösteren bir fotoğraf da neşredilmişti; bugün olsa yayınlanır ama o zaman neşredilmiş :)) Maçın rövanşı 27 Kasım’da Mithatpaşa Stadı’nda oynanıyor. Çamur içinde oynanan mücadelede Beşiktaş beklendiği gibi defansif bir oyun yerine ofansif oynuyor, gene Santisteban’ın golüyle geri düşüyor, Kaya’nın 64. dakikadaki golüyle durumu 1-1 yapıyor. Başka gol bulamayınca maç 1-1 bitiyor. 2. golü bulsa tarafsız sahada 3. maç oynanacak, ama olmuyor. Beşiktaş alkış alıyor, kupadan eleniyor. Beşiktaş’ı toplamda 3-1’le geçen Real Madrid, Çeyrek Final’de Wiener Sportsklub’ı 0-0 7-1 ile, Yarı Final’de Atletico Madrid’i 2-1 0-1 2-1 ile geçiyor, Finalde Reims’i 2-0 yenerek kupanın 4. kez sahibi oluyor.
Kaynak: Milliyet Gazetesi Online Arşivi 14 ve 28 Kasım 1958 tarihli sayıları. Şunu söylemek lazım ki, online arşiv konusunda aşmış durumda Milliyet. http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/ adresinden 1950-2004 arası bütün arşive ulaşabilirsiniz. Ben resmen kayboldum içerisinde. 3 yıl boyunca bu proje için emek sarfeden herkesin emeğine sağlık. Not: Böylecene başladık bakalım. Ben bildim bileli Beşiktaş şanssızdır Avrupa’da, acep benden önce de böyle miymiş, merak ettim. Kısmetse kronolojik sırada bütün maçları aktarmaya çalışacağım. Hadi görüşmek üzere...
6 Aralık 2009 Pazar

Panorama

Bu kadar "geyik" bir post'a bu kadar ciddi bir başlık atmak da benim gibi bir zevzeğe yakışırdı. Neyse efendim, mevzumuz şu: Her hafta, o haftanın yorumları arasında göze çarpanlara burada yer verip; bizleri okuyan, düşüncelerini katmak için vakit harcayan sizlerin emeğini de onore edelim istedik. Burada kâh güldük, kâh ağladık; o tadı damağımızda kalmış anıları tekrar yaşamak arzusu teşkil olunca, bu tarz bir yazının hepimizin gönül çeperlerini titreteceğini düşündük. (trt spikeri modundan çık!)
Haftanın müneccimi: Sertano
Arkadaş, bir tahminin de tutmasın (tutmadı gerçi, ama o da ne bilsin Nihat, Ernst ve Bobo'nun altıpastan kaçıracağını...) Kendisi Fenerbahçe, Manchester United ve de Sivasspor maçlarının skorlarını doğru tahmin etti, bizlerin yüzünü güldürdü, darısı CSKA maçına.
Sertano, yalnız Tabata gol atmaz, söyleyeyim:)
Haftanın Karagöz ve Hacivat'ı: Pamukk ve Ruff
Diyalogdan alıntılar aşağıdadır, fazla söze gerek yok. Fazlası için Beşiktaş - Diyarbakırspor maç post'una gidebilirsiniz.
Ruff - amin yapma pamuk yeter :)
Pamukk - rica etsem @ruff ı dışarı atabilir misiniz :D ulen ömrümüzü yedin totemlerinle be kendine bak sen ben gerçekleri söylüorum
Ruff - sen Beşiktaş ın maçlarını kazanmasını istiyorsan hiçbir maça gelmemelisin.Ne kadar uğursuz olduğunu ben biliyorum ama burdaki arkadaşlar henüz farkına varamadılar :)
Pamukk - insanları rahatsız etme feyse gel :p gıcıksın da uğursuzsun da
Haftanın totemcisi: rogerio da silva bobo
Hani her türlüsünü yaptık da, Yorumlar kısmının altına NTVSpor'dan maçın canlı anlatımını kopyalayıp kopyalayıp yapıştırmak akla gelmemişti. Çıta yükseldi, daha farklı fikirler bekliyoruz artık siz totemcilerden!
Haftanın Pollyannası: Bellamy.
Kendisi dedi ki: "Tabata-Murat Ceylan takası olsa da devre arası para boşa gitmese hiç olmazsa."
Ah be abi, keşke diyoruz biz de... Ha olur da bu dediğin gerçekleşir, o zaman aynen yutarım ben bu yazdığımı.
Haftanın Cincon(!)lusu: belgarath
"filip deme şuna :( rüzgarın oğlu holosko..." Şu yorum hanginizin içini titretmedi ki?
Haftanın en güzel laf çarptıranı: Cherubim ve Schumy
Cherubim: "Nobre ile Delgado'nun pasaportları değiştirip Nobre'yi yollayalım. Galatasaray'dan da yardım alırız Delgado'yu Nobre hüviyetinde oynatmak için, adamlar tecrübeli.." Böyle ince çalışmalar takdir edilir. Yeter ki "i.ne X, g.t Y, verdik koyduk, siz de aynısınız lan!" falan demeyelim.
Schumy: "Nankörlük yapma 2 kupayı unutma :D" Her ne kadar orijinal sözden biraz sapılmış olsa da, Yılın Spor Adamı ödülü adayı Yıldırım Demirören'e "vefasızlık" yapacak olanlara tokat gibi bir yanıt.
Haftanın analistleri: "Kim Gider???"ciler
O post'un altına satırlarca yorum yazan, analiz yapan, fikir beyan eden herkese teşekkür ederim kendi adıma da, hepsini okuyacağım diye canım çıkmıştı yahu!
Haftanın nostaljik'i: atesdide
Biz Tek Çocuğuz post'unun altında anlattığı "Sebahattin Abi"li hikayesi yüzlerde bir tebessüm bıraktı.
Yaşam Boyu Başarı Ödülü (ikinci bir emre kadar sabittir): theotheo
Muhtelif zamanlarda gelip blog'u karıştıran, troll mü gerçek mi bilemediğimiz theotheo adlı okuyucumuz, "Diyarbakır ve Çarşı" post'una gene yorumlarıyla damgasını vurdu. Bu istikrarı göz ardı etmemek lazım. (Sakın adama cidden ödül verdiğimizi düşünüp onu taklit etmeyin, bir tane theotheo yeter :)
-----------------
Evet sevgili okuyucular, bir ödül töreninin daha sonuna geldik. Gözümden kaçan yorumlar olduysa özür dilerim, takdir edersiniz ki neredeyse 1000'e yakın yorum gelmekte her hafta. Unutmadan, tabii ki siz de herhangi bir zamanda herhangi bir yorumu ödüle aday gösterebilirsiniz. Sevgiler, saygılar.
Ailenizin zevzeği shelbyl.

Son Çare

Adın Yıldırım Demirören ise, baktın yönetemiyorsun, düzenlersin barkovizyon gösterini.
Adın Adnan Polat ise, baktın yönetemiyorsun, yayınlarsın açıklamanı "Galatasaray Türkiye'dir" diye.
Adın Aziz Yıldırım ise, baktın yönetemiyorsun, bilmemkaçıncı kere istifa edersin bir yerlerden. (Kendisi zaten Kulüpler Birliği'ni protesto ettikten sonra başkan olmamış mıydı?)
Ortak nokta ne? Hakemler. Nasıl olsa alışmışız hakemlerin eyyam yapmasına. Kesin taraflıdırlar, bilerek yapıyordurlar, para almışlardır.
Türk hakemi, evet, klasman olarak genele vurursak diğer hakemlerden daha iyi değildir. Fakat dünya futbolundaki hakemlik müessesesi de çok iyi günler geçiriyor diyemeyiz. En güvenilen FIFA hakemleri ne hatalar yaptılar. En son Henry'nin kabak gibi eli var mesela.
Futbolun temposu yükseldi. İnsan faktörü mü, teknolojik destek mi futbol için daha önemli tartışmaları yapılıyor, zira hakemlerin temposu yetmiyor artık. Hele Türkiye'de, her maçta üzerine bu kadar gidilen hakemlerin mentalitesi de yetmiyor. Biz de diyoruz ki, "Madem kötüler, kendimize yontalım." Bunu da Türkiye futbolu adına yapıyoruz, tabii. Yersen.
Aziz Yıldırım'ın hakkıdır, eğer oyuncularını motive edemiyorsan, disiplini kaybetmişsen, sallarsın hakemlere, rahatlarsın. Devre arasına kadar kaç puan kurtarsan kârdır. Başarılar dileyeyim o zaman ben de.
Tutmaması muhtemel öngörü: Ankaragücü'ne karşı hata olmaz da, olan Trabzonspor'a olur herhalde.
Kısa özet: "Federasyona sesleniyorum, akıllarını başlarına alsınlar." - 5 Aralık 2009
5 Aralık 2009 Cumartesi

Y - atmaaaaaaa Ziya

Son 5 yılda tek bir maç dahi kaçırmamış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, İnönü’ye gelip de bu denli beraberliğe yatan, oyunu böylesi çirkinleştiren başka bir takım hatırlamıyorum. Buna Abdullah Avcı’nın Belediye’si de dahildir. Dün gece yaşananlar başlı başına bir utanç kaynağıdır. Puana ihtiyacın vardır, gücün yetmiyordur, 90 dakika kapanırsın, Çanakkale geçilmezi oynarsın hepsine eyvallah, ama bunu adam gibi yapmak, mertçe-erkekçe savaşmaktır mühim olan. Senin yaptığın, yaptırmaya çalıştığın gibi alçakça değil. Dün gece kazandığın 1 puan seni ne kadar idare eder, ne kadar ligde tutar bilmiyorum, ama biraz top oynamak için gayret gösterseydin, biraz futbolu ve kendi takımının geleceğini düşünseydin orta sahasız ve panik halindeki bir Beşiktaş’tan deplasmana yatkın forvetlerin ile son 20 dakikada değil 1 puan, 3 puanı alıp evinin yolunu tutman işten bile değildi. İşte sen bunu yapamayacak-göremeyecek hatta cesaret edemeyecek kadar korkak ve çapsız bir teknik direktörsün. Yerin dibine batsın böyle Beşiktaşlılık, yazıklar olsun böyle Türk antrenörlüğüne..

Adam Kazan, Sistem Kazan, Maç Kazan, Kazı Kazan

Garip bir halet-i ruhiye şu Beşiktaşlılık. Takım üst üste kazanmış, rakip çok güçlü değil, moraller üst seviyede ama yaşanmışlıkların tortusu (a tribute to Umut Sarıkaya) o derece işliyor ki siyah beyazlı bünyeye, her an bir terslik çıkacağı korkusu düşüyor en baştan içimize.
Bu aman abi bir terslik çıkacak şimdi duygusu, geçen hafta Sivasspor maçında kendini belli etmişti de, korktuğumuzun başımıza gelmesi bu haftaya kısmet imiş. Hem de senenin en iyi futbollarından birinin olduğunu söyleyebileceğimiz bir ilk yarının oynandığı maçta...
Bazı isimler değişse de artık, alışılmış bir şablonla çıktı maça Beşiktaş. Fakat diğer maçlardan farklı olarak, hücumları daha toplu yapabilen, pas trafiğini bir nebze de olsa yukarı çekmiş görüntüsü vardı takımın. Sağdan İbrahim Kaş'ın, soldan İsmail Köybaşı'nın sürekli olarak oyunun içinde olması, rakipten dönen topları bizim Alman'ların hiç vakit kaybetmeden almaları bu oyunun en önemli sebebi. Bu oyunun sonuca yansımamasının nedeni ise, Nihat ve Nobre gibi camianın tüm negatif elektriğini üstüne almış oyuncuların, bir gol atsam gerisi gelecek psikolojisi ile acele vuruşlar yapmaya çalışmaları.
Diyarbakırspor maçını kazanmak için Beşiktaş yeterince pozisyona girdi. Evet. Bu noktadan sonra bunun adına beceriksizlik ya da şanssızlık demek farketmiyor, sonuçta giden 2 puan oluyor ancak daha önceki sezondan da tecrübe ettiğimiz üzere bu giden iki puanın çok önemi olmayabilir, doğrudur, fakat şu maçın Beşiktaş'ın gidiş yolunda ne gibi etkisi vardır, gidiş yolundan kaç puan alınabilir, bunun üzerine yoğunlaşmak çok daha önemli.
Beşiktaş bu maçı, rakiplerin psikolojisini bozmak adına her şeyini vererek kazanabilirdi. Maç için özel stratejiler, bazı yorulmuş futbolcuları sakatlanmak pahasına sahaya sürmek gibi yollara sapabilirdi. Ama bunu seçmedi. Geçen seneki başarının anahtarı olan, bu seneki yükselişte tekrar kendini belli eden standardı ile çıkıldı sahaya.
Beşiktaş bu maçta uzun zamandır faydalanamadığı bir iki futbolcusunu da kazanabilirdi. Nihat, Nobre veya Tabata bir gol atabilirdi ve bu fidbolculardan biri üzerinden bu yükü atmış olabilirdi. O da olmadı . Bazen bir adam kazanmak için inat edilir fakat o inat bu maç için çok da gösterilmiş sayılmaz.
Ne maç kazanmak ne de adam kazanmak, ne pahasına olursa olsun önce sistemden vazgeçmemek de olabilirdi Beşiktaş'ın tercihi. Fakat son 20 dakika yine sezon başına dönüldü ve orta sahanın boşaltılmasının ardından zaten baskı bile kurulamadığı için, rakipten dönen topları kimin aldığının önemi bile kalmadı. Zira top rakipten dönmez oldu, rakipte kaldı.
Velhasıl kelam, bugün aslında oyun olarak tatmin edici bir futbol izlediysek de genel olarak, elimize baktığımızda da sıfıra sıfır elde var bir diyebiliyoruz ancak. Eğer İnönü'deki 0-0'lık Gaziantepspor maçı sonrasında girilen taktik arayışlar ve kadro karmaşası tekrar hortlamaz ise, bu maç sadece keyifsiz bir akşam olarak hatırlanır. Öteki türlü olursa da sene başı yaşanan travmalara merhaba demek işten bile olmaz ne yazık ki.
Son olarak, çıkarken ıslıklanan Nihat Kahveci için de bir iki kelam etmekte fayda var. Aslında sadece basit bir hatırlatma: Nihat tıpkı geçen seneki Emre Belözoğlu gibi, uzun zaman futbol oynamaması ve üstüne de sezon başı antrenmanı yapmaması yüzünden, ancak ve ancak şu anki formu kadar top oynayabilmekte. Her ne kadar aldığı maaş, bonservisi yüksek olsa da, bu gibi sebeplerden, hatta Beşiktaş alt yapısından yetişmesi yüzünden de, taraftardaki kredisi de yüksek olmalı biraz. Nihat konusuna kafayı takmayı başlayan herkes için tavsiyem şudur ki, unutun bu sene Nihat'ı, görmezden gelin. Şu anda aradığınız Nihat'a gelecek sezon kavuşabilirsiniz en erken...

Geçeceksin Mustafa

Bugün izlediğimiz maçın ardından gemileri yakmak da doğru olmaz, hayallere kapılıp büyük hedeflere kucak açmak da yakışmaz... Beşiktaş, kapanan Diyarbakır'ı açmaya çalıştı, denedi ama sonuçta başaramadı. Bu kadar basit. Ve sadece iki puan yitirildi. Ne şampiyonluk hayallerine ne de teknik ekip ve futbolculara duyulan güvene halel geldi. Sadece güzel bir avantaj kaçırıldı. Maça Ernst ve Fink ile başlamak lüks müydü? Diri bir Diyarbakırspor'a karşı gününde olmayan bir Yusuf ile başlamak ne kadar doğruydu? Nobre'ye 90 dakika tahammül etmek zor olmadı mı? Oyuna girdiği son 20 dakikada Nihat'ın 70 dakikasından on misli fazla iş yapan Ekrem'i yedek soyundurmak ne kadar mantıklıydı? Son oynadığı üç önemli maçı aynı şablonla kazanan takımın, hücum tablosunu bozmak ne kadar akıllıcaydı? Soruları istediğiniz kadar çoğaltmanız mümkün. Ama bugün gelinen noktada doğrusuyla da yanlışıyla da Mustafa Denizli'nin imzası var. "Geçemezsin Mustafa" diyenlere inat, son 8 haftada şaha kalkan ve zirvenin ortağı olan takımı yaratan da bizzat kendisi. İlk hafta ne yaptıysa hala aynısını yapıyor ve anladığımız kadarıyla da yapmaya devam edecek. Takımla, dizilişle, mentaliteyle sürekli oynayacak. Biz seyirciler de oturduğumuz yerden seyretmeye devam edeceğiz. Her an o şapkadan yeni tavşanlar çıkacak mı merakıyla günlerimizi geçireceğiz. Ve dudaklarımızda hep aynı temenni mühürlü kalacak: "Geçeceksin Mustafa, sen bu takımları illa ki geçeceksin..." Not: Diyarbakırsporlu futbolcular, maçın son döneminde korkulan şeyi fazlasıyla yaptılar. Hem de eşeğin anüs deliğine su kaçırarak yaptılar. Son dakikalarda abuk sabuk sebeplerle yere yığılmayan oyuncu kalmadı neredeyse. Buna rağmen, tribünlerin bu tahriklere kapılmaması, çoğunluğun katılımıyla küfrün ve tehlikeli tepkilerin olmaması takdire şayandı. Bu sabır testini başarıyla geçen taraftarlara gönülden teşekkürler ve tebrikler...
4 Aralık 2009 Cuma

Bir Devrin Sonu

Bahsedilen devir Bobo-Nobre devri. Hepimizin katkılarıyla yeterince anlamsızlaşan, nasıl başladığını hayal meyal hatırladığımız, blog yazar ve okuyucularının birbirlerine kişisel düzeyde laf atmasına kadar giden şu gereksiz tartışma.
Nobre kazma, evet. Türk pasaportlu bir kazma.
Bobo hamile, evet. Formundaysa Nobre'den kat kat daha etkili bir hamile.
İkisi de Beşiktaş'ın forveti.
Şu tarihten sonra bu mevzuya dair performans değerlendirmesi içermeden, kişileri gruplaştırıcı, sadece "laf sokma" amaçlı post ve yorumları siliyorum. Padişahlığımı ilan ettim, evet. Ekşi Beşiktaş'ın, kimisi için eğlence, kimisi için sinir kaynağı olan Bobocu - Nobreci devrini bitiriyorum.
Nobreciler daha çok hamile demiş. Öpüştük barıştık.
Edit: Buradaki dil esprili olmaya çalışan, bu sebepten buraya Google Fight koyan bir dildi. Blog'un padişahının olmayacağı bariz olur sandıydım. Olmazmış.
Bu post bir şaka yollu ricadır. Daha nasıl diyeyim bilemiyorum ki...

Maçtan Sonra Ernst'le Konuştum

Yaşım 30, sezon başından bu yana cezalı olduğum Eskişehir maçı dışında 12 maçta ortalama 89 dakika forma giydim. Keza Şampiyonlar Ligi’nde de rahatsızlığımdan ötürü oynayamadığım Wolfsburg maçını saymazsak 4 maçın tamamında 360 dakika sahada savaştım, bakmayın saçımın olmadığına robot falan değilim; etten kemikten bir adamım nihayetinde. Taraftarın sevgisi elbette mutluluk verici, kariyerim boyunca hiç tatmadığım zevkleri yaşatıyorlar, ama bilmelerini isterim ki geçen yıl Cisse’de olduğu gibi bu sezonda Fink’in üzerimde takdir edersiniz ki emeği çok. Mesela bugün ilk yarı çok iyi oynadığımızı düşünüyorum, Fink’le beraber rakip atakları iyi karşıladık hatta başlamadan sonlandırdık, dönen topları aldık, atak üstüne atak tazeledik, rakibi yarı alanına hapsettik, dolayısıyla enerjimizi ekonomik kullanıp-fazla yorulmadık, rakibimizin bir an yere yığılıp bayılacağını düşündüm, nitekim çok geçmeden de yattılar.. Bel bağladığımız yaratıcı oyuncularımız gününde değildi belki, ama beklerimizin ileri çıkışları ve hücum denemeleri orta alanda pas trafiğimizi rahatlattığı gibi oyunu da daha geniş bir alanda oynama şansını tanıdı, dikkat ettiyseniz pozisyon ve karambollerimiz de bu arkadaşlarımızın kenardan taşıdığı toplarla geldi. Zaten savunma ve hücum arasındaki mesafeyi daraltıp rakip alanda basit pas hatalarını minumuma indirdiğimiz sürece kalite farkı fazlasıyla ortaya çıkıyor, öyle ya da böyle pozisyon buluyoruz .. Geride bıraktığımız sezondan hocamızın da dersler çıkardığını düşünüyordum, rakamlarımı söze başlarken belirttim, takım olarak yorulduğumuz dakikalarda koca orta alanı tek başıma ne kadar parselleyebilirdim bilmiyorum, ama sıkıntı yaşayacağımızın sinyallerini geride bıraktığımız bazı maçlarda göstermiştim; zaten son 20 dakikada rakibimize hiç olmadığı kadar topla oynama ve pozisyon şansı tanımamızı da buna bağlıyorum, ama sanırım bunda da ısrarcı olmamız gerekiyor; hocamız belki Ekrem’in savunma yönüne güvendi lâkin gole ihtiyaç duyduğumuz dakikalarda onun da ister istemez bir şeyler üretme isteğini ve herkes gibi önceliğinin hücum olduğunu gördüm; diğer yandan Nobre-Bobo tamam eyvallah, ama anlamadığım şey o bölümden sonra Tello ve Tabata’yı ne kadar idare edebilirdim ki ? Hücumda üretkenlik yok, orta alan savunmasına destek yok; resmen rakip orta sahaya ilaç oldular. Bir müddet sonra yanlış pas tercihleri ve aceleci oyun kaçınılmaz oldu. Bugüne kadar sayısız maç oynadım, ama fazla hücumcu ile daha fazla gol atıldığına hazırlık maçları dışında tanıklık etmedim. Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum, herkes gibi ben de ikinci yarıda ne oynamaya çalıştığımızı tam olarak çözebilmiş değilim. Atakları karşıla Ernst, alan daralt Ernst, geriden top çıkar Ernst, oyun kur Ernst ... Ne yalan söyleyeyim, piç gibi yalnız bırakılmak çok koydu şu gurbet ellerde ... Yeteri kadar yorgunum, daha fazla konuşamayacağım; zaten treni kaçırdık bir de takım otobüsünü kaçırmayayım. Çok üzgünüm ... İyi geceler.

Back To The Future

(İki soluk aldım, bir daha düşündüm, daha sakin bir şey yazacağım.)
Sene başında yapıp da memnun olmadığımız ne varsa, ikinci yarıda onu yaptık. Belki ben yanlış düşünüyorum, ama eğer "so-called" B planımız 6 maçta 6 puan getiren plan ise, ben onu almayayım hoca.
İkinci yarı anlamsızdı, 70.'ten sonra o geçen sene dengeli baskı yapan "şampiyon takım hüviyeti"nden eser yoktu. Liderlik telaşı, yorgunluk, belirsizlik, Nobre, Nihat, Tabata vs. üzerinden gitmek bilmeyen baskı, nedir bilmiyorum bunun sebebi. Herhalde hepsi.
Düşünüyorum da, ligin ilk yarılarını bir daha oynarsak acaba şampiyon mu olacağız, hoca gelecekten mi geldi ki nedir? Zaten adamın adı kahine çıktı, yakışır.

15. Hafta Beşiktaş 0-0 Diyarbakırspor

Stat: BJK İnönü Stadı

Hakemler: Bülent Yıldırım, Cem Satman, Muhittin Gürses, Çağatay Şahan (4. Hakem)

Beşiktaş: Rüştü, İsmail, Sivok, Ferrari, İbrahim Kaş, Yusuf (Dk. 46 Tabata), Fink (Dk. 72 Bobo), Ernst, Tello, Nihat (Dk. 72 Ekrem Dağ), Nobre

Yedekler: Korcan Çelikay, Uğur İnceman, Serdar Özkan, Ekrem Dağ, Tabata, Necip, Bobo

Teknik Direktör: Mustafa Denizli

Diyarbakırspor: Gökhan, Celaleddin, Tolga, Erdinç (Dk. 84 Ümit), Adnan, Abdullah (Dk. 46 Erhan), Barış, Ayman, Şener, Job (Dk. 46 Mendoza), Tazemeta

Yedekler: Osman, Ümit, Larsen, Ersin, Erdal, Erhan, Mendoza

Teknik Direktör: Ziya Doğan

Sarı Kartlar: Erdinç (Dk. 12), Tazemeta (Dk. 90), İbrahim Kaş (Dk. 90)

Diyarbakır ve Çarşı

Sezon başından beri Diyarbakırspor'un neredeyse problem yaşamadığı bir deplasman olmadı. Ülkedeki kritik siyasi durum da bunu gün geçtikçe tetikliyor. Beşiktaş taraftarı, rakibine belden aşağı vurmaz. Diyarbakır şehrinin futbol takımı ile eli kanlı terör örgütünü bir tutmaz. Ben bu basitliğe, iğrençliğe girileceğini sanmıyorum. Ama olur da maç son dakikalara sıkıntılı girerse, Diyarbakırlı futbolcular yerde daha fazla kalmaya kalkışırsa kötü şeyler olabilir. Buradan ne kadar sesimiz duyulur bilinmez, her ne kadar son zamanlarda Emniyet baskısı yaşansa da kapalının şimdiden önlem alması ve o akşam tribüne gelecek delikanlılara sert uyarılarda bulunması lazım. Bu haftadan da saha içinde ve dışında alnımızın akıyla çıkarız inşallah...

Yolunuz Açık Olsun Tello ve Holosko!

Sahte Milliyet haberi tadını yakaladıktan sonra söyleyelim. Bir yere gittikleri yok şimdilik, ama temsil ettikleri ülkelerin Dünya Kupası'ndaki grupları belli oluyor bir saat içinde. Ne diyelim, bizim kura şanssızlığımız size de denk gelmesin, Güney Afrika'lar, Kuzey Kore'ler, Yeni Zelanda'lar düşsün grubunuza. Sonra da sizi iyi bir fiyata okutalım hayırlısıyla artık.

Bizde Olsaydı: Tottenham

Manchester United ile Carling Cup çeyrek finalinde karşılaşan ve de karşılaşmayı 2-0 kaybeden Tottenham Hotspurs'de işler karıştı! Maçtan sonra kulüp başkanı Daniel Levy yaptığı açıklamada "Yahu bu Manchester'ı nasıl yenemedik anlamıyorum, kadro sırf gençler. Kuszczak, De Laet, Gibson, Welbeck, Obertan, Macheda, Tosic falan oynamış, kim la bunlar? 5 yaşındaki yeğenim 'Dayı Mançester'in yedeklerini yenemediniz ehuehue' diye tefe koydu beni. Alacağım ifadesini o teknik direktör bozuntusunun. Ben FM'de daha iyi takım kuruyorum" dedi. Yeni bir yapılandırma olacak mı sorularına ise "Trabzonspor'un başkanı Sadri Şener'in izinden ilerlemeyi düşünüyorum, daha direkt müdahalelerde bulunacağım. Keane'i 4. kaptan yapacağız" diye yanıt verdi. Maçtan sonra mikrofonlarımızı uzattığımız Redknapp ise üzgün olduğunu belirterek "Her takımın iyi ve kötü günü vardır, bizim de kötü günümüze denk geldi. Mançester'in sahadaki oyuncularının yarısının kuşu ötmez, bize bir denk getirdiler. Mesela gitti Gibsın bize patladı. Eşşoğlusu." diye konuştu. Taktiksel anlamda ne gibi yanlışları olmuş olduğunu soran basın mensuplarına "Taktiği falan bırak. Crouch'u gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı" şeklinde dert yanan Redknapp'in otoritelere göre en büyük hatası ise bir B Planı olmaması. Maçtan sonra çok üzgün olduğu gözlenen Defoe mikrofonlarımızı elinin tersiyle iterken, Robbie Keane daha direkt bir müdahalede bulunmaya kalkıştı. Takımın nispeten daha mülayim oyuncusu Lennon ise "Artık hedefimiz lig. İyi oynayıp taraftarımızı sevindirmeye çalışacağız. Hatalarımızdan ders çıkarttık" diye konuştu. Bentley'nin sakız çiğneyerek röportaj vermeye kalkması ise Alan Shearer'ı kızdırırken Shearer'ın yanındaki Motson'a dönerek "Bizim zamanımızda böyle miydi?" diye dert yandığı gözlendi. Maçtan sonra görüşlerini almaya çalıştığımız Tottenham'ın efsane zamanlarının futbolcusu Gascoigne "O zamanki kadroyla bu zamanki kadro maç yapsın, biz 9 atarız" diyerek adeta yakın zamandaki Wigan zaferine meydan okudu.

Beşiktaş'ı Neden Seviyorum

Dün: Gurbet Kartalı dedi ki...

Yigitcim senin canin sagolsun eger sen Ankaradan gidebileceksen helali hos olsun! Hatta benim yerime de Demiroren Yeter diye bagirirken ayni anda bende buradan bagiracagim bilmis ol....

Bugün;

JB dedi ki...

Benim kombinem var,arkadaşım için katılmıştım yarışmaya fakat o da saolsun gelip gelmemekte kararsız kaldı, bu yüzden hakedene ve gerçekten gelmek isteyene gitsin istedim bileti...

Turkish Delight

2 gündür yazılı ve görsel basında Bobo’nun Türk olacağı / olamayacağına dair haberler çıkmakta, ancak ağırlıklı olarak ‘’yeni kararlara göre Bobo bu hakkını kaybetti, zira Türk vatandaşı olmak istiyorsa başvuru tarihinden itibaren 5 yıl beklemesi gerekiyor’’ ifadelerine yer verilmekte. Bilmiyorum bu haberleri yapanların kaynağı neresi, ancak Türk Vatandaşlığı Kanunu 11.maddesinde öyle demiyor. Hoş, bizi ilgilendiren madde de tam olarak bu değil aslında. Kanunda, sportif alanlarda olağan üstü hizmeti geçen ya da geçeceği düşünülen kişilere ayrıcalık tanınacağından söz ediliyor; bu durumda Bobo’nun 5.yılını seneye tamamlayacak olmasının da pek bir önemi kalmıyor.
Bizi ve Bobo’yu ilgilendiren bir başka nokta da, Fifa’nın çift pasaportlu oyunculara tanımış olduğu istediği milli takımı seçme hakkı. Geçtiğimiz yıllarda 21 yaşına kadar bir tercih yapmaları isteniyordu, ama artık herhangi bir A milli takım forması giymemiş ve çift pasaporta sahip oyuncular istediği zaman – istediği milli takımı seçme hakkını kazanabilmekte.
Şimdi bu durumda Bobo’nun tercihi önemli tabi, 2 yıl öncesine kadar Brezilya milli takımına seçilmek için daha fazla göz önünde bulunan liglerin oyunculara sağladığı avantajlardan söz ediliyor ve Bobo’nun bu sebepten ötürü Türkiye’den ayrılacağı konuşuluyordu, ancak Bobo’nun İrlanda maçı kadrosuna dahil edilmesi tamamen Türkiye Ligi’nde sergilediği performansın eseridir; şimdi işin içine bir de Elano ve Dos Santos’un girdiğini hesaba katarsak, bizler gibi Bobo’da Süper Ligi’mizin Dunga’nın merceği altında olduğunu düşünüp, hayallere dalıyordur. Şayet önümüzde bir engel varsa, bana göre en önemli sıkıntı budur; diğer yandan forma savaşına gireceği isimler de en büyük şansımız olarak değerlendirilebilir. Bobo, Türk Milli takımında oynaması yönünde ikna edilebilirse (ki, karşı çıkacağını sanmıyorum) bana göre ortada hiçbir sıkıntı kalmayacaktır. Gerekirse milli takım kurmayları, Paper Moon’da Bobo ile buluşup bir yemek yiyebilirler; hatta o gecenin hatırına Bakanlar Kurulu’na Bobo’dan yararlanmak istediklerine dair bir rapor sunabilirler. Muhtemelen Bobo da altta kalmayarak bu jestin karşılığını tattıracağı nice zaferlerle verecektir. * Serdar Özkan, Türkiye A Milli Takım forması giydiği için Brezilya Milli Takımı’nda oynama hakkını yitirdi. Dunga mı şansız, yoksa Serdar mı bilemedim valla.

İngiltere İzlenimleri

Öyle bir oyun ki bu, zamanla bulunduğu kabın şeklini alıyor. Nerede oynanıyor ve oynatılıyorsa orasının örf, adet ve geleneklerini kapıyor. Ona göre oynanıyor. Neticede öyle bir hal alıyor ki, siz Türkiye'den İngiltere'ye maç izlemeye gittiğinizde onların "maç" dediği kavramın içini sizden daha farklı bir şekilde doldurduklarına şahit oluyorsunuz. Futbolu algılama biçimlerindeki farklılıklar, futbolu oynama biçimlerine de yansıyor haliyle. Öncelikle şunu belirteyim, İngilizler holiganizmi bitirirken arada taraftarlık kültürünü de törpülemişler. Oraya gittiğinizde görüyorsunuz ki bunu sadece polisiye tedbirlerle de yapmamışlar, stadların yapılandırılması, sosyal hayat içerisinde futbola ayrılan kısım... Top yekün bir işe girişmişler ve başarılı olmuşlar. Sonucunda elde ettikleri kazanımı benimsemeyen de çok kişi olacaktır ama bu bir ayrı konudur. İngiltere, futbolun bir başka şekilde algılandığı bir yer olmuş bir kere. Günümüzde alışveriş merkezleri proje olarak toplumu yeniden şekillendiren önemli yapılar konumunda. Çünkü yaşama alışkanlıklarınızı değiştiriyor ve size bir başka şeyi öneriyor. İkinci bir ev konsepti diyebiliriz buna. İçinde yemeğinizi yiyiyorsunuz, kahvenizi içiyorsunuz, alış verişinizi yapıyorsunuz, sinemaya da orada gidiyorsunuz. Yani diyor ki size, senin ihtiyacın olan her şey burada mevcut. Sinemaya gittiğinizde bir t-shirt alıyorsunuz, yemek yerken gözünüze bir kol saati takılıyor, kahvenizi içerken karşı dükkandaki kazağı beğeniyorsunuz. Neticede bir şekilde yaşam alanınız haline geliyor. Avrupa'da yeni inşa edilen bu stadyumların da, aynı alış veriş merkezi mantığında tasarlandıklarını söylemek mümkün. Benim Emirates Stadyumu'nu görme şansım oldu. Stadyumun çevresinde dolaştığınızda, içerisine girdiğinizde, koridorlarında bulunduğunuzda ve hatta koltuğunuza oturduğunuzda diyorsunuz ki "Bu yapı, sadece futbol izlemek için tasarlanmış olamaz". Çünkü bir başka şey olmuş artık o. Stadyumun dışında M'si bol Migros kadar büyük mağazaları, stadyumun içerisinde kalite ve fiyat seviyesi birbirinden farklı restorantları, bira / sandwich satış yerleriyle, tuvaletleriyle, giriş çıkışlarıyla, koltuklarının kalitesi, konumlandırılması, stadyum ışıklarıyla inanılmaz bir şeye tanıklık ettiğinizi görüyorsunuz. Stadyumun en kötü koltuğunda bile İnönü stadyumu'nun en iyi yerinden daha iyi maç seyredeceğinizi bilmenin de rahatlığı başka oluyor. Tribün ise ayrı bir paragrafta incelenmesi gereken bir yer. Öncelikle ayakta maç izlemek diye bir şey yok. Zira tribünleri ( Emirates ) öyle şekilde düzenlemişler ki, bir kişi ayakta dursa gerisinin maç izlemesi mümkün değil. O yüzden herkes koltuğunda oturuyor. Oturmak zorunda. Stadyumu, futbolu planlayanlar o şekilde planlamışlar. Bugün iddia ediyorum Türkiye'de koltuğa oturma zorunluluğu getirilsin ve uygulansın, stad anarşisinin önemli bir kısmı bertaraf edilir. Aslında şu ana kadar tarif ettiğim her şey endüstriyel futbol başlığı altında incelenebilir. Zira görüyorsunuz ki bizim anladığımız taraftarlıkla onların anladığı taraftarlık arasında da ciddi bir fark oluşmuş. Arsenal - Standard Liege maçının 25. dakikasında, elinde sandwichiyle koltuğuna oturan İngilizleri görünce aslında biraz daha şaşırıyorsunuz. Babamın dediği gibi, "Yazık adamlara, Arsenal gibi takımları var, taraftarları yok" noktasına geliyorsunuz. Maçtan yarım saat önce metroya biniyorlar, 10 dakikada stadyuma yürüyorlar. Biralarını yudumlayıp ağır ağır koltuklarına yöneliyorlar. 80-85 arası da yavaş yavaş toparlanıp kalkıyorlar. 3-5 tane tezahüratları, bol alkışları var. Ortada bir "aşk" varsa da, bizde veya diğer Akdeniz ülkelerinde yaşanandan oldukça farklı görünüyor. Artısı, eksisiyle endüstriyel futbolun nasıl bir şey olduğunu çok net olarak görüyorsunuz. Sonra dönüp bakıyorsunuz İnönü Stadyumu'na. Açıkçası ben "İnönü bir başka be abi" diyenlerden değilim. İnönü başka da olabilir. Bizim anılarımız İnönü stadyumunu bizim için özel yapar ama hadiseye ne kadar duygusal bakmamız gerektiğinden emin değilim. Stadyumun en rahat yerinden bile doğru düzgün maç izleyemiyoruz. Oturmak isteyenler oturamıyor. Giriş çıkışlar, tuvaletler sıkıntılı. "Kapalı" tribünde yağmur yiyiyorsunuz. Oynanan futbol da üst seviyede değil. Bunların hepsi olabilir, kabulumdür ama hiç biri bizden üç kat fazla kazanan İngilizlerden daha fazla ücret ödüyoruz olmamızı açıklamıyor, ne garip... Alışveriş merkezinde sinemaya gider gibi maça gidiyor onlar. Aileleriyle alışverişlerini yapıyorlar, yemeklerini yiyiyorlar, izliyorlar ve evlerine gidiyorlar. Yendiklerinde üç dakika geç çıkıyorlar, yenildiklerinde dört dakika erken. Biz bir saniye bile alamazken ekrandan gözlerimizi, onlar kah sandwichlerine bakıyorlar kah Fabregas'ın ara pasına...
2 Aralık 2009 Çarşamba

Biz Tek Çocuğuz !

Jessie'nin Bilin Bakalım yazısı sonrası uzun zamandır aklımda olan şeyi bir şekilde yazıya dökmeye en azından denemeye karar verdim.
Aslında çoğu zaman Ofis Futbolu ortamında karşıma çıkmıştır bu hadise. Futbolu sadece ikisi aralarında oynadıkları zaman takip eden Cinconlu ve Febeli arkadaşların kanayan bir yarasıdır bu benim için. Onların görmedikleri ama oldukça derin bir yaradır. Harbi Galatasaraylı ve Fenerbahçeli arkadaşlar alınmasınlar Febe ve Cincon ifadelerine. Onların takip ettiği Galatasaray ve Fenerbahçe için onlara bu şekilde hitabı layık görüyorum. Onların takip ettiği Fenerbahçe'den bir tek Alex bilinir. Mehmet Topuz bilinir Yıldırım Demirören yüzünden. Volkan çok yakışıklıdır bu takipçilerin dişi kısmısı için. Alex Hagi'den iyidir erkek kısmısı için. Onların takip ettiği Galatasaray'da ise Baroş çok yakışıklıdır. Arda zaten malum. Nonda hayat onda. Bir de Hagi hepsinden iyidir. Bu kadardır onların takip mesafesi. Öndeki aracın hızın yarısı kadar. Hayatında İstanbul trafiğine girmemiş aracın, ilk defa İstanbul trafiğine girmiş halidir onların futbol takibi.
Bu Cinconlu arkadaşlar ile Febeli arkadaşlar futbolu takip ederlerken uzak durmak lazım. En sağ şeritten gitmek lazım. Olur da bir şekilde mevzilerine bir Beşiktaşlı olarak girerseniz üstelik İstanbul trafiğinin tabiri caizse orospusu olmuş bir araç olarak girmişseniz işiniz çok zor. Hemen sollayıp geçmeniz arkanıza bakmamanız lazım. Ben oldukça sık yakalandım etrafta çok fazla olduklarından. Genelde şöyle bir muhabbet oluyor ;
Bir asansörde misal,
- (Kendi aralarında konuşurlar) Olm arda'yı gördün mü ya ehehe
- Gördüm baba ne çaktı be eziklere hehehe.
- Thug sen hangi takımlıydın ?
- (Sıçtık) Beşiktaş ?
- Haa iyi kardeş takımsın o zaman.
- Ne kardeşi abi yok bizim kardeş takımımız filan.
- Yok yok kardeş takımsın iyi iyi.
Arkadaş anlamadım ben bu adamları yıllardır. Bunun Cinconlusu da böyle Febelisi de böyle. Dişisi de böyle erkeği de böyle. Erkek arkadaşıyla filan kazayla maçı seyretmiştir bu dişiler misal. Bu tarz dişilere maç izleten erkekde kabahat zaten ya neyse. Çay makinasının başındayız diyelim ;
- Ne biçim de yendik ama geseyi di mi cnmmmmmmmmm?
- Evet yaaaa Volkan nasıl kurtardı ama di miiiiiiiiii
- Thuuuug sen hangi takımlısın.
- (Aha) Beşiktaş ?
- Haaa kardeş takımmış hihihihi
- Yahu ne kardeşi
- Yok yok kardeşsiniz ihihihi
Şimdi olay böyle az çok tahmin etmişsinizdir nasıl bir şey olduğunu. Ben bu arkadaşların bulunduğu ortamı koleje, bu febeli ve cinconlu arkadaşların temsilcisi olarak da birer kişiyi baba parasıyla kolejde okuyan iki tane öğrenciye benzetiyorum. Bildiniz bunları da az çok değil mi ? Kitleleri arkalarından sürükler bunlar okullarda illa kolej de olması lazım değil, iki tane şımarık dersleri baba parası torpiliyle iyi olan çantasında her daim çikolata ciklet olan iki tane çocuk. Saçları jöleli havalı spor ayakkabılar filan. Bu iki çocuğun kitleleri farklıdır ve çoğu zaman birbirlerine düşmanmış gibi hareket ederler. Kolej benzetmesi üzerinden gidersem, Beşiktaş'ı da bu kolejde burslu okuyan aklı tamamen derslerinde olan, saçlar sağdan sola tarakla saç kurutma makinası yardımıyla taranmış bu yüzden hafif kabarık saçlı. İşinde gücünde bir çocuk. Dersleri iyi olduğu için en az o iki çocuk kadar bilinir bu çocuk okulda. Ama bu çocuğun pek de umrunda değildir. Beden dersinde diğer çocuklar terletmeyen nayk eşofman giyerken, Beşiktaş o en terleteninden naylon lacivert adidas eşofmandan giymektedir. (Bu tanım şu anki yönetim anlayışıyla tam uyuşmuyor farkındayım, ama genel olarak Beşiktaş camiası en azından taraftar topluluğu böyledir benim gözümde) Bu şımarık iki çocuğun aralarındaki rekabet söz konusu olduğunda Beşiktaş diğerinin kardeşidir. Kankasıdır. Ama ola ki Beşiktaş bir şekilde herhangi bir rekabet ortamında bu çocukları alt ederse en büyük düşmanlarıdır. Beşiktaş güzel bir kalem aldığında aynısından isterler. Hatta bazen kırtasiye ile konuşup Beşiktaşın ayırttığı defterleri kalemleri almak isterler. Ne kadar biz düşmanız da deseler ikisinin beraber hareket ettikleri zamanlar pek çoktur.Misal öğretmen bugün sınıfa girer ve yarın sözlü olduğunu söyler ise hemen bunlar isyan ederler. Hemen hemen aynı argümanlarla. Beşiktaş'ın sesi çıkmamaktadır. Sözlü varsa çalışacaktır elinden geleni yapacaktır. Bu iki çocuktan birisi kopya çekerken yakalanırsa eğer, ikisinin de sicilinde bu tarz hareketler bulunmasına rağmen önce birbirlerini suçlarlar. Öğretmenleri ikisinin sicilini ortaya döktüklerinde babaları devreye girer. Okul yönetimini göreve davet ederler. Beşiktaş kopya çekmez mi ? Çeker elbette. Ama yakalanırsa devreye girecek bir babası yoktur çoğu zaman. Canı yanar bu yüzden. Kendi sicillerinde bu tarz olaylar olan iki çocuk ise Beşiktaş bu duruma düştüğü zaman tü kaka yapıp, kuytu bir yerde gülmektedirler. Beden derslerinde en güzel taklayı Beşiktaş atarken diğer iki çocuğun baba torpili sayesinde attığı taklaya illa bir falso bulur beden hocası. Okul yönetimi de çoğu zaman şikayetçidir Beşiktaş'ın durumundan. Okul yönetimi diğer iki çocuktan para kazanmaktadır. Beşiktaş ise burslu okumaktadır yönetmelik gereği. Diğer başarılı çocukların Beşiktaş'ı görüp okullarından burs kazanmamasını istemektedir. Nasıl dönecektir o çark ? O yüzden Beşiktaş her hangi bir dalda başarılı oldukça onu aşağıya çekmek istemektedir. Yaptığı hatalar öğretmenler odasında tekrar tekrar tartışılır. Beşiktaş'ı seven diğer çocuklar bile suçlu bulunur. Diğer iki çocuk aynı hatayı yaptığında, bırakın sevenlerini, o hatanın yapıldığı ortamdaki öğretmene bile pek suç bulunmaz. Görmemiş o da insan denir.
Ama her hangi bir toplantıda mevzusu açıldığında Beşiktaş'tan gurur duyar okul yönetimi. O iki çocuk çok sever Beşiktaş'ı. Tek tek sorulduğunda kardeştir Beşiktaş onlar için. Çok iyidir araları.
Buradan o arkadaşlara sesleniyorum, kardeş filan değiliz biz.
Biz Tek Çocuğuz !

Bilin Bakalım

" F.Bahçe ile G.Saray 10. haftada oynadı. Süper giden iki takım birden attan düşmüşe döndüler. O maçtan sonra halen toparlanamadılar. Hatırlayın geçen sene de ligin bitmesine 10 hafta kala oynamışlardı ve daha o zaman havlu atmışlardı. Halbuki ellerine şampiyonluk için ne fırsatlar geçmişti. Anlaşılan o ki bu maçları dünyanın sonu zannediyorlar. Öyle bir havaya giriyorlar ki sanki 90 dakika sonunda lig bitecek. Kazanan şampiyon olmuş gibi sevinip eğlenirken, kaybeden adeta utanarak üzülüyor. Diğer maçlarda da bu havadan kurtulamıyorlar. Aklıma tek çözüm olarak federasyonun bu derbiyi ligin sonuna alması gerektiği geliyor. Yoksa korkarım ki erken oynanan derbiler sonrasında ligimiz bu iki büyükten yoksun kalacak. " Sizce bu köşe yazısı kime ait olabilir? Şimdi diyeceksiniz ki, bu adamın yazdığı yazının ne önemi var diye. Orasında değilim. Bu ve bunun gibi yazılar Türk basınının bir bölümünün hangi zihniyetle, bakış açısıyla bu işi yaptıklarını ortaya koyuyor. Bu yazıyı X veya Y kaleme alırdı, o önemli değil. Bu yazının içeriğinin spor müdürleri tarafından "doğru" görülmesi neticesinde gazetelerde yer bulduğunu biliyoruz. Sen dersin Youla, ben derim Ümit Karan o önemli değil. Önemli olan zihniyeti ortaya koymak. Bu Fenerbahçe / Galatasaray kardeşliğinin ufak ipuçlarıdır, başka şey değil. Bazen böyle bir köşe yazısında okursunuz, bazen bir televizyon programında. Taraftarına sorsan birbirlerini düşman ilan ederler, maçları maç değildir. Bu yaptıkları şeylere de dünya derbisi adını verirler. Yöneticisi rakibine bakıp pozisyon alır, yapılan hukuksuzluklar rakibin hukuksuzluklarıyla savunulur, hiza karşı tarafa bakıp alınır. Sonra adalet, eşitlik diyip dururlar. Düzey esasında bu yazının düzeyidir. Bazen bu kadar aleni, bazen satır aralarında...

Yılın Spor Adamı!

Milliyet Gazetesi 56 yıldır yılın sporcularını, spor adamlarını seçiyor. Okurların oyları sonucunda kazananların belirleneceği ankette, bu sene de her zamanki gibi spor adamı kategorisinde adaylarını belirlemişler. İşte yılın spor adamı adayları: Yıldırım Demirören (Beşiktaş Kulüp Başkanı) Erol Ünal Karabıyık (Voleybol Fed. Başkanı) İbrahim Karaosmanoğlu (Kocaeli B.Şehir Belediye Başkanı) Emin Müftüoğlu (Bisiklet Federasyonu Başkanı) Sonucu kestirmek pek de zor değil aslında. Ligden takımı küme düşmüş bir ilin Belediye Başkanı, yürekleri hoplatacak medyatik malzeme oluşturacak bir başarıya imza atamamış voleybol branşının federasyon başkanı ve Türk halkının yüzde doksan beşinden fazlasının ne ismini ne de cismini takip ettiği bisiklet federasyonunun başkanı. Diğer tarafta ise bizzat Beşiktaş taraftarının çoğunluğunun yerden yere vurduğu, yüzyılın en kötü spor adamı olarak nitelendirdiği Yıldırım Demirören… Oylamanın orjinal logosu gazetenin internet sayfasında soldaki gibi. Yılın Spor Adamı Oylamasının logosu, bu adaylar ile herhalde sağdaki gibi olur diye düşünüyorum. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete ama hadi hayırlısı…

Levent Erdoğan

Sabah saatlerinde istifa ettiğini açıkladı. Gerekçesi ise seçim sürecine girilmiş olması. Mantıklı mı? Hayır! Seçim sürecine girildi diye tüm yönetim kurulu istifa mı ediyordu daha önce? Olay o değil. İstifa demek Yıldırım Demirören / Levent Erdoğan birlikteliğinin bittiği anlamına geliyor. Yıldırım Demirören'le seçim konusunda belli noktalarda anlaşamamışlar ki 2 ay kala görevini bıraktığını açıkladı. Önümüzdeki seçimde aktif görev almayacak olsa istifasını vermeyeceğine göre Yıldırım Demirören'in - bir şekilde - karşısında yer alacağını söyleyebiliriz. Kendisinin ciddi bir dernek desteği olduğunu da söylemeye gerek yok. Bizim şu anda bilemediğimiz; bir başka aday mı var, kendisi mi aday olacak, yoksa Murat Aksu'nun listesine mi giriyor... Her ne olacaksa seçimleri ciddi olarak etkileyen gelişmeler olacak. Seçim kazanmak için Dernekler / Levent Erdoğan denklemine mahkum bırakılıyorsak saçları ağarmış statükocu Beşiktaş'lı büyükler tribünleri eleştirmeden önce iki dakika düşünecekler. Derneklerin seçimlere bu denli büyük etkide bulunması, demokratik yapıyı yerle bir etmesini ortaya koyacaklar. Önce seçimleri demokratik hale getirecekler sonra tribünleri eleştirecekler. Başkan adaylarımız seçim kazanmak için bu bahsettiğim denklemlerden sonuç çıkarmaya çalışıyorlarsa, çalışmayan da kaybediyorsa ha Murat Aksu gelmiş, ha Yıldırım Demirören devam etmiş ne önemi var. Seçim kazanmak için ihtiyacınız olan şey Levent Erdoğan ise -Yıldırım Demirören'i de eleştirmeyelim- gideceğiniz yer ancak böyle bir yer olabilir...

Fani Madida Ölümsüz Beşiktaş

Madida abi, Bundan iki hafta önce bir iş toplantısının orta yerinde aklıma düştün. Düştün ve ben kendimden utandım. Seni unuttuğum için ve hatırlamak zorunda kaldığım için utandım. Bir çocuk gibi hoyratça İnönü çimlerinde yaptığın o umarsız koşulardan sonra, topu her ayağına aldığında yüreğimizi avcumuza bıraktıktan sonra ne oldu da ben seni unutabilme gafletini gösterebildim. Sen ki Ferdinand'dan sonra İstanbul'a düşen bir ay parçasıydın. Çelimsiz bedenine merdiven koyup yükseldiğin o kocaman yürekle her sağdan atak yaptığında, her açtığın ortada, her gol vuruşunda ismini haykıran ben seni nasıl unuttum? Yahu Madida abi sen unutulacak adam mıydın? ismin gibi fani bir hayatta, ani bir ölüme her an hazır ve nazır şekilde nefeslerimi tüketirken ben seni nasıl oldu da unuttum? 10 yaşındaki komşunun çocuğuna, Aysel ablanın şirinlik muskası yeğenine, liseye yeni başlamış Aytekin'e seni ben değil de kim anlatacak? Seni ben de unutursam Madida abi, bu çocuklara efsaneni kim yazacak? Kaç yıl önceydi ben bile unuttum. Anadolu'nun terkisinde bir lig maçıydı. O her zamanki çevikliğinle aldığın topu sürdün önüne ve başladın koşmaya. Yaklaşmışken son çizgiye bir anda durdun. Sen durdun, oyun durdu, hakemler durdu. Sağ kramponun altına aldıktan sonra topu taca attın. Ve garip bakışalr arasında geriye dönüp yürümeye başladın. Madida abi, sen çok enteresan bir adamdın. Hakemin, yan hakemin, taraftarın bile es geçtiği bir pozisyonda ofsaytta kaldığına inandın ve topu oracıkta bıraktın. Hayatta ofsayta kalmamak daha değerli geldi sana. Ve o gün bir kez daha omuzlarımıza Beşiktaşlılık denen yükü bıraktın. Madida abi, Sahi sen ne kadar sevimli bir adamdın. Hatırlatacak çok izi hançer gibi savurmuşken hatıralar çiftliğimize, biz hangi hasat mevsimine denk geldik de üstünden tırpanla geçtik? İnönü'nün cılız boğasını, kürksüz çitasını nasıl oldu da mazinin derin dehlizlerine demirledik? Madida abi, Sen bize ne büyük bir müjdeydin halbuki. Fenerbahçe'ye attığın o şahane golden sonra biz tribünlerden çorap reklamına uyarlayıp selamlarken seni, hiç mi bir yerde telif hakkını bırakmadık. Unuttum seni Madida abi, affola. Bari sen bizi unutma...

Sweet November ve Old Trafford...

Manchester rüyası ve Londra denilen buzdolabında geçirilen üç günün ardından TV'de uykulu gözlerle izlenen Sivas galibiyeti sonrası 13 saatlik uyku... Kara geçecek Kasım, muhteşem bir finalle sona erdi... 5 maçta 12 puan. Ernst o gün ishal olmasa sonrasındaki 12 gelir miydi, ya da 15'e koşar mıydık bilinmez... Paralel evrene gidip, görüp onu yazmak lazım...
Manchester'da yaşadığım şey benim için hala rüya gibi... Fotoğraflara falan bakıp, kendimi inandırmaya çalışıyorum... Buna benzer bir şeyi şampiyonluğu yaşadığımız 89-90 sezonunun final maçı olan Beşiktaş - Fenerbahçe maçında yaşamıştım... Şampiyonluğu alışımıza canlı canlı tanıklık edince, TV ekranında, Kutu Kutu'yu sunarken Cenk Koray'ın ağzından değil de çıplak gözlerle görünce, şampiyonluğa inanmam da zorlaşmıştı... Aradan neredeyse 20 sene geçmiş ama bu galibiyet öyle bir şey oldu ki, çocukluğun o salak-saflığına tutuluverdik işte...
Maça dair yazılacak çok şey var. Esasında bunların büyük kısmını da yazmıştım. Ancak maalesef teknolojinin ve google'ın hainliği nedeniyle olsa gerek, bir türlü gönderemediğim mailler Gmail'in draftlarından da silindiğinden yazdıklarımın uçup gittiğiyle kaldım maalesef... Kalanları hala sıcak olduğunu hissederken yazalım...
Uçağın sis sebebiyle geciktiğini bloga yazmıştım... Uçakta benim artık uzak şehirlerdeki galibiyetlerle eşleştirdiğim efsane bir ismin olduğunu da... Ali Gültiken tıpkı İzmir'deki Fenerbahçe maçında ve Denizli'deki şampiyonluk maçında olduğu gibi yine benimle aynı uçaktaydı... Bu sefer kendisini Ali'yle birlikte uğurlu addettiğim rahmetli İlker Ateş yoktu maalesef... Onun yokluğunda, hem sisi hem de Ali'yi bir arada görünce, maç gününe kadar hafiften bastıran ateş vücudumu esir aldı, fena şekilde heyecanlandım...
Sis hafif kalkınca uçağımız da kalkmaya niyetlendi nihayet... Uçakta tanıdık bildik simaları gördüğüm gibi, üzerine eski bir Beşiktaşlı yöneticinin oğluyla evlenen eski asistanımla da karşılaştık... Böylece uçak iyiden iyiye her koltuğunda alakalı ya da alakasız geçmişe dair hikayeler barındıran insanlarla doldu...
Kahvaltının üzerine her hangi bir alkolik kapalı insanı gibi, şarap içme kararı aldık... Şarap şişesindeki şahin resmini (resim hemen üstte, şahin bu değil mi?) kartal olarak yorumlayıp, bunun da bize uğur getireceğine kız arkadaşımla kani olduk elbette!
Manchester'dan bahsetmek lazım biraz... Şehrin kendisine ait olan nüfus 450-500 bin arasında imiş, Wikipedia öyle diyor. Greater Manchester olarak inceler ve Manchester'a bağlı olan çevredeki ilçeleri de içerisine alırsak, 2 Milyon civarı bir nüfus çıkıyor ortaya... Şehir, havaalanı ve sokakları şehir merkezindeki 450 bin nüfusu fazlasıyla doğruluyor... Bu şehirden Manchester United'ın, Manchester City'nin çıkmasına da haliyle hayret ediveriyorsunuz... Havaalanı bizim indiğimiz saatlerde sadece maç için gelen konukları ağırlıyormuşçasına tenha! Abartmıyorum, körüklere yanaşmış ya 4 ya da 5 uçak var havaalanında. Trabzon'a gidemedim ama gidenlerin söylediği, "Spor kulübü şehrin önüne geçmiş" hikayesi burada da gözlemleniyor...
Her medeni memlekette olduğu gibi, şehrin içine kadar giren trenler olduğundan, havaalanından doğrudan trene biniyoruz... Piccadilly denen yerden de otele taksi yapacağız. Tren şahane, 15-20 dakikada varıyor merkeze. Merkezden bindiğimiz taksinin şöförü tabii ki Pakistanlı, ve nasıl oluyorsa İtalyan olduğumuzu düşünüyor! Türk olduğumuzu söylerken, hemen Türkçe bir şeyler de mırıldanmaya başlıyor. Hatta bir ara Türkçe konuşmaya çalışıyoruz, o konuşuyor ama ben anlamıyorum, ben konuşunca da o anlamıyor, pes ediyoruz... Meğer Türkiye'de üç ay yaşamış kendisi... Maçtan bahsedince, kendinden emin şekilde "Kazanırsınız" diyor... Siirt Köy Hizmetleri'yle oynayacağımızı beyan ettiğim İstanbul taksicisiyle konuşmaya başladığımı zannedip, ben de kaptırıyorum, "Eski gücünde değil zaten Manchester, yeneriz tabii, iyi takımız biz"... Sonra uyanıp, "Hala dünyanın en iyilerinden" falan desem de, genç de kendini kaptırdığından toparlayamıyoruz...
Stada gidiş için Google Earth'e güveniyoruz... Görünen o ki, yanıldık! Earth'e göre yürünebilir görünen mesafe soğuk Manchester'ın giderek tenhalaşan sokaklarında mantıklı görünmüyor... Yolun yarısını geçtikten sonra trenle devam etme kararı alıyoruz... Trene tam binerken arka vagondakilerin üstümdeki yağmurluğu görünce fırlayıp Beşiktaş tezahüratları yapmaları eşsiz bir hatıra, yazılmalı... Görüntü itibariyle gürültülü bir gece yaşayacağımız açık!
Stada yakın köşelerde lisanslı olmayan ürünler satanlar var. Yüzde bin kurumsal kulüplerin bile başında korsan derdi olması ilginç... Trenden indikten sonra yaklaşık 15 dakikalık yürüyüş yolunun büyük bölümünde evler dışında hiç bir şey yok! Bir kriket sahası ve karşısında yer alan muhasebe bürosu falan derken, bir kavşakla birlikte stadın varlığından haberdar oluyoruz...
Kavşağı geçince, sağlı sollu yemek mekanları ortaya çıkıyor. Bunlardan birine girip, madem İngiliz topraklarındayız deyip, Fish&Chips sipariş ediyoruz... Mekanın duvarları imzalı/imzasız ManU efsanelerinin fotoğraflarıyla dolu. Daha ziyade al ve git tarzı çalıştıklarından ortam olarak ilgisi olmasa da, resimler sayesinde yarattıkları havayla Turgut'un Yeri'ni anımsattığını söyleyebilirim... Mekanda İngilizlerle bir arada yiyip içiyoruz ve heyecanla stada doğru yürümeye devam ediyoruz...
Bizim yerimiz South Stand'de... Tribüne yaklaşırken gördüğüm"Hoşgeldiniz" tabelasını maç sonrası oradan alma hayalleri kuruyorum... Sonra bu hayaller "at" dedikleri dinazordan bozma dev yaratıklara binmiş polisleri görünce uçup gidecek elbette...
Önce Manchester United mağazasına giriyoruz... Şehrin içinde herhangi bir mağaza görmedim. Londra'da da gözüme çarpmadı. Bizdeki gibi bir "Retailer" mentalitesinde, daha doğrusu bir LCW, bir Kiğılı gibi "her yerde dükkan açayım, rakibim varsa ben de var olayım" mantığında düşünmemişler... Satışlar maç günü ve online satılanlarla fazlasıyla güçlü görünüyor zaten... İçerisi dev bir Carrefour gibi, onlarca kasada sıra bekleme ihtimali sunmuyorlar. Çeşitlilik ve ürün kalitesi bizimkinin zaten üzerinde, Fenerium'a da parmak ısırttıracak seviyede... Fiyatlar da tabii...
Mağazadayken, blogumuzun İngiltere'de yaşayan okuyucularından Hayyam'la karşılaşıyoruz. Biletlerin bittiğini, karaborsaya düştüğünü söylüyor. Bu elinde bileti olan ve dolu bir deplasman tribünü isteyen bizler için güzel haber...
Stada geçiyoruz. Üzerimizi köpekler kokluyor... Problemsiz bir giriş... İçeride sadece bizim blok için hizmet verecek büyükçe bir büfe var. Dolaplarında görünen biralar ise, Şampiyonlar Ligi sebebiyle (ya da bizim taraftardan korktuklarından) süs muamelesi görüyor. Craven Cottage'da tribüne birayla çıkılamıyordu. Burada da muhtemelen aynı kural söz konusu olmalı.
Stad yaşlı... Bunu hissediyorsunuz. Hele tribün zıplayarak tezahürat yaparken yerlerin zangır zungur sallanması neredeyse ürkütücü! Ali Sami Yen'in "eski" eski açığında her golden sonra titreyen tribünü anımsatıyor...
İçeride bizi bekleyenler var. Kale arkasından Fener için Opera'nın en can alıcı mısrasını barındıran bir pankart açıyorlar. Biz de haliyle fotoğraflarını çekiyoruz... Neyse ki bunun ötesinde kimsenin aklında Fenerbahçe maçı yok! Herkes buraya konsantre, ama olur da kaybedersek lige dönüşün yolu Cumartesi'den yapılmış gibi... Bir de Manchester tribününde Fenerbahçe forması, bayrağı açanlar var. Ya gündemi takip etmekten aciz İngilizler, ya da Fenerbahçeliler... Başka izahı yok!
Kadroları öğreniyoruz... Aynı dakikalarda Wolfsburg'un 1-0 önde olduğu haberini internete bağlanamadığımızdan İstanbul'dan alıyoruz... Bu durumda beraberlik muhteşem sonuç, tek farklı yenilgi kabul edilebilir, keyfimizi bozmaz bir durum! Tribün kalabalıklaşıyor, Ali Gültiken geliyor, herkes fotoğraflar çektirme telaşında... Beşiktaş'ın tribünü ikiye bölünmüş görünüyor. Biri zaten bize verileceği açıklanan bölüm. Diğeri ise, bize göre daha içeride ve anladığım kadarıyla yönetimin misafirlerini, sponsorları barındıran ekibi içeriyor. Reha Muhtar vs. de orada... Biz yerimizi tribün yapmak isteyen Londra Çarşı'ya bırakıp, daha sola, tribün sınırlarına geçiyoruz. Görüşümüz şimdi daha iyi, İngilizlere de 1 metre mesafedeyiz. Dilekler belli; lütfen bu adamlardan gol yemeyelim!
CSKA kazanıyor. Tribünde hüzün hakim artık. Gerçekçi seviyede de ümit söz konusu. ManU'yu takip edenleri, örneğin beni de şaşırtacak Gibson ya da Wellbeck sahada. Geri kalan ekip için ise "genç takım" diyemeyecek kadar iyi biliyorum Manchester'ı... Yavaş yavaş stad dolmaya başlıyor. Ama gerçekten yavaş yavaş... Saat 19.45'te başlayacak maç için saat 19.55'te dolmuş tribünlerden bahsedebiliriz. Sonradan Craven Cottage'da tecrübe ettim, tuvalete git, yemeğini al, yerine geç otur 20 dakika sürüyor. Gecikmeler normal... Tam bu sıralarda Londra'da Arsenal - Standart Liege maçını izleyip gelen Jessie de stada varıyor... Sonradan öğrendik ki yukarıda görüldüğü gibi TV kameralarına yakalanmış... En alttaki resimde de bizi yakalamış Reuters...
Benim için o ana kadar maçın en anlamlı anları geldi işte... Şampiyonlar Ligi müziği eşliğinde Beşiktaş'ım sahada... Gözlerim doluyor, bir an "futbol ulan bu, ne oluyor sanki" diyecek oluyorum. Sonra o düşünceyi silip atıyor kalbim ve aklım... Şampiyonu bu görüntü içinde resimliyorum... Ne büyük keyif burada olmak!
Maç öncesi atacağımız bir golün yaratacağı sevinç patlamasının hayallerini kurarken, 90 dakikanın bari yarısında heyecan yaşasak, kaybedeceksek de ikinci yarının sonlarına doğru, tipik ManU golüyle kaybetsek derken, Tello golü yazıveriyor... İstatistikte yazan 20 küsur şutun 13-14 tanesine üçer dörder bacak uzatılıyor, şutlar sürekli bloke ediliyor. İngiliz tribünündeki ölüm sessizliğine 1000 tane Türk bağıra çağıra meydan okuyoruz. Ismarlama bir maç oluyor adeta! Gücünü sergileyen Manchester United ve bu maçı almadan gitmemeye kararlı Beşiktaş... Takım yaslanıyor, Rüştü inanılmaz şeyler yapıyor ve kazanıyoruz... Ama Evra'nın düştüğü o an! İnanılmaz... Öyle bir şey ki o! İşte o an saçlarımın bir kısmını daha beyazlatmaya yetiyor... Hakem elini uzatıp koşuyor, aut göstermiyor, sanki penaltı da göstermiyor, nedir bu?... Hala o sahneyi tasvir edemiyorum ama o da geçiyor... Ne kadar uzun sürdü anlatamam... Marc Batta'nın diyetini başka bir Fransız ödedi diyorum kendi kendime... Sonradan gördüm ki penaltı da fazla iddialı olurmuş...
Maç bitiyor... Bizi bekleyen bir Olimpiyat Stadı ızdırabı söz konusu... Varsın olsun... 2 saatte otele ancak varıyoruz şehre yakın sayılabilecek stadyumdan! 75000 kişiden neredeyse yarısının stadı erkenden terk etmesinin sebebini o zaman anlıyoruz elbette... Peki o 2 saat dert mi bizim için?
Ertesi gün bütün İngilizlerin elinde gazeteler, ilk haber hep Beşiktaş'ın 23 maçtır yenilmeyen ManU'yu nasıl yendiği... Herkes bunu okuyor, ne büyük keyif! Kişi başına süt tüketimi, dondurma tüketimi gibi istatistikler tutulur... Okuyarak tüketilen harf üzerine bir istatistik olsa, memleketimi bine katlayacak adamların ellerinde gazeteler, başlıklarda Beşiktaş... "Young Turks beaten by Turkish Champions"... Cumartesi günü takside, Craven Cottage'da Beşiktaş'a saygı duyduklarını söyleyenler, 10 kişilik Manchester'ı geçen sene nasıl yendiklerini, bizimkine benzer gururla anlatanlar...
Bu maçın neticesinde şunu söyleyebilirim ki, yarın Beşiktaş'la eşleşecek İngilizler ilginç istatistiğimize bakıp kafalarını toparlamaya çalışacaklar! 8-0'ı konuştukları kadar, Old Trafford ve Stamford Bridge zaferlerimizi de hatırlayacaklar... Önemli olan da buydu zaten...
Bir de maç öncesi Wolfsburg kaybedince, Jessie'ye dönüp, "Biz Beşiktaş'sak, bu akşam kazanırız. Unutulmaz şahane bir galibiyet olur. Sonra da gideriz CSKA'ya 1-0 önde oluruz. Turu atlamamıza yeter skor olur. İşte o an ya biz ya Wolsburg golü yer, eleniriz. Biz Beşiktaş olduğumuza göre, en kötü senaryo neyse o gerçek olur o zaman" dedim... Uzak olsun bu berbat senaryonun sonrası diyorum. Kazanalım ve çıkalım!

Ara