.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Söylesene hoca bu takım ne oynadı?

Bir takım stratejik olarak 90 dakika savunma yapabilir. Ya da tam tersi, aşırı hücum düşüncesiyle bir oyun düzeneği kurabilir. Her futbolcunun kendisine ait meziyeti vardır, iyi oynadığı bir mevki vardır. Ayrıca her futbolcunun kendi performansından çok üste çıktğı veya dibe battığı zamanlar olmuştur. Hepsine eyvallah ama biri çıkıp bana anlatsın bugün Beşiktaş ne oynadı? Beşiktaş'ın maça çıkan ilk 11'inde kim, hangi mevkide görev aldı? Savunmada alan markajı mı yoksa adam markajı mı yapıldı? Oyun kurucu var mıydı, varsa kimdi? Uğur İnceman, Fink ve Enrst'in maç içinde görevleri neydi? Toraman bek mi oynadı yoksa stoper mi? 4-5-1? 6-4-0? 5-5-0? Nedir yani? Beşiktaş, Mustafa Denizli döneminde hiç bu kadar mahkum bir futbol oynamamıştı. Tempolu, hızlı oynayamayan bir rakibe karşı bu kadar korkak oynamak akıl ve mantık işi değil. Her ne kadar sakatlıklar olursa olsun kadroda Bobo, Nobre, Tabata ve Yusuf varsa böyle ne idüğü belirsiz bir anlayışla sahaya çıkmanın anlamı yok. Bugün Beşiktaş'ı futbolun ilahları kurtardı. Bu sezonun en rezil futbolu iki farklı galibiyetle ödüllendirildi. Beceriksiz Trabzonspor hücumcuları bugün duvar gibi bir savunmaya takılmadı ki? Beşiktaş ceza sahasına atılan her top pozisyon oldu, araya atılan her top kaleye vuruş oldu. Dönen topların tamamını Trabzonsporlu oyuncular topladı. Takımın yarısından fazlası Mustafa hoca sayesinde zaten ne oynadığını, yaptığını bilmiyordu gelişen atakların birçoğunu da Ferrari hariç izlemekle yetindiler. Trabzonspor'un bu maçı alamamasının en büyük sebebi Umut ve Gökhan ikilisidir. Maçın tekrarını imkan bulursanız oturup izleyin, Trabzon savunmasının ve orta sahasının büyük bir kısmın gerekeni yaptğını görecektir. Çizgilere indiler, göbekten bastırdılar, top Beşiktaş'a geçtiğinde özellikle ilk yarıda iyi pres yaptılar. Fakat son vuruşlarda hem beceriksizdiler hem de Hakan Arıkan hayatının en iyi maçlarından birini oynadı. Hakan'a ayrı bir paragraf açmak lazım. Wolfsburg maçında adeta ayakları titreyerek oynayan, savunmasına güven vermeyen, ilk dakikalarda acemice hatalar yapan, sürekli üzerine gelen toplara ikinci vuruş şansı veren de bu Hakan Arıkan'dı. Bugün ne kadar iyi oynarsa oynasın, bir takımın as kalecisi istikrar sahibi olmak zorundadır. Her karşılaşmada belli bir düzeyi tutturmak zorundadır. Hakan halen bu düzeyi tutturabilmiş, her geçen gün üstüne katan bir kaleci görüntüsü vermiyor ne yazık ki. Sonuç olarak, futbolun adaleti yok ama elbette bir Beşiktaşlı olarak iyi ki yok diyebiliyoruz bu maçtan sonra. Ama peki ya gelecek? Wolfsburg maçından sonraki karamsarlığın dağılmasını sağlayacak hiçbir şey yoktu bugün Trabzon'da, maç sonucunda yazan skordan başka...

Her Boku Bilen Adamın Maç Notları

- Hakan Arıkan Beşiktaş'ın kalecisi değildir. Bank Asya'da bile oynatmazlar bu adamı. Kalede Pancu dursa daha iyi.
- İsmail Köybaşı iyi olabilir ama tecrübesiz. Defansif yönü de çok zayıf. Kulübede oturup bol bol tecrübe kazanana kadar sol bekte, özellikle de büyük maçlarda İbrahim Üzülmez tercih edilmeli.
- Ferrari'nin Gökhan Zan'dan farkı yok. (teşekkürler cha)
- Fink Almanya'da ikinci lig topçusu. Takıma hiçbir katkısı yok.
- Toraman'dan sağ bek olmaz.
- İbrahim Kaş futbolcu değil.
- Nobre her maç altıpastan gol kaçıran bir kazma; yerine altıpastan gol kaçırması imkansız olan Bobo oynasın. Sadece bu sebep yeter, başka hiçbir kıyasa, performans değerlendirmesine falan gerek yok.
- Ersun Yanal Trabzon'a 10 maçta bir sistem oturtamamış bir teknik direktördü, iyi ki kovuldu da yerine bu tecrübeli Broos getirildi. Adamlar sistemli oynuyor yahu, ligin tozunu atarlar.
- Kendi reklamımı da yapayım: Kitabım "Önyargılarım ve Ben" çıktı, bu projeye destek veren Hıncal Uluç, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar ve nice okurlara teşekkürü bir borç bilirim.

TSL 12. Hafta Trabzonspor 0-2 Beşiktaş

Evet döndük annemizin ligine. Bu maç topiği açma işini uğura bağladık, artık kimsenin eli gitmiyor. Bu sefer zorlu deplasman demeden ben açıyorum konuyu. (Tabi bu gidişle Manchester maçını konu olmadan tartışırız ya neyse) Sanıyorum hala üzerimizde Wolfsburg maçının psikolojik tahribatı var. Futboluyla, tribünüyle, başkanıyla, ipler artık haddinden fazla gerildi. Yetmezmiş gibi üst üste son derece ciddi maçlar oynayacağız. Mustafa Denizli'nin eğer bir kurt hocalığını göreceksek, bunu dizilişten, hücum organizasyonundan vazgeçtim, futbolcularını bir maçın skoru ne olursa olsun diğerine iyi hazırlayarak göstermesi gerekiyor. Trabzon deplasmanı Beşiktaş'ın galibiyetle dönemeyeceği bir yer değil, ama kafalardaki soru işaretlerinin sahaya yansımaması lazım. Tabi bu kadar karamsar tablo bir yana, 5 hafta önce ligi kapattı denilen Beşiktaş'ın Trabzonspor ve Fenerbahçe maçlarından galibiyetle ayrılması halinde nerelere gelebileceğinide işaret etmek isterim. Biz Beşiktaşlılar olarak ani psikolojik değişikliklere, bugün karalar bağlayıp yarın marşlar söylemeye alışkınız. Manyak olduk siyahına beyazına. Stat: Hüseyin Avni Aker

Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Cem Satman, Alper Ulusoy, Suat Arslanboğa (4. Hakem)

Trabzonspor: Sylva, Cale (Dk. 84 Serkan), Egemen, Song, Tayfun, Gabric (Dk. 55 Engin), Selçuk (Dk. 64 Alanzinho), Ceyhun, Colman, Umut, Gökhan

Yedekler: Onur, Serkan, Alanzinho, Giray, Barış, Ferhat, Engin

Teknik Direktör: Hugo Broos

Beşiktaş: Hakan Arıkan, İsmail, Ferrari, Sivok, İbrahim Toraman, Ekrem, Ernst, Fink, Uğur (Dk. 46 İbrahim Kaş), Tabata (Dk. 46 Yusuf), Nobre (Dk. 77 Bobo)

Yedekler: Korcan, Bobo, İbrahim Üzülmez, Yusuf, Necip, Erhan, İbrahim Kaş

Teknik Direktör: Mustafa Denizli

Goller: Fabian Ernst (Dk. 48), Bobo (Dk. 90+3)

Sarı Kartlar: Ceyhun (Dk. 46), Engin (Dk. 90)

6 Kasım 2009 Cuma

Herkes Hikaye Anlatıyor

Büyük başkanın eşi Revna hanım soruyor; Geçen sene büyük başkandı da şimdi mi böyle oldu" diyor. Revna hanım, Yıldırım Demirören'e büyük başkan diye hitap eden hiç kimseye rastlamadım. Lakin şunu da söyleyeyim, ben Jokond'u yolda görsem ve eşinizi kastederek "Büyük Başkan" desem karşılıklı güleriz. Ancak o anlamda kullanılır "Büyük başkan" kelimesi. Bunda hakaret yok, kızmayın. Eğer bir spor kulübünün başkanı 2 kupa kazandı diye kendisine "Büyük başkan" diye hitap edilmesini normal karşılıyorsa, alamadığı 2 kupa nedeniyle de eleştirilmeyi kabul edecek. Geçtiğimiz sene Beşiktaşımız şampiyonluğa giderken bir araştırma şirketi tutup kendinize verilen desteği ölçseydiniz o zaman. Bugün ciddi her firma, marka imajlarıyla, bilinirlikleriyle ve çeşitli diğer sebepler nedeniyle kamuoyu araştırmaları yapıyor. Sizin aklınıza gelmedi mi? Peki o gün bu araştırmayı yaptırmadınız da bugün nasıl çıkıp "geçen sene büyük başkandı" diyebiliyorsunuz? Neye dayanarak. Elbette hiç bir yere dayanarak söylemiyorsunuz bunu. Sadece 2 kupanızın arkasına saklanmışsınız. O 2 kupanın sizi koruduğu, gizlediği fikrine kapılmışsınız, yanılıyorsunuz. Gelin bana sorun. Geçtiğimiz sene Beşiktaş şampiyonluğa giderken Yıldırım Demirören için ne düşünüldüğünü ben çok iyi biliyorum. Bir tarafta iki kupa, diğer tarafta eşinizin istifası dense büyük çoğunluğun hangisini seçeceğini çok iyi biliyorum. Bunu herkes biliyor zaten. Lakin bu ülkede herkesin bildiği şey yok farzedilip, afaki, "ben yaptım oldu" tavrı hakim olur topluma. Kimi manipule edeceksiniz? Beni mi? Beni etseniz sizi tribünde protesto eden binleri nasıl etkileyeceksiniz? Neyle etkileyeceksiniz? Varsayalım ki Beşiktaş taraftarı vefasız. Çözümünüz nedir? Vefa mı enjekte edeceksiniz taraftarınıza? Bu konuların çözümleri bunlar değil. Eğer vefasız bir kitleye hitap ediyorsanız ya bunu kabul edip ona göre strateji üreteceksiniz ya da "kardeşim ben bu vefasız yerde durmam" diyeceksiniz. Vefasızlık üzerinden yorum yapmaya ve eleştiride bulunma hakkınız yok zira. Kabul, ben vefasızım. Hadi değiştirin beni. Sadece Revna hanım ve büyük başkanın seçim stratejisi değil elbet. Her alanda bu böyle. Medya dediğin "başkana küfrettiler, çok ayıp diyor". Bugün flaş haber diye tribün liderlerinin ifadeleri haberleştiriliyor. Sorarlar adama daha 15 gün önce orada onlarca insan dayak yedi, kimden yedi peki diye. Ondan haber yok ama. Olmadı öyle bir şey çünkü. O dayak yiyenler, stadyumda hiç var olmadılar. Tribün lideri kim? Ben onları tanımıyorum, onlar beni tanımıyor. 20000 kişinin ettiği küfrün sorumlusu neden onlar? Yoksa alt metinde "kardeşim siz bağırtmazsanız bunlar bağıramaz" fikrini mi okuyoruz? Oldu, bu anlayışla temizlersiniz tribünleri zaten. Benim anladığım tribün temizleme işi "tribün liderlerini gönder / yeni tribün liderleri getir" boyutunda gelişecek. Bu sinyaller bu yönde. Bir akil adam tribünü temizlemek isterse tribündeki grupları bitirir. Sadece "Beşiktaş taraftarlığı" kimliğini bırakır. Yoksa tribünü temizlemek demek tribüne daha da hakim olmak değildir. Zaten tribünlerin temizliği, yönetim mekanizmalarına yakınlaşmalarıyla değil, uzaklıklaşmalarıyla olabilir o da ayrı konu. Alen Markaryan "bundan sonra gereğini yapacağız" demiş. Gereği nedir anladıysam Arap olayım. Sadece tribün liderleri mi küfretmişti o gün, tam çözemedim. Şu tribün liderlerinin ifade verme/verdirilme hadisesi o kadar tehlikeli ki... Yakında bir kulüp şeması çıkaracağım. Birbirine bağlanan oklarla. Üzerinde isimler değil, pozisyonlar olacak, görev tanımları olacak. Sade taraftardan kulüp başkanına kadar nasıl bir organizasyon şeması içerisinde bulunduğumuzu ortaya koyacağım. Tamam bunu yapacağım da, bunu herkes bilmiyor mu sanki? Benimki de hikaye işte...

Akrep Gibisin Kardeşim





Şiirin tabii ki orijinalini yazmayacağım, kastım da o değil zaten. İki Beşiktaş'lı Ankara'lının doğum günü arasında 1 gün olunca ben ortalama sever bir adam olarak tam ortasında kutlamayı uygun buldum.

Sevgili Beautiful Freak ve Tathar, doğum günleriniz kutlu mutlu olsun. En büyük dileğim yeni yaşınız Demirören'siz geçsin. Amin.
D

Futbolcu Değil Eşiği

Klişe ile başlayalım: Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, herkes anasının karnından teknik direktör çıkıyor. Klişe mlişe ama yalan da değil hani, hakikaten öyleyiz. Herkes az ya da çok anlıyor futboldan. Ki bu şikayetçi olunması gereken bir durum değil, aslında doğru değerlendirildiğinde futbol endüstrisinin çok kişinin ekmek kapısı olacağının da göstergesi.
Lakin bu bilgi fazlalığını insanlar materyalize edemeyince çenelerine vuruyor. Hem de ters orantıyla. Bir insan ne kadar çok futbolu bildiğini düşünüyorsa, o kadar da saçmalamaya, kati kanılara varmaya başlıyor. Bu toplum karakteristiğinin futbol bazında bireye indirgenmiş analizi.
Örnekleyeyim. Mesela kahvedeki adam bir hafta "Daum da hoca mı lan?" derken, diğer hafta adama "dahi" diyebiliyor. Çünkü bu oyunu en iyi o biliyor, gençliğinde Yılmazspor'da top koşturmuş, ne voleler gömmüş falan.
Biraz daha Avrupa futbolu görmüş, izlemiş, ve aslında ne kadar az bildiğinin farkına varmış, ya da geçmişinde aktif bir futbol kariyeri yatmayan, daha dışarıdan bakan (ben bu gruba düşüyorum) insanlar ise daha temkinli yaklaşıyorlar olaya. Onlar Del Bosque'nin teknik direktörlük lisansını elinden alma haklarını saklı tutuyorlar yani.
Gene de hepimizin sapıttığı, fevrileştiği bir nokta oluyor. İşte bu noktada bütün bilgi, bilinç, analiz falan kayboluyor. Bu noktaya ben g.tümden element uydurarak "Futbolcu Değil Eşiği" adını verdim. İşin kötüsü, nostalji ve ön yargı da genlerimize işlemiş olduğundan, bu eşiği geçenler bir daha geri de dönemiyor, tezlerine sarılıp orada ebedi ikamete koyuluyorlar.
Hepimizin sabır taşının çatırdadığı Wolfsburg maçından sonra çoğu taraftar için çoğu Beşiktaşlı futbolcu bu eşiği geçti. Hakan kaleci değil, Uğur İnceman Bank Asya'da bile oynayamaz, Fink Almanya'nın 2. ligi topçusu, Ekrem Avusturya Ligi'ne yakışır, Nobre Corinthians'a dönsün, Tabata Japon Ligi'nde asist yapsın vs. vs. Bunları her yerde gördük, duyduk, okuduk.
Birey bazında bu değerlendirmeleri yaparken, futbolun 11 kişiyle oynanan bir takım oyunu olduğunu, tabii ki, unuttuk. Şimdi öncelikle onu hatırlatmaya çalışacağım, sonra da amnezi problemimize dalacağım.
Hakan'a kaleci değil diyenlere Barcelona'dan Valdes'i; İbrahim Kaş'ı yakıştıramayanlara AC Milan'dan Oddo'yu, Fink adam değil diyenlere Man Utd'dan Fletcher'ı, forvet adam golcü olur adam geçer, çalım atar diyenlere Liverpool'dan Kuyt'ı, Nobre ve Bobo'nun yerine Bendtner'i getirsek olur mu dersiniz? Bu adamlar, geçmişlerine bakmadan "futbolcu değil" sınıfına kaç günde girerler?
Beşiktaş'ın toplam oyuncu kalitesinin nerede olacağı az çok bellidir. Beşiktaş'ın, ve de Beşiktaş bütçesindeki takımların başarıya ulaşması için "sistem", "planlama", "düzen" gereklidir. Beşiktaş'a bugün, bonservisi bizimkilerin hayli misli olacak bu oyuncuların 1-2 sene önceki hallerini getirip koysan gene laf yerler, gene eşiği geçerler. Çünkü biz futbolu o kadar iyi biliyoruz ki, biz futbolcu "kumaş"ından o kadar iyi anlıyoruz ki, çat diye hükmü kesip kalemi kırabiliyoruz. Kırdı mı da, haksız olduğumuzu kabul etmemek için fırsat kolluyoruz, performans yerine ön yargıya dayalı analiz yapıyoruz.
Facebook grubu tadında yaklaşayım: "Bahse girerim sırf Tabata'nın 8 milyon Euro ettiğinden şikayet etmek için gol atmaktan çok hata yapmasını bekleyen 10.000 Beşiktaşlı bulabilirim." İtirazı olan?
Amnezi ise ayrı bir sorun. Biz ki Runje'yi ilk yarıda beter edip ikinci yarıda ilah yaptık, Cisse'yi kah itin g.tüne sokup kah arkasından ağladık, Ronaldo'ya tapıp sonra "çok yavaş" diye postayı koyduk, Ailton çıktığı her resmi maçta gol atarken bile "tosun"du vs. vs. Bütün bu maceralarımıza karşın hakikaten akıllanmıyoruz, ahkamı kesiyoruz. "X futbolcu değil". Fink Ernst ile mükemmel oynarken "futbolcu", Ernst gidince değil. Nobre Fenerbahçe'de leblebi gibi gol atarken futbolcu, burada kazma. Hakan sene başında 3 maçta kaleyi gole kapatırken ses yok, ama ilk yediği hatalı golde "Beşiktaş'ın kalecisi değil". X bir maçta Tanrı, diğer maçta sanrı. Psikoloji, sakatlık, yorgunluk, formsuzluk yok. Kazma dedi mi bitti olay.
Sonuç mu? Beşiktaş'ın eti budu bellidir. Beşiktaş'ın birey birey oyuncularını eleştireceğinize, Beşiktaş'ın plansızlığını eleştirin. Bireysellikten öte, takım kimliksizliğinden başarının gelmediğini görün. Her maçtan sonra teker teker günah keçisi aramak yerine, iki dakika futbolu bildiğinizi unutun, susun ve oturmaya devam edin.
"Shaq adam değil" diyen Çakar'a güleceğinize, anneannemin tabiriyle, açın da kendi g.tünüze gülün. Farkınız yok çünkü.
5 Kasım 2009 Perşembe

5 Kasım

Aynı kadından nefret edenlerin dost, aynı kadını sevenlerin düşman olduğu şu dünyada, aşkımızı anlattık karşılıklı saatlerce, günlerce... O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Hiç karşı çıkmadık, sevdiğimiz şey öyle değil de böyle demedik. Sadece anlamaya çalıştık karşı taraftan nasıl gözüktüğünü. Belki başka yerden bakmaya başlayınca daha çok sevdik... "Ben Beşiktaş'ı zor zamanlarda seviyorum" dedi o. Haksızlığa uğradığında, kötü gittiğinde. "Yoksa iyi giderken Beşiktaş'ın bana ihtiyacı yok ki" dedi. Bunu her kelimesiyle ortaya da koydu aslında. Ben küserken o daha çok bağlandı, ben kızarken o daha aşkla yaklaştı. Bazen şaşırdım ona, anlamaya çalıştım. Her şey kötü giderken nasıl oluyordu da böyle umutlu olabiliyordu diye. Günlerce "merhaba" bile demeden aşkımızdan bahsettik karşılıklı. "haydi ben kaçtım" diyemeyecek kadar kaçmaz hale gelmiştik bir kere. Siyah-Beyaz'ın içinde bir de onun silüeti vardı artık... Uzun uzun konuşmak değil aslında niyetim. Sizin de sözünüzü dinlemek isterim. Ne Yıldırım Demirören, ne Pascal Nouma... Beşiktaş, Beautiful Freak'tir aslında. İyi ki doğdun

Feridun Düzağaç

Bugün Radikal'de yayınlanan yazısını her futbolsever okumalı. Söylediklerinin çoğunda yer alan haklılık payı için değil, takım sevgisini görmek için veya okuyup hırslanmak için değil. Türk basınında bir maç yazısının nasıl olması gerektiğini dağlara taşlara kazıdığı için okunmalı. Dakika ve skor bildiren bayat bir gazete cemiyetine inat, futbol yazısı dediğin böyle olur. Tebrikler ve alkışlar Feridun Düzağaç'a... İşte o yazı:

Ercan Taner 'Raul' desene..desene..desene-ee

İyi ve deneyimli bir futbolsever gözünü bağlasanız seyircinin çıkardığı sesten bile maçı yorumlayabilir. Oyundaki her aksiyona farklı bir ses üretir fanatik bir gırtlak; buna ‘tribün efekti’ denir. Bendeniz iddialıyım bu konuda; herhangi bir Beşiktaş maçında gözlerimi bağlasanız yüreğimi dağlasanız bilirim ne olduğunu. O homurtu ya da coşkulanma seslerinden oyuncu değişikliğini bile tahmin edebilirim. ‘Kurtlar vadisi-pusu: Acı son’ değilse bu maçın manşeti kesinlikle ‘sahibinden acil kiralık Serdar Özkan’ olmalı derdim ve derdim. Adam asmaca değil eğer öyle bir ihtimal kaldıysa Serdar’ı kazanmaktır zira yeteneklerini ısrarla bizden gizleyen bu genç arkadaşımız ne yazık ki tribünlerin negatif enerjisinin hem odağında hem de tetikleyeni durumundadır. Daha anlaşılır bir ifadeyle ve tribün türkçesiyle bu oyuncuya fena halde uyuz ve tahammülsüzüz; büyük Beşiktaşlı atom karıncaya eti senin kemiği benim cinsinden teslim edilebilir, Eskişehir aklıma gelen en iyi seçenek Serdar için. Keşke Yılmaz Büyükerşen hocamız Beşiktaşlı olsaydı; aday olsaydı, kazansaydı. Soğuk ve hissiz bir kenti nasıl da yaşayan gülümseyen ve akan bir suya çevirdi; Porsuk çayından yapay deniz olur Serdar’dan adam olmaz dememek lazım... Yeni bir Batuhan modeli kısaca; Eskişehirspor Rıza adamımızın sayesinde Beşiktaşımızın geri dönüşüm kutusu işte. *** En çok Hakan Arıkan için üzüldüm maça, ne yazık ki ‘Ben Rüştü ağabeyimin yedeğiyim’i bilincine kazımış olmalı ki rakibin iştahını kabartacak bir bilinçsizlik içindeydi. Birinci kaleci olamadığını gösterdi; ben ne zamandır yakıştırırdım oysa. Sorun tek tek oyuncular üzerinden gidilerek çözülecek bir sorun değildir. Sorun mabedin ‘en orta yerinde’, şeref tribününde ‘büyük bir yangın’ tehlikesinde hatta ‘yandı bitti kül oldu’nun arefesindeyken Beşiktaşımız orada öylece durmaktadır. Kah sevinçten hırstan çıldırır yumruk sıkar totem yapar, kah sinirlenir taraftarına el kol hareketi. Başımız başkanımızdır ne yapsa yeridir; yeri artık iyice anlaşıldığı üzere orası değildir. Beşiktaş bir oyuncak olsaydı kıyamaz ve kimselerle paylaşmazdım ben onu; Beşiktaş’ı yönetmek de çocuk oyuncağı değildir işte. Ah, Adile Naşit’imiz vardı benim çocukluğumun ‘Adile Teyze’si; uykularımızdan önce çıkardı siyah-beyaz televizyonuma masallar anlatır, öğütler verir, gülücükleriyle beraber sevgisinden dağıtır, içimizi ısıtırdı. Merakla beklerdik, sonuna geldiğinde programın isimler sayardı; “Ece, Elif, Barış, Metin, Ali, Feyyaz, Zeynep, Onur, Aydın, Deniz, Mahir, Yusuf, Nuri, Bilge, Ceylan...” O zamanlar Feridun’dum kısaca Fe değildim, adımı onun o güzel sesinden duymaya can atardım; hiç anmadı adımı ışığı bol olsun. Futbol çocukluğumuzun devamıdır, oyun düşkünlüğümüzün aynası. Beşiktaşlı’nın kaderi bu aralar; düş kurmak rüya görmek kadro dışı, Teyyocan’dan bile formsuz kabuslarımız ilk onbir mütemadiyen. Öfkeli, iri bir adam çıkıyor full kadraj ekranımıza ayaküstü uyutuyor bizi; yakın geçmişimizden isimler sayıyor yüzünde ihtiraslı ve münzevi bir gülüş, bir bıyıkaltı iştah ama bıyıksız: “Yula, Gordon, Higuen, Rikardinyo, Runye, Baki, Ali, Tan, Doğan, Zapotoçni, Sivok, Fink, Sinan, Okan, Berkant, Diyatta, Huanfıran, Del Boske, Tigana, Ertuğrul, Rıza, Mustafa, Tuna, Seriç, Yozgatlı, Ayilton, Fatih Sonkaya, Adem Dursun, Burak .....” Beş yılda sadece bonservislerine 70 milyon yuro ödenen ve büyük çoğunluğu uzay boşluğunda kaybolan isimler zinciri. Titan saadet zincirinden acıklı. Özet: Olanları birbirine bağlıyorum, mütemadiyen ağlıyorum. *** Maçı ülkesi adına anlatan Alman tiviciye boşuna yüklenmiş medyamız; Benim adamda gördüğüm medyamızın gaza getirircesine yazdığı gibi ‘sınırları zorlayan bir küstahlık’ değil müthiş bir futbol zekasıdır. ‘Beşiktaş’ta her şey tesadüf üzerine kurulu; benim oturduğum yerden bir sistemleri görünmüyor’ demiş Klauscan, defansta doğru olan bir şey yok demiş Fink’in Almanya geçmişinden hatırlatmalar yapmış ve onu bir Şampiyonlar Ligi maçında görünce şaşırdığını söylemiş sadece. Mustafa hocamız bizler ahkam kesince “Kimse benim kadar yaşamıyor Beşiktaş’ı” deyip kestirip atıyor nacizane önerim bu Yurgen oğlandan faydalansın. Adamcağız doksan dakikada Beşiktaş’ın en gerçek fotografını çekmiş sadece belli ki uzun pozlamış. Aferin helal hatta danke. ‘Bu Beşiktaş seyircisinin bu ülkede bile benzeri yok’ diyerek bal da çalmış dudaklara, oh. Lakin ben tribün efektinin de değişmesi gerektiğini savunurum. ‘Kartal gol gol gol’ tezahüratının ‘kargolgılgugıl’ şekline dönüştüğü an, ümitlerin bittiği ve kaosun İnönü üzerinde ‘yaprak dökümü’ndeki kaynana gibi sırıttığı andır. Kongre öncesi ve sonrası yeniden yapılanma sürecine taraftar grupları da el atmalı söylem, makam ve repertuvar acilen değişmelidir artık. Bunu bilir bunu söylerim. Kahramanımız Alman gazetecinin ‘Yeter Demirören’ yorumu bu kadar zekice bu kadar çarpıcı olabilirdi ancak: “Beşiktaş tribünleri şu anda heyecanla bağırmaktalar ama iyi mi kötü mü anlaşılmıyor; bence kötü birşey söylüyor gibiler” demiş. Bazen hayat yüz vermez; doğruyu haykırmak bile işe yaramaz. Değiştiremiyorsan değişeceksin. En büyük acıyı en çok seven çeker ve iş yine taraftarın cefasına vefasına düşer. Düşen bir Serdar görürsen beni hatırla demiştin; biliyorsun seni ben İnönü’de sevmiştim. *** Türksel ligi iki bin on sezonu Beşiktaşımız için kapanmıştır. Dileyen başka liglere temayül edebilir, yeni sezona dek başka ligden takım tutabilir. Milliyetçi Beşiktaşlılar için Finlandiya liginden Turku ya da İtalya Seri B’den Gallipoli, Nihilist Beşiktaşlılar için Kimki, Trakyalılar içinse Portekizden Germinal Be yav takımlarını öneriyorum. Ben La Liga’ya dönüyor ve ikincil takım Barselona’yla avunuyorum. Beşiktaşımı yüreğimde saklıyor ve bugünden kötü olmaması için dualar, totemler ediyorum. İtiraf olsun ki düpedüz şezlonk yazarıyım gayrı ve bu sezondan tek beklentim La Liga’daki düşman Real maçlarını hep sevgili Ercan Taner’in anlatması ve bize bol bol aşkla tutkuyla ihtirasla ‘Raul’ demesi olacaktır. Futbol bazen sadece futbol değildir bazen de hayatın merkezi olmamalıdır. Olunca acı çekiyoruz Ferit; seninle insan sevmeye korkuyor. Bu aşk içimde kah kanayan yara kah yarayan kana olarak sürecek ve ben dilimin döndüğünce seveceğim seni içimden. Yalan söyleyen Antep’e başkan olsun. Stop!

And the Oscar goes to.... Mustafa denizli!

Şampiyonlar liginde "en kötü performans oscar"ını acaba kim alır diye düşünmeye başlayınca bu yazı aklıma geldi. Evet, biliyorum böyle bir ödül yok ve daha 4. maçlar oynandı şampiyonlar liginde. Puan tablolarına baktığımızda en kötü durumda olan belki Beşiktaş değil. Hiç puan alamayan iki takım var; Maccabi Haifa ve Debrecen. Fakat Maccabi'nin grubuna baktığımızda Bordeaux, Juventus ve Bayern'i, Debrecen'in grubuna baktığımızda da Lyon, Fiorentina ve Liverpoolu görüyoruz. Yani bizim grupla kıyaslanmaz bile. Üstelik her iki takımda 4. torbadan geldi biz ise 3. torbadan. Bu iki takımdan Beşiktaşla kötü oyun açısından boy ölçüşebilecek olanı Maccabi yine de. Henüz golleri dahi yok. Debrecen ise puan alamasa bile futbol adına birşeyler ortaya koyuyor. Gelelim bizle birlikte "1" puanı olan takıma; APOEL. Tek puanlarını kendi sahalarında Athletico Madrid önünde aldılar. Diğer maçlarında hep tek farklı yenildiler ve asla kolay teslim olmadılar. Diyeceğim o ki belli bir sistemleri iyi kötü var ve Beşiktaştan daha iyi durumdalar. Buradan 4 puan toplamasına rağmen belki de en kötü olabilecek performansa geçelim. Şampiyonlar ligi gruplarına seri başı olarak katıldılar. Lakin şu an sadece 4 puanla grup 3.süler ve işleri mucizelere kaldı. Bahsettiğimiz takım elbette Liverpool. Gerard olmayınca bu takım sıradanlaşıyor, sanki Al pacino'nun oynamadığı bir Scarface havası alıyor. Beşiktaşta ise kim oynarsa oynasın ya da kim sakat olursa olsun hiçbir şey değişmiyor. Nasıl olsa Beşiktaş her hangi bir sistemle oynamıyor. Neyse bırakalım bunları gelelim sadete. Liverpoolu bir tarafa koyalım. Adamlar 10 senedir şampiyonlar ligine damga vuruyorlar ve arada bir kötü sonuç alma hakları olsun o kadar. Beşiktaşla kıyasladığım 3 takım hangi ülkelerin takımları; biri İsrail, biri Macaristan, diğeri Kıbrıs Rum Kesimi. Aslında gruplarda bir de oldukça başarılı bir Romen takımı var ama onun performansı Beşiktaşla kıyaslanmaz dahi. Bunlara bakarak benim oyum son 2 maç öncesinde Mustafa Denizliye diyebilirim. Açıkcası Manchester maçına da Mustafa hoca'nın "aman Ertuğrul gibi fark yemiyeyim de" diyeceğini ve oldukça defansif bir kadroyla çıkıp her halukarda mağlup olacağını düşünüyorum.

Kasım Ayından nefret etmek ve büyük maç kazanmak...

2 sene önce Liverpool şimdi de Wolfsburg bunlar nasıl Kasım aylarıdır anlamadım gitti, artık 7 kasım olan doğum günümü kutlamak bile istemiyorum. Ortalık yine toz duman yönetim saçmalamak da sınır tanımıyor herkes mutsuz ve en önemlisi umutsuz... Soruyoruz kendimize bu yönetim ne zaman gidecek? bu takım ne zaman büyük maç kazanacak? Ne zaman 1 golden fazlasını atacak?

Makamını da Al Git

Bir eğitmen düşünüyorum, eğitmen olduğu okula müdür olmuş. Müdür olduktan sonra okulunun canına okumuş olsun. Okulunu iflasa sürüklesin. Seviyesiz açıklamarıyla okulunun saygınlığını bitirsin. Müdür kalmak için paralı adamlar tutsun, yine seçilsin. Parasıyla orda kalabilsin. Kendisine isyan eden o okulun mezunlarını, öğrencilerini dövdürsün. Ben eğitmene siktir git derim arkadaş. Hem de tam da o oturduğu koltuğa saygımdan dolayı bunu yaparım. Şerefinle gitmiyorsan, siktirolup git artık derim. Eğitmen olsa bile bunu yaparım. Demirören kimdir, ne açıdan saygıyı haketmektedir? Daha 3 hafta önce istifa et dedim diye beni dövdüren adam hala saygıyı hakediyorsa, demek ki o koltukta oturmaya devam edebilir. Ben olsam öyle derim; kulübü kendime borçlandırıyorum, Galatasaray şampiyon olsun diyorum, ne biliim kongreye Beşiktaşlı olmayan adamları sokup kendime oy verdiriyorum, ben bunları dövdürüyorum, sonra da istifa isteyenleri satılmışlıkla suçluyorum, ve baksana yine de saygıyı hakediyorum.. demek ki kalmalıyım. Derim ben aynen böyle. Benim arama adam sokup beni yumruklattıran adama siktirgit demeyeceksem kime diyeceğim? 'Sayın Demirören, Lütfen, Artık İstifa' pankartı açan adamlar tekme tokat dayak yedi, dayağın üstüne staddan dışarı atıldı, ne desin o adam? Kime, hangi makama saygı duysun? Beşiktaş başkanlık makamı bunları yapıp, hala saygıyı hakeden bir makamsa bir zahmet o makam da siktirolup gitsin.

Taraftar Ne Yapmalı?

Bir kulüp düşünün, demokratik tüm kanallar kapanmış. Egemen güçler her alana ve her konuya hakim bir hal almışlar. Demokrasi şöleni olarak geçmesi gereken genel kurullarınızın durumu ortada. Ne size ifade şansı bırakıyorlar ne de özgürce oy verebiliyorsunuz. Ondan sonra da yaşlı başlı amcalarımızın "Başkan'ı protesto etme yeri tribün değildir, gelsinler seçimde göndersinler" dediklerini duyuyoruz. Ben de tüm amcalarımıza soruyorum; Yıldırım Demirören hangi Beşiktaşlıdan oy alma planı yapıyor acaba? Burası açık bir platform. Gelsin yazsın aranızdan biri, Ben "Demirören'i destekliyorum, beğeniyorum çünkü" desin. Tamam Theotheo hariç. Ortada kendisini eşi dışında "kalpten" destekleyen hiç kimse kalmamışken hala başkanlık mücadelesi veriyor olmasını ne ile açıklayabilirsiniz? Demirören'e seçim kazandıracak kadar "taraftar" var ise, buyursunlar konuşsunlar. Murat Aksu aleyhinde tezahürat yapsınlar, varlıklarını hissedelim ve bilelim bir yerlerde olduklarını. Eğer bu saydıklarımdan hiç biri yoksa, o zaman "Yıldırım Demirören ve Paralı Askerleri" teorisi akla geliyor. Çünkü aksini nasıl iddia edeceksiniz? Demirören kimden oy alacak? Senden mi? Benden mi? O zaman kimden... 30.000 kişinin aynı anda aday olmamasını istediği bir ortamda ısrarla "Aday Olacağım" demenin alt metnini nasıl okumalıyız? Taraftar çok net şekilde "Seni İstemiyorum" diyor, kendisi dinlemiyor. Seçimlerde oy kullanan adamların kim oldukları belli değil, can güvenliğiniz var mı yok mu o hiç belli değil. Tribünde "Yeter" diyorsunuz ciddiye alan yok. Ne yapsın bu taraftar? Söyleyin ne yapsın? Evet, ayıp oldu demek kolay. Peki ne yapmalıydı da yapmadı? Yıldırım Demirören'in "medeni" şekilde kulübe veda etmesi benim içime sinmez. Bu kişinin benim hayatımın 6 senesine verdiği tahribatın bir bedeli olmalı. Giderken "Tarihin En Kötü Başkanı" apoletini takıp gitmeli. 45 sene sonra bile hatırlanmalı. Hatırlanacağı şekilde gitmeli, öyle 200 oy farkla falan değil...

Sevinmek ve Delgado'yu özlemek!

Sene 2000 Galatasaray uefa'da iyi işler çıkartıyor, bende çok sevdiğim bir arkadaşımla izliyorum maçları, maçların bir kısmı cine 5 den yayınlanıyor 16 mart 2000 Real Mallorca Galatasaray maçına gidiyoruz Ankara'da siyasal bilgiler fakültesi yanında ki bir cafeye... Herkes yeniliriz diyor sonrası malum şimdilerde Galatasaray'ın kalesini koruyan Leonardo Noeren Franco'nunda müthiş oyununun da katkısıyla Galatasaray tarihi bir zafer elde ediyor... Maçtan çıkıyoruz eve doğru yürümeye başlıyoruz arkadaşımın o sıralar çok sıkıntısı var okulu 1 sene uzatmış ve ailesine bitiriyorum diye yalan söylemiş buda yetmezmiş gibi sevgilisi tarafından terk edilmiş durumda, sigarasından bir fırt çekiyor ve ulan Galatasarayım seviyorum seni, sende olmazsan kim güldürecek yüzümü diyor... Bende bu sıralar çok keyifsizim her şey ters gidiyor iş güç kriz sıkıntı her tarafda ulan bari Beşiktaşım sen güldürseydin yüzümü ama olmadı canın sağolsun hem ne demişdik "biz seni sevinmek için sevmedik" Not: yazıyı okuyunca başlık ne alaka diyenler için özledim keretayı...

Bu Son Dakikaların Bir Anlamı Olmalı

Şüphesiz Wolfsburg maçı sonrası bu resim neyin nesi diyenler olacaktır. Hemen izah edeyim; Fotoğraf, CSKA maçında golümüzün geldiği an Golü atan oyuncu: Ekrem Forma numarası: 17 Sırt numarası gözüken 2 Beşiktaşlı: Bobo ve İ.Kaş Onların da forma numaraları: 13 + 4 = 17 Sırt numarası gözüken 2 CSKAlı: Grigoriev ve Schennikov Forma numaraları: 50 + 42 = 92 Golün dakikası: 90+2 = 92 Yani ? Yorumsuz .. Ekrem’in son dakika golü ve bugun Manchester’in Cska’ya atmış olduğu son dakika golü gerçekten çok önemli goller. Ekrem bu golü atmasaydı bugun Avrupa defterini kapatmıştık, çünkü Cska’yı yenip 4’er puanla sıralansak bile Ekrem’in golü olmasaydı İnönü’de Cska karşısında 3 farklı galip gelmemiz gerekecekti. (1 taneyi bile atamıyorken yemeden atılacak 3 gol için ciddi anlamda mucizeye ihtiyacımız olacaktı) Aynı şekilde bugün Manchester, son dakikada Cska karşısında beraberliği yakalamasa, Cska 6 puan yapacak ve bizim Avrupa defteri yine kapanacaktı.
3 Kasım 2009 Salı

Bir Tek Dileğim Var

Geliyoruz dedim, tüm aşkımla stada yürüdüm. Beşiktaş'a gitmezden önce "Ne olur Mutlu Ol Yeter'i söylerken bir tek dileğim var kısmına geldiğinde artist biçimde tize çıkmaya çalışıp bok gibi kalan eleman gibi bırakma bizi." demiştim Beşiktaşımıza. Ama dünyanın en siktiriboktan yönetimi, Sermet Erkin'den bile daha başarısız tavşan çıkaran Denizli'si ve CL'de oynamak için üstüne para vermesi gereken futbolcularıyla beni SİK gibi bıraktın BEŞİKTAŞ. Bu şarkı da benden sana gelsin ulan. Her şeye rağmen seviyorum. Ama söylemekten de çekinmiyorum. YETER ULAN DEMİRÖREN YETER!!! (BU ARADA SANIRIM SİTEYİ BOZDUM LAN)

Soruyorum!

1. Ernst hayatında kaç defa bağırsak enfeksiyonu olmuştur?
2. CSKA Moskova, Manchester United ile deplasmanda 100 maç yapsa kaçından puan çıkarır? (Orjinali "kazanır" idi sorunun da, Alex Ferguson'un balı tutmuş gene son dakikada. Gerçi bu iyi haber mi, yoksa 2 hafta sonra daha da fazlasıyla yıkılmanın habercisi mi, onun takdirini size bırakıyorum.)
3. Yoldan 11 tane adam toplayıp maça çıksam, bu kadar dağınık hücum eder miyim?
Tamam ulan, şanssızlık, basiretsizlik tamam anladık da, bu kadarı da fazla be. S..... Murphy'si. Kanunlarını da al git lan!

Şölenden şerefsize uzanan yol

Biz bayram bekliyorduk, şölen bekliyorduk, rezillik ve utanç dolu bir gece yaşadık. Sahanın içinde, kenarında ve etrafında ayrı rezillik. Mustafa Denizli net bir şekilde maçın kaybedilmesinin en büyük sorumlusudur. Maç için verdiği taktik ayan beyan ortada. Beşiktaş maç boyunca Avrupa'nın en iyi pas yapan takımlarından birini sadece kendi sahasında karşıladı ve tek forvetle oyuna başladı. Wolfsburg maç boyunca hazırlık pası yaparken hiç baskı yemedi, istedikleri gibi organize bir şekilde ceza sahamızın önüne kadar geldiler. Top bize geçtiğinde ise ayrı bir komedi yaşandı. Kanat bindirmesi mi yapılacak, bekler ne kadar müdahil olacak, topu oyuna kim sokacak belli değil. Serdar Özkan hangi mevkide oynadı, Uğur İnceman'ın asli görevi neydi belli değil. Bir takım, tarihinin en önemli maçlarından birine ancak bu kadar kötü hazırlanabilirdi. Beşiktaş taraftarının bu karşılaşmadan yana umutları çok farklıydı. Savaşan, topa sahip olan, hızlı oynayan, rakibine sahanın her yerinde basan agresif bir Beşiktaş olmalıydı sahada. Sakat oyuncuların olabilir, takım tertibatında problemler yaşanabilir ama el insaf yahu. Hangi zihniyetle mutlak kazanmamız gereken bir maça tek forvetle çıkıyoruz? Hangi akıl ve mantık düzeni sana bu maçı doksan dakika iki ön libero ile oynatıyor? Hangi müthiş ilham perisi takımın o anki en kreatif oyuncusu Tabata'yı sahadan çıkartmana sebep oluyor? Hangi derin devlet sana son oyuncu değişikliğini sol bekten yana kullanmanı kulağına fısıldıyor? Olmaz bu kadar da olmaz. Saha kenarı bu kadar kör olursa skor da böyle olur. Beşiktaş 60 dakika boyunca Uğur İnceman ve Fink ikilisi ile oyun kurmaya çalışıyorsa ne söylesek, ne yazsak boş. Saha içindekileri ise konuşmaya bile gerek yok. Hakan arkadaşımız saçına, başına gösterdiği alakanın yarısını kaleciliğe ayırsa o ikinci gol yenmezdi. Maçın ilk 25 dakikasında abuk sabuk goller yemediysek bu hep futbol ilahlarının sayesindedir. Hakan ne zaman bir Avrupa maçı olsa halı sahadaki göbekli abilerden bile kötü bir performans ortaya koyuyor. Meşhur Fenerbahçe maçında Pancu bile bundan iyi durmuştu kalede. Diğer futbolcuların ancak para saymayı bilen adaleleri hakkında konuşmak bile gerekmiyor. 3-0 yenildiğimiz bir maçtan sonra bile elle tutulur tek futbolu oynayan adam Ferrari ise gerisi boş... Önümüze gelene saydık ama ya taraftar? Bu gece Beşiktaş tribünlerinin kıyamet gecesidir. Beşiktaş tribünü üçüncü kez Seba ve Bilgili'den sonra başkanına aleni bir şekile küfretmiştir. Hem de dakikalar boyunca bu taraftar kendi kulüp başkanına küfretmiştir. Bu mu protesto? Bu mu Beşiktaşlılık? Bu başkanı da küfürle gönderdik sırada kim var? Bir taraftar kendi başkanına her ne olursa olsun siktir ol git diyemez. Bu lümpenlik, bu ahlaksızlık benim alışkın olduğum bir taraftarlık değil. Ne oluyor beyler nereye gidiyoruz? Yıldırım Demirören'i karısı, babası ve çevresindeki paralı şakşakçılardan başka destekleyen yok zaten. Önümüzde bir kongre var, adaylar ve aday olma ihtimali olanlar var. 80 dakika susup, ikinci gol gelince protestoya başlamak ve protestonun bokunu çıkarıp küfretmek Beşiktaşlılık değil. Açık ve net yazıyorum, bu gece taraftarın kıyamet gecesidir, utanç gecesidir...

ŞL 4. Maç Beşiktaş 0-3 Wolfsburg

Stat: BJK İnönü Stadı

Hakemler: Alberto Undiano Mallenco, Fermin Martinez Ibanez, Juan Carlos Yuste Jimenez, José Luis Paradas Moreno (4. Hakem)

Beşiktaş: Hakan Arıkan, İbrahim Kaş, Sivok, Ferrari, İbrahim Üzülmez (Dk. 78 İsmail Köybaşı), Serdar Özkan (Dk. 46 Tello), Uğur İnceman, Ekrem Dağ, Fink, Tabata (Dk. 69 Nobre), Bobo

Yedekler: Korcan Çelikay, İsmail Köybaşı, Nobre, Tello, Necip, Yusuf, Erhan

Teknik Direktör: Mustafa Denizli

Vfl Wolfsburg: Benaglio, Schafer, Madlung, Costa, Riether, Gentner, Josue, Misimovic (Dk. 89 Santana), Hasebe (Dk. 46 Pekarik), Martins (Dk. 69 Dejagah), Dzeko

Yedekler: Lenz, Santana, Johnson, Pekarik, Dejagah, Esswein, Barzagli

Teknik Direktör: Armin Veh

Goller: Misimovic (Dk. 14), Gentner (Dk. 80), Dzeko (Dk. 87)

Sarı Kartlar: İbrahim Kaş (Dk. 36), Misimovic (Dk. 43), Tello (Dk. 50), Uğur İnceman (Dk. 59), Sivok (Dk. 90)

Olsun Bu Kez

Bilen biliyordur artık, üniversiteyi yurtdışında okudum ve hala da yurtdışındayım. Bu yüzden İnönü'ye hasretim var, maçları izlemek için seksen tane hendek atlamak zorunda kalıyorum, gün geliyor Pazar sabahın 8.30'unda kafa bin dünya kalkıp maç izlerken ayılmaya çalışıyorum falan. Zor iş yani.
Benim derdim başka ama. Burada arada futbol maçları yapıyoruz, futbolla ilgili ve çok yüksek ihtimal Amerikalı olmayan elemanlar arada Türkiyeli olduğumu öğrenince "Are you Fenırbaaaçe or Gaelıtaasaraay" diye soruyorlar. Ben Beşiktaş dediğimde 2 sene öncesine kadar "Oh, [sizin takım Avrupa'da çok bir şey yapmamış herhalde, duymadık] diyorlardı, sonra ......nin godoşları şimdi "Oh maaaen" diyorlar yavşak yavşak.
Hal böyleyken bir gün yemekhanede bir arkadaşı Beşiktaş formasıyla gördüm. Siyah, ColaTurkasız. Resmini bulamadım şimdi. Neyse, gittim yanına hemen; "Sam, [bu ne ayak?]" diye sordum. Bir an "Lan elin Amerikalısı Beşiktaşlı mı olmuş lan?" diye sevindim, zira futbolu da çok takip ettiğini sanmadığım bir arkadaş. Adamın cevabı şuydu:
- [Yok futbol izlemem de, İstanbul'a gittiğimde bu formayı gördüm, çok beğendim aldım o yüzden.]
Olm lan, forma için oynayın, sonra da o yavşakların ağzı kapansın, Saatçi tarzı göğsümü gere gere "Have you seen the CL game? Nasıl s..tik Wolfsburg'u?" diye gideyim bir dahaki maça, hadi be. Sizin için ektiğim derslerin, haram ettiğim uykuların, UEFA'ya bayıldığım paraların hatırına, koyun bu akşam Wolfsburg'a...

Geliyoruz

Maç günleri bir garip oluyorum. Gariplik maçtan bağımsız. Zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Sabahtan beri ancak saat 17:46 olabilmiş mesela. Mesai başlangıcı saat 08:00 desek 9 saat 46 dakikadır geçsin diye beklediğimiz bir halt zaman. Saatler 18:00'i gösterdiğinde Maslak'tan Beşiktaş'a, saat 20:00'yi gösterdiğinde ise köyiçinden stada yürüyüşüm başlayacak. Bekle Beşiktaş'ım. Yine yanında olmak için GELİYORUZ!! Not: Özel bi ricam var ama ilk aşkım, Mutlu Ol Yeter'i söylerken bir tek dileğim var kısmına geldiğinde artist biçimde tize çıkmaya çalışıp bok gibi kalan eleman gibi bırakma bizi.

Kendim İçin İstiyorsam Namerdim!

Futbolda bazı dönemler önemlidir... 80'lerin sonundan 90'ların ortasına uzanan Beşiktaş takımının yapısı, başarıları bizim jenerasyonda ciddi bir Beşiktaşlı kitlenin varlığına yol açtı... UEFA Şampiyonluğuna gelen yolda geçen dört senede Galatasaraylılar ciddi bir atak yaptı... Aziz Yıldırım'ın son döneminde gelen yıldızlar, kurumsallaşma ve bunların tümünü içeren pazarlama stratejileri bambaşka ve güçlü bir Fenerbahçeli jenerasyon oluşturdu... Bu dönemler önemlidir, altını kalın kalın çizmek de gerekir...
Bir de bazı maçlar vardır... Benim için o maç deplasmandaki PSV maçıdır... 1-1 biten maçın rövanşında 2-1 gerideyken Rıza ceza sahasında biçilir... Ayakkabısı dahi fırlar ayağından... Rıza ayakkabıyı eline alır sallayarak hakeme doğru gösterir... Evet, Rıza Çalımbay... O ayakkabıyı sallarken benim o zamanlar şimdikinin 5'te biri kadar olan cüssem pek dayanamaz, odama gider hüngür hüngür ağlarım maç bittikten sonra... Beni Beşiktaşlı yapan değil, beni ben yapan olaydır bu... Bugün bile düşünürken tüylerim diken diken olur; o haksızlığın yarasıdır yarı-paranoyak, yarı-akil Beşiktaşlılığım...
Beşiktaş'ı şimdilik geçeyim, mesela bizim Yenilsen de Yensen de ekibinden Uğur için bu maç Manchester United - Galatasaray maçıdır... 2-0 olduğunda elden gittiği, fark olacağı düşünülen maçta 3-2 öne geçiş, sonrasında gelen 3-3'lük beraberlikdir bu. Galatasaray'ı hep o maçın oynandığı skalada tanımlar o yüzden...
Bu gece de öyle bir maça çıkıyor Beşiktaş... Avrupa'da Elli yıldır kıramadığı makus talihini kırma maçı bu. Henüz kendinden güçlü herhangi bir takımı eleyememiş, yapamamış Beşiktaş'ın, bir ilke imza atmak adına yırtınması, haykırması gereken maç...
Kendim için istiyorsam namerdim, üstteki fotoğrafta boy boy dizilenler yarın öbür gün yalnız kalmasınlar diye istiyorum...

Ofis Futbolu

Aslen kendimin mağdur olduğu bir durumdur. Belki aynı mağduriyeti yaşayan vardır birbirimize destek oluruz diye anlatıyorum. Çalıştığım şirketin pazarlama departmanında görev almaktayım. Bilen bilir pazarlama departmanı genelde kaba tabirle "karısı kızı" fazla bir departmandır. Karısı kızı fazla olan departmanın erkekleri de bir süre sonra deformasyona uğrayıp tuhaf tuhaf hal ve tavırlar sergiliyorlar. Ben de dahil ! Bir bakmışsın ki kahve makinasının başında ünlü biri hakkında atıp tutup magazin forever bir muhabbet içerisindeyken, öbür tarafta asansörde "aa bu gömlek yeni mi çok yakışmış", "hayırdır cenaze mi var bugün simsiyah giyinmişsin" tarzı "olmamış diyoruz on üzerinden üç veriyoruz" muhabbeti içerisindeyim. Bütün bunlar yetmezmiş gibi firmanın uluslararası olması da oldukça balta vuruyor firma erkeklerine. Birinin müdürü macar, diğerinin müdürü alman, öbürünün müdürü çek filan derken nasıl konuşacağını şaşırıyor insan. Şaftı kayıyor hepsinin en sonunda. 3 sene önce dibine kadar muhabbet ettiğim adamlara bir bakıyorum hepsi birer pier kardin. Ben kendimi biraz izole etmeye çalışıyorum sennheiser px200 kulaklığımla (reklam alıyorum yazıya bilen bilir). Ama çalışan sayısının fazla olması nedeniyle çalışma alanı açık ofis. Ve öyle kubik filan da yok. Herkesi kabak gibi görüyorsun herkes de seni görüyor. Arkamdan kim geçti önümde ne oluyor derken kulaklığın süngerleri aşındı takıp çıkartmaktan. Firma geneli böyle, gelelim bizim ekibe. Oturduğum yer itibariyle sağımda oturan müdürüm ve solumda oturan birey internet dünyasını benim monitörümden takip ediyorlar. Ben sabah geldiğimde alırım çayımı, kahvemi her neyse artık. Açarım takip ettiğim blogları, gazeteleri, forumları okurum. Haliyle monitör sabahları japon kerhanesi gibi oluyor. Onlar da "ne o lan açsana bi" diyerek vapur da koltuk arkasından gazete okuyan tipleri vapura binemediğimden olsa gerek sağolsunlar bana unutturmuyorlar. "Usta tamam da illa vardır takıldığın bir grup, yemeğe filan gittiğin ?" Var tabi olmaz mı? Ama hiç biri, evet abartmıyorum hiç biri futbolla ilgili değil. Çoook uzaktan takip ediyorlar. Ancak tuttukları takım kazanınca, ya da derbi maçları sonrası konuşulan futboldan bahsediyorum. Ha bir de senin fanatik olduğunu bildikleri zaman çok fena oluyor. O zaman da senin tuttuğun takım o hafta mağlup olursa yine futbol takipçisi oluveriyorlar hemen. Ne konuşuyor peki bu kadar erkek ? Yazının başında da bahsettiğim gibi karısı kızı bol, uluslararası insanı bol bu firmanın erkekleri lokalize olmaktan uzaklaştığından dolayı en fazla "lost izledin mi bu hafta ?" konuşuyor. "Şu kız kim yeni mi?" sorusu şenlendiriyor bu ortamı. Ben soramıyorum ki kimseye Nobre mi Bobo mu ? Diyemiyorum ki kimseye Serdar Özkan'ı ne yaptı Mustafa hoca.
Monitör yancıları yüzünden Bloga da girip "Hala Nobre mi diyorsun Jessie" diye çıkışamıyorum. "Yine milleti ağlatmışsın len sahtekar" diyemiyorum Jokond'a.
Bunu anlatmamın nedeni şudur ;
Ben bütün bunlara bir şekilde alıştım. alışmak zorunda kaldım.
Lakin Beşiktaş'tan bugün bir ricam var. Beni yarın bu insanlarla muhattap etmesinler.
"Noldu yenilmişsiniz yine" demesinler bana çok rica ediyorum. Hadi Beşiktaş'ım Benim. Hadi!

Tüm Paramı Serdar'a Bastım

2 gündür birkaç Beşiktaşlı nerede rastlaşsak bu geceki maçtan başka bir şey konuşamıyoruz, eminim ki buradaki herkesin sohbetleri de dönüp dolaşıp bir şekilde Wolfsburg’da sonlanıyordur; öyle ki futbolla zerre alakası olmayan dostlarımı bile elimde olmayan sebeplerle bunalttığımı hissediyorum; an geliyor‘’ şu maç başlasın artık ‘’ dediklerini duyar gibi oluyorum, ama onlar futbolun hiçbir yönünden haz etmeseler de, ben böyle anlarda heyecanımı onlarla paylaşmayı ayrı bir seviyorum. Bozuk plak gibi Serdar Özkan’dan başka bir şey demediğim halde bir Allah’ın kulu sesini yükseltip, itiraz etmiyor; ismini telaffuz ettiğim vakit dövecek gibi bakmıyorlar, sigaralarını Serdar’a dokundurmadan içiyorlar. Ben de fırsattan istifade ‘işte, özlediğim ortam’’ deyip uçabildiğim kadar uçtum. İnandım, güvendim, yeri geldi abarttım, bıktırdım, en çok da utandıracak dedim. Anlayacağınız neyim var neyim yok bu gece Serdar’a bastım! Bu maçta forma şansı bulur mu bilmiyorum ama parlamasını ve alkışlanmasını her zamankinden fazla umut ediyorum. Kendimi düşünüyorsam namerdim; artık şu buzlar erisin istiyorum.
Hadi be çocuk !

Müsabakamız uğurlu olsun

Efendiler, Bu akşam vakitlerinde şanlı Beşiktaş futbol takımımızın yapacağı müsabaka, ülkemizin milletler arasında hak ettiği ilgiye mahzar olabilmesi adına bizim için büyük bir önem teşkil etmektedir. Yurdun dört bir yanında takımımız, radyo başındaki siz değerli dinleyenlerin dualarına şerefleriyle karşılık verebilmek babında her türlü zapta rağmen muvaffak olmak için bütün gayretlerini göstereceklerdir. Kati suretle bu meşakatli görevin layıkıyla yerine getirilmesi için gerekli mücadelenin gösterileceği hususunda kimsenin şüpheye düşmemesi gerekir. Efendiler, Türk milletinin bağrından kopup gelmiş bu Anadolu evlatlarının her türlü iklim şeraitlerinin zorluğuna rağmen, maneviyatla dolu ruhlarının öncülüğünde çıkmış oldukları seyahat, hepimizin seyahatidir. Bu seyahatte milletimizi derinden üzecek kazalara ve merhalelere uğramamak adına, elbirliğiyle ortaya konacak çaba elzem bir hal almıştır. İşbu sebepten dolayı, akşam saatlerinde oynanacak müsabaka esnasında vatandaşlarımızın her zamankinden ziyade dikkat ve ehemmiyet göstermesi asli unsurdur. Efendiler, Benliğimize düçar eden Beşiktaşlılığın müebbet ve muhabbet içinde süreceği aşikar iken, müsabakanının aleyhimize tesir eden bir neticede sonuçlanması dahi müteessirliğimizin nihai olarak üstümüzde kalacağı manasını taşımamaktadır. Bu imkan ve şeratiler dahilinde alnımız ve gönlümüz açık bir şekilde sonuçlanacak bir temaşayı seyir etme ümitleriyle, son Alaman kümesi galibi Wolfsburg camiası karşısında kartallarımızın bizi saadete ulaştırmasını diler ve müstesna vaktinizi kısarak bu mektuba ilginizle dahil olduğunuz için teşekkürümü ve selamlarımı huzurlarınıza arz eylerim...

Yetmedi mi Kazandığımız Büyük Tecrübe?

Beşiktaşım 5. kez en büyük sahne yani CL'de... Sıklıkla yaşadığımız gibi hakem ve ekstra olarak Aumman engeline takılıp elendiğimiz Rosenborg maçının 2 sene sonrasında, 1997-98'de Toschak'ın Rasim Kara'dan aldığı mirasla ilk kez bu lige taşıdığı Beşiktaş, o sezon bizlere unutulmaz PSG ve Göteborg zaferlerini ve CL keyfini yaşatmıştı. Almanya'daki Bayern Münih maçı hariç tüm maçlarda kafa kafaya çarpışan takımımız, İsveç'te yine ve yine bir hakem rezaleti ile 10 kişi kalmış, sonrasında İnönü'deki Bayern maçında karbon kağıda basılı 2 gol yiyerek havlu atmıştı. Ligi pert ötesi kapatırken, Türkiye Kupası ve bu iki galibiyet bize teselli ödülü olmuştu. Scala'yla girilen 2000-01'de zorlu 2 ön eleme turundan sonra tekrar CL'deydik. Tribündeki topçuların, sahadaki veya televizyon başındaki taraftarların sonsuza dek unutamayacağı, unutmayı bırak bir çok futbolcunun kendi gösterdiği performansa daha hala kendinin bile inanamadığı muhteşem bir maça, ve zafere şahit olduk o sezon; Barca... Deplasmandaki maçlarda patates gibi dağıldık ve Shorunmu'nun sempatik gülümsemesiyle bile sakinleşemedik. Barca maçını tenzih edecek olursak hatırlamasak daha iyi o sezonu. Belki de en dramatiği, muhteşem 100. yılın sonunda gelen şampiyonluk, sonrasında ilk kez direkt katıldığımız CL'de, yani 2003-04'te yine hiçbirimizin unutamadığı "küçük ekran" faciasını yaşadık. Benim bugün daha aklıma geldikçe nasıl oldu dediğim Chelsea zaferi, Ronaldo-Sergen birlikteliğiyle gelen Sparta Prag galibiyetine karşı; Sparta'yı Sparta'da yenememiş ( Ümit Özat'a acil şifalar, güzel adamı anmak için yazdım bu cümleyi) Lazio'dan deplasmanda aldığımız bir puanla son maça 7 puanla girmiştik. Bahtsızlıkta sınır takımayan Beşiktaşım'ın başına bu kez siyasi ve daha beteri insani bir tuhaflık, ne tuhaflığı kahpelik gelmiş, İstanbul'da gerçekleşen terör saldırısı gerçekleşmiş ve UEFA bu saldırı sonrasında adamaların istediklerinden birini vererek, yani olması gerekeni değiştirerek maçın İstanbul'da oynanmamasını istemişti. Schalke'nin Gelsenkirchen Arena'sında oynanan maçı, Yasin'in muhteşem geri pası dolayısıyla yediğimiz golle kaybetmiş, ancak esas golü Peruzzi'nin büyük gayretleriyle küçük ekrandan Prag'da yemiştik. Fazlaca dramatik ve ancak Beşiktaş'a özgü olabilecek bir sonuçla bir kez daha hüsranla, hadi hüsran demeyelim UEFA tesellisiyle dönüyorduk. Ertuğrul'la girilen sezonda Delgado ön elemelerde çılgın atmış, ve neredeyse tek başına bizi CL'ye taşımış, ancak ligi tek bir asistle tamamlamıştı. Unutulmayacak 2 Liverpool maçı yaşanmış, İstanbul'dakine Beşiktaş taraftarı İngiltere'dekine ise başta Diatta ve Benayoun olmak üzere iki takım futbolcuları + ve - sonsuz olmak üzere damga vurmuşlardı. Son Porto maçına 2. tur umuduyla çıkmış, Rüştü'nün pek çok kez ofsayt itirazı için kaldırdığı sağ kolu bize yolun sonunu göstermişti. "Tecrübe kazandık" cümlesini duymaya kalmadı benim sabrım... Melankoli konusunda, evet sınır tanımamaktayız, sevinmek için sevmedik cümlesini doktrin etmiş de olabiliriz, ama bu kadar tecrübe yetti bana. Avrupa'da ömrü hayatında benim hatırladığım kadarıyla mart ayını hiç görememiş Fenerbahçe dahi CL'de çeyrek final görmüş, Galatasaray aynı başarıyı 2 kez göstermiş ve ayrıyeten 2 kupayı da bunlara eklemişken, benim tecrübeye karnım tok arkadaş... Ayrıca, hem bu tecrübe denen mereti hem de maçı aynı anda kazanmak da mümkündür diye düşünmekteyim. Nasıl olacak bilmiyorum, asisti kim yapacak golü kim atacak hatta kalede topu kim tutacak hiçbir fikrim yok. Ve hatta bu akşam sahadaki ilk 11'i ne tahmin ediyorum ne de önemsiyorum. Bu maç yazımı, bazıları o cümleyi beğenmese de, Vedat Abim'in cümlesini tekrar ederek tamamlıyorum. "Üç ihtimalli bir maç, ya kazanır ya kaybederiz ya da maç berabere biteri, ancak Beşiktaş; Beşiktaş gibi oynarsa bu maçı alır." Doğru olmaması mümkün olmayan bu cümleyle beraber, tüm heyecanım ve sevgimle bir kez daha Beşiktaş ulan!

Sihir

Futbol iki oyuncunun bireysel olarak mukayese edilip tercih edildiği bir oyun değil. Mustafa Denizli'nin de Bobo/Nobre tercihinde oyuncuların salt bireysel kapasitelerini düşündüğünü iddia edemeyiz. Bir futbolcunun oynayıp oynamamasında rakip, psikolojik faktörler, diğer oyuncuların seçimi, oyun planı, oyun stratejisi önemli yer tutar. O oynasın, bu oynasın derken o oyuncuların etrafında kimlerin oynayacağını, oyun stratejisini de ifade etmezsek boşa konuşmuş oluruz. Beni bilen bilir. Oyuncu kapasitesi açısından Bobo / Nobre mukayesesinde tercihim açıktır. Lakin bu yukarıda saymış olduğum sebeplerle yetersiz bir yorumdur. Burada önemli olan takımın hangi stratejiyle ve hangi oyuncularla sahada bulunacağıdır. Sezon başından beri gördüğümüz kadarıyla Beşiktaş artık büyük düşünen bir takım değil. Kendi kapasitesi teknik heyet tarafından farkedildi ve son derece "haddini bilen" bir takım haline geldik. Belki bunu bir geçiş süreci olarak ta yorumlayabiliriz. Tabii geçiş emarelerini de görmek kaydıyla. Öyle bir gelişim yok. Nobre hücum eden takımlar için bence Türkiye'nin 1 numaralı forveti. Bunun tartışılmaya açılmasını da anlamlı bulmuyorum. Fenerbahçe kariyeri oyuncu kapasitesini ortaya koyuyor zaten. Bu özelliğiyle Nobre'yi irdelemek anlamsız. Her Alex eleştirisinde Allah'ın emri gibi "İstatistik" kağıdını önümüze koyanlar getirsin bir de Nobre'ninkini koysunlar. Nobre gol atamıyorsa bu Nobre'nin değil Nobre'nin arkasında oynayanların yetersizliğidir. Ancak fiziki durum, psikolojik şartlar futbolun çok önemli parçaları. Nobre sezon başından beri, hatta geçtiğimiz sezon başından beri sakatlıklarla uğraşıyor. Esas kozu fiziksel üstünlüğü olan bir oyuncunun bu tip sakatlıklardan nasıl etkileneceği çok açık. Yukarıda dediğim gibi, bir de oyun planı var elbette. Beşiktaş'ta Nobre'nin etkin olabilmesi için bulunması gereken hiç bir futbol anlayışı mevcut değil. Tempo düşük, önde basmıyorsun, rakibi abluka altına almıyorsun, kanatları efektif kullanmıyorsun. Bu şartlarda Nobre'nin en önemli özelliklerini hiç kullanmıyorsun. Fenerbahçe'de kaleciye de basan Nobre'nin top rakibe geçtiğinde orta sahaya doğru yürümesini hangi futbol değeriyle açıklayabilirsiniz? İşte siz oyun planınızı böyle kurarsanız Nobre de doğal olarak kadronuzun "gereksiz" elemanı oluverir. Beşiktaş önde basmayacak, oyunu önde oynamayacak, rakibi içeride-dışarıda bozmayacak bir takım gibi oynayacaksa hiç şüphesiz "Bobo" oynamalı. Zira Bobo'nun "sihir" üretme gücü Nobre'den daha önde. Olur olmadık yerde, bilinçli veya bilinçsiz bir vuruş yapar, top üç kişiye çarpar ve gol olur. Biri şut çeker Bobo'ya çarpar gol olur. Eğer gol üretiminizi "sihir" üzerine kuruyorsanız bu akşam Bobo oynamalı. Maçın ilerleyen bölümlerinde de eğer rakibi rahatsız etme ihtiyacı varsa Nobre girmeli. ve bugün ben inanıyorum ki o sihri Bobo yaratacak...

WTF Man!!?!

Sözlükte antarktika ve bananeulan maç entrysinde çok güzel yakalamış...
Wolfsburg
Trabzonspor
Fenerbahçe ve
Manchester United serisine giriyoruz bugün...
Baş harfleri alıp kelime oyununu koyunca, WTF Man!!?! (What the fuck, Man!!?!) çıkıyor ortaya. Biraz öyle bir seri oldu tabii fikstürün oyunuyla. Denizli 7 puan yeter demişti, sanki şu dört maçtan da doğru alokasyonla 7 puan yeter gibi...

İnönü'deler, Bu Gece...

Dişlerimi sıkmaya başladım... Heyecanlandığımda, gerildiğimde, sinirlendiğimde yaparım... Bu geceki heyecandan olsa gerek...
İki yıl önce Marsilya'yı bu heyecanla beklemiştim. Marsilya'yı da izlemeyi sevdiğim için... Liverpool da aynı şekilde tabii... Binlerce kilometre mesafeden izlediğin, bildiğin ve bir şekilde beğendiğin takımları kendi stadında, iki haftada bir gidip, evin bellediğin yerde izlemek çok acaip bir şey... Derbiye falan da benzemiyor, başka bir heyecan bu.
Wolfsburg'la geçen sene tanıştık... Fazla kilolar yüzünden yirminci merdivende tıkanmaya başlayınca spor salonuna gitmeye başladım... Salonda bu adamların üst üste 3. galibiyetine konu olan Hertha Berlin maçını izleme şansım oldu... Sonra destansı maçlar izlettiler bana, 4-3 Schalke, 5-1 Bayern, 3-1 Hamburg deplasmanı, ve son iki haftada artık Marsilya'yla beraber şampiyonluk yolunda tuttuğum Wolfsburg'un 5-0 ve 5-1'lik müthiş maçları... Biz biraz kasıla kasıla kazanırken, adamlar gümbür gümbür, bağıra bağıra şampiyon oldular. Marsilya'nın ikinci yarı dirilişlerinin aksine, bu adamlar 80 dakika oyunu rakip ceza sahasında oynayıp öyle kazandılar bu maçların çoğunu... 10 maçlık seri zaten dünyanın her yerinde şampiyonluk demek. Onlar için de öyle oldu... O seride bana fena da para kazandırmadılar, sağolsunlar...
Aradan 5 ay geçti, takımın başına Weh gelince onlar lige kötü başladı, hocası gelmek bilmeyen, yönetimi sorunlar yumağı olan Beşiktaş da... Biz asıl sevgili için kahır çekmekten metres bellediğimiz Wolfsburg'a üzülecek zaman ayırmadık. Kader de elvermedi, üzülelim, adamlarla aynı gruba koydu bizi...
Şimdi geçen sene futbol tatmini yaşamak için izlediğim bu takımı bekliyorum İnönü'ye... Eğer yer bulabilirsem, çizginin dibinde olmak istiyorum, psikolojik olarak bir santim daha aşağı çekebilmek için onları... Dile kolay, futbol oynayarak zirveye çıkılabilen ligin şampiyonu onlar... Yarın bu adamları yenip de gönderirsek Almanya'ya, varsın gök yarılsın, kafamıza 20 kilo daha yağmur düşsün. Razıyız nihayetinde... Saldır Beşiktaşım...
2 Kasım 2009 Pazartesi

Wolfsburg Maçına Üç Bilet

Avea sponsorluğunda bugün de üç Numaralı bileti verdik...
İlk biletimizin talihlisi William Axl Rose olmuştu. İkinci biletimizin talihlisi ise rogerio da silva bobo oldu. Üçüncü biletimizi ise Mesela Yani kazandı.
Gösterdiğiniz ekstra ilgiye ve biletlerin doğru adrese ulaşmasına yardımcı olan Avea'ya teşekkür ederiz...
Bilet kazanan arkadaşlar bizimle eksibesiktas@gmail.com aracılığıyla iletişime geçebilirler.
Hatırlatma... Gol Atan Kaleye blogunda da bu maç için 2 bilet veriliyor... Orayı da takip etmenizde fayda olabilir...

23:55 - Soru 3

Avea sponsorluğunda vereceğimiz üçüncü ve son Numaralı Tribün biletinin sorusunu nisbeten daha kolayından seçtik...
Gözümüzün nuru Ekşi Beşiktaş'ın Tabata'yı dahi gölgede bırakan en son yazar transferi kimdir?
Jokond
Jessie
Orhan Pamuk
Beautiful Freak
Serdar Özkan
Ali Tanrıyar
Eser Gökulu
Spirit
Sorumuzun doğru yanıtı Forza Beşiktaş'tan transferimiz Eser Gökulu'ydu... Link
İlk doğru yanıtı veren Mesela Yani numaralı biletini kazandı. Tebrikler...
Yorumları takip ederken, keşke 150 biletimiz olsa da herkese bilet versek diye iç çektik ama maalesef şimdilik bu kadar, buna da şükür demek lazım...
Unutmadan, biletleri kazanan arkadaşların koltuk numaraları bende mevcut. Numaralıyı coşturan tipler olmazsanız, iki elim yakanızda!

İşte Bu Yüzden

Bu soğukta bu havada o stadyum dolacak. Orada olacağız. Senelerdir insanlar Beşiktaş taraftarını ayrı bir kefeye koyuyorsa boşuna değil. Gene sevenimiz sevmeyenimiz sezarın hakkını verecekler. Kimimiz siyah giyinecek kimimiz beyaz. En ümitsiz olduğumuz zamanda da o stadyumdaydık biz. Biz bu takımı hiç bırakmadık ey ahali. Ama onun tadı tuzu var mıydı, işte orası malumunuz. Fakat yarın öyle değil. Haftalardır bu galibiyet denen körolasıca meret hepimizin içini ısıtıyor. Kaç maçtır oynanan futboldan ziyade aldığımız puanlarla gönüllü kör oluyoruz. Ha oynanan futbol derken aslanlar gibi savunmamız var orası ayrı. Ama biraz daha organize çıkabilsek ileri. Aman neyse, onun yazısı ayrı, onu yazan ayrı. Ne diyorduk, evet yarın İnönü gene ümitli insanlarla dolacak. Dolmabahçe yolu gene semtten akan şarkılarla çınlayacak. Aşk ile aşık edebiyata inat buluşacak. İşyerlerimize gene siyah beyaz gideceğiz. Atkılarımızı masamızın arkasındaki kalorifere boylu boyunca uzatacağız. Bütün gün elimiz ayağımız heyecandan durmaz halde Beşiktaş ile ilgili sitelerde neler yazılmış diye dolanacağız. Patron falan gelirse de ses etmeyecek. Öyle kabullenmiş artık, bize yapılacak bişey yok, biliyor. Maç saati yaklaştıkça havanın soğuğuna bakıp eyvah diyeceğiz. Aslında umurumuzda olmayacak ya, laf olsun diye işte. Mesai bittiğinde semte ineceğiz. Kış vakti, karanlık, Köyiçi çoktan demini almaya başlamıştır, Kazan’da Elma’da eş dost. Herkesin yüzü güler ama biliriz heyecan içten içe bitirir. Şefim tuzlu fıstıkta getir. Kadrolar açıklanınca seyreyleyin gümbürtüyü. O olur mu bu olmaz mı. Abi koyver gitsin, olan olmuş. Olmaz, o çocuk orda oynamaz! Ve işte birisi saatine bakar, haydi der. Tribüne yüklü gitmek olmaz, çıkmadan tuvalete uğramak gerek. Yer yer sakin yer yer kalabalık o meşhur ağaçlı yol geçilir. Her adımda heyecan, alkol, soğuk birbirine girecek. Her adımda hız biraz daha artacak. Sağda panoların arkasından bir şırıltı gelebilir, dikkat, ilişmeyin. Kenarda atkılar, bereler, çekirdekler ve karaborsa biletler. Çoğunu görmez duymazsınız bile. Hedef belli, rota, istikamet, yön, yol hepsi belli. Ve hepsi ışıkları görene kadar abi, İnönü’nün ışıklarını görene kadar hepsi. Sonrası koskocaman bir beyaz. İçerde bayraklar pankartlar o biçimdir. Boru değil Şampiyonlar Ligi bu, o kadar olsun şımaralım. Maçın başlamasıyla birlikte çıkacak o gökgürültüsünü kendimiz bağırırken bile bayıla bayıla seyredeceğiz. Kafalar etrafa dönecek, gururla bütün tribüne bakılacak. Ve işte bu yüzden diyeceğiz içimizden, işte bu yüzden… Ne demiş Optik Başkan “Ben onbin tane deplasmana gittim!”. Sen yen, yenil, düş, kalk Beşiktaş’ım. Biz hep orada olacağız. Seni hiç bırakmayacağız.

21:45 Soru-2

"Bir süredir Beşiktaş’ı, gerçi diğer takımları da ama özellikle Beşiktaş’ı bloglar üzerinden takip ediyorum. Favorim eksibesiktas.blogspot.com. Basındaki Beşiktaş kalemleri alınmasınlar ama tribünlerdeki renkliliği, eleştirirken bile işin içine giren mizahı onların satırlarında pek bulamıyorum, sebep bu. Yöneticiler de itiraf ettiği üzere Beşiktaş’ın transfer politikası yanlış. Peki neden yanlış? Cevap eksibesiktas’tan, Jessie yazmış... Ben bir kuple olarak aldım, başı sonu da çok güzel, tavsiye ederim..." Yukarıdaki yazı hangi köşe yazarı tarafından yazılmıştır? A- Mehmet Demirkol B- Banu Yelkovan Link C- Haşmet Babaoğlu D- Ercan Saatçi E- Feridun Düzağaç Evet sorumuzun cevabı Banu Yelkovan'dı. Soruyu doğru cevaplayan ve Avea'nın verdiği bu bileti almaya hak kazanan sıkı takipçimiz rogerio da silva bobo
yu tebrik ediyoruz.

7 Puan Yeter Mi?

Armin Veh'in bugünkü basın toplantısında iki önemli açıklaması var. Birincisi "Kazanmak zorunda olan takım Beşiktaş". Diğeri ise "Mustafa Denizli'ye katılmıyorum, 7 puan üst tur için yetmez". Armin Veh 8 puan üzerine temellendirmiş stratejisini. Şu an 3 puanları var. Kalan 3 maçlarından 5 puan alma stratejisi bize "1 Galibiyet - 2 Beraberlik" stratejisi olarak gözüküyor. Mustafa Denizli ise " 2 Galibiyet - 1 Mağlubiyet - Wolfsburg/Manu Maçının Sonucu" stratejisi izliyor. Hemen dönüp ilk açıklamaya baktığımızda görüyoruz ki Armin Veh bu maçı "2 Beraberlik" yazdığı maçlardan biri olarak görüyor. Rusya ve Türkiye'de yenilmeyeyim, son maçta evimde "rahat" Manchester United'ı yenerim. İşin dönüp dolaşıp geleceği yerin Wolfsburg - Manchester United maçı olacak olması çok can sıkıcı. İnsan Grafite'nin kırmızı kartından sonra kaçan galibiyete daha çok yanıyor. Siz ne dersiniz? 7 puan yeter mi? Beşiktaş'ın 7 puana ulaştığı gün, Manchester United Almanya'dan puanla döner mi?

Bir Sıfır Olsun Bizim Olsun Da Boku Da Çıkmasın!!!

Cumartesi akşamı özellikle ikinci yarısı bol karın ağrılı bir Süper Lig maçını daha geride bıraktık. Dün akşam Fenerbahçe'nin Kayserispor'a puan kaybetmesi ve önümüzdeki günlerde İnönü'ye gelecek olması Beşiktaş'ı bir kez daha şampiyonluk yarışının içine sokmuş görünüyor görünmesine ancak takım sahada kaç kişiye bu sene de bu iş olur izlenimi veriyor orası oldukça soru işaretli. Öncelikle ne olursa olsun bu maçların hepsinin tek golle dahi olsa kazanılabiliyor olması takımın üzerindeki baskının dağılması ve oyuncularının kendilerine olan güvenlerini geri kazanması adına önemli bir adım. Ayrıca öyle ya da böyle takım şu an iki büyük hedefinin de içinde kalabilmiş gözüküyor. Ama şu da çok bariz ki bu oyun kalitesi ve özellikle hücum opsiyonlarının hemen hemen sıfıra yakınlığı sizi bugün kurtarır, yarın kurtarır ama elbet bir yerde yarı yolda bırakır. Ankaragücü maçının son dakikasında Yusuf'un kaleleri şaşırması ile başlayan Başkent ekibinin atağı gol olsa, bugün çok farklı şeyler yazılır çizilir konuşulurdu bu net. Transfer yanlışları yapıldı, daha önemlisi planlama yanlışları yapıldı ki Jessie çok güzel söyler bunu, Zapo'nun yerini Ferrari ile cilalama lüksüne sahip takımın nasıl oyun kurucusu olmaz forveti olmaz diye, bunları hepimiz yer yer belirttik zaten ama olan oldu, kadro şu an için değişmeyeceğine göre, bu malzemeden bir şeyler çıkartması gerekiyor Mustafa hocanın. Sezon başından beri Mustafa hoca'nın efsanevi kadro seçimleri son 2-3 haftada biraz da eksiklerden ötürü biraz daha kabul edilebilir takımlara bıraktı yerini ama hala ben Beşiktaş'ın bir sonraki maç çıkacağı 11'den 7 oyuncu tutturamıyorum tahminlerimde. Bu çok negatif bir unsur hem de bir sezon önce çifte kupa yapmış nisbeten derli toplu olması beklenilecek bir takım için. Şu an için takımda en kabul edemediğim nokta ofans oyuncularının hepsinin yerlerde sürünüyor olması. Yahu bir takımın bir hücum oyuncusu da formda olmaz mı, ne yaptığının farkında olmaz mı, ben Delgado'ya sabah akşam söven insandım yemin ediyorum Delgado'nun o beni delirten performansı şu an Kaka etkisi yapar Beşiktaş'a, o kadar şuursuz bir hücum düzeni var Beşiktaş'ın. Ve ben bir takımda Nihat'ından Yusuf'una, Bobo'sundan Nobre'sine, Tello'sundan sSerdar'ına Batuhan'ından Tabata'sına bütün oyuncuların bu kadar ruhsuz ve isteksiz olmasını kabullenemiyorum. Biraz nihat kıpırdanır gibi oldu 2-3 haftadır, o da hala çok kötü oynuyor ama sahadaki mücadelesi bile biraz kabul edilebilir kılıyor adamı, Bobo Tello falan öyle içler acısı haldeler ki... Kısacası kasım ayı Beşiktaş için birbirinden zorlu maçların olduğu bir ay. Kasım ayından çıkıldığında Süper Lig'in tepesine gelmiş, Şampiyonlar Ligi'nde 2. tura en azından Uefa Avrupa Ligi'ne gitmiş bir Beşiktaş da bulabiliriz. Tek hedefi almayı bir hastalık haline getirdiği ve benim bir türlü ısınamadığım her sene adı değişen Türkiye Kupası kalmış bir Beşiktaş da bulabiliriz. Ne olur ne biter bilemiyorum, bilemediğimiz için bu oyun gezegenin en zevkli sporu, şu Beşiktaş'ın bile CL'de 2. tur şansı olabilmesi, 8 gol atmasına rağmen 30 gole yaklaşan Galatasaray ile arasında neredeyse 1 maç puanı fark olması bu oyunun büyüsü elbette. Ancak ne olur ne biter bilemesek dahi gözle görülen gerçekler de var ki, Beşiktaş'ın güçlü ve sert takım savunması ile bir yere kadar gidebileceği. Takımın oyunun iki yönü de oynamaya acil olarak başlaması ve oyununun toplam kalitesini derhal yükseltmesi lazım. Yoksa bu 1 aylık yol geçtiğimiz 1 aya benzemez, atılacak 1 goller buradan mutlu haberler getirmez.. Kazanmak çoğu zaman her şeyin üzerini örter, klasik deyişle kazanan her zaman da haklıdır ve evet eskilerin de dediği gibi bir sıfır olsun bizim olsun amaaaaaa boku da çıkmasın beyler, biraz da top oynayın..

21 Kasım 2009 Uygundur Efendim

Bilica’ya verilen 3 maçlık cezanın onanması ile birlikte Uruguay Milli Takımın oynayacağı play off maçları ve Lugano’nun 15 saatlik uçak yolculuğu, şüphesiz Beşiktaş-F.bahçe derbisi öncesinde ‘’tarih tartışmaları’’ ile gündemi fazlasıyla meşgul edecektir. O yüzden fikstüre şimdiden bir göz atalım; 1 Kasım: Kayserispor – F.bahçe 7 Kasım: Trabzonspor – Beşiktaş 7 Kasım: Fenerbahçe – Ankaraspor BAY 14-15 Kasım: Olası play off maçlarından ötürü Milli maç arası 18’i 19 Kasım’a bağlayan gece: Kosta Rika – Uruguay 21-22 Kasım: Beşiktaş – F.bahçe 25 Kasım: Manchester – Beşiktaş Takvime baktığımız vakit F.bahçe, derbi öncesi son resmi maçını 3 hafta önce oynamış olacak, dolayısıyla Beşiktaş maçının 21 Kasım Cumartesi oynanmasına karşı çıkmalarını gerektirecek hiçbir ‘’geçerli’’ mazeretleri görülmemekte; ama Bilica’nın 3 maçlık cezası, Lugano’yu derbiye yetiştirme çabalarını ve bu bağlamda derbi tarihini 1 gün ileri alma girişimlerini de beraberinde getirecektir. Cumartesi(A.gücü) – Salı(Wolfsburg) maçları emsal gösterilerek, Lugano’nun hatırına bir de Pazar – Çarşamba oynatırlar mı bilinmez; ama olur da oynatılırsa, 17. hafta sonunda verilecek kupaya da kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum …
1 Kasım 2009 Pazar

Wolfsburg'a iki kala, üç bilet...

Wolfsburg maçına 48 saat kaldı... Yağmur, çamur, soğuk derken neredeyse donduk Kapalı'nın en ön sırasında Cumartesi günü... Devre arasında yağmurdan kaçıp yukarı çıktığımızda arkadaşlar yetişti imdadımıza, ve yüz yıl içmesem aramayacağım bir bardak çay ilaç gibi geldi işte...
Maçı düşünürken yüreğim sıkışıyor zaten, daha fazla uzatmayalım... Avea bize Salı günkü Wolfsburg maçı için 3 bilet veriyor, biz de onları size veriyoruz... Hem de numaralıdan... Ekşi Beşiktaş'tan ayrılmayın...

Eskilerden

Yıl 1995. Erol Aksoy Cine5 ve Show Tv'nin sahibi. Büyük takımların İstanbul'daki maçları fahiş fiyatla şifreli yayınlanıyor. Cine5'in spor müdürü İlker Yasin, favori spikerleri Ercan Taner. Aynı dönemde yeni başlamış olan bir Televole furyası var. Güntekin Onay Kanal D'de magazinel futbol haberlerini sunarken Şansal Büyüka da Bizim Stadyum programını yönetiyor aynı zamanda Doğan Yayıncılık'ın spor müdürü. Ve Beşiktaş, zorlu geçen bir maçın ardından sahasında Gaziantepspor'u 2-0 yenerek şampiyon oluyor. Ligin bitimine daha iki hafta var. Cine5, Beşiktaş taraftarına jest yapmak adına bir sonraki hafta İstanbul'da oynanan Beşiktaş-Fenerbahçe maçını şifresiz ve Show Tv üzerinden yayınlıyor. Gaziantepspor maçının ertesi akşamı, Beşiktaş mürettebatının tamamı, eksiksiz bir şekilde Kanal D stüdyolarında Bizim Stadyum programına konuk oluyor. Şansal Büyüka, sezon başından beri en büyük reytingi koparmak adına ipin ucunu kaçırıyor. Programda bir anda stüdyoya dansöz getiriliyor. Göbek atan, dansöze sarkan, para yapıştıran futbolcular. Hatta iş bir ara öyle çığrından çıkıyor ki Dauum ile yardımcısı Koch bile karşılıklı göbek atıp oynamaya başlıyor. Bu garip ve gureba eğlence akşamından bir hafta sonra şampiyon Beşiktaş Fenerbahçe ile maça çıkıyor. Spiker Ercan Taner. Ve çok enteresan bir şey oluyor. Karşılaşma boyunca her boşluk doğduğunda Ercan Taner'in gür ve hiddetli sesi yankılanıyor hanelerde: "Sevgili seyirciler, biz Cine5 ve Show Tv ailesi olarak her zaman spora olan bakışımızı ve ciddiyetimizi koruduk. Şampiyon takımı dansözlü, sulu eğlencelerle değil bizzat sahada size getirdik ve getirmeye devam edeceğiz. Cine5 futbolu size her zaman futbolla verecek, ucuz şovlarla değil" Hani tam olarak böyle değil ama Ercan Taner, maç boyunca bu anlama gelen cümlelerle rakip kuruluşa laf üstüne laf sokuyor. Şansal Büyüka'nın şahsına ve ekibine göndermelerde bulunuyor. Aradan kısa bir zaman geçiyor ve Ercan Taner maç sonlarında Şansal abisine bağlanmaya başlıyor. Şansal abisine maçın özetini geçiyor, Şansal abisi ise Ercan kardeşine teşekkür etmeyi hiç unutmuyor... Yıllar ve yıllar geçiyor ama seyirci bazı şeyleri hiç unutmuyor...

Döndük mü Dönüyor Muyuz Bilmem ama Biz Donduk!

Hiç şüphesiz 4 hafta önceki Beşiktaş ile şimdiki Beşiktaş'ın arasındaki tek fark birinin 1-0 da olsa kazanmayı başarabiliyor olması. Burada önemli olan, bu kazanma alışkanlığının bilinçli bir şekilde organize edilip edilmediğidir. Şahsi görüşüm, Beşiktaş'ın kazanmaya başlamasının bilinçli ve organize bir şekilde, bir zeka ürünü hamlenin sonucu olmasından öte daha "haddini bilerek" oynamasıyla alakası var. Beşiktaş artık 20. dakikada gol attıktan sonra, kalan 70 dakika topun arkasına geçip gol yememeyi amaçlayan bir futbol takımı hüvviyetinde. Oyuncu ve teknik kadro sanırım bu durumdan memnun olacaklar ki sorunlar üzerinde düşünmek ve gerekli hamleleri yapmaktan öte "Bu oyunla gidebildiğimiz yere kadar..." felsefesini benimsemiş durumdalar. Beşiktaş yense de yenilse de kötü futbol oynuyor. Yenildiğimizde "sıkıntılı günler geçiriyoruz" deniyor, yendiğimizde "Döndük, dönüyoruz". Bu dönüşün futbol sahasında olmadığı kesin. Mustafa Denizli'nin açıklamasını ciddiye alacak olsa idik, 1-0 kazanılmış Ankaragücü maçı ile 1-0 kaybedilmiş Kayserispor maçı arasında bazı farklar olduğunu kabul etmemiz gerekecekti. Mustafa Denizli'nin belki de en kötü huyu bu. Futbolseveri kesinlikle ciddiye almıyor. Şu oynanan oyunlardan sonra çıkıp ta dönük-dönüyoruz demesinin başka izahı olamaz. Mustafa Denizli ciddi şekilde skor teknik direktörü olmuş. Maç içi hamlelerinden bile bunu anlıyoruz. Seyirci desteğin arkanda. Olmadığında "seyirci destek vermedi diye kaybettik" deniyor. Golü erken bulmuşsun. Hiç bir şey yapamıyorsan hızlı hücumlarla farkı arttıracaksın. Bunu bile minimum düzeyde deniyorsan orada konuşulacak ta fazla bir şey kalmamış demektir. Tüm bu olumsuz tablonun içerisinde bir de güzel detay bulmak mümkün esasında. İbrahim Toraman - Tomas Sivok - Matteo Ferrari - İsmail Köybaşı dörtlüsü Beşiktaş'ın son zamanlarda sahip olduğu en iyi defans dörtlüsü. Hem bireysel olarak hem birbirlerini tamamlama açısından hem de taktiksel olarak... Beşiktaş'ın saha içine dair tüm sıkıntılarını ortaya koyan da bir tablo bu aslında. Beşiktaş'ın en iyi beş oyuncusundan dördünün dört savunma elemanı olması, diğer oyuncusunun da esasında "kesici" bir oyuncu olması Beşiktaş'ın ofansif sıkıntısının, puan tablosundaki "attığı gol" rakamının bu seviyede kalmasının en açık göstergesi oluyor bu nedenle. Beşiktaş gol atmayı başarırsa 1-0'a bağlıyor, gol yerse rakip 1-0'a bağlıyor. İddia yetkililerine Beşiktaş maçlarına alt oynanma opsiyonunun kaldırılması önerisini getirmek gerek. Batacaklar yakında... Peki çözüm? Çözümü ben değil, Mustafa Denizli üretecek. Lakin bu üretim "Döndük - Dönüyoruz" çizgisinde değil, "ofansif anlamda kötü oyunumuz devam ediyor, çözmek için elimizden geleni yapıyoruz" ekseninde olması gerekir. Teknik direktörü afaki laflardan başka laf etmeyen, pragmatizmin içinde boğulmuş, sezon başından beri 1 kez bile aynı 11'le çıkmamış bir takımın taraftarı da olmak böyle bir şey herhalde. Teknik - Taktik her şeyi Mustafa Denizli'ye bıraktık, artık hiç bir şey umurumuzda değil. Çünkü kendisi böyle istiyor. O zaman her maçını kazanacaksın hocam. Her maçını kazanacaksın! Zira bu kepaze futbolun affedilir tek bir yanı olur; kazandırması. Sen yeter ki kazandır hocam, biz seni anlamak için çaba sarfetmeyeceğiz. Ekrem Dağ'ı istersen kalede oynat hiç problem değil. Ama unutma hocam, kaybettiğin gün seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım haberin olsun. Döndük, dönüyoruz demekle olmuyor bu işler. Biz aptal değiliz...

Futbol Kamuoyunun Özlediği Beşiktaş

Nasılız gençler, dört haftadır kazanıyoruz, bir de Ankara maçı var fasulyeden eder beş, süperiz, e keyifler de iyi olmalı haliyle değil mi? Ama değil işte. İyi futbol yok, kazanıyoruz ama geçen hafta Eskişehir zorla gol attırdı Ekrem'e, bugün de İsmail'in şutu defansın kötüne çarpıp gol oldu sonuçta, puan kaybetmemiz an meselesiydi. Hatta şikayet de ettik, çok kötü futbol oynuyoruz diye değil mi?... Niye şikayet ediyoruz ki canlar, Porto-Lyon-Fenerbahçe maçlarından itibaren, Galatasaray-Man U maçlarına kadar güzel oynayan ama gol atamayan bir takımdık, o vakit rezildik, yerin dibindeydik, gol atamadıktan sonra hiçbir önemi yoktu... E madem öyleydi, şimdi de gol var, mutluluk var. Yeniyoruz kaç haftadır, negzel. Sözün özü, Türk Futbol kamuoyunun hak ettiği, özlediği, beklediği Beşiktaş budur arkadaş. Kötü oyna kazan, iyi oynayıp kazanamayan Beşiktaş'tan daha iyi bir Beşiktaş'sın... Bu kadar basit.

Ara