.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Ağustos 2009 Cuma

TSL 1.Hafta İBB 1-1 Beşiktaş

Saat: 21:00 Yer : Atatürk Olimpiyat Stadyumu Kapalı : 40 TL Kale Arkası: 20 TL Çok net soru; Bu fiyat düzenlemesini insanlar maça gelmesinler de uğraşmayalım diye mi böyle yapıyorlar? İnönü stadında kale arkası 35 TL, burada 20 TL. Kim neden gelsin ki o stadyuma? Yol masrafları da cabası. Şu stadyumda kapalı tribün 10, kale arkası tribün 5 TL'den satılmıyorsa orada bir yanlışlık vardır. Hani Federasyonumuz seyirci futbolun en önemli değeri diyordu. Buyurun... Ne olurdu şu açıklanan fiyatlar 1/4 oranında düşse de seyirci sayısı 4 kat artsa? Ama işte bizim futbol düşüncemiz bunun tam tersi. Kupa finali de aynı fiyattan satıldı. O maçla bu maç nasıl bir olur? Daha ligin 1. maçında bu standart kaliteyi tutturamazsanız sonradan ne yapacaksınız... Onu düşünen kim, şu maçta 40 TL'lik biletle, maça gitmek isteyenleri bir soyalım da gerisini sonra düşünürüz...

İsmail Köybaşı Milli Takımda

Türk futbolunun ve Beşiktaş'ımızın yükselen değeri İsmail Köybaşı A Milli futbol takımımızın aday kadrosuna çağırıldı. İsmail'le birlikte çağırılan diğer oyuncularımız Nihat Kahveci, Yusuf Şimşek ve Rüştü Reçber. İsmail dışında çağırılan üç ismin kariyerinin son baharında olması ise sıkıntı verici bir dip not olsun.

Sözleşme Dondurmak

1 ayı aşkın bir süredir Matias Delgado'nun sözleşmesinin dondurulup dondurulmayacağı konuşuluyor. Bugün sakatlık ve ameliyat haberi gelen Tobias Linderoth için de başlanılan tantana Delgado'nun aynısı. Şimdi burada takımlar veya futbolcular yanında konum almak kolay değil. Neticede Beşiktaş takımı belli bir plan-program çerçevesinde hareket ediyor. Delgado'nun yokluğu Beşiktaş futbol takımı için ciddi bir kayıptır. Hem niteliksel hem de niceliksel bir kayıptır. Neticede işgal ettiği bir koltuk var orada. Bu açıdan baktığımızda kulüplerin bu oyuncuların sözleşmelerini dondurmak istemelerini anlamlı bulmak mümkün. Diğer taraftan da, daha insan odaklı bir perspektiften bakarsak ne Delgado'nun ne de Linderoth'un özel hayatlarında yaptıkları bir iş nedeniyle sakatlanmadıklarını görüyoruz. Neticede antrenmana çıkmak, maçta oynamak yazılıyor sözleşmelerin içine. Şimdi Linderoth evinin havuzuna atlarken sakatlanmamış ki. Adam idman sırasında veya maçta aldığı bir darbe yada aşırı yükleme sonucu, neticede sözleşmesinde yazan emri yerine getirirken sakatlanmış. Neticede adam diyor ki, kardeşim ben senin istediğin işi yaparken sakatlandım, şimdi sen bana sakatlandım diye ceza kesip paramı vermeyeceksen bu iş olmaz... Bu açıdan bakınca da sporcu tarafı haklı çıkıyor. Neticede adam diyor ki ben senin takımının başarısı için ayağımı feda ettim. Bunun karşılığı sözleşme dondurmak ise burada bir hata vardır. Esasında Beşiktaş özelinde konuşacak olursak, buradaki tantananın esas kaynağı Delgado'nun yetersiz olan oyuncu kalitesi. Bugün Beşiktaş'ı takip eden tüm taraftarlar tahmin eder ki, Beşiktaş Delgado'yu sezon başında satmak istedi. Sakatlığını biliyorlardı ama hafif idmanla geçiştiririz, sattıktan sonra da alan takım düşünsün stratejisini uygulamaya çalıştılar. Ama daha ilk idmanda Delgado'nun "Satılamayacak düzeyde sakat" olduğu ortaya çıkınca tüm plan alt-üst oldu. Delgado 3 ay - 5 ay sonra bir şekilde sahalara dönecek. Sahalara çabuk dönse bile sezon başı kampını es geçtiği için üst düzey performans göstermesi mümkün olmayacak. Beşiktaş bu bağlamda köşeye sıkışmış durumda. Delgado'yu suçlamak, kaptansın yap bir kıyak demek abes. Zira sözleşmesinin dondurulmasının temel problemi para almayacak olması. Yoksa Delgado'nun sözleşmesiyle ilgili ne problemi olsun? Parasını aldıktan sonra kulüp isterse 3 sene top oynamadan oturur, ne olacak? Şimdi siz Delgado'ya nasıl olur da 6 ay para alma dersiniz? Diyemezsiniz elbette. Bir ayı aşkın süren pazarlık ta Delgado'nun ne kadar alacağıyla ilgiliydi. Anlaşamadılar. Açıkçası bu konuda sporcuyu suçlayamayız. Eleştirimiz, önceki sezon sonunda tektiklerin tam olarak yapılmaması neticesinde "Mevcut sakatlığıyla satabiliriz" düşüncesinin elde patlamış olması olabilir. Yoksa Mayıs'ta ameliyat olan Delgado Eylül/Ekim'de hazır olurdu. Toraman gibi... Şimdi ise, bu strateji hatası Beşiktaş'ın 1 sezonuna mal olabilir ne yazık ki.

Transfer Konusu ve Başkanın Açıklamaları

Başkanımız Yıldırım Demirören'in bir televizyon kanalına yaptığı açıklamaları izledik. Transfer konusunda geri adım atmış ve "3 aylığına oyuncu almam" ekseninde konuştuğuna şahit olduk. Hepimiz Yıldırım Demirören'in yöneticilik tarzını biliyoruz artık. Kendisi camiada ve kamuoyunda oluşan rüzgardan kolayca etkilenen ve buna göre tavır alan bir yönetici. Bugün itibariyle tribünde oluşan hava Yıldırım Demirören'i olumsuz şekilde etkileyecek durumda. Beşiktaş futbol takımının olası bir başarısızlığının ne Denizli, ne de futbolcular üzerinde kalmayacağı açık. Takımın en ufak başarısızlığı halinde yapılmayan transferin ne büyük bir hata olduğu üzerine uzun uzun yorumlar yapılacak. 2010 yılında seçim var. Başkanlar her zaman transferleri ve sportif başarıları seçim kozu olarak kullanmışlardır. Beşiktaş'ın Şampiyonlar Ligi'nde ve ligde istediği noktada olmamış olması Demirören'in seçim başarısını ciddi şekilde etkileyecek faktörlerdir. 5 senedir görev yapan Yıldırım Demirören'in transfer yapmayıp tüm başarısızlığın Delgado problemini çözememiş olması üzerinde yoğunlaşacağını öngörememesine imkan yoktur. Bu bağlamda, transfer sezonunun sonuna kadar büyük veya küçük bir transfer hamlesi yapılacaktır. Demirören'in bu transfer hamlesinin gerçekleşmemesinin ve bundan olumsuz etkilenmemesinin tek bir yolu olabilir. O da; seçim döneminde Beşiktaş'ın lider veya lider olma hesabı yapabiliyor olmasıdır. Ben Yıldırım Demirören'in bu riski aldığına veya alacağına inanmıyorum. Bu kadar camia rüzgarını hesap ederek ilerleyen bir yöneticinin tüm faturanın üzerine kalacağını tahmin ettiğine de adım gibi eminim. Burada Demirören'in izleyeceği stratejinin ne olabileceği açıktır. Önümüzdeki dönem Delgado'nun değil Bobo'nun yerine bir transfer yapılacaktır. İç pazardan alternatif forvet olarak kullanılabilecek bir oyuncu bulunup Bobo'nun yerine sol önde oynayabilecek bir oyuncu takviyesi yapılacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi bu transfer takımın ihtiyacını karşılamaktan önce seçim yatırımı olması konusunda çok önemlidir. Demirören'in kendi geleceğiyle ilgili bu stratejik hamleyi yapmayacağını düşünmek, kendisini başkanlığı sürecinde doğru tahlil edememiş olmakla ilgilidir. Biz o düşüncede değiliz. Demirören, Beşiktaş'ın gereği olduğu için kendi seçim yatırımı olarak bu transferi yapacaktır. İzleyip göreceğiz...
6 Ağustos 2009 Perşembe

Küfürbaz Rüştü'ye 3 Maç Ceza

Bilen bilir kendisi antipatik, küfürbaz, çirkef bir yapıya sahip, takım arkadaşları tarafından bile sevilmeyen, bu tarz davranışları neticesinde Milli takımda bile düşünülmeyen, Beşiktaş'ta oynamasından utanç duyduğum bir adamdır Rüştü Reçber (!). Fenerbahçe maçında da hakeme küfretmiş. Etmiştir hiç şüphem yok (!). 2 sezon öncede ceza sahasında topu elle kesince hakem haklı olarak oyundan atmış, yan hakeme etmediğini bırakmamıştı (!). Elbette işin aslı bunların tam tersi ama Fenerbahçe kupa maçındaki hakem yönetimi ve sonrasında gelişen bu olayla anlaşılıyor ki Beşiktaş'ın işi bu sene hiç kolay olmayacak. Birileri "3 sene üst üste şampiyon olacağız" derken bir bildikleri vardı elbette. Öyle bizim başkan gibi gaza gelip "Biz beş sene üst üste şampiyon olacağız" deyip sallamıyorlardı.
5 Ağustos 2009 Çarşamba

Terlik Davasının Ortasında...

Şampiyonlukla biten sezonun startını terlik savaşı vermişti geçen sene... Fotoğraf resmi siteden, kurallarla ilgili olarak eğitim almış futbolcularımız... Terlik savaşının iki mağlubu ve aralarındaki terlikli adam Rüştü... İronik... Belediye maçına da Özkalfa'yı vermiş federasyon... Sarı yine delirtmese tribünü... Bir de yine fotoğraf... Toraman kilo mu almış, ne?
4 Ağustos 2009 Salı

Geleceğe 10.5 Numara Transferi

Bu sabah spor sitelerinde okuma fırsatım oldu. Bozuyükspor'un "Kaka"sı Beşiktaş'a transfer olmuş. 2 dil bilen, kültürlü, oyun stili Kaka'ya benzeyen bir çocukmuş. Yaşı da 18 zannedersem. Şu 10,5 numara arayışları içerisinde Beşiktaş bu seneden ümidi kesip geleceğe mi yatırım yaptı acaba? Hiç sanmıyorum ama umarım Beşiktaş'taki geleceği Aydın Karabulut'lara, Serdar Kurtuluş'lara, Okan Koç'lara, İbrahim Akın'lara, Burak'lara (artık durmam lazım) benzemez bu genç adamın...

Forma

Geçenlerde sözlükte görünce "hadi lan" dedim ama o günden beri acabalar kafamı meşgul ediyordu. Bir de hafta sonu Hürriyet Pazar'da 3 büyüklerin forma rekabeti başlıklı yazıyı okuyunca yazmaya karar verdim. Daha önce yorumlarda formalar hakkındaki fikirlerimi belirtmiştim. Çubuklu güzel olsa da kumaş kalitesi dşük, pençeli sadece atletik yapıdakilerin üzerinde şık görünüyor. Bunun yanında damalı denen formayı çıplak gözle görmedim. Biliyorsunuz yeni moda formalara anlam yüklemek ve bu anlamlandırma ile satışı artırmak üzerine. Mesela Galatasaray'ın mor forması için tasarımcıları Evrim Timur tarafından tarih, asalet gibi tanımlarla anlatılıyor Hürriyet Pazar'da. Her formayabir tanım yapılmış falan. Neyse Fenerbahçe spor ürünleri koordinatörü Aydın Kirman da tasarım sürecini şöyle açıklamış: "Burada ilk adım, Adidas’ın, global tasarımcılarının o sezon için çizdiği forma skeçlerini Fenerium tasarım ekibiyle paylaşmasıdır. Bu skeçler, Adidas’ın dünyanın her yerinde sponsor olduğu premium takımların formalarının üretiminde kullanılan kesim, dikiş, aksesuvar, yaka, kol açıklığı ve formalarda yer alacak teknolojiler gibi ana unsurlar için yol gösterici olur ve kuralları belirler. Fenerium bünyesindeki tasarım ekibimizde bu ana kurallar çerçevesinde kulübümüzün ve taraftarlarımızın talebi olan renk ve tasarım unsurlarını belirler ve son çizimleri Adidas ile paylaşır." Yani Fenerbahçe'nin Fenerium bünyesinde çalışan tasarımcıları var. Adidas sadece ana çerçeveyi tanımlıyor. Peki bizim formalarımız için kim ne söylemiş? Beşiktaş sportif ürünler genel müdür yardımcısı Emre Altunlu, Beşiktaş’ın formalarını kim tasarlıyor? sorusuna "Futbol takımımızın sahaya hangi formayla çıkacağını genelde teknik heyet ve futbolcular belirliyor. Futbolcular hangi formanın içinde kendilerini daha rahat hissediyorlarsa veya hangi formanın kendilerine uğurlu geldiğini düşünüyorlarsa o formayı tercih ediyorlar. Ancak elbette bizlerden de forma satış grafiklerine göre geri bildirim alıyorlar. Çünkü taraftarlar genelde futbol takımı hangi formayı giyiyorsa o formaya talep gösteriyor." diye cevap veriyor. Yani burada soruyla alakasız bir cevap var. Tasarımı yapanlardan değil yapılan tasarımlardan hangisini maçta giyeceğini belirleyenleri söylüyor. Tasarımcı ekibimiz var mı, bu tasarımlar yapılırken neler göz önünde bulunduruldu falan gibi sorulara cevap yok. Zaten bana kalırsa Emre Altunlu'yla görüşmemiş bile olabilir gazeteci kardeşimiz. Çünkü formaların açıklaması basın kitinde dağıtılanlar. Gazetede ufak bir köşede yer buluyordu zaten. Neyse biliyorsunuz damalı için; "Şeref’iyle oynayıp Hakkı’yla kazananların takımı Beşiktaş, elde ettiği mirasını geleceğe taşıyor bu formasıyla. İlhamını siyah-beyaz baklava dilimli kazağıyla rakiplerinin karşısına çıkan Baba Hakkı’dan alan bu formanın anlamı çok derin. Geçmişine bağlı Beşiktaş’ın gözlerini geleceğe dikmiş hali." diye bir açıklama getirmişti yönetimimiz. Sanıım Bayern Münih'liler de Baba Hakkı'dan bu kazağı ödünç almış ki onlara da ilham vermiş. Bu taraftarlarca ortaya çıkn formanın footballshirtculture'e yüklenmesi 2008 Şubatı. Yani temmuz 2009'da bizden sonra çıkan Bayern taraftar tasarımından bahsetmiyorum. (o tasarımın linki de şu Tıkla) Neyse sonuçta anlıyoruz ki interneti iyi kullanan bir tasarım ekibimiz var. Ama Bayern'in logosunda bulunan baklavaları pek bilmiyorlar. Hani Fenerbahçe'nin logo formasını gördükten sonra söylüyorum tüm bunları. Sevgili yönetim Bayern'in logo formasını bizim tasarlamamızın ne gereği vardı? Neden biz de rakiplerimiz gibi güzel PR yapamıyoruz? Neden formayı kimler tasarlıyor sorusuna bile doru dürüst cevap veremeyen kişileri makam mevki sahibi yapıyoruz? Neden formalar kötü dizayn edildikten sonra "yalandan" anlam yüklemeye çalışıyoruz? Baba Hakkı'nın kazağı da şu afedersiniz, damalının nesine benizyor acaba? http://www.forzabesiktas.com/anasayfa_resimler/babahakki.jpg

Teneke Kupa

türkiye'deki o kupa önemsiz, bu kupa önemsiz kafasına 'bayılıyorum'. türkiye kupası, teneke. süper kupa, özel maç.. önemli liglerde federasyon kupalarına gereksiz kupa gözüyle bakılır mı? önemlidir o kupalar. bizde moda bok atmak kupaya. federasyon kupaları elemeli olur zaten. sezon boyunca yarışta kalamayacak kalibrede takımların üst turlara çıkabilmesi, hatta kupa kazanabilmesi bu kupaların güzelliğidir. bizde futbol mantığı 2+1 takım üzerinden gittiği için, 'ha zaten 3 büyükler şampiyon olabiliyor, napsınlar türkiye kupası'nı' diye hor görülüyor. bir de utanmadan fenerbahçe kazanamadı diye önem kazanıyor türkiye kupası demezler mi.. kayserispor kazanabiliyor, hacettepe final oynayabiliyor diye önem kazanıyor diyeceğine.. türkiye kupası sadece avrupa kupalarına katılma yönünden önemliymiş diyenler var bir de. çok acaip işler yapıyoruz ya orda. süper kupa da önemlidir. önemli liglerde bu kupa da önemlidir. çünkü adam ligine ve takımlarına değer veriyor. onun katıldığı her resmi kupa önemli onun gözünde. hem ki iyidir süper kupa, sezon öncesi harika bir açılış. kupayı adamdan saymayınca takımının karizması artıyor. ama ligde en ufak hakem hatasında -böhürülüey- diye ağlayan da aynı 'karizma'. fenerbahçe çok önemli bi kupayı aldı. stattaydım, çok acaip de sevindiler özellikle ilk golden sonra. yaz sıcağında kalkıp oraya gelen herkese helal olsun. gole de kupaya da çılgın gibi sevinenlere de helal olsun. ayrıca tabi fenerbahçe gelcekti oraya (ps. 'ne yüzle geldiniz' pankartı güzeldi yine de) beşiktaş kendi altyapısıyla maç oynayıp mı alacaktı kupayı? önce kupayı adamdan saymazlar, sonra bjk yöneticisi sıfatıyla çıkıp kupa direkt bjk'ye verilmeliydi derler, türkiye kupası teneke kupa derler. yarışma ruhunu sevdiğim ülkesi.

Ölü Top Seviciler Derneği Vol.2

Porto maçından sonra yazmışız: "Olumsuzluklar da gayet net. Korner kullanamıyoruz. Korner karşılayamıyoruz, ceza sahası çevresinde az önce bahsettiğim Ferrari-Sivok ikilisinin zaafları nedeniyle cok faul yapıyoruz. Bunlar Avrupa sahasında direk cezasi kesilecek konular. Kornerleri biraz etkin kullanabilsek on taneden az korner atmadığımız şu maça bir gol sıkıştırabilirdik." Beşiktaş Porto maçında savunmanın göbeğindeki uyumsuzluktan, Fenerbahçe maçında da kondüsyon problemlerinden dolayı ceza sahası çevresinde çok sayıda faul yaptı. Fenerbahçe'nin de beklediği buydu, nitekim penaltı da böyle bir pozisyonda geldi. Rakip sürekli korner kullanırken ister istemez işlerin terse döndüğünü hissetmiştik, arka arkaya gelen frikikler de bu dönüşü kesinleştiren etmenler oldu. Beşiktaş'ın en önemli konusu budur. Oyunu tutabilen, hükmedebilen bir takım olma koşusunda Beşiktaş'ı dizginleyen şey futbolu değişim geçiren takımın verdiği bu önemli açıktır. Fenerbahçe maçı öncesi ısınırken dar alanda 10 kişiyle kısa pas idmanı yapan takımın geçen senelerdeki Beşiktaş'la ilgisi yok. Çünkü bu idmanı birebir maçta izletebilen bir takıma dönüşüyor, maçta 20-25 dakika o idmanı izletircesine pas trafiği yakalıyor. Özellikle orta sahada en müsait oyuncuyu otomatik olarak bulmaya programlı bir bilgisayar gibi işliyor. Bundan verim alınabilmesi için, iki şart var. Birincisi yüksek kondüsyon! Bu kondüsyon sayesinde, artık futbolcu mental olarak hazır olduğu bu pas trafiğine fiziksel olarak da destek verebilecek. Böylece 25 dakikalar 60 dakikalara yürüyecek ve biz de rahatça futbol izleyebileceğiz... İkinci şart ise, bu oyunu sürdürebilmek adına; kendi yarısahasında oyunu sürekli canlı tutma gereği. Yani rakibe duran top, pozisyon alma, düşünerek oynama şansı vermeme pozisyonu. Bu ikisini başardığında Beşiktaş önemli bir yol kat etmiş olacak... Önümüzdeki bir ay bu aşamayı kat ederek modern bir futbol takımına dönüşmek için çok önemli... Şu orta sahaya Hamit'i transfer etmek için kaç Milyon Euro gerekir acaba?
3 Ağustos 2009 Pazartesi

PAF'tan A2'ye

Türkiye Futbol Federasyonu'nun yaptığı açıklama ile bir devrin daha kapandığına şahit oluyoruz. Bu sezondan itibaren PAF ligi kaldırılarak yerine A2 ligi kurulacak. Sadece isim değişikliği ile kalsa bir sorun yok belki ama artık bölgesel bir düzende oynanacak ve maçlar çarşamba akşamları yapılacak. Yıllardır PAF maçlarının A takım ile aynı gün, aynı stadda oynamaları gerektiğini savunan bir insan olarak bu karar beni oldukça mutsuz etti diyebilirim. Stada gitmiş taraftarın A takım maçı öncesi en büyük keyfiydi PAF maçlarını izlemek. Alt yapıdaki gençleri görüp "bak bu 11 numarada iş var" yorumları yapmak ayrı bir keyifti taraflar için. Belki de olaya farkı bir açıdan bakmak gerekiyor. Yıllardır büyük kulüplerde alt yapıdan yeni yeteneklerin eski dönemlere nazaran gelişmediği gerçeği karşımızda. Bunun sebeplerini sıralarsak konu çok farklı yerlere kayabilir, o yüzden konunun sadece PAF oyuncularını ilgilendiren kısmı hakkında birkaç kelam edeyim. PAF takımda oynayan oyuncular pek çok kulüp bünyesinde bir köşeye atılmış, sadece şampiyonluklarında gazetelerin haber yaptığı, resmi sitelerde bile adları doğru dürüst anılmayan bir topluluk. Kulübün geleceğini oluşturacak olan bu sporculara daha büyük bir kötülük yapılamaz belki de. Bu sporcuların günümüzün futbol şartlarına erken uyum sağlaması, gelecekte atacakları adımları oldukça hızlandıracaktır. Düşünün, Türkiye'nin büyük bir kulübü bünyesinde bir futbolcusunuz ve yeteneklisiniz de... Yaş gruplarını sırayla geçerek PAF takıma kadar geldiniz. Bu zamana kadar youtube'a bir videonuz düşmediyse ünlü olmanıza imkan yok. Yıllarca etrafı tel örgü ile çevrili, tümü futbolcuların ailelerinden oluşan 20-30 kişilik bir izleyici kitlesinin önünde futbol oynadınız. PAF liginde de bu değişmeyecek. Tek farkı kulübünüzün televizyon kanalından gecenin bir körü yayınlanacak bir maça çıkmış olmanız. Aylar, yıllar geçecek, A takım teknik direktörü tarafından A takıma alındınız. Çok güzel, bravo. Bir şekilde oyunun seyrinde teknik direktörünüz size ihtiyaç duydu ve oyuna alındınız. Herşey muhteşem.. Fakat? Hayatınızda ancak tribünlerden izlediğiniz gürültüyü, ışığı, uğultuyu o anda sahanın ortasında, stadın tam kalbinde gördünüz, işittiniz. Bacaklarınız titremez mi? Ne yalan söyleyeyim ben olsam adım dahi atamam. Böyle bir futbolcunun bir sonraki gün medya tarafından "ham" yapılacağını da tahmin etmek çok zor değil. Bu kadar hikaye anlatmamın sebebini herkes anladı muhtemelen. Genç futbolcuları en azından 5-10 bin taraftar güruhunun önüne çıkartmalı, orada o atmosfere alıştırmalı. Hem taraftar olarak o futbolcular hakkında fikir sahibi olmalıyız, hem de gerektiği yerde "alt yapıdan X oynamalı" gibi bir muhalefet yapabilmeliyiz. Kim bilir, belki de eskisi gibi yıldızlar yetiştiremememizin bir sebebi de buradan geçiyordur. Yönetim saha zeminini bahane etmeden çarşamba günleri maçları İnönü Stadında oynatır, bir de bilet ücreti talep etmezse belki de arzu edilen önem gençlerimize verilmiş olur.

Kupayı kaybettik ama boşver be; özlemişiz...

Lyon ve Porto maçlarından sonra TV'den izlediğimiz kadarıyla yorumda bulunduk. Bazı şeyleri sahada kanlı canlı görmek farklı tabii. Dikkatimizi çekenleri hemen söyleyelim. Ayrıca, olumlu söylediğimiz hemen her şeyin ilk 60 dakikayı kapsadığını da belirtelim... Ferrari her maç kendini toparlıyor. İlk maçta 10 üzerinden 4'tü, bugün 7; zaten 8 oynadığında artık Ferrari'yi konuşmayacağız, Sivok'ta olduğu gibi... Fink beklentilerin çok ötesinde. Bu takımın en kritik oyuncusu olan Ernst'le birlikte Porto maçında olduğu gibi orta sahayı harika parsellediler. Defansif olarak ve daha önemlisi basit ve etkili futbol anlamında bu ikilinin üzerine bir başka orta saha yok Türkiye'de... Erhan Güven maalesef bu maçta çok hata yaptı. İzlediğimiz iki maçın aksine pozisyon almada ve hamlelerde sık sık geciktiğini gördük. Burada İsmail'in Lyon maçında yaşadığı sıkıntı gibi, onun da önünde Yusuf'un geriye destek verememesi de etken olabilir ama bu sıkıntının tek açıklaması olamaz. Ekrem ve Toraman'la birlikte orası da güvende olacak. Rıdvan golde ters kademeye giremedi maalesef. Çok genç, çok yolun başında. Kendine güveni yerinde olsa da şu anda en fazla 3. alternatif olabilir... İsmail beni tatmin etti sonunda. Canlı izleyince ne kadar yetenekli olduğunu daha net görme şansı yakaladık. Savunma tarafında tabii ki 25'lik Üzülmez değil... Olmak zorunda da değil zaten, yeterince sert ve temkinli. Onun dışında ilk yarıda yediğimiz iki pozisyon da İsmail'in korner dönüşü hatasından kaynaklıydı. Bence orada, kendi yarı sahasının en önünde kullanılacak ilk isim tecrübesiz İsmail olmamalı. Güiza ileri koşu yaparken İsmail attığı 40 metrelik deparla rakibi kaleciyle neredeyse birebir bıraktı. Fink ve Ernst'in Güiza'ya yetişip topu almaları Tsubasa bölümlerinden fırlamış bir sahneydi... Etkilendik... Bu arada İsmail'in Tello'yla sol kanatta yaptığı ikili oyunlar Şifo - Münch ikili oyunlarını anımsattı... Önemliydi ve kesinlikle çok keyifliydi... Tello'nun bu takımda ne kadar ağır bir role büründürüldüğünü hep konuşuyoruz. Konuşuyoruz da, adam yine 70. dakika itibariyle ayakta duramaz hale geliyor ve Beşiktaş ne yapacağını bilmez bir vaziyete sürükleniyor. Bugün de öyle oldu. Tello bitince takımın orta sahası ile hücum hattı arasındaki pas trafiği tamamen kesildi. Ernst ve Fink Deivid ve Santos'un peşinden gitmeye başlayınca da oyun iyice çığırından çıktı ve Beşiktaş pasifize oldu. Eğer orta sahaya bir oyuncu alınacaksa, görünen o ki bu iş ucuza kapatılabilecek bir noktada değil. Tello'nun ilk 25 dakikada mükemmel yaptığını en az 70 dakika mükemmel yapabilecek futbolcular 20 Mio Euro'dan başlıyor. Buraya oyuncu alınsın, bir iki izleyelim o zaman konuşacağız. Ancak, Tello bu takımda bu rolü kaldıracak değil, idare edecek adam... Hücumda ise sıkıntı arka taraflara göre daha büyük. Erhan kötüydü, Ekrem var; Toraman var, Rıdvan var. Tello olmazsa Uğur var, Yusuf'u oraya çekmek var, ya da Serdar Özkan var... Bir alternatif hep var... Hücumda ise belirsiz adamların arasında alternatifsizlik var! Nobre o golü atsa ya da pası verip Bobo'yu kaçırsa maçı değiştirecek adam. Fakat bunları yapamıyor. Yapabileceğini de düşündürmüyor açıkçası. O zaman rolü net ve o rolü şu anda en iyi yapacak adam olduğu açık... Bobo güçsüz. Evet üç dört defa topla kalkıp gitti, ancak o gidişlerin maliyeti kaybedilen sol kanat etkinliğine dönüştü... Ellerini beline koyup kaldığında, benim sporda nefessiz kalıp dinlendiğim anları anımsattı... Bugün oynanan futbol fit olmayan bir adamı öldürebilecek kadar tehlikeli bir spor. Sürekli nabız değerleriniz maksimum seviyelerde geziyor. Eğer nefesiniz yoksa, futbol oynayamazsınız. Bu kadar net... Bobo'nun da maalesef nefesi yok... Henüz yok, yarın olur mu bilmem. Bu ciddiyetsizliği Beşiktaş hak ediyor mu? Hayır... Yusuf oynadığı sürede etkili oldu. Takımı ilerde tutan faktördü. Çıkışı ve Nihat'ın girişi iki şeyi ortaya koydu. Birincisi bu takımın Yusuf olmadan da hücumda etkin olması lazım. Bunun yolu görünen o ki kanatlardan geçiyor. O ışık net şekilde ortada... İkinci konu Nihat'ın hazır olmadığı gerçeği... Nihat doğal olarak 3-4 hafta daha oynayamaz. Hazır olduğunda elbette önemli bir silahtır... Holosko'nun iki türlü hali var. Birincisi "Ben bu maçı alıcam" ruh hali... Bunu görünce boş alan falan aramıyor, önündekileri devire devire boş alanı yaratıyor... İkincisi ise "Ben burda ne arıyorum" hali... İşte o tam da bugüne denk geliyor. Ne yapacağını bilmeden koşuyor, garip yerlerde duruyor, sürekli çorabını çekiştiriyor... Üzerine takım kurmak imkansız, vazgeçmek de imkansız; U2 şarkısı gibi... With or without you... Rüştü ise her zamanki gibi işte. İki delilik, iki acaip kurtarış... 40'ında da değişmeyecek... Neticede Beşiktaş geçen seneden daha iyi bir takım. Rüştü-Toraman-Sivok-Ferrari-İsmail-Fink-Ernst-Nobre banko sahadayken, Tello, Bobo, Holosko, Nihat, Yusuf beşlisinden ikisi formdaysa, işler iyi gidecektir... Bir kaç satır da Fenerbahçe'ye... Dos Santos'u dikkatle izledim. Açıkçası overrated buldum. Biraz daha izlemek lazım. Cristian Beşiktaş'ta altıncı alternatif olur. Hala Deivid'in ve Alex'in etkinliğine fena şekilde muhtaçlar. İlk yarıda müthiş düşük tempoda oynadılar. İkinci yarıda taze kan Deivid işleri değiştirdi... Biz ise Tello - Holosko değişikliği ile alenen 4-2-4 oynamaya başladık. Deivid ve Alex akıllı oyunla bizim ikili baskımızı paslarla geçince oyun tamamen alehimize döndü. Zaten 55. dakika itibariyle maçı izlemeyi bırakan birine Beşiktaş'ın bu maçı 2-0 kaybettiğini değil, oyunun kontrolünü verip kaybettiğini anlatmak zor olur... Deivid'in girişi, Tello'nun oyundan düşüşü ve çıkışı maçı gece gündüz gibi değiştirdi... Beşiktaş taraftarı bu kez Olimpiyat Stadı sınavında geçer not aldı. Cuma günü herkes orada olmalı. Biz Jessie'yle birlikte gittik, açılışından beri onun üzerinde maç seyrettiğim Olimpiyat Stadı'ndan en kolay çıkışımızı yaptık... Belediye maçında da bu çocuklar öksüz kalmasın...

Beşiktaş Fenerbahçe Maçı Taktik Analizi

Analizden önce maça gitmemizin avantajıyla aydınlatıcı bir kaç bilgi vereyim. Maça Yuki The Zorba'yla beraber gittik saat 6 gibi. Rahat gittik, rahat çıktık. Gene de organizasyonun mükemmel olduğunu söylemem. Bizim gibi ayağını hızlı tutmamış taraftarlar bizden sonra çile çekmiş olabilirler. Takımımız maça klasik dizilişi 4-3-3'le başladı. Kalede Rüştü, geri dörtlüde Erhan, Sivok, Ferrari ve İsmail oynadı. Bu oyunculardan İsmail'in daha ofansif, Erhan'ın daha defansif bir görüntüde idiler. Orta üçlümüz; ortada Fink, sağda Ernst ve sol içte Tello'dan oluşuyordu. Forvet hattında çok da alışık olmadığımız Bobo-Nobre-Yusuf üçlüsü vardı. Mustafa Denizli çok uzun süredir Bobo'yu sol önde oynatmamış ve bize bu sıkıntıyı yaşatmamıştı. Bunda rakip sağ bek Gökhan Gönül'ün hücum çıkışlarını kesme fikrinin olduğu açıktı. İşe de yaradı aslında. Bobo sol önde önemli bir etki yaratmamış olsa da varlığıyla Gökhan Gönül'ün ileri çıkışlarını azalttı. Özellikle ilk yarıda sol kanat organizasyonlarımız içimizi ısıttı. Bobo'nun varlığıyla birlikte sol içte oynayan Tello ve sol bek çıkışlarıyla İsmail Fenerbahçe sağ kanadını ciddi sıkıntılara soktu. Hem yetenek, hem organizasyon anlamında oluşan güç, Kazım ve Gökhan'ın savunamayacağı boyutlara ulaşınca Alex'in de o bölgelere yardıma gelme ihtiyacı doğdu ki, bu Fenerbahçe'yi kendi sisteminin dışına itmek demekti. İki takım arasında en belirgin fark takımların hücum stratejilerinde gizliydi. Fenerbahçe yeniden yapılanması ve yeni oyuncuları neticesinde oyun organizasyonunda takımımızın bir hayli gerisinde göründü. Fink-Ernst ve Nobre'den oluşan oyunun göbeği maçın genelinde Fenerbahçe'yi sürklase etti. Fenerbahçe orta göbekte bu fizik üstünlüğüne cevap veremeyince Bilica tarafından atılmış uzun toplara şahit olduk. Bir yanda kurduğu küçük üçgenlerle hücum etmeye çalışan ve bunu oyunun belli bölümünde çok iyi uygulayan Beşiktaş, diğer yanda orta alanda ciddi anlamda ezilen ve kendine yeni bir hücum stratejisi geliştirmek zorunda kalan Fenerbahçe. Şimdi bu anlattıklarımızdan 0-2'lik bir skor çıkmaz ama çıktı. İşte, onun nasıl çıktığı da ikinci 45'te yapılan değişikliklerle ilintili. 45'te Yusuf-Nihat değişikliğine şahit olduk. Hiç şüphesiz Mustafa Denizli Nihat'ı oyuna aldığına henüz 60. dakikada pişman olmuştur. Kesinlikle hazır değil ve zaten geçen hafta uygun adım yürüyüş yapan birinden de hazır olmasını beklemek de mümkün değil. Bu adam bırakın fizik olarak, psikolojik olarak bile hazır olamazdı. 1 ay önce evi İspanya'daydı, geçen hafta askerdi. Bugün de Istanbul'da yeni bir hayat kuruyor. Bunlar basit değişiklikler değil. Nihat'ın girişi Beşiktaş'ın o fizik üstünlüğünü ortadan kaldırdı. Yusuf düşük tempolu bir oyuncu olsa dahi uzun boyu ve enteresan fizik yapısıyla topa basan, saklayan ve olumlu kullanan bir görüntüde idi. Yusuf vücudunu topla rakip arasına koyduğunda uzun süre topu kaptırmadan saklayabilen bir oyuncu tipi. Bu, oyunu rahatlatan bir etki yaratıyor. Nihat zaten öyle bir oyuncu tipi değil. Beşiktaş Nihat'la daha bir kontra atak takımı haline geldi bu nedenle. Lakin onu da yapamadı. Kızarsınız bana ya da kızmazsınız, benim hep söylediğim bir şey var; Tello-Holosko-Delgado-Bobo Beşiktaş'ın zayıf halkalarıdır. Beşiktaş diğer yönleriyle ligdeki bütün takımlardan üstün görünümde. Ancak bu oyuncularda maalesef üstün değil. Deivid, Alex, Guiza üçlüsü bizim 10 kere hücum edip yapamadığımızı 3 kere edip yapıyor. Diğer tarafta da Arda, Baros, Keita, Elano malum... Eğer bu tabloyu ortaya koyuyorsanız zaten çözümünüz de hazırdır. O zaman bu oyuncular üzerindeki ofansif yükü azaltacaksınız. Tello'yu takımınızın 10 numarası olarak kullanmak yerine ciddi savunma görevleri de verip daha dengeli oynatacaksınız. Çünkü Tello 10 numara oynayacaksa Alex ciddi fark yaratır. Bu kadar basit. Tello'yu alır sol kanada koyarsanız arkasındaki İsmail'le birlikte bugün belli bölümlerde gördüğümüz gibi Gökhan Gönül'ü tanınmaz hale getirirsiniz. Holosko ve Bobo'nun bu fizik tempolarıyla zaten bu takımda oynayamayacakları 5 dakikalık hareketlerinden belli oluyor. Bobo 25. dakikada topla depar attı. Kalan 20 dakikada oyunda değildi. Vücut dili sıkıntısını o kadar iyi anlatıyordu ki. Holosko oyuna girişinin 5. dakikasından itibaren ilk 11'de oynayıp 70 dakika koşmuş arkadaşlarının da seviye olarak altına düştü. İşte sonradan giren oyuncularınız Nihat ve Holosko'nun fiziksel durumları bu olunca ve Bobo gibi müzmin fiziksel problemli bir oyuncunuz varsa orta sahanızda ne kadar Fink ve Ernst gibi kendi rakiplerini sürklase eden oyuncular olsa da yeniliyorsunuz. Fink Alex'i mi bitirsin, Emre'yi mi yoksa Bobo'nun takip etmediği oyuncuya mı koşsun. Hücum hattındaki bu zaafiyet o kadar belliydi ki Nobre maçın sonunda hem forvette hem orta sahada oynadı. İşte takımdaki oyuncular arasında bu denli bir emek adaletsizliği olunca 7-8 oyuncunun rakibine üstünlük sağladığı bir maçta bile skor üstünlüğü alamıyorsunuz. Kendi adıma olumlu oyunlarını gördüğüm oyuncular şunlardı; Sivok-Ferrari-İsmail-Fink-Ernst-Tello-Nobre. Kaleciyi de katsan 8 oyuncu. Nihat ve Holosko'nun felaket oldukları, Erhan'ın yetersiz olduğu, Bobo'nun ise takım yapısına uymayan oyuncu kişiliği nedeniyle verimsiz olduğu bir maç izledik. Enteresan bir maçtı neticede. Beşiktaş Fenerbahçe'den daha büyük ışık saçtığı maçta net bir mağlubiyet aldı. Ama şunu da dillendirmeden edemeyeceğim; Rüştü Erhan Sivok Ferari İsmail X Fink Ernst Tello Nihat Nobre Bu diziliş, hem Nihat'ı ekonomik kullanmamıza yol açar, hem Tello'ya savunma sorumluluğu vererek onun o bölgede yetersiz kalan hücum gücüne muhtaç kalmamazı sağlar, hem İsmail'in Tello ile yapacağı sol kanat aksiyonlarını arttırır hem de Beşiktaş'ı daha da makina düzeniyle oynayan bir takım haline getirir. Sağ kanada alınacak oyuncu da, takımı ileri taşıyabilecek, çalım atıp adam geçebilecek bir oyuncu olursa tadından yenmez. Zira ne Nobre'nin, ne Bobo'nun, ne Holosko'nun, ne Tello'nun, ne Ernst ne Fink'in adam eksiltme yetenekleri yok. Mevcut 4-3-3 düzeninin Bobo, Nihat, Tello gibi oyuncularımız için uygun olmadığını, beklerin hücuma katılımı noktasında da sıkıntılar yarattığını düşünüyorum. Ama kimse moralini bozmasın. Bu takım haftaya da İBB maçı için aklımızı çelecek heyecanı vermiştir... Sizi de bekleriz. Beşiktaş geçen seneden daha güçlü bir takım olmuş, hiç kuşkunuz olmasın...
2 Ağustos 2009 Pazar

2 Ağustos 2009 Beşiktaş Fenerbahçe Maçı

Yüzlerce, binlerce kelam edilir bu aşkın üzerine... 2009 yılı Temmuz ayı Beşiktaş'ımız için oldukça talihsiz geçti. Sevdiğimiz abilerimizi kaybettik... Benim sözüm kısa olacak. Sarı Lacivert tribünlere dönüp Siyah! diye bağırmanın hazzını ya bir daha alabilirim ya da alamam... Bu şansı tepemem beyler. Siz de gelin, Siyah-Beyaz tribünleri eksik bırakmayalım. Yeşil çimler üzerinde Fener'i yeneriz-yeniliriz hiç önemli değil. Ama onları ezip geçeceğimiz alanı hepimiz çok iyi biliyoruz... Gidelim bu sefer Atatürk stadına... Sarı Lacivert tribünlerin karşısında olmanın hazzını doyasıya yaşayalım. Stada gitme fırsatı olmayan Anadolu'daki, Amerika'daki, Avrupa'daki, Uzakdoğu'daki Beşiktaş sevdalıları için orada olalım. Çünkü binlerce Beşiktaş'lı televizyon stadyuma bağlandığında Siyah-Beyaz tribünlere dönük kameralardan Beşiktaş'ımızı ve onun tribünlerini izleyecekler. Sevindirelim onları... Sessizlik sona erdi beyler...
1 Ağustos 2009 Cumartesi

Onur Bayramoğlu Beşiktaş'ta

Bozüyükspor'da oynayan Onur Bayramoğlu ile anlaşılmış. Halen resmi kaynaklar tarafından onaylanmadı. Birkaç sitede ilgili haberi gördüm. Bu genç arkadaşımızı bilen, tanıyan var mı? Transfer haberini resmi ağızdan duyurdular mı? http://www.bozuyuk11.com/?part=haber&gorev=oku&id=87534 http://www.haber1903.com/Haber-3535-turk-futbolunun-yeni-yildizi-onur

Sorumluluk almak

Bugün Hürriyet'te bir haber yayınlandı. Kulübümüzü yakından ilgilendiren bir haber. 22 Kasım 2004 tarihinde bildiğiniz üzere İnönü'de kara bir gece yaşanmıştı. Beşiktaş Çaykur Rize maçı esnasında tribünde Cihat Aktaş, bıçaklanarak öldürülmüştü. Aktaş'ın ailesinin açtığı davada İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi de olaydan Cihat Aktaş'ı bıçaklayan kişinin sorumlu olduğunu Beşiktaş ve TFF'nin herhangi bir sorumlulukları bulunmadığını belirterek, davayı reddetmişti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin davanın reddi yönünde verdiği kararı usul ve yasaya aykırı bularak, oy birliğiyle bozmuş. Daire kararında, 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Yasa'ya işaret ederek, yasanın “Spor Alanlarının Düzenlenmesi” başlıklı bölümünde, “spor alanlarında, sağlık ve güvenlikle ilgili her türlü düzenlemeyi yapma görevinin ev sahibi kulübe ait” olduğunu belirtmiş. http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/12193796.asp?gid=229 Haberi okuyunca aklıma, maçın ertesinde Yıldırım Demirören'in yaptığı açıklamalar geldi: "...Beşiktaş Kulübü'nün, sorumluluk sahibi olarak, sporda terör olaylarının önlenmesi için daha 16 Haziran 2004 tarihinde Divan Kurulu ile müşterek, Türkiye'de ilk kez 'Sporda Şiddeti ve Terörü Önleme Komitesi'' kurduğunu anlatan Yıldırım Demirören... ...Yıldırım Demirören, Beşiktaş Kulübü'nün, ölen Cihat Aktaş'ın acılı ailesine karşı üzerine düşen görevleri yerine getirmekte olduğunu belirterek, ''Yönetim kurulumuz, kulübümüzde uygun bir yere, ölen çocuğumuzun adını verecektir. Böylece Cihat Aktaş hem kalbimizde, hem de spor dünyasında daima yaşayacaktır'' şeklinde konuştu..." http://futbol.turksportal.net/futbolhaber/4005/demiroren-verilen-cezaya-raziyiz-.htm Şimdi o zaman soruyorum... Beşiktaş yönetimi sorumluluk almak adına cinayetin gerçekleştiği günden beri ne gibi önlemler aldı ve uygulamaya koydu? Sporda Şiddeti ve Terörü Önleme Komitesi bugüne kadar ne gibi çalışmalar yaptı ve komitenin faaliyetleri kamuoyuyla paylaşıldı mı? Cihat Aktaş'ın ailesine karşı düşen görevler adına neler yapıldı?
Bu olayın sadece Beşiktaş'a ve stadına özgü olmadığını hepimiz biliyoruz. Türkiye'de işleyen çarkların nasıl kirlendiğini, diğer stadyumlarda da ne işler döndüğünü hepimiz biliyoruz ve görüyoruz. Am bütün bunlar bir yana ben Beşiktaşlıyım arkadaş. Doğal olarak da şu soruyu sormaya hakkım var. Benim kulübüm 5 yıl önce gerçekleşmiş bu olayın ardından neler yaptı? Sorumluluk almak adına kurulan komitenin akıbeti ne alemde? 5 yıl boyunca aileye ne yapıldı? Evet doğrudur bu olayı kulübümüze mal etmek doğru değildir, evet doğrudur gerçekleşen acı verici hadise bir adli vakadır ama yine diyorum ben Beşiktaşlıyım. Benim geleneğim farklı, benim vizyonum değişik olmalı. Bugün yayınlanan haberden aileyle cinayet sonrası kulüp olarak hiç görüşülmediği kanısına vardım. Söylenen sözlerin balon gibi uçtuğu, hiçbirşeyin yapılmadığı kanısına vardım. Rica ediyorum bir zahmet, sorumluluk almak adına birileri çıkıp açıklasın. Beşiktaş kulübü, 5 yılda ne yaptı ne yapamadı?

Temmuzda Ölmek Zor

(Gidenlere...)
Bugün 1 Ağustos, ve ben mutluyum. Mutluyum, çünkü Temmuz ayı geride kaldı. Hani şu bize özel bir kini olan ay. Temmuz geçti ya, sanki biz ölmeyiz gibi geliyor. Hoş, zaten biz hiç ölmüyoruz, ama öyle diyor onlar. Onlar öldü diyorlar. Gazeteye öyle yazıyorlar. Bir de mezar taşına. Kalbimizde öyle yazmadıkça sorun yok gerçi, biz de öyle diyoruz. Teselliyse teselli, değilse de gerçek. Temmuz'dan daha gerçek.
Bir de aklınca bizi makaraya alıyor Temmuz. İlk oyununu oynamış 10 Temmuz'da bizden Şükrü'yü alarak, o tarih acı bir tarih. Sonrası da sanki hep acı tesadüf. Korkmayın diyor benden, sonra gidip 17'sinde Orhan Abi'yi alıyor. Durmuyor, 20'sinde Vedat Kaptan için ağlıyoruz. 22'sinde Yusuf, 23'ünde Cenk Koray, 24'ünde Şan Ökten, 25'inde Optik Başkan'ı alıyor. Doymuyor Temmuz. "Bu yıl dokunmayacağım size" diyor, sonra ay sonu yaklaştıkça sözünde durmuyor. Gözüne kestirdi mi bir Beşiktaş sevdalısını, alıyor onu gidiyor.
İyiler erken ölür, iyiler Temmuz'da ölür. Biz ölenleri öldürtmedikçe Temmuz daha da kızar. Koyverin gitsin, o can aldıkça biz o canları geri vermesini de biliyoruz nasıl olsa.
Hem zaten Şükrü kornerden gollerine devam ediyor, Orhan Abi onu anlatıyor, Yusuf altyapıdan yeni Sanlılar'a, yeni Yusuflar'a yol ve güç veriyor Şan Ökten'in gözü gibi baktığı tesislerde, Optik o Temmuz'u sessiz geçiren İnönü'ye ruhunu üflüyor Ağustos öncesi, Vedat Kaptan 3 ihtimali gözden geçiriyor, canı sıkılırsa da Cenk Abi patlatıyor espriyi. Onlar mutlular gittikleri yerde, cennette.
Mutlular değil mi lan Temmuz? Bari onu söyle. Ya da söyle Mayıs'a da, şampiyonluğu gene versin bize, şu aldığın canların diyeti budur çünkü.
Ha bir de, biz ölmekten değil onsuzluktan korkuyoruz Temmuz, bunu da kafana yaz.

Ara