.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Temmuz 2009 Salı

Anket

Son dönemde "sıradan bir İtalyan için neden bu kadar çaba?" şeklinde yorumlar okuyoruz. Sıradan bir İtalyan stoper, sıradan bir İtalyan takımı... Peki Beşiktaş bu işin neresinde? Avrupa'nın neresinde duruyoruz? Kariyerini Avrupa'nın hangi takımlarında geçirmiş oyuncu Beşiktaş kalitesinin oyuncusudur? Matteo Ferrari kaç Gökhan Zan eder? Bunu tam olarak ortaya koyamıyoruz. Zira biz belki Şampiyonlar Ligi'ne katılıyoruz ama bu büyük liglerin baş altı takımlarıyla olan rekabette nerede olabiliriz bunun çerçevelerini çizemiyoruz. Genoa'nın futbol kalitesi, Beşiktaş'ın mevcut kalitesinin neresindedir mesela? Bir hayal kuralım. Beşiktaş bu büyük 5 ligde olsun. Sizce kaçıncı olabilir? Elbette Serie A ile Premier League arasında bir kalite farkı mevcuttur ama üç aşağı beş yukarı bir noktada buluşabiliriz diye düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

Avrupalılık

Güney Amerikalı futbolcu nedir? Aynı özelliklere sahip bir Avrupalı oyuncudan daha ucuza mâl edebileceğin, Türkiye'de top oynamaya daha rahat ikna edebileceğin kişidir. Bunun yanında; oynadığı futbol göze daha hoş görünen, daha estetik, daha sıcak, daha öyle, biraz daha böyledir... Güney Amerikalıların daha iyi transferler olduğu ilk bakışta hakikaten inanılan bir şey. Ki görünüşte Güney Amerikalı futbolcuların bizim takımlarımıza daha uygun olduklarını söyleyebiliriz, söylüyoruz; çünkü yıllardır Güney Amerikalı ithal ediyoruz. Bu Türkiye liginde de bir şekilde işe yaradı. Orta sıra takımları dahi, ucuza mâl ettikleri Güney Amerikalılar ile bir şeyler yapmaya çalıştı; kâh oldu, kâh olamadı...
Bu, biraz da Avrupalı büyük takımlara özenmişliğin getirisi Türk takımlarını düşündüğümüzde. Barcelona'nın, Real Madrid'in, Internazionale'nin, Milan'ın, United'ın da çok büyük Güney Amerikalı yıldızları oldu. Bunlar takımlarını sırtladı, başarılar kazandırdı ve beraberinde para getirdi takımlarına; biz de yıllarca seyrettik.
Şampiyonlar Ligi maçları seramonilerinde, maç öncelerinde spikerler hep söylerler. "İlginç bir istatistik, İspanyol takımı bilmemkimin takımında sadece iki İspanyol var" gibilerinden, bunları dinliyoruz. Sanıyoruz ki çok yabancı ile çok güzel şeyler oluyor, hemen inanıyoruz.
Biz, yıllarca bu işlerin Güney Amerikalılarla daha iyi olabileceğine inandık. Avrupa takımlarından öyle gördük çünkü, bunları yukarıda yazdım. Ancak burada atlanan bir husus var ki, o da bu saydığımız takımların Güney Amerikalılar dışında kalan oyuncularının %80’inin ‘Avrupalı’ oluşu. Bu, şu demek: o takımların 'yabancı'larının da bir çoğu gene Avrupalı. Sadece birkaç tanesi de Güney Amerikalı, ama neticede takımın genel duruşu gene ‘Avrupalı’. Yani, Avrupalı bir takımın yabancısı zaten gene Avrupalı oluyor, Pek de o kadar da 'yabancı' olmuyor Avrupa’da top koşturmaya demek. Şampiyonlar Ligi’nde daha kur’a çekimine oturduğunda takım, bir kendi evindelik havası katıyor ona. İtalya’dan iki, İspanya’dan iki, Almanya’dan iki transfer yapıp, Şampiyonlar Ligi kur’asına oturan İngiliz takımı; ortaya çıkan grubu çok da yadırgayamaz oluyor. Garip görünmüyor takımın vizyonundan. Çünkü, takımın İspanyol ‘yabancı’sı, Real Madrid ile 30 maç yapmış oluyor, takımın İtalyan Yabancısı için Milan ile oynamak öyle çok da anormal bir şey değil...
İşte böyle olunca İngiliz takımındaki Güney Amerikalı o kadar etkilenemez bu mevzudan. Çünkü diğer arkadaşlarına baktığında, kur’a çekimi sonrası çok normal karşıladıklarını görüyor ortaya çıkan grubu, o havayı o da alıyor, ona göre oyun oynuyor, daha rahat...
İşte ancak Türkiye için öyle değil bu. AB üyesi olmadığından, sınırımız belli. Biz gidip de bunun hepsini Güney Amerikalı oyuncular için harcadığımızda Türkiye ligi'nde başarılı olabiliriz belki, ki olundu da... Ancak Avrupa'da başarı için Güney Amerikalı kontenjanının olabildiğince az tutulması gerektiğine inanıyorum.
Az çok söylemek istediğim ortaya çıktı işte: Şu halde, mevzubahis Şampiyonlar Ligi olduğunda; Güney Amerikalı futbolcu Şampiyonlar Ligi’nin en ‘yabancı’sı konumunda kalıyor. Yıllarını biraz ötesindeki, iki saat uzağındaki maçları izleyerek geçiren Türk futbolcudan daha yabancı Güney Amerikalı, veya Afrikalı Şampiyonlar Ligi’ne.
Çünkü bizim için zaten oldukça farklı bir şey Şampiyonlar Ligi’nde, Uefa Ligi’nde top oynamak... Gelen Güney Amerikalı için de öyle. Yani bu ekolden bir takım kurduğunda, Şampiyonlar ligi maçlarına tam manasıyla “yapyabancı” çıkmış oluyorsun, ve haliyle bir yere gelemiyorsun.
İşte o yüzden bu seneki Beşiktaş transferleri biraz daha fazla sevindiriyor beni. Grupta Schalke’yi, Bayern’i gören Ernst o kadar şaşırmayacak. Çünkü bütün kariyeri o takımlarla geçti. Matteo Ferrari Juventus’un karşısında çıktığında o kadar da heyecan yapmayacak, çünkü Juventus’a, Milan’a karşı defalarca maç yaptı...
Onu diyorum ki, Şampiyonlar Ligi’nde bu sene bir üst tura çıktığımızda kimse çok şaşırmasın buraya gelip. Bu sene için hiç de olmayacak şey değil; bilakis! pek mümkün görünüyor benim durduğum yerden.

Mehmet Demirkol ve Paranoyak Beşiktaşlılar 2

"...Ferrari, Gökhan Zan'dan iyi bir oyuncu değildir. Gençlerbirliği Parma'yı elerken işte bu Ferrari oynuyordu o takımda. Ferrari kim allah aşkına? Ferrari vasatın vasatı bir oyuncudur. Futbolla biraz ilgilenen hiçbir insan Ferrari Gökhan Zan'dan iyidir diyemez..." Sayın Demirkol'u severiz sevmeyiz ama şu yorumlarıyla kendi çizgisine ihanet etmiş biraz. Rıdvan Dilmen'in "Arsenal gol kısırı bir takım" açıklamasını hepimiz hatırlıyoruz. Şu yaptığı açıklamalar da Demirkol'la birlikte hatırlanacak uzun bir süre. Bu açıklamaları yaparken gözlerime, kulaklarıma inanamadım gerçekten. En çok da Demirkol adına üzüldüm.

Mehmet Demirkol ve Paranoyak Beşiktaşlılar

Evet, biz Beşiktaşlılar paranoyağız. Şimdi sizleri iki yazıyla tanıştırıyorum. İkisi de Mehmet Demirkol tarafından yazılmış. Hatta son iki yazısı kendisinin... Söyleyip duruyoruz ya, biz üç harcayınca olay oluyor onlar beş harcasa gıkları çıkmıyor diye... İşte örneği: 30 Haziran: "Nihat transferi Nihat genç umut vaat eden 22 yaşında bir oyuncuydu. O günkü hocası “Onu satan şampiyonluğu satar” demesine rağmen İspanya’ya 5 milyon dolara gitti (bazı kaynaklar 5 milyon euro olduğunu söylese de benim arşivimde birim dolar). Türkiye’de doğmuş oyuncular arasında en başarılı Avrupa macerasına imza attı. 2 diz ameliyatı geçirdi kadavradan nakil yapıldı. Artık çok sık sakatlanıyor ve 30 yaşında. Ve onu satan Beşiktaş en az ondan kazandığı kadar bir paraya onu geri alıyor. 22 yaşındayken Beşiktaş’tan kazandığı paranın 4 katına. Topuz’a verilen paralar, Lincoln’ün, Alex’in kazandığı saçma sapan paraları filan geçtim de bu nedir?" 7 Temmuz: "Matteo Ferrari tanınmayan bir oyuncu değil. İtalya Ligi’ni ucundan, kenarından takip eden herkes genç yaşında Inter ve Parma’da nasıl olduğunu, sonra kısa İngiltere ve Roma macerasını bilir. Son olarak da Genoa tabii ki. Bu sürede onun çok iyi bir sezonunu hatırlayan var mı? 10 senelik kariyerinde tam 6 kez serbest kalarak transfer yapmış bir oyuncudan bahsediyoruz. 7 yıldır ona bonservis ödenmiyor. Ona bir kez bonservis ödenmiş (1 milyon euro). Şimdi bundan tam 7 yıl sonra Ferrari için Genoa kulübüne 3 ila 5 milyon euro bonservis verecekler." Sonra uzun uzun devam ediliyor, ama uzun uzun... Ardından şu cümle: "Hiç uzatmadan söyleyeyim. Bu utanç verici bir durum... Poulsen için dökülen ter kadar utanç verici. Lincoln’e katlanılan bunca zaman kadar utanç verici." Ama uzattınız bile sayın Demirkol... Sonra "uzatmaya" devam ederken Diatta denileceğine, klavye sürçüyor, kimse de okumuyor yayınlarken demek ki ve milyonların okuduğu o siteye ve hatta gazeteye Diarra diye bir futbolcunun adı yazılıyor falan. Bunlar daha teknik konular... Eleştirilecekse, başka türlü eleştirilir. Peki bu memleketin saygı duyulan yazarlarından Mehmet Demirkol dahi neden Beşiktaş'ın transfer politikası üzerine arka arkaya güzellemeler yaparken, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın transfer skandalları üzerine "evet o da öyle ama Beşiktaş..." tarzında cümlelerle gidiyor? Sonra da paranoyak Beşiktaş taraftarı oluyoruz değil mi? Niye Topuz'a verilenleri geçiyorsunuz Mehmet Bey? Ben geçemiyorum, çünkü bunların hepsi konjonktürün içinde. Siz de bunları geçiştirirseniz, Poulsen'ler ve Lincoln'ler de geçiştirilirse biz nasıl sizin tarafsız olduğunuzu düşünelim? Pardon, siz tarafsız değildiniz zaten değil mi?

Pankart Ödülü

Tribün Dergi takipçileri görmüşlerdir, 2008-2009 sezonunun en iyi el emeği pankartı oylaması vardı. Oylamayı Bursaspor tribünlerinden Unitimsah grubunun hazırladığı pankart kazanmış. Banada 37 x 15mt ebatlarındaki bu pankart için uğraşanların ellerine sağlık, tribünlerinden Serdar içinde Allah rahmet eylesin demek düşüyor. Bursa tribünleri doğrusuyla yanlışıyla Türkiye'nin önemli tribünlerindendir. Dinamik yapısı itibariyle (organizasyon, beste çeşitliliği, destek vs.) Beşiktaş tribünüyle benzer yanları var. Ancak tabi 2004te başlayan sorunlar nedeniyle bir Beşiktaş taraftarı olarak Bursa tribününden bahsetmek riskli. Lakin bu kadar güzel bir pankart hazırlamış olduklarını görünce paylaşmadan duramadım. Kendi tribünleri için emek verenlerin başımın üzerinde yeri var.

Beşiktaş Sindirilemez...

Beşiktaş için çok önemli bir sezonun kapısındayız. Kapıda en önde biz duruyoruz, koşuya bu kapıdan en önde geçerek başlayıp yine en önde bitirebiliriz. Üstelik bu sefer önümüzde Şampiyonlar Ligi gibi çok sükseli bir organizasyona direk katılım bileti de var. Hani iki sene önce 8 yediğimizde bile 6 puanla son maçına kadar gruptan yükselme ümidi taşıdığımız Şampiyonlar Ligi bu... Ekşi Beşiktaş'a karalayanlar olarak bizler de, yorum bırakan burayı okumaya değer bulan dostlarımız da televizyonlarda, gazetelerde ve hatta çok güvendikleri web sitelerinde gördükleri haberleri mutlaka süzgeçten geçirerek değerlendirmeliler. Evet, ben tribünde dayak yeme pahasına "yeter" diye bağıran Demirören muhaliflerindenim... Yarın doğacak çocuğumla Beşiktaş'ın peşinde beraber koşma hayaliyle yaşayan sıradan bir Beşiktaş taraftarıyım... Yarın doğacak çocuğuma benim 9 yaşında peşine düştüğüm Beşiktaş'ın bırakılması için uğraşıyorum. Bir sonraki seçimde kongre üyesi olup, bir şekilde bu düşüncemi orada da en azından oyumu vererek ortaya koyacağım. Ama bugünün yönetimine olan muhalif tavrım bu kulübün bugününü yaralamamalı. Bugün biz bazı şeylere çanak tuttuğumuz için sağlıklı bir muhalefet bile yapılamıyor Başkan'ın üzerinde... Bu sene; bu apoletlerle ve bavulumuzda Şampiyonlar Ligi yaftasıyla geçecek bu olağanüstü senede bu takıma ve daha önemlisi bu kulübe sahip çıkmak zorundayız. Elbette eleştireceğiz, yeri gelecek kızacak, tribünde sinirden yanacağız, bunlar alışık olmadığımız şeyler mi? Ancak bu takımın, bu camianın, bu kulübün unsurlarının sindirilmesine imkan sağlayamayız. Ne yapıp, edip, bu tekere çomak sokmalıyız. Bize paranoyak da diyecekler, Don Kişot da; demediler mi? Ezik diyecekler, demediler mi? Ne önemi var bunların? Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan, diğer büyüklerden farklı raya sokan kulübün kendi içinde kavurulup, kendi içinde patlayıp, yanıp, küllenip, yeniden doğmasıdır. Bizi karıştıracak ve yeniden doğuracak medya mikserlerine, gruplara, güç odaklarına, içişleri bakanlarına, emniyet müdürlerine ihtiyacımız olmadığını bilmiyor muyuz? Bu unsurlar Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan unsurları sindirdiklerinde, medyatik olduğumuzda, bakan çocuklarını yönetimlere soktuğumuzda başımıza gelenleri unutuyor muyuz? Pırıl pırıl bir takım var elimizde... Pırıl pırıl bir sene bizi bekliyor... Gerekirse 93 Mayıs'ında o tribünlerde, radyolarımızın başında nasıl ağladıysak yine öyle ağlayacağız; yeri gelecek ciğerimizi sökülürcesine en ufak bir tepkimizde koltuklarımızdan kaldıracaklar bizi, evlerimize yollayıp, orada izletecekler Beşiktaş'ı... Varsın olsun, Beyaz'ını gördüysek Siyahını da göreceğiz bu sene. Ama ne yapıp edip, bu tekere çomağı sokacağız; gurur duyacağız Beşiktaş'la. Muhalefetimizi de reklam etmeden yapacağız, övgümüzü de... Bu sene bu yol dümdüz, fırtına gibi bir takımla, geçen seneden daha kısa bir yol var önümüzde... Ama mayınları unutmadan, tek tek ve dikkatle basarak gidilmeli bu sene, el ele... Zubi önceki postlardan birine kanımın bir türlü kaynayamadığı Haşmet Babaoğlu'nun bir yazısını linklemiş... Bunu okumak lazım, önemli bir yere parmak basıyor... Ayrıca, aynı postu atmama yol açan Topuz konusunda Kayserispor yönetiminin herkesten çok Aziz Yıldırım'cı tutumu da benim gözümün korkmasına yetiyor... Doğrudan Kayserispor yönetiminden arkadaşımın dahi beni hayretler içerisinde bırakan tutumu, konuşmaları ve tavrı önümüzdeki yıla dair korkularımı körüklüyor... Paylaşmadan duramadım...
5 Temmuz 2009 Pazar

Beşiktaş tarihinden notlar

Yeni kuşak, çoğunlukla bilgi kirliliğinden ve yanlış yönlendirmelerden dolayı Beşiktaş camiasını ve tarihini görebildikleri kadarıyla yorumluyor. Halbuki kuruluşundan bu yana Beşiktaş'ın mazisinde nice olay yaşanmış ve tarihe kazınmıştır. Bu yazıyla maksadım kimseye ders vermek değil. Bilen biliyordur zaten ama dediğim gibi Beşiktaş'ın gerçek tarihinden uzak bırakılmışlara, yanlış bilgi almışlara küçük bir fener ışığı yakmak niyetindeyim. İşte Beşiktaş tarihinden az bilinen notlar:
Beşiktaş'ın arması neyi temsil ediyor? Beşiktaş'ın kulüp arması kuruluş tarihine atıfta bulunmaktadır. Beşiktaş bilindiği üzere miladi takvime göre 1903 tarihinde kurulmuştur. Kuruluş tarihinde miladi takvim ülkemizde geçerli olmadığı için Hicri takvim esas alınmıştır. Hicri yıla göre 1319'da kurulan Beşiktaş'ın arması da kuruluş yılına göre oluşmuştur. Armada yer alan ilk beyaz çubuk 1 rakamını, üç siyah çubuk 3 rakamını, ikinci beyaz çubuk ise 1 rakamını temsil eder. Armanın tamamı da 9 parçadan oluşmaktadır. Rakamlar yan yana getirildiğinde 1319 sayısını elde etmiş oluruz. Simsiyah formanın öyküsü ve Kara Kartallar 1933 yılının 14 Haziran günü Beşiktaş'ın en acı günlerinden biridir. Beşiktaş'ın en büyük sembollerinden birisi olan, onur ve haysiyet timsali Şeref Bey söz konusu tarihte vefat etmiştir. Ertesi gün oynanan Fenerbahçe maçına Kaptan Hakkı Yeten önderliğinde çıkan oyuncular Şeref Bey'in matemini tutmak amacıyla simsiyah formalarla taraftarını karşılamıştır. O günün tanıklarına göre Beşiktaş, müthiş bir hırsla oynadığı maçta Fenerbahçe kalesini adeta bombardımana tutmuştur. Kale direklerini döven, vuruşları defalarca çizgiden çıkarılan Beşiktaş sahadan 2-1 mağlup ayrılmıştır. Attila Gökçe'nin iddiasına göre Kara Kartallar sloganı ilk kez bu maçta ortaya çıkar. Futbolcuların müthiş mücadelesine hayran kalan taraftarlar, siyah formalara atıfta bulunarak "Kara kartallar gibi oynuyorlar" cümlesini sarf ederler. Halkın takımı Beşiktaş, ünvanını da böylelikle halkından almıştır. Bir diğer iddianın sahibi ise İrfan Ünver'dir. Ünver, söz konusu ünvanın bizzat Baba Hakkı Yeten tarafından bulunduğunu söylemiştir. 1940'lı yıllarda altın çağını yaşayan Beşiktaş, rakipleriyle arasında büyük bir güç farkı oluşturmuştu. Yine böyle güçlü bir galibiyet maçının ardından Baba Hakkı taraftara mesaj göndermişti: "Bundan böyle Beşiktaş'ı Kara Kartallar diye teşyi edin" Bu isteğin ardından 40'lı yıllarda bir taraftarın ilham alarak şu beyiti yazdığı iddia edilir: "Remzin Karakartallar gibi Manileri yen aş, Layıktır bu vasıflar sana Ey Şanlı Beşiktaş!" Beşiktaş'ın ilk marşı Şeyh Neccarzade Rızaeddin Efendi tarafından yazılmıştır. Sözleri de şu şekildedir: "Açıldı dıla lale-i gül reng-i Beşiktaş İşrab-ı çeregan eder aheng-i Beşiktaş Gül devridir ey şah-ı felek cah kerem kıl Teşrifine amadedir evren-i Beşiktaş Makbul-i şiyem tıfl-ı şebistan-ı haremdir Mahbub-ı sera perde-i firheng-i Beşiktaş Pa bend-i heva olmaz Ebed dam-ı feride Şahbaz-ı şikar-aver-i niren-i Beşiktaş Divan-ı hümayun şeh-i milket-i naze Dad-aver olur gulgüh-i serheng-i Beşiktaş Mahi-i dili sayd eder göz göze cana Dam-ı heves-i rişte-i şeb-reng-i Beşiktaş Sevdazade-i silsile-i Kayd- Rıza’dır Şahbaz-ı şikar-aveer-i nireng-i Beşiktaş" Şimdilik bu kadar... Sizden istek gelirse, vaktim olursa devam etmek niyetindeyim. A'dan Z'ye Beşiktaş tarihine geçmiş isimlerle, ilginç Beşiktaşlılık öyküleriyle devam etmek dileğiyle hepinize sevgiler selamlar...
2 Temmuz 2009 Perşembe

Satılan kombine sayısı: 2550

Dün veya önceki gün Fatih Doğan yazdı bunu... Toplam 2550 kombine kart satılmış. Neden bu kadar az? Herkes benim gibi "Alıcam nasılsa" mı diyor? Bir de bu sene bütün maçlar İnönü'de lafını duyanınız var mı? Aman Levent Erdoğan demeyin, başkasından duyanınız var mı? Geçen sene bu açıklanınca patlamıştı satışlar hatırlarsınız...

Masal Masal Matias...

Futbol biraz takıntı işidir. Hakeme takarsınız, başkana, teknik direktöre ve en çok rastlandığı üzere bir futbolcuya takabilirsiniz. Burada bahsettiğim takıntı, olumlu manada değil elbet. Nasıl ki hakemlere taktığınızda, en ufak taç kararından dolayı bile çileden çıkabiliyorsanız, ya da kulüpte alınan en ufak kararı bile başkana ihale ediyorsanız, her mağlubiyeti bir futbolcuya ya da teknik direktöre bağlıyorsanız, futbolu sevdiğiniz açık ama yanlış şekilde sevdiğiniz de bir o kadar net. Matias Emilio Delgado Beşiktaş'ta üçüncü sezonunu da tamamladı. Herşey çok güzel başlamıştı aslında. Transferi taraftar için kapalı kutu gibi olsa dahi oynadığı ilk maçta, Süper Kupa Finali'nde Galatasaray'a karşı, umut ışığını yakmıştı. Ancak o maçın üzerinden çok geçmedi ki Ağustos ayının hemen başında ilk sakatlığını yaşadı. Ne yazık ki Delgado'nun kötü bir özelliği var, o da yaşadığı sakatlıkları kolay atlatan bir isim değil. O sakatlıktan sonraki iyileşme süreci oldukça sancılı oldu. Sahalara ismen döndü ancak, cismen bir türlü dönemedi. Kısa sürede sahaya çıksa da, ya çıktığı maçları tamamlayamadı ya da maçın ertesinde tekrar sakatlandı. Tüm bunlara rağmen sahaya çıktığı ilk lig maçında dahi kumaşını belli etmeyi başardı ve bakın şu anki teknik direktörü onun ilk lig maçından sonra yazdığı köşe yazısında Delgado'dan nasıl bahsetmiş: "Kartal'da 9 asker, bir genarele çalışıyor. Delgado gerçekten bir general. Bu açıdan bakarsanız, geldiğinden beri ne oynayıp, ne oynamadığı da çok önemli değil. Sezon sonunda istatistikleri alıp, bir inceleyin. Beşiktaş'ın gol ve puanların yüzde 70'i direkt veya endirekt olarak kesin ona bağlı kalacak. " Fakat gelin görün ki ilk yılki lig istatistiği toplam 1885 dakika (4 gol), yani toplam 20 maç gibi süreye denk geliyordu. Beşiktaştaki ikinci senesinde de sezona iyi bir başlangıç yaparak, taraftarın umutvar olmasını sağlıyordu Mati. Forvet olarak başladığı sezonda, önce şampiyonlar ligi ön elemesinde 3 gol atıyor, ardında da ligde takım kötü gitmeye başlamışken üst üste attığı gollerle (Rizespor,Bursaspor, Ankaragücü) puanlar kazandırıyor, Marsilya maçının son dakikalarındaki ara pasının akabinde Kadıköy deplasmanındaki müthiş performansı hakemin son dakika kararının altında kayboluyor, zayıf halka olduğu düşünüldüğü için gönderilen Cisse'nin tek başına idare ettiği orta sahaya rağmen sezonu 29 lig maçında 8 gol atarak kapatıyordu. Ancak kaçan şampiyonluğun ardından taraftarlar da artık ona sırtını yavaştan dönmeye başlıyordu. Ne de olsa iki senede doğru dürüst derbi kazanamayan Beşiktaş'ın 10 numarasıydı o ve o da artık mimlenmiş bir isimdi; dikkat etmesi gerekti zira artık bir çok taraftar maçtan çok onu takip edecekti. İkinci sezondaki ortalama performansı dahi onun transfer dedikodularına karışmasına yetmişti. Bu dedikoduları üreteten Türk basını da değildi, İspanyol basınıydı Espanyol'un ciddi teklifinden bahseden. Tam da bu sırada takım kaptanlarının patlak veren kavgası ve sonrasında takım içindeki sirkülasyondan dolayı kaptan olacak vasıfta bir ismin bulunamaması nedeniyle takımın mimlenmiş ismi Delgado 1. kaptanlığa, diğer bir tartışılan isim Nobre de 2. kaptanlığa getiriliyordu ki bu teklifin yapılması, tam bu kaptanlık mevzsuna denk gelince, son yıllarda kaptanlarını bir türlü yuvada tutmayan-tutamayan Beşiktaş, tarihinin en kısa kaptanlık yapan ismini Delgado olarak değiştirmek zorunda kalacaktı. Fakat bu ani gelişmeler üzerine acele bir kararla sözleşmesi uzatıldı ve bir hafta içerisinde hem takımın kaptanı, hem de en çok kazanan futbolcusu olmuştu. Elbette ki bu gelişmeler maçtan çok onu seyredecek isimleri çoğaltacaktı. Öyle de oldu. Beşiktaştaki üçüncü sezonu, yani daha bir ay öncesinde sonlanan sezonu da güzel başladı Delgado'nun. Herkes ondan büyük bir patlama bekliyor, üç yıllık biriken beklentilerin karşılanmasını umuyordu. Yine sezona forvet başladı, yine sezona gollerle başladı. Üst üste UEFA kupasında Siroki'ye karşı, ligde Antalyaspor, Konyaspor'a karşı gollerini atınca, taraftarlar "ha işte, oldu sonunda" derken, yine forvetten orta sahaya çekilmesi ile başlayan süreç, Metalist maçındaki bozgunla devam ediyor, bu arada Delgado bildik pısırık oyununa dönüyor, zaten yaşanan gelişmeler yüzünden gerilen taraftar artık kabına sığmaz oluyor ve ligin ilk yarısındaki Ankaraspor maçında da Delgado'nun tepkiler üzerine ağlayarak sahadan ayrılması ile son buluyordu. Bu maçtan çok kısa süre sonra Delgado sakat sakat oynadığını iddia edince, bu sefer de yalancılıkla itham ediliyordu ki, kimbilir belki de inandırıcı olmak adına İtalya'ya gidip tedavi oluyordu. İşin garip kısmı şu ki, gerçekten de kimse sakatlığının ne olduğunu tam bilmiyordu, ne zaman iyileşeceği konusunda net bir şey söylemiyordu. Tek bilinen Delgado'nun dizinden tedavi olduğuydu. Neyse ki tedavisi ameliyata gerek kalmadan bitiyordu da, dönüşü olabilecek en kısa sürede gerçekleşiyordu.! Dönüşü kısa sürmüştü ancak sakatlanması da bir o kadar kısa sürdü. Sakatlıktan sonra kendini toparlayamayan Delgado, tıpkı ilk sezondaki gibi kısıtlı sürelerde forma giyerken, akabinde de ligin son periyodunda sakatlanarak sadece şampiyonluk kutlamalarında yerini alabiliyordu. Bu sezonki lig istatistiği de şu şekilde, toplam 1839 dakika, 6 gol ve 6 asist. Tüm bunların dışında Delgado nasıl bir futbolcu? En belirgin özelliği soyadının hakkını vermesi, gerçekten de soyadı gibi cılız kendisi. Her Arjantinli gibi izlemesi oldukça keyifli bir adam, top sürüşü dahi estetik fakat her ne kadar bazıları onun çok bencil olduğunu iddia etse de, en önemli özelliği ayağında çok top tutmayan, sürekli tek pas düşünen bir yapıda olması. Zaten fiziği yüzünden ayağında çok top tutan eski model 10 numaralardan olması da pek mümkün değil. Ayrıca topla çok hızlı, bu da zayıflığından kaynaklanan bir özellik aslına bakarsanız, çünkü fiziği ile yavaş yavaş ilerleyemeceğine göre hızı ile birden dripling yapmalı. Kendisini forvette izleme şansımız ne yazık ki çok az olsa da, attığı bir kaç kafa golünden, kafa tekniğinin de ayak tekniği kadar yüksek olduğunu söylemek gerek. Ha bir de şutları var ki, o zaten Mati'nin en önemli özelliği. Bir de geçtiğimiz sezonun ilk yarısında takımın Cisse'den sonra en fazla top kapan ismi olması da aslında ne kadar hevesli oynadığının bir kanıtı. Genel istatistiklerine bakınca Delgado'nun, belki Tümer, Sergen gibi isimlerin Beşiktaş performanslarından çok farklı olmasa da, Alex ile sınırları genişletilmiş bir 10 numara anlayışından dolayı elbette ki yetersiz bulunması normal. Birinin genelde forvet, diğerinin genelde forvet arkası-arkası oynaması önemli değil, genel bir Dünya gerçeği vardır ki, Brezilyalılar efektif yapılarıyla ön plana çıkarken, Arjantinliler göze hitap ederler genelde. İkisi de forvette ya da ikisi de orta sahada oynasa yine arada Alex lehine bir fark olurdu, istatistiki anlamda, kabul etmek gerek. Tüm bunları bir kenara koyduktan sonra bugüne gelelim; Beşiktaş geceleri yaşayan bir kulüp oluyor özellikle yaz aylarında. Gece vakti bir bakıyoruz Matteo Ferrari transferi gerçekleşmiş, bir bakıyoruz Matias Delgado'nun 4 ay sahalardan uzak kalmasına neden olacak ameliyat kararı alınmış. Taa geçen sezon ortasından beri ortalarda dolaşan ameliyat söylentisi, sonunda gerçek olmuş. Ancak işin derinine inince ortaya nereden bakarsanız bakın, absürd bir tablo çıkıyor. Delgado'nun sakatlığı 6 aydır biliniyordu. Büyük ihtimal Yusuf'un ne oynayacağı tam bilinmediğinden ötürü devre arasında bıçak altına yatmadı. Hadi orada es geçildi, ligin bitmesine bir ay kala yine ıskartaya çıkmasına rağmen, ameliyattan söz edilmedi. Lig bitti, Delgado'nun Denizli'ye ameliyat olmak istediğini söylediği, Denizli'nin de şampiyonlar ligini düşünürek bunu reddettiği söylenegeldi. (Buradan okuyabilirsiniz) Tüm bunların sonucunda da bir gece baktık ki, antremanların başlamasının ikinci günü, geç alınan bir kararla, Delgado'nun kötü haberi tez yayılmış. Tabii birçok taraftarın bu habere oh dediğini de belirtmek gerek. Ne yazık ki bazen olmayınca olmuyor. Olmayınca olmuyor, hiçbirşeyi açıklamadığı için herşeyi açıklıyor gibi duran bir klişe ancak, Delgado vakasının da başka bir açıklaması olmasa gerek. Bilen bilir ne kadar sevdiğimi Delgado'yu. Beşiktaş'taki serüveninde bir çok ihale haksız yere onun üzerine kalmış olabilir, bunun sonucunda manevi olarak yıpranmış belki de kariyer olarak başka yerde olabilecekken şimdi çok daha geride kalmış da olabilir. Bunun tam karşılığı para olarak ölçülemez belki, sonuçta bahsettiğimiz insan kariyeri ve ailesi olan bir futbolcu ancak sonuç olarak da başka yerde kazanamayacağı paralar kazandı Delgado. En azından bu yönden içim rahat kendi adıma. Şu anki tabloya baktığımızda en erken dönüş tarihi Kasım ayı gibi gözüküyor Delgado'nun. Daha önce de dediğim gibi sakatlıktan kolay çıkan bir isim değil ki, bu ameliyat büyük ihtimal bu sezonu ve Beşiktaş defterini de kapattığını gösteriyor. Bundan sonra kaçınılmaz son sözleşmesinin dondurulması ya da feshi ya da gelecek sezon sakatlıktan çıktığında başka bir takıma transferi olacaktır. Ha olmadı, Kasım'da sahalara dönüp, bir türlü yapmadığı çıkışı yaparsa en çok ben sevinirim elbet ama ne demiştik; olmayınca olmuyor. Geçmiş olsun Mati.

Ara