.

.

.
Ekşi Beşiktaş. Blogger tarafından desteklenmektedir.

7 Mayıs 2009 Perşembe

Melankoli

Aşağılarda bir yerde hayal kırıklıkları yazılıyor. Malatyalar, Ankaragüçleri havada uçuyor. Daha bunun Fevzi'si var, Samsun'u var, Kezman'ı-Uche'si var, varoğluvar.. Hemen peşinden de Jokond'un melankoli serzenişi var. Herkesin taraftarlık tarihi hayal kırıklıklarıyla doludur, ama bizim Beşiktaşlı jenerasyon kazana düştü kabul edelim. Milne'li dönemin çocukları çok güldük, çok ağlıyoruz. Ümitle bekliyoruz 'yok mu bize başka hayal kırıklığı, hepsi bu mu' diyeceğimiz, birinin çıkıp gelip, 'size yok, kazana düştünüz' diyeceği günü. 93 yılı, 8-0 Ankaragücü maçı .. 96 yılı, Kocaeli mağlubiyeti .. 97 yılı, İnönü'de 1-1 GS maçı (Alpay-hakan mücadelesi ve 87. dakika penaltısı).. 99 yılı, Fevzi'nin ayağının altından kaçırdığı top, 1-1 biten maç.. 2004 yılı, Samsun maçı, 5 kırmızı kart ve sonrası.. 200x yılı, Kezman'ın aşırtmasıyla yenildiğimiz maç.. Bunların hepsi şampiyonluk ümitlerini beraberinde götüren maçlar, tek maç ve her şeyin bitişi. Arada sanki 1-2 maç daha var, neyse.. Yürek mi dayanır? Benim hayal kırıklığı sezonum Kocaeli maçıyla açıldı. 4. kez üst üste gelmeyen şampiyonluğu da yaşadım ama bu Kocaeli maçı başkaydı. Geriden geldik o sezon, liderliğe yürüyorduk. Maçın kendisi de aynı hikaye, 3-1 geri düştük. Alpay aldı o maçı 3-3 yaptı. Bir şampiyonluk anca böyle bağıra bağıra, kanırta kanırta gelirdi değil mi? Değil. 5-3 yenildik. Ben hayatımda kapalının öyle çöktüğünü bir daha görmedim. Çıt yok, öfke yok, protesto yok. Herkes oturdu, polis bekledi. İnsanlar oturdu, sonra kalkıp gittiler. O maçtan sonra, eve gittim boşta duran çizgisiz defterlerimden birini aldım. Evde atılmayan gazeteleri topladım. O sene oynayan tüm Beşiktaşlıların resimlerini kestim, deftere yapıştırdım. Kıyamadım Beşiktaş'a. Hala durur o defter. Babama çok mu üzgünlerdir diye sordum. 'Senin kadar değillerdir' dedi, konduramadım. Aldım inadına formamı odamın duvarına astım. Odama takım posteri asma alışkanlığım yok. Ama o gün bugündür odamda illa ki bir forma asılı duruyor. Bu aralar asılı duransa Baki'ye ait, İnönü'de ilk giydiği formaymış iki gözümün. Jokond kulağın çınlasın. Pazar akşamı kuzenim, hem ki beraber büyüdüğüm, yediğim içtiğim ayrı gitmeyen kuzenim evlendi. Gitmedim düğüne, öğlen nikah yeter diyerek. Başka hangi etkinlik için şu düğünü satsam sülalesini kuyruğa sokmuştum. Gıdım pişmanlık yoktu. Mırıl mırıl 'şampiyon olacağız beşiktaşım bu sene' söyleyerek eve geldim. Çok üzüldüm, ertesi sabah uyanınca ilk aklıma gelen şeyin bu mağlubiyet olacağını da biliyordum ama yıkılmış falan değildim açıkçası. Değişen tek şey daha bir kıyamaz oldum Beşiktaş'a. Ertesi gün Leman Sam konseri düzenledik, 'kıyamam kıyamam sana' söyledi, gülümsetti. Daha bir çok sevdim Beşiktaş'ı. Sonra gel de melankolik olma. O yenilince beni soğuttuğunu zannediyor ama ters tepiyor, farkında değil. Şimdi ben bu kafadayken bir futbolcum sahada kendini yırttıktan sonra, başka şey ister miyim? En önemlisi; edebiyle yenilen, edebiyle sevinen adam gördükten sonra başka şey ister miyim? Onun üstüne şampiyonluk gelirse, tatlının üstüne kaymak falan olur ancak. En kırılgan yaşlarımda ölmeyi gördüm ben defalarca. Bunlar en fazla olsun olsun, bayılmak olsun, koymaz. Biz böyleyiz, veya ben böyleyim demek için yazmadım. Belki herkesin mazisinde taraftarlığa bakışını değiştiren bir Kocaeli maçı vardır. Kızmadan, öfkelenmeden, daha çok severek üzülmek nedir.. bir yerlerde, bir şekilde öğrenmişlerdir. Sorsanız o maçı 5-3 alan biz olsak mı diye, heralde derdim. Ama hayatımın en unutamadığım ve en güzel maçlarında bu kadar liste başlarında olmazdı.. Belki her takım taraftarı böyle tutuyordur takımını, farkımız var demiyorum haşa. Sadece paylaşmak istedim.

Beşiktaşlının Baş Düşmanı: Melankoli

Arkadaş, bu son Fener maçından sonra anladım ki bizim baş düşmanımız bu melankoli. Delgado çok iyi çocuk diye bağrımıza basıyoruz, Baki Mercimek üçlü çektirdi diye baş tacı yapıyoruz adına şarkılar yazıyoruz, senelerdir bir milim ilerleyemeyen İbrahim Üzülmez'i Barcelona maçındaki çalımından dolayı hala deli ibo diye tribünlere çağırıyoruz. Arkadaşım biz manyak mıyız? Biz hasta mıyız? Bu melankolik ruh hali yer bitirir insanı. Delgado bugüne kadar ne oynamış, sol kanat oyuncusu İbrahim Üzülmez kaç tane doğru düzgün orta yapmış, Baki Mercimek eee...baki şey baki... hah buldum! baki bugüne kadar ne yapmış? (Adam baştan sona üretim hatası ne diyeyim) Bu adamlar maç başına dünyanın parasını almıyor mu? İşlerini hakkıyla yapmaları gerekmiyor mu? Ne zaman sahada oynayan adamı takdir etmeye başlayacağız? Ne zaman bu duygusallıktan kurtulacağız? Ben size söyleyeyim. Hiçbir zaman! Beşiktaş taraftarı yüz bin yıl geçse de bundan kurtulamaz. İçimize işlemiş bu insanlık, bu mahalli ruh. Çok zarar verse de, iyi ki işlemiş yine de. Son barikattan bayrak sallayanlara selam olsun...

Kaleye Geçmek İsteyen Oyuncu

Kaleciniz oyundan atılmış, oyuncu değiştirme hakkınız kalmamış. Birinin kaleye geçmesi geçiyor ve siz eldivenleri almak için hareketleniyorsunuz. Bu aslında çok değişik bir psikoloji olmalı. Zira bence bir futbolcunun kaleye geçme isteğinden çok, oyunda kalıp mücadele etme isteği olmalı. Çünkü neticede futbolcu topla büyür topla yetişir, topa sahip olmak veya topun peşinden koşmak ister. Kaleci ise bekler. Topa sahip olma süresi bile belli sınırlarla çizilmiştir. Şimdi Trabzon Kaplanı veya Kadıköy Panter'ine giydirecek değilim. Ama ne yalan söyleyeyim Pancu eldivenleri istediğinde "ah be Pancu daha 5 dakika önce girdin oyuna, tüm takım o kadar yorgunken sen neden savaşmayı bırakıp kaleye geçmek istiyorsun" dedim. Neticede kaleye geçmeyi istemek biraz da kaçış bana kalırsa. Kalede ne yaparsan yap suçsuzsun, kaleci değilsin neticede... Büyük futbolcular kaleye geçmek isteyenler midir, yoksa oyunda kalmak isteyenler midir ben tam bilemedim...

Ekrem Dağ

Hepimizin vardır, taktığı futbolcular. İnadına arkasında durduğumuz adamlar, bir de asla ve asla inanmadığımız adamlar. Misal; Sivok. ilk seçeneğime dahil kendisi. Alenen hastasıyım, şu Beşiktaş kadrosunda ilk 11'i kuracak olsam elim titremez onu yazarken. Çünkü Sivok hata yapsa da, o sadece hatadır. Sorumsuzluk değil. Sivok alışık olmamasına rağmen stoper oynuyorsa, rakip üzerimize gelirken 'Sivok nerde' demişliğim yoktur. Sivok yerindedir, kademesindedir, hiç olmadı canını dişine takmış bölgesine geri koşuyordur. Buraya Toraman da yazabilirsiniz, Serdar Kurtuluş da.. Beni şu Şeref Bey Stadı'nda en hasta eden, şalterimi indiren, sakin sakin izlediğim maçta bile ağzımın içine 1000 okka küfürleri dolduran; kendi bölgesini boşaltıp, takım ordan gedik vermesine rağmen, yürüyerek geri dönen adamlardır. Bir adam hatalı pas da verir, çalım da yer. Ama oynadığı bölgeyi boş bıraksa bile oraya canını dişine takarak döner. Ekrem Dağ da olumsuz manada 'taktığım' adamlardan. 3 değil 5 değil, her maç. Dakika 20 değil, 75 değil, her an yaşatıyor bunu bize. Atak yiyoruz, Ekrem nerde? Numaralının eski açık tarafında yürüyor savunmaya doğru. Rakip oyunu açıyor ve atak devam ediyor. Ekrem nerde? Orta saha çizgisine gelmiş, hala yürüyor. Atak bizim sağ kanadımıza yığılmış, orası boş. Ekrem nerde? Hala yürüyor, olması gereken bölgeye 30 metre mesafede. Onun olması gereken yere Toraman, Zapo vs.. birisi gelmiş. Hatta defalarca Holosko'nun çaresiz oraya depar atıp kapatmaya çalıştığını gördük son Fener maçında. Sonra 2 seçenek var, Ekrem'in bölgesini kapatan stoper geç kalıyor, içeri kesilen top büyük tehlike. Defalarca gole döndüğünü gördük zaten.. Diğer seçenek stoperin hamlesi başarılı, top oraya en yakın kişide, sakin sakin geri 'yürüyen' adamda. Ekrem topu alıyor, dribbling, pas. Tribünde Ekrem'e helal diyenler bile çıkıyor işte o an. Bu pozisyonların çoğunda tribünden stoperlerin Ekrem'e bağırıp çağırdığını, ama onun yine arkasını dönüp yürümeye devam ettiğini görüyoruz. Ve ben sana tahammül edemiyorum Ekrem. Tahammül edenlere ise aklım sırrım ermiyor. Kusura bakma ama, lütfen seneye; 'Keep walking, somewhere else'.

Çıkacak Tavşan Kalmadı

Sevgili Mustafa hocam, Bilirsin, seninle aramız pek iyi değil. Malum, senin hayata bakışın, başarıya ulaşma biçiminle benimki bir değil. Ben daha çok uzun vadeli, kalıcı başarılar peşinde olan, rakibe göre değil kendine göre oynayan bir felsefenin peşinden gidenim. Sen rakibe göre oynamayı, maç maç düşünmeyi, uzun vadeli stratejiler içinde olmamayı tercih ediyorsun. Saygı duyarım. Hem bak, sağdan soldan dedikodular geliyor... Önümüzdeki sezon buralarda olmayacakmışsın? Real Madrid'e mi gideceksin acaba? Evet aslında seni tanımlayan takım Real Madrid be hocam. Barcelona karşısındaki Real Madrid. Fenerbahçe karşısındaki Beşiktaş'a ne kadar da benziyordu değil mi geçenlerde Real Madrid? Senin Real Madrid'in Barcelona kadar para harcamıştı oysa ki be hocam. Ama Messi'yi nasıl durdururum, Henry'i nasıl kapatırım, Xavi-Iniesta'nın pas bağlantısını nasıl keserim, aman diğer taraftan Alves geliyor diye diye bir baktın senin felsefen üzerinden ezilip geçilmiş bir paspasa döndü. Rakibe göre oynayan takımlar karşısındakinden daha küçük takımlardır hocam. Barcelona'ya karşı oynasan hadi neyse de, Türkiye ligi'nde Beşiktaş rakibe göre oynamaz hocam. Rakip, Beşiktaş'a göre oynar. Beşiktaş ligdeki en iyi takım olmasa bile yine kendine göre oynar hocam. Bu, Beşiktaş'ın büyüklüğündendir hocam. Son olarak senden bir kaç ricam var hocam. Başarıya ulaşma yöntemlerin, Sivok'u kullanma biçimin falan... Sen ne biliyorsan onu yap hocam. Ama lütfen kalan dört haftada takımı yap-boz'a çevirme. 45.dakikada 2 oyuncu değişikliği yapmak durumunda kalma hocam. Artık kafanda düzgün oynat şu maçları be hocam. Tello'nun korner bile atamayacak durumda olduğunu maçta değil, maçtan önce farket hocam. İlk yarıları çöpe atma hocam. Unutma! Beşiktaş, kaderini 45. dakikada yapılacak iki oyuncu değişikliğine bağlamaz hocam. Kendini o kadar büyüttükçe Beşiktaş'ı küçültme hocam. Del Bosque'nin, Tigana'nın, Rıza Çalımbay'ın, Ertuğrul Sağlam'ın gitmesini yanlış buldum. Seninse gelmeni... Biz o gün, bugün olacakları görmüştük. Netcede, Beşiktaş'ım şampiyon, yolun açık olsun...

Şehr-i Hüzün 2

Yılın ilk 4 ayındaki iş yoğunluğunun geçip, cicim aylarının başladığı dönemlerdeyim. Ofiste bütün günü arada sırada gelen ayak işleri haricinde PES oynayarak geçiriyorum. Gece 12'de çıktığımda şükür dediğim günlerin peşine gelen bugünlerde sudan çıkmış balık gibiyim, saat 5'e yaklaşırken telefon defterime saldırıp, o an için en özlediğim arkadaşımı arayıp kelepçeyi takıyorum ona... Yine böyle bir gündü, 17 yıl önce tanıştığım bir dostumla geçirilen güzel vakitten sonra eve dönmek için metroya bindim. 4. Levent'ten çıkarken, benle aynı vagonda 35 yaşlarında bir kadın taşımaya çalıştığı devasa koliyle gözüme takıldı. Koliyi bırak kaldırmayı, yerde sürüklerken bile çok zorlanıyordu. Karşılıksız iyiliğin yok olduğu, her yapılan iyilikte kesin olarak bir çıkar beklentisinin var olduğu sanılmakta yaşadığım şehirde. Bu yüzden biraz da çekinerek; yardım isteyip istemediğini sordum, o da metro çıkışına kadar yardım edersem çok memnun olacağını söyledi, beni utandırıncaya ve mahçup edinceye kadar da teşekkür etti. Gidilecek yolun önemli bir kısmı yürüyen merdivendi zaten, ancak bir veled-i zinanın o sevdiğimin tuşuna basacağı aklıma gelmiyordu. Kolide takribi 30 kg çekmekte olan bir mini fırın vardı. Yukarı çıkınca taksiye doğru yöneldim ancak evinin taksiye binebilecek mesafeden yakında olduğunu söyledi ve yardımım için güzel dilekleriyle beraber binbir teşekkür etti. Ben tekrar çekinerek evinin olduğu yere kadar da taşıyabileceğimi belirttim, evin harp akademisinde olduğunu öğrenince ev arkadaşımın babasının da subay olduğunu, bir dönem burda kaldıklarını ve benim de akademide birkaç gece geçirdiğimi söyledim, belki de böylelikle kadının tedirginlikten kurtulmasını istedim ki tedirginliği yalnızca benim şüphemdi, zira bana en ufak bir duygu yansıtmadı... Akademiye kadar olan 400 metrelik yolu yürürken bu iyiliğim karşısında mahçup olduğunu, akademide en azından bir kahve ısmarlamak istediğini söyledi, girişin zorluğunu bildiğimden ve onu böylesine bir zorlukla karşı karşıya bırakmamak için kibarca geri çevirdim. Yorulduğumu fark etti, bir bankta soluklanalım dedi. Tekrardan ne yapabileceğini sorunca, o an ondan isteyebileceklerimi düşündüm ve ikinci kez düşünmeden de sıraladım. 11 yıl önce vefat eden dedem, birkaç ay önce kaybettiğimiz ev arkadaşımın annesi için, bir de önümüzdeki 20 günde çok kritik 2 derbiye çıkacak takımım için kendi dini inançlarınca dua edesin ablam başka birşey istemem dedim. Sonra garip tesadüf ortaya çıktı, bir yıl kadar komşuluk yaptığı kaybettiğim melek teyzemi tanıdığını, vefatına çok üzüldüğünü ve bizi yukarıdan izleyen 2 sevdiğim için eve gittiğinde ilk iş olarak yasin okuyacağını söyledi. Ancak Beşiktaş için istediğim duaya pek bir mana verememişti, kaldı ki onun gözünde iyi bir intiba bırakmıştım, benim gibi okulu bitirmiş, işinde gücünde koşan bir adam için bu çok sonra gelecek bir istekmiş gibi düşündü. Aklıma gele gele bunun gelmesi onu çok şaşırtmıştı, ve şaşkınlığını da dile getirdi zaten... Son birkaç aydır keyifsiz olduğumdan bahsettim. Berbat giden özel hayatın, işin yoğunluğunun beynimi nasıl mıncıkladığından... Kendimi en özgür, en güvende, belki de en kendimde hissettiğim yerin sadece ve sadece Şerefbey olduğundan... Ve geçtiğimiz pazar günü canımın nasıl da yandığından... Onun için futbol hepi topu 22 kişinin top peşinden koşmasıydı, fazlası değildi, hele ki taraftarlık olgusu ona çok ama çok uzaktı. Beni anlamıştı, ancak bir dua isteme şansı olduğunda bireysel bir istek değil de, tuttuğu takımla ilgili bir istek gelmesini anlayamıyordu. Takımımı çok sevdiğimi, bahsettiğim 2 derbide gerçekleşebilecek 2 galibiyetin ve bunların paralelindeki 2 kupanın takımımı çok sevindireceğini söyledim. O sırada kalktık, kalan 200 metrelik yolu yine konuşarak bitirdik, bana istediğim 3 duayı edeceğine dair söz verdi ve benden hakkımı helal etmemi istedi. Gani gani helal ederek yanından ayrıldım. Hayata dair iç burkan detaylar... Bazısı çok nesnel bazısı çok öznel... Bir insanın nedensiz bir iyilik gördüğünde afallaması, bir şekilde o yardıma bir iyilikle karşılık göstermek istemesi. Yardım edenin yanlış anlaşılırım şüphesi, karşısındaki minnetinden dolayı mahcubiyeti... Akla sadece ve sadece duanın gelmesi, öyle ya daha başka ne gelebilirdi ki, ancak bu dua için kaybedilen en çok sevdiği 2 kişinin-ki pek yakında kaybedenin ortak tanıdık çıkması- peşine dünyevi olarak ilk akla gelenin sadece ve sadece Beşiktaş olması... Hakan Şükür 2005-06 sezonunda kendisinden 800 km uzaklıkta bir maçın berabere bitmesi sonucu gelen şampiyonluktan sonra çok dua ettik diye ağlarken ona hiç kızmadığım kadar kızmıştım. Dua etti diye şampiyon olduklarına inanmasına çok kızmıştım, diğerlerinin değil de onun duasının kabul olduğuna inanmasına herhangi bir mantık kurmak mümkün değildi. Ben de biliyorum elbet, bir duayla bırakın maç kazanmayı, taç bile kazanılmayacağını... Hem dualarla bu işler olsaydı, öyle ya birinin duası diğerinin antitezi veya panzehiri her neyse öyle bir şeyi mi olacaktı... Veya şampiyonluk, futbol bir yana; hayatında dua etmeyen, inanmayan bir dolu güzel insanın başına hiç mi iyi bir şey gelmeyecekti? Çok istediğim, gerçekleşmesi için elimden geleni yapabileceğim 2 olay için, hiçbir şekilde aferin almak veya minnet borçlandırmak adına yapmadığım, çaresiz ve sıkıntıda bir insana bulunduğum yardımdan sonra kişinin mahçup bırakılmama isteğine karşı aklıma yegane gelen buydu. Ne bazı şeyleri yoluna koyma ne mevki ne de para... Belki de o abla bana bir lamba verip, 3 dilek hakkımın olduğunu söyleseydi, yine ilk 2 dileğim o 2 kupa olacaktı... Sözlükte başlayan, siyah beyazın harman ettiği güzel bir mekandayız... Ne sözlük formatı gibi takıntılar ne döte girebilir şüphesi ne de birbirimize karşı şekil koyup prim ve popülerite kazanma kaygısı var burada... Dost sohbetinde konuşur gibiyiz. Bu satırları da buraya, duygusal bir mastürbasyon yapmak için koymuyorum. Susamışlığın, açlığın artık ne hale geldiğini, "elden geldiğince"nin artık ruhaniyete taştığını, hatta kendi ruhaniyet sınırlarından bir şekilde başkalarınınkine etki edinceye ulaştığını fark ettim. Pazardan bu yana ne kadar keyifsiz olduğumu düşündüm tekrardan, kendimi en kendim hissettiğim yerden bu kez kendimden ne kadar uzak ne kadar yabancı çıktığımı anladım. Tüm bunların nedeninin sadece 90 dakikalık karaktersiz futbol olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. Ancak o son 90 dakika, gerçekten çok seven bünyeleri daha da gerçekten çok yıprattı... Son 4 günde karşılıksız iyiliği görenlerin afalladığını, olabilecek en güzel festivallerden birine giderken toplu taşıma aracının altında bir canın yitip gittiğini, çok sevenler tarafından geri sayımlarla beklenen bir günde çok sevdikleri tarafından hayal kırıklığına uğratıldığını gördüğüm bu şehir şu zamanlarda çok hüzün kokmakta. Bahsettiğim 3 durum/olay birbirinden bağımsız ve birbiriyle karşılaştırılamayacak kadar burkmaktalar yüreğimi. Bir insanın yalnızlığı, bir canın kaybı veya bir hüsran bunlar ne aynı kefeye konabilir ne karşılaştırabilir, yoksa elbette bir can kaybından daha acısı ne olabilir... Bazı hüzünlerin geri dönüşü olamıyor ne yazık ki... Bize; siyaha beyaza dönersek eğer, bu sezonluk var hala geri dönüş şansımız. 450 dakika daha yürek istiyoruz sadece, evet çok istiyoruz 2 kupayı da birden, varsın bazıları 30-31 mayısta "sivas şampiyon, fener kupayı kartal yine aldı babayı" (ısırdım dilimi merak etmeyin) diye çığırsınlar, ama ne olur 450 dakikanın bir saniyesinde dahi pazar günkü yüreksizliği görmeyelim.
6 Mayıs 2009 Çarşamba

Herkesin Tuttuğu Kendine

Herkesin tuttuğu kendine ulan! Ben Beşiktaş'lıyım. Geberene kadar da öyleyim. Şimdi çıkıp Beşiktaş'lı olmak şöyle özel böyle güzel demem, diyemem. Başka takım taraftarları için de kendi takımları öyle acaiptir, onlar da kendilerini öyle özel hissediyordur, okuyup okuyup siktir lan demesinler. Ne dedik, herkesin tuttuğu kendine. Biz son senelerde tüp ve tüpçü tutuyoruz mesela. Mavi mavi silindirler. Sinirler yıprandı abi, kolay mı? Bizim Beşiktaş'ımız hayal gibi hala. Kendi kendimize bi acaip romantiklik inşa ettik. Birisi vurdukça yerden parmak sallıyoruz tehditkar tehditkar. Bi kalkabilsek, ah bi kalkabilsek. Vuran da sağdan soldan başkası değil ha, yarısı siyahtır yani. Diğer yarısını göstermeden çakıyorlar zaten. Bizim parmak hala sallanıyor. Ulan bir kalksam feriştahınızı... Neyse.. Semt bizim aşk bizim yazıyor duvarda, omzumda bir kartal duruyor. İbne sakallı bizi kazıklamadıysa ömrümün sonuna kadar da duracak orda. İnönü'de seyrettiğim ilk maçın bileti (kapalı üst hemde şşş) hala cüzdanımda. Kenarları biraz yırtıldı ama olsun, daha dayanır. Sık kullanılanlarda Forzabesiktas yerli yerinde. Ne başka gazetenin spor sayfasına bakarım ne başka spor sitesine. Bana sorsan alayı totoro. Formamı inatla bütün halısahalarda giyiyorum. yıkayamasam da gene giyiyorum. Başka bişey bilmem. Futbol deyince Beşiktaş forması abi. Daha ne olsun. Beşiktaş kaybederse üzülüyorum ama çok. Çok üzülüyorum. Ufakken ağlardım, artık ağlamıyorum. O gece geçsin istiyorum hemen. Ertesi gün ne internet ne televizyon ne başka bişey. Beşiktaş'ı en sevdiğim zaman temmuz ayı. Her temmuz ayında tekrar tekrar aşık oluyorum. Her temmuz ayında öyle özlemiş oluyorum ki ismini gördüğüm yerde gözlerim parlıyor. Her temmuz ayında yurt dışında tribünsüz yemyeşil bir sahada bembeyaz formalarla hazırlık maçına çıkan takımı gördüğüm an mahvoluyorum işte. Mutluluk nedir o an anlıyorum. Ben de takımın başında çıkıyorum o sahaya. Simsiyah kramponlarımla hazırlık pasları atıyorum santrada. Hakemin düdüğünü bekliyorum deli gibi. Başlamak üzere işte, işte Beşiktaş yahu sahada. Manyaklık ulan resmen. Temmuz ayında sikten bir sıcakta bir hazırlık maçı o. Ben niye o sahadayım? Niye kalbim patır kütür atıyor? Küçücük bir güzel pas ile niye başımda bulutlar dolaşmaya başlıyor. Soruyorum söylüyor, sevdasının yanından geçtiğim Mehmet Işıklar, "benim adım optik başkan, on bin tane deplasmana gittim" Biri çıkıp yalan demiyor. O bize orada yer tutuyor, burada da yol gösteriyor. Kazan'da buluyorum kendimi marş söylerken. Maça 3 saat var. Herkes Beşiktaş'lı. Bu ne büyük lütuf yarabbim. Bütün birahane Beşiktaş formalı insan dolu. Ben daha ne isteyeyim. Herkes gülüyor, herkes mutlu, herkes bir arada. O kazan insanın başını döndürüyor. Bir bakıyoruz Baba Hakkı Süleyman Seba'nın alnını öpüyor, bizim kalbimiz yerinden fırlıyor. Dolmabahçe yolundan stadyuma yürürken bir bakıyoruz takım otobüsü geliyor, bizim kalbimiz yerinden fırlıyor. O camdan bize bakan üç beş futbolcu üstlerine alınıyor ya, alınsınlar ilişmeyin. Biz o renklere haykırıyoruz onu anlasınlar o yeter. Aslolan hayattır, hayat da Beşiktaş! Bu hayatta Beşiktaş hakikaten. Başkasında ne olur bilmem. Başkası olur mu onu da bilmem. Ama en azından ben bir tane gördüm, onda da her yer siyah beyaz. Canım, kanım, aşkım Beşiktaş. Not: Sözlükte yazmıştım, Beautiful Freak görmüş beğenmiş, Allahın izni Peygamberin kavliyle bu entryi bloğumuza istedi. Bende dedimi gençler birbirini görmüş beğenmiş, bize bu saatten sonra copy paste etmek düşer.

Miroslav Karhan

Beşiktaş neden yıllardır hiç bir başarı kazanamıyor sorusunun cevabıdır Miroslav Karhan. Beşiktaş'ın son 15 yıllık dönemde sahip olabileceği en faydalı yabancı oyuncudur. Sadece 1 sezon oynamış olması da neden başarısız olduğumuzun kanıtıdır. Malumunuz Karhan bize İspanya'da küme düşen Real Betis'ten gelmişti. Hep söylüyorum, takımı küme düştüğü için serbest kalan Karhan'ı transfer etmek için futbol profesörü mü olmak gerekir diye. Bizden sonra Alman liginin önemli takımlarından VFL Wolfsburg'a transfer oldu bu çok yönlü orta saha oyuncusu. Tam 6 sezon Bundesliga'da 11'de çıktı. Takımıyla özdeşleşen oyunculardan biri oldu. Wolfsburg'la özdeşleşen Karhan, Beşiktaş'la özdeşleşemez miydi o da ayrı konu. 2007 sezonunda Mainz'e transfer oldu ve halen kariyerini bu takımda sürdürüyor. Holosko'nun performansı nedeniyle takip ettiğim Slovak Milli Takımı'nın ise halen önemli oyuncuları arasında. Kolundaki pazu bandı nedense bana Delgado'nun, Nobre'nin, İbrahim Üzülmez'in kaptanlık yaptığı Beşiktaş takımını anımsatıyor. Karhan'dan sonra gidip Gattuso'yu da almamış Beşiktaş. Kimleri almış o bölgeye, hemen aklıma gelenler; Marius Maldarasanu, Amaral, Kleberson... Yerli olarak Uğur İnceman, Koray Avcı, Serdar Kurtuluş vs... İstisnaları Giunti ve Ernst olmuş. Son 10 yılda Karhan'ın yanına bir Giunti yerleştirememişiz. Hep yapıp bozmuşuz bir anlam üretememişiz. Öte yandan, Karhan'ın o dönemde satışından elde edilen gelir; 2 Milyon Euro. Peki kaybedilenler?

Dahi Anlamındaki -De-nizli Ayrı Yazılır

Geleneksel formsuz Fenerbahçe yabancı forvetinin aşırtma golü ile başlayan ve yine 2-1'lik skorla biten bir derbinin daha sonuna geldik. Önceki derbilerden farkı, bu sefer güçlü olan kazanmadı ya da bu sefer iddialı bir Fenerbahçe yoktu. Üç senedir bu vakitlerde üç derbi gören gözler, en kötü Beşiktaş oyununu, en iyi zannedilen kadrodan olabilecek en kötü Fenerbahçe'ye karşı gördü ya, bunun açıklanması pek kolay değil, o kesin... Kötü oyunun nedenini toptan birine yıkmak bir diğerini aklamak olduğundan galiba bu sefer bir derbiden çıkan eleştiriler homojen olarak takıma eli değen herkese kadar uzandı. Fakat yine de bir isim öne çıktı ki, onu diğerlerinden ayırmak gerekli. Mustafa Denizli. Bilindiği üzere, bu camianın üzerindeki ölü toprağını atması için, moleküllerine işlemiş olan "yine mi olmayacak sendromu"nu yenmek için en ideal isim olan Mustafa Denizli, daha önceki "dediğim dedik"lerini birleştirip yine aynı düdüğü çaldı. Şu takımın sistemi ne zaman kişiden kişiye göre farklı algılanıyorsa Beşiktaş yere çakılıyor. Tıpkı cumartesi günü olduğu gibi.. Yine 3,5-3,5-3 taktiği ile başlanan bir maç, ikinci yarıda kurtarma yazılısı ile bir umut çevirilmeye çalışıldı ama bu el papaz pilavı yemedi. Bu el derken, ligin genelini kastediyoruz, yoksa haşa, Fenerbahçe bizim kocamız oldu en amiyane tabirle... Biliyoruz zaten, Denizli'nin maça nasıl başlayacağından çok nasıl bitireceğini düşünüyor ancak son 15 dakikada Ernst-Serdar Özkan değişikliğini gerçekten maçtan önce kafasında oynattıysa ortadaki sorun sandığımızdan daha büyük olmalı. Şuursuzluk mu dediniz? Maçın ilk yarısında Delgado çıkıyor, son 20 dakikada Ernst çıkıyor, Serdar Özkan giriyor? Bir yerlerde yanlışlıık var gibi değil mi? Herneyse.. Var elbet bu devranda bir yanlış ancak, şimdi bunu tartışacak kadar akbaba Beşiktaş'lı değilim. Ben hala 2 kupaya inanan saflardan, hala Delgado'nun arkasında duran inatçılardanım. Neden, niye niçin diye kelime oyunları, istatistikler ile oynanabilir; ntvspor'da bunları yapan, dünya futbolununu avucunda tutan ve yüreğindeki Beşiktaş sevgisinden şüphe duymadığım akbaba olmayan abilirim de var, her maç sonrası ne demiş diye beklerken sonunda ağzından bu takım o takım değil diye sitem etmiş Noat Samisa gibi gıptalarım da var, bir de haddinden fazla realist olan canım arkadaşım Jessie var. Var ancak, bu futbol da işte biraz his işi, elektrik işi, Denizli'nin dediği gibi.. Bir şekilde aldım sene başında bu elektriği, sorsan niye desen cevap veremem ama, dur 4 hafta Güntekin'cim, dur 4 hafta daha Noat Samisa'cım ,dur 4 hafta daha sen anarko futbol severim..Bir köprü var ve şu an altından sular akıyor.
5 Mayıs 2009 Salı

3 Mayis

1 Mayis'i patrona tatil ettirip, kaç zamandir göremedigimiz anamizi babamizi bacimizi görmeye memleketin güney sahillerine inmemizden mutevellit fenerbahçe maçina gidemiyoruz, lakin insanlarin çagrisina karşi koyamayip en azindan pazar akşami maç saatinde tv başinda digerleriyle birlikte olmak için pazar günü istanbula donuş uçak biletimizi saat 2ye aliyoruz, bunun için de ektra bi para bayiliyoruz. 3 mayis saat 12 sularinda adana şakirpaşa havaalanina giriyoruz, check-in sirasinda daha kimse yok 2 saat sonraki uçak için, ama insanlar geldikçe görüyoruz ki 3 günlük tatilin son gününü ortadan bölüp istanbula oglen uçacak insanlarin bir çogu beşiktaşli! havaalanindan içeri giren 3-4 kişiden 1inin üstünde beşiktaş formasi, olmadi bir beşiktaş ceketi ve bir kipir kipir durum var. saat 1-1.30 gibi uçak yolculari arasinda bir beşiktaş guruhu var. uçaga biniliyor , istanbula uçuş uçaktaki baya bir insan için inonu'ye uçuş, umuda uçuş, benim gibi beşiktaş'tan büyük hayal kırıkligi yaşayan ve heyecanini kaybedenler - hatta blog yoklamasinda yok yazilip jessie'den kafaya taş yiyenler - için bile müthiş bir ortam. uçak yeşilkoye konuyor, çantasini bavulunu kapan koşa koşa çikiyor havalimanindan, belli ki stada yetişecek var! replanigre de çantasini aliyor, anadolu yakasina evine yetişiyor ekran başina geçiyor, arkadaşlari saatler oncesinde onun evinde toplanmiş, mangali yakmiş, yemiş içmiş maça hazir. böyle bir yolculugun ardindan, küllenen heyecanimizi yeniden kor alev haline getiren bir günün ardindan sahada yine afedersiniz sik gibi bir beşiktaş.. hevesi kiriliyor insanin, harbiden diyorum, her önemli maçinda eline alan beşiktaş'in ardindan tribünde renk degiştiren demiroren'i gormekten sıkılıyorum. olayin teknik kismina dair bir laf etmek te istemiyorum, ama bu takimin hala ve hala büyük maçlarin psikolojik agirligini kaldiramadigini görmekten sıkılıyorum. fm de degil gibi "enjoys big matches" yazan oyunculardan serpiştirelim takima 2-3 tane.. son olarak, kendisine demedigimi birakmadigim, futbolundan ayri, halinden tavrindan ayri gicik kaptigim nobreden, blog camiasi onunde ozürdilerim: "birader sen başka topcuymussun, bilemedik kiymetini, bobolar kovalasin beni işallah"

Sistem Tartışması

Marco Polo, Kubilay Han'a tek tek her bir taşıyla bir köprüyü anlatır...

Kubilay Han sorar: Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?

Köprüyü taşıyan şu veya bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavisidir diye cevaplar Marco Polo.

Kubilay Han bir süre sessiz kalır ve sonra ekler: Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer!

Marco cevap verir: Taşlar yoksa kemer de yoktur ulu Han'ım... İtalo Calvino ( Görünmez Kentler )

Seneye varım...

Sayın Denizli "Seneye varım" diyerek aksi yönde bir haberi tekzip etmiş resmi kulüp web sitesinden. Beni ise tekzipten çok, tekzibe giden yol rahatsız etti... Denizli'nin takımla yaptığı konuşmadan çıkan bir cümle kulaktan kulağa oyunuyla spor servislerine düşünce, olan olmuş anladığım kadarıyla... Takımda birileri Denizli'den memnun değil mi acaba?

Şehr-i Hüzün

Öncelikle özür yazısı... Denetim sektörünü bilenler bilir, ocak-nisan arasındaki yoğunluktan ötürü blog'da ancak okuyucu olarak yer alabildim. Anlatmayı bu kadar severken, böylesine şukela bir ortam bulmuşken susmak durumunda kaldık, mazur görün... 3 Mayıs'ta yandı canımız. Mağlubiyet dediğin nedir ki, ne zaman skor yüzünden kızmışız siyaha beyaza... Ama sahadaki karaktersiz futbolu düşündükçe canım yanıyor işte... Maça gelirsek; bizim için çok tanıdıktı aslında. Hele hele ki 1999-2000'in sondan 2. haftasında umut fakirin ekmeği türünden bir şansla ligden uzak ara kopmuş Fenerbahçe'nin karşısına çıkmış, fark beklediğimiz, Marcus Münch'ün penaltı golüyle 1-0 öne geçtiğimiz maçta Yaw Preko'nun golleriyle kaybetmiştik. Dediğim gibi o maçı farklı alsak bile gs'nin son hafta İstanbulspor'a karşı kaybetmesini bekleyecektik. Bu kez öyle değildi. Şampiyonluk için çekiştiğin takım senin maçının başlamasından 3 saat önce 3 puanı bırakmış, karşında uzun süredir yenemediğin bir Fenerbahçe; Gökhan Gönül Yasin Çakmak tandemiyle ligden kopmuş olarak durmakta... Olmadı, bir türlü tutturamadık pazar günü... Hiçbir şey iyi değildi, tribün de dahil buna; her dönem olduğu gibi lig maçlarında çıkartıp derbilerde çıkartamadığız performans gerçeği değişmedi... Maçtan birkaç gün önce, telefonuma garip mesajlar gelmeye başlamıştı; 55 (memleketimin bağlı olduğu ilin plakası) saat kaldı, an itibariyle 48 saat kaldı, kusura bakma 5 dakika geç kaldım ancak 24 saat var... Farklı farklı kişilerden geliyordu. Maçtan önceki gece, bir arkadaşımda kalıyordum, biraz bir yerde ilk kez kalıyor olmanın verdiği yabancılık ancak daha çok derbinin stresiyle 4'e geçen saate inat uyuyamıyordum. Yengenin sigaraya karşı olan takıntısından ötürü camın önüne tünemiş bir halde hayatımı kısaltmaya devam ediyordum. Çalan telefonda, şu an askerde olan bir arkadaşımın adı gözüküyordu. İsmi görünce ben, telefonu açınca da uyanık olmamdan ötürü o şaşırdı. Maçı izleyemeyeceğini, ancak heyecandan uyuyamadığını söyledi. Şafak 12'ydi, o an yakalansa belki de ligin son haftasını dahi göremeyecekti. Tek istediği o anki heyecanını benle paylaşmak, belki de birkaç güzel umut veren söz duymaktı. Sadece futbolu biliyor olsam ona galibiyet temditi verebilirdim, ancak ben bir futbolseverden önce bir Beşiktaşlı'ydım. Ben de çok heyecanlıyım dostum diyerek kapatabildim... Bir sezonda 2-3 mabet ziyareti ancak yapan arkadaşım; yaşadığı evden 2,000 km ileride, şafak 12'yi vurmuşken heyecandan uyuyamıyor, risk alarak anı benle paylaşıyordu. Sonrasında Beşiktaşlı'lığı artık şizofreni durumuna kalmış başka bir dostumun ne olur uyanık ol minvalinde birşeyler yazdığını gördüm. Aradık, sabah ezanını beraber duyduktan sonra günün ilk ışıklarını da beraber gördük. Kanda alkol de vardı, diğer dostlarıma birkaç kez bahsettiğim ancak telefondakine bahsetmekten hep yadsındığım benim ufaklık sırtımda, babamla kolkola Dolmabahçe boyu yürüyerek stada birlikte girme hayatlimden ilk kez ona da bahsettim. Babasıyla arası kötüydü, bana bahsetmemişti, bildiğimi belki tahmin ediyordu ancak ona farkettirmemiştim. Yutkundu, yatalım artık dedi. Sabah uyanınca eve 15 yıllık adidas formamı giymeye gittim. Sonra duvarda asılı duran 3-4'lük maçı resmeden poster takıldı gözüme. Asıldığı tarihten bu yana ligde aynı takıma karşı bir galibiyet dahi alamamıştık. Yalan olmasın; yırtmaya kıyamadım ama asılı olduğu yerden söküp bazanın en gözükmeyen yerine sakladım. Levent'te trafik kilitlendi, eski kız arkadaşımla adaş olan bir eczanenin tabelası takıldı gözüme... Gülümsedim, başka zaman olsaydı belki de üzülecektim ancak ben zaten sevgiliye doğru alıyordum yolumu o vakit... Her zamanki kahvaltı çay faslı, sonra da Pembe Hasan'a selam olsun parlatılan birkaç tek... Dolmabahçe'deki adımlardan sonrasını hiç anlatasım yok... Bugünlerde yaşayasım dahi yok... Sadece bir mağlubiyetti; belki de öyle değildi; matematik öyle dese dahi bizim için bizden daha fazlasıydı. Son 2 günü sadece yaşamsal fonksiyonları yürütebilecek kadar yemek, alıştığımdan fazla sayıda en ağırından olmak üzere sigarayla geçiriyorum. Arada sırada gülümsediğim oluyor, o kadar... Derdini paylaşmak isteyen beni arıyor, bendeki eksikmiş gibi... Sonra sözlükte kaba şimşek, baba olmayacağına dair yemin ediyor... Tek amacı; Beşiktaşlı olması kaçınılmaz olan bir cancağızın babası tarafından çekilen tarifsiz acıları yaşamasını engellemek... Ancak kaba şimşek, o yaşanan acıların ufaklığa ileride dik durmayı, sevebilmeyi ve dayanıklı olarak ilk zorlukta yılmamayı öğreteceğini görmezden geliyordu. Bir ara insanoğlunun kısırlaşması üstüne dahi konuştuk, sonrasında ise bir mucize olur belki güzel günler geri döner umuduyla sıradan doğum kontrol yöntemleri kullanmanın daha mantıklı olduğunu anladık. Çıkarız Boğaziçi Köprüsü'ne dedik... Blöf yaptık, senden ayrılmaya yemez bizim götümüz. O zaman al şu 4 maçı da lafımızı yedirme bize...

Sivok Stoper Midir?

Size football-lineups.com/ sitesinden Sivok'un kariyerinin çeşitli dönemlerinden kesitler sundum. Bu örneklerde görebileceğimiz gibi Sivok kariyerinin çok önemli bir bölümünde orta sahada görev yapmış. Hatta Milan'ın transfer listesine girebilme haberinin esas nedeni Sivok'un orta saha performansı. Şu an hem stoper hem orta saha oynayabilen oyuncu sıfatı varsa da, sakatlanmadan önce tek bir mevkiisi vardı o da; orta saha. Bunu ben değil adamın kariyeri söylüyor. Hemen ekleyeyim. Sivok'un kariyerinde stoper oynamış olduğu bir bölüm de var. Udinese'den kiralık gittiği Prag takımında yarım sezon boyunca stoperde görev yapmış. Ancak tablo açık. Kariyerinde yarım sezon, bilemedin bir sezon stoperde görev yapmış oyuncuya biz hemen "Sivok orta sahada oynamaz, çünkü orta saha oyuncusu değil" diyebiliyoruz. Aklınız alıyor mu? Sivok'un hangi stoperlik özelliği onu Milan seviyesinin oyuncusu yapabilir? Sivok esasında hızlı, hamle zamanlaması iyi bir oyuncu değil ki. Ayrıca bir Toraman, bir Servet hatta bir Gökhan Zan kalçasına, gücüne sahip olduğunu da söyleyemeyiz. Fenerbahçe maçında Deivid'in dayadığı kalça, çoğu zaman Sivok'un dengesini yitirmesine sebep oldu. Beşiktaş'ın bir üst sınıf takım olabilmesi için Sivok'un orta sahada görevlendirilmesi gerekir. Sivok'un kariyeri bize bunu söylüyor. Sivok'u Sivok yapan, Milli takımına seçilmesini sağlayan pozisyonu yukarıda örneklerinde görüldüğü gibi orta sahadaki katkısı. Sivok bundan sonra kendini daha iyi bir futbolcu yapacak atletizme sahip olamaz. Oysa Sivok'un mevcut devamlılığının üzerine onun oyun zekasını ve basit oyun anlayışını sergileyebileceği serbestiyet verirseniz Türkiye Ligi'ndeki her ortasahayı Ernst'le birlikte domine edebilecek potansiyele sahiptir. Savunmada Toraman'ın yanında kim mi oynayacak? Zapotocny'i boşuna mı almıştınız?

Dimitry Khlestov

Kim nereden buldu, kim tavsiye etti bilinmez yollarımızın kesiştiği bir çok oyuncudan biridir Khlestov. 1989'dan 2002 yılına kadar Spartak Moskva takımının formasını giymiştir. Bizden sonra da sırasıyla tekrar Spartak, FK Torpedo - Metallurg Moskva, Sokol Saratov, Spartak Şçyolkovo takımlarında... Şu an oynamakta olduğu Sçyolkovo takımı da ne enteresan isimli bir takımdır 4 defa kontrol ettim yanlış yazmamak için. Khlestov'un en büyük talihsizliği dörtlü defansın sağ kenar savunucusuyken üçlü defans oynayan bir takıma transfer olmasıdır. Elbette transfer görüşmesinde "oynadığınız sistem nedir?" gibi bir soru sormayacağına göre, bunu planlaması gereken kişiler teknik direktör ve yönetimdir. Beşiktaş'ın bir çok yabancı futbolcu skandalları içinde kaynayıp gitmiştir. Rus olmasından mı kaynaklanır bilmiyorum ama Beşiktaş tarihinde unutulmaya yüz tutmuş futbolculardan biridir. Örneğin efsanevi Barcelona galibiyeti üzerinde imzası olmasına rağmen çoğu kişi o maçı bu futbolcuyla hatırlamaz. Yine bir efsanevi 0-5'lik Trabzon maçında attığı golden sonra seyirciler protesto amaçlı stadı yakıp yıkmışlardır. Khlestov'dan bile gol yemek mi onları çıldırtmıştır işte orası hala muammadır. Efendim ben bu adamı her zaman sevmiş ve oynatılmasını istemişimdir. Hani bazı oyuncular vardır ya, özel bir top kapma yetenekleri vardır. Bazısı her topa ayağını bacağını sokarken topu kazanmaya muvaffak olamaz. Bazısı da ayağını koyduğu anda alır. İşte Khlestov ayağını koyduğu anda topu kapan oyunculardandır. Bunun nasıl bir yetenek olduğunu ise henüz çözebilmiş değilim. Velhasılı kelam, Beşiktaş taraftarı olarak kendisini unutmadığımızı bildirir, Rus 2. Ligi'ndeki Spartak Şçyolkovo takımında başarılar diler, saygılar sunarız...

Yazar Olmak İsteyen Arkadaşlar

İtiraf etmek gerekirse çok planlı, programlı bir hareket değildi bizimkisi. Sadece Ekşisözlük'teki kakafoniden sıkılıp, gereksiz polemikler içinde birbirimizin sesini eskisinden daha az duymanın verdiği rahatsızlıktan ötürü, başka bir mecraya taşınıp, bizi sıkça eleştirdikleri gibi "kendimiz çalalım kendimiz oynayalım ama kimseyi de rahatsız etmeyelim" istiyorduk ve bunu da gerçekleştirdik ne mutlu ki. Muhabbetimizin, göz aşinalığımızın olduğu ya da biz de gelmek istiyoruz diyen tüm arkadaşlarımızla beraber burada mutlu mesut geçinirken, tabii ki gerek Ekşisözlük'teki Beşiktaş'lılardan gerekse okurlarımızdan sık sık "nasıl yazar olabiliriz?" soruları kaçınılmaz oldu. Ancak bu soruları, utanarak söylüyorum ki, şu ana dek görmezden geldik. Zira daha ne kadar büyüyebilceğimizi, kalabalık oldukça aynı tadı alıp, alamayacağımızı, burada yazmak için ne gibi kıstaslar koyulmasının gerektiğini bilmiyoruz. Belki tek kıstas Beşiktaş'lı olmak olmalı. Belki Ekşisözlük'te de yazar olmak ya da en azından orada daha önce Beşiktaş üzerine biraz kafa patlatmak olmalı. Ya da bunların dışında birşey olmalı vs vs.. Dedik ya, şu an için hiçbir fikrimiz yok. O yüzden tek diyebileceğimiz, şimdlik bu konuyu hem kendi içimizde, hem okurlarımızla tartışalım, ligler bitince de ortak bir karara varırız elbet.

Şampiyon.. Olacağız Beşiktaş'ım Bu Sene

Uzun zamandır çoğu kişi gibi en sevdiğim tezahürat. 'Eko'suyla, coşkusuyla, sıkmayan melodisiyle, bağırabildiğin kadar bağırmanı sağlayan yapısıyla tribün başyapıtı. Sözler de güzel. Fenerbahçe maçından çıkarken sessiz sessiz mırıldanırken farkettim; şampiyon olamazsak ben en çok bu tezahürata üzülürüm. Demirören faktörünü kenara bırakıp coşkuyla şampiyonluk beklememe sebeptir benim bu tezahürat. O yüzden hiç değilse üzüntüyü de inşallah bu melodiyle yaşarız Galatasaray maçından sonra, sözler biraz değişse de. Bize de coşkuyla üzülmek yakışır bu saatten sonra, Kusturica hesabı.

Helal Olsun Gökhan Gönül

Gökhan Gönül bence Arda Turan'la birlikte ligimizin en iyi Türk oyuncusu. Elbet bu cümleden "dünya yıldızı" gibi anlamlar çıkmasın ama bu ligin en iyi oyuncuları bunlar. Dün maçtan önce Fenerbahçe'nin 2. stoperi üzerine bayağı kafa yorduk. Ben Selçuk'un oraya çekilmesi ihtimali üzerinde durdum. Sonra dizildiler ve şaşkınlıktan sadece Gökhan'a bakmaya başladım. Kendisi ciddi ciddi stoper oynamaktaydı, döndüm ve "Aragones gitmek istiyor" dedim. Neticede ne olursa olsun uzun bir süredir stoperde görev almamıştı ve ciddi bir fiziki dezavantajı vardı. Her ne kadar Bobo'nun eli belinde halinin rahatlığıyla oynayacak olsa da, neticede İnönü deplasmanına Gökhan - Yasin tandemiyle çıkmak oldukça radikal bir karardı. İşte bir futbolcuyu iyi futbolcu yada büyük futbolcu yapan detaylar burada gizli aslında. Gökhan Gönül antrenmanlarda stoper oynamanın inceliklerine ve gereksinimlerine o kadar çalışmış ki, bize bir sağ kanat oyuncusundan bir maçlığına nasıl stoper olunurun dersini verebildi. Bobo'yla yan yana durduklarında 20 santim fark vardı. Temel soru Gökhan'ın nasıl hava topu alacağıydı. Maç boyunca Gökhan bir hava topu bile vermedi oysa ki. Neden mi? Nedeni basit; Bobo eli belinde, bulunduğu yerde zıplarken Gökhan zamanlamasını ayarlayıp 2-3 metre mesafeden hız alıp çıktı her kafa topuna. Her çıkışında da Bobo'nun yarım metre üstünde vurdu kafayı. Demek istediğim şu ki, futbolda her zaman kendi alışmış olduğunuz bölgede oynayamayabilirsiniz. Bazen Bobo gibi bir forvet olmanıza rağmen sol önde oynayabilirsiniz. Futbol arenasında yer almanız ve büyümeniz için bu mevkilerin gereksinimlerini en iyi şekilde çalışmanız gerekir. Dünya futbolunda isim yapmış çoğu futbolcu bazen şartlar gereği asli pozisyonunun dışında değerlendirilip başarıyı öyle kazanmıştır. 30'undan sonra tekrar doğan Henry de pekala bu örneklerden biri olabilir. Bize ise bu noktada 90 dakika boyunca kendi artılarını ve eksilerini bilip, onları kapatma veya öne çıkarma konusunda "çalışıp" çok başarılı bir performans gösterdiği için teşekkür etmekten başka bir şey kalmıyor.

Rahatsızlar tarihi

Madem takım bizi taşağa alıyor biraz da biz kendi taşağımıza bakalım. En rahatsız pozisyonda kim maç izledi? Sabahın köründe saat farkıyla maç izleyen Shelbyl ortayı yaptı, Moskova sokaklarında 4-3 efsanesini yutkunarak paylaşamayan Riggs topu kaleye gönderdi. En rahatsız maç izleme anılarınızı buraya bekliyorum... Meraklısına not: Sende durum nedir hacım diyenlere... Ben maçları Yıldırım Demirören ile beraber izliyorum. Her golden sonra avcunun içinde öptüğü şey var ya o benim aslında lan. Mikrofiber bir operasyon sayesinde capon çükü kadar küçülebiliyorum. 90 dakika boyunca Demirören'in avucunda terlemek nedir bilir misiniz a dostlar? ah dostlar vay dostlar....

Asitsiz Kola

Bu saatten sonra gelecek şampiyonluğu benim için en güzel ifade edecek tanımdır asitsiz kola. Evet içilebilir ama tat vermez. Kazanılacak olası bir şampiyonluk elbette sevindirecektir ancak herhangi bir coşku veya büyük bir mutluluk hissi yaratmayacaktır bende. Ligde şampiyonlukta çekiştiğin rakibin Sivas'la iki maçta da 1-1 berabere kalmışsın bu iki maçta da öne geçememişsin. Trabzonspor'u bu sezon iki maçta da yenememiş iki maçta da öne geçememişsin. Bursaspor'u iki maçta da yenememişsin. Galatasaray'ı yenememişsin. Bu sezon tarihinin en fiyasko günlerini geçiren Fenerbahçe'ye iki maçta da yenilmişin hele biri dünkü gibi kazanırsan muhtemelen şampiyonluğu büyük ölçüde bitireceğin bir maç. Hatta dün yenilmekle de kalmamış 60 dakika sahada iki pası bir araya getirememişsin. Aragones'in Semih ve Emre'yi kenara alıp "hadi olm şu maçı adamlara verelim" yazıktır günahtır şeklinde açıklanabilecek hamleleri olmasa şu haldeki Fenerbahçe'nin üzerine dahi gidemeyeceksin. Vallahi burda kadro seçimi, taktik, teknik, sistem, Denizli, Ertuğrul Sağlam, Delgado şu bu çok tartışılır ama ben çok kısa kestirip atıcam. Sen kendi evinde şu Fenerbahçe'yi yenemeyip bu işi bitiremiyorsan, bunu yapmak için en ufak bir ışık, uğraş kırıntısı gösteremiyorsan şampiyon olsan da olmasan da çok mühim değil bundan gayrı. Dediğim gibi elbette 4'te 4 yapalım, elbette şampiyon olalım. Ama şu saat itibariyle asitsiz koladır o şampiyonluk bana. İçilir ama tat vermez!!

Beyzbolcu Olsan Çekilmezsin...

Hafta 25: Sivasspor 1 - 1 Beşiktaş ----> Kaçan liderlik ----> Iska Hafta 28: Beşiktaş 0 - 0 Bursaspor ----> Kaçan liderlik ----> Iska Hafta 30: Beşiktaş 1 - 2 Fenerbahçe ----> Kaçan liderlik ----> Iska Beceriksiz, klişe Amerikan filmlerinden fırlamış loser bir beyzbolcu çocuk gibi Beşiktaş... Filmlerde bile dördüncü vuruş imkanınız olmaz... Üçüncüde topa vurup, göğe dikerseniz artık loser olmazsınız... En güzel ponpon kız size aşık olur falan, hayat güzele döner... Beşiktaş'a dördüncü fırsat gelecek mi peki?
Taraftarlık elbette duyguyla yapılan bir iş. Yani taraftar oyuncusunu, takımını sevmek ve onunla duygusal bağ kurmak ister. Bazen aşık olunan kişinin hatalarını görmemek, görememek gibi yan etkileri de mevcuttur. Ancak yöneticilik duygusallıkla hareket etmemeyi gerektirir. Benim bir taraftar olarak futbola bakışım daha çok yönetici bakışı gibidir. Bundan zevk alırım ve size en çok bu ters gelir. Normaldir. Tello daha Sağlam döneminde "gitsin" derken böyle bir sebeple diyordum zaten. Ertuğrul Sağlam'ın gitmesinin temel sebebi Da Silva Bobo, Filip Holosko ve Rodrigo Tello'nun kafada soru işaretleri oluşturacak derecede isteksiz oluşlarıdır. Ben 20 Nisan 2009'da Beşiktaş'ın zayıf halkaları isimli yazımda tam da dünkü maçın işaretlerini vermeye çalışmıştım. En ihtiyacınız olduğu zamanda ortadan kaybolan insanlar bunlar. Tello bırakın şut atıp dripling yapmayı, korner bile atamayacak kadar değişken performans gösteriyorsa ve siz onda ısrar ediyorsanız "onu sat bunu sat, kimi oynatacaksın" anlayışının yanı sıra 3. sıra 4. sıra takımı olmaktan öteye gidemezsiniz. Şimdi siz Delgado'ya, Tello'ya ve belki de Bobo'ya nefret kusuyorsunuz. En önemli maçta sizi yalnız bıraktılar. Bilmem kaç maçdır size bir Fenerbahçe galibiyeti veremediler. Bense beklenmedik hiçbir şey izlememiş olmanın rahatlığıyla oturuyorum. Burada amacım "ben demiştim!" diyebilmek değil. Oyuncularımıza gerekmeyen değerler veriyoruz. Kim yedek kalmalı anketi yapıyoruz Nobre çıkıyor. Nobre sakatlansın da görelim diyoruz ve gerçekten sakatlanıyor. Nerede 30. dakikada Bobooo Bobooo tezahüratı yaptığınız adam? Şimdi de deniyor ki Bobo'nun yanında Nobre olsa sen gör onu. İyi bari, benim yanımda Xavi - Iniesta olsa görün siz... Sözün özü, yukarıda resimde görülen oyuncular Beşiktaş'ın zayıf halkalarıdır. Bunların arasındaki Matias Delgado diğerlerinden daha büyük bir zayıf halka değildir. Aralarında günah keçisi olacak kadar fark yoktur. Velhasıl, "onu sat / bunu sat kimi oynatacaksın" diyenlere, naçizane diyorum ki, bu adamların varlıkları buyken, yoklukları neden dert olsun?

Aragones / Denizli

Ülkemizde beğenilen bir teknik direktör tipi vardır. Stoper çıkar / forvet sok ekolü adını verdiğimiz, basında da Rıdvan Dilmen gibi taktik uzmanların sıklıkla önerdikleri değişiklikleri yapan teknik direktörler. Günümüzde televizyon, tüm dünyayı ayağımıza getiriyor. Avrupa'nın önemli tüm liglerini izleyip futbol dağarcığımızı genişletebiliyoruz. Yani bugünün futbol dünyasıyla 20 yıl öncenin dünyası bir değil. Neticede Türkiye olarak futbola önderlik eden, taktik şablonlar üzerinde ahkam kesecek yetkinlikte bir ülke olmadığımız için dünyanın önde gelen liglerine bakıp bir şeyler öğrenebiliyoruz. Arsene Wenger, Alex Ferguson gibi teknik direktörlere ve önde gelen Avrupa Liglerinin geneline baktığımızda, sistemsel arızaların minimize edildiği, bireysel yeteneklerin fark yarattığı bir dünya futboluyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Başarısızlığın dizilişten kaynaklanmadığına olan güvenden dolayı hiç bir büyük teknik direktörün taktiksel dizilişlerde ciddi oynamalar yapmadığını görüyoruz. Jean Tigana, Vincent Del Bosque, Luis Aragones, Eric Gerets gibi teknik direktörlerin Türk futbolunda iyi kötü bıraktığı bir iz var. Bu isimlerin hepsinin Rıdvan Dilmen tarafından eleştirildiği bir ortak yönleri var. O da; oyun prensiplerinden asla vazgeçmemeleri. Asla rakibe göre strateji geliştirememeleri ve maç içinde oyuna etki edememeleri. Bugün senden giden Hiddink Chelsea'de, senden giden Gerets'in Fransa macerası ortada, senden giden Del Bosque İspanya Milli Takımı'nın başında... Bu adamların kafasının çalışmadığı, bir bizim Rıdvan Dilmen'in aklının erdiği "bir şey yap hoca, dön 3-5-2'ye" midir futbol? İşte o ekolün teknik direktörü Mustafa Denizli'dir. Kendi içinde oldukça tutarlıdır ve seni asla şaşırtmaz. Kimdir Mustafa Denizli? Oyununu rakibe göre kuran, maç maç plan yapan ve sistemin değil bireysel yeteneklerin ayağına bakan bir anlayışın teknik direktörü. Luis Aragones kimdir peki? Sistemi gereği, Alex'ten Xavi yaratmaya çalışan, katı, rakibe göre pozisyon almayan ve kendi oyununa bakan, her geçen gün kendi sistemini mükemmelleştirmeye çalışan bir teknik direktör. İşte bugün bu iki anlayış arasındaki fark sahada net olarak görülmüştür. Kaç defa Sivok'la İbrahim Üzülmez'in sahada köşe kapmaca gibi yanlış adamlarla eşleşip koşa koşa kendi adamlarına doğru yöneldiklerini gördük. Deivid'le eşleşen İbrahim Üzülmez, Deivid nereye giderse peşinden gitti. Ve öyle abuk yerlere kadar gitti ki Sivok tarafından "tamam ben alırım sen yerine git" diye geri yollanana kadar sağ kanattan atı alan Üsküdar'ı geçti. Üzülmez'le Deivid'i eşleştirmişsin Ernst'le Emre Belözoğlu'nu eşleştirmişsin Ekrem'le Uğur Boral'ı eşleştirmişsin ve "nereye giderlerse peşinden git" demişsin. Buna karşı Aragones ne demiş? "Arkadaşlar düz 4-4-2 oynuyoruz. Top bize geçince Deivid ve Uğur içeri girin, kısa ve bol pas yapın" İşte Fenerbahçe'nin temel stratejisi bu. Anlatırken ne kadar da rahat ve basit anlatıyoruz değil mi? Sözün özü, Deivid'in oyununa hükmetmek yerine Deivid'i durdurmaya çalışırsan asla oyuna hakim olamazsın. Zira tüm sporlarda savunma, rakibe hücum ettirmemek üzerine değil, nasıl hücum edeceğini dikte etmek üzere yapılır. Fenerbahçe çıkmış ve kendi futbolunu oynamıştır. İyi oynamıştır / kötü oynamıştır ayrı konu. Sen Sivas'a karşı, Bursa'ya karşı "bu benim oyunumdur" dememiş, rakibe göre pozisyonunu belirlemiş ve başarısız olmuşsan bugün de bunu tekrar etmenin iki sebebi olabilir; Ya ciddi bir ego problemin var Ya da "bu benim oyunum" diyecek kadar kadro kalitene güvenmiyorsun. Bence iki seçenek de geçerli...
3 Mayıs 2009 Pazar

Oysa Her Şey Ne Güzel Başlamıştı?

Buluştuk bugün Beşiktaş'ta maç öncesi, önceden de söylediğimiz üzere. Beautiful freak,Yuki The zorba, Jessie, bendeniz Spirit, Simplextablosu, birkaç birileri daha... Oturduk. Güzel güzel rakımızı içiyoruz, o sırada Antep - Sivas maçı oynanıyor. Bir şeylerden bahsediyor herkes, o ara Sivas gol atıyor, erken oldu diyoruz, herkes konuşmaya devam ediyor. Kendimden biliyorum, konuşuyorum ama, aklım oralarda... Fakat sohbet eğlenceli, herkes birileriyle bir şeyler konuşuyor, bir tek Beautiful Freak ile konuşsan konuşulmuyor, yapısı gereği!... Etrafta herkes Beşiktaşlı, kime baksan üzerinde forma... Bir şeyler konuşurken, arada ses yükseliyor, goool diye bağırıyor herkes, biz de bağırıyoruz, golü görmek dahi istemiyoruz, seviniyoruz... Sonra aynı şekilde, ortam o kadar güzel ki, maçı da unutuyoruz bu sefer, o ara bir gol sesi daha geliyor, hakikaten çok mutlu oluyorum/oluyoruz.
O yarım saat şampiyonluk kutluyoruz, mutluyuz, neyimizeyse? Beşiktaş'lı olduğumuzu ve ha diyince umutlanmamamız gerektiğini unutuyoruz çünkü.
Sonrası malum, Ernst çıkıyor, Serdar Özkan giriyor...
Şimdi bağlasam mağlubiyeti buraya bağlayamam, takımı övmek olur bu, Denizli'ye methiye olur. Çünkü ondan öncesinde de hiçbir şey olmadı ki? Yani bir takım, ezeli rakibini yenip lider olmak fırsatını yakalıyor ve sezon içinde oynadığı en kötü topu oynuyor.
Sonra bir ara baskı kuruyorsun, olacak gibi oluyor; ve Ernst çıkıyor, Serdar Özkan giriyor... Yalancı bir umutla, gerçeği kabullenmek için yarım saat daha vaktin oluyor.

Şampiyonluk benim neyime?

Beşiktaş, en iyi zamanında en kötü Fenerbahçe'yi yenemiyorsa şampiyonluk benim neyime? Aragones maçı hediye etmek için elinden geleni yaparken benim teknik direktörüm orta sahada adeta tek başına oynayan savaşçıyı çıkarıp yerine terzi çırağı Serdar Özkan'ı oyuna alıyorsa şampiyonluk benim neyime? Israrla ve inatla klasik 4-4-2'den başka bir şey oynayamaz dediğimiz bu takımdan hisseli harikalar kumpanyası yaratılmaya çalışılıyorsa şampiyonluk benim neyime? Ezeli rakibin ikisinin de yerlerde süründüğü bir sezonda Beşiktaş üst klasmandaki 8 takımı da içeride ve dışarıda yenemiyorsa şampiyonluk benim neyime? Yok arkadaş, ben şampiyonluk istemiyorum. Böyle şampiyonluk olmaz olsun. Bundan sonraki maçlarının hepsini alsan Sivas hepsini kaybetse ne fayda. Gazozun gazını kaçırdılar. Tadımız kalmadı artık. Sabahtan akşama kadar kıçını yırtan, her hafta sonu umutla ve inatla takımının maçını bekleyen bu taraftara yazık. Yüz kere yazık bin kere yazık...

Altı maçın zayıf halkası....

Kadıköy'deyiz, kıvrak bilekli çocuk harika paslar atıyor, olmuyor... Dönüyor, nedense orta sahaya rakip hakim; kaybediyoruz... İnönü'deyiz... Kıvrak bilekli çocuk nedense sahada yok... Onun üzerine üzerine koşulan her atakta pozisyon yiyoruz... Kaybediyoruz... Ben futbol konusunda ahkam kesmekten vazgeçtim... Malum, futboldan para kazananlar top kaybetme makinası bir pırpırı Ernst'e tercih edebiliyorlar... Ben taraftar olarak söyleyeceğimi söyleyeyim o zaman... Şapkadan çıkarılan tavşanlardan, hiç edilen ilk 45 dakikalardan, kaybetmekten benim sıkıldığım Fenerbahçe maçlarından sonra; ben nasıl huzur içinde geleyim İnönü'ye? "Söylesene bize hoca, takım niye oynamıyor" out... "Söylesene bize hoca, neden adam gibi takım sahaya çıkmıyor" in... 25 dakikalık doğru takımdan ancak bu kadar... Bu benim 20 senedir İnönü'de koltuk eskiten basit bir taraftar olarak gördüğüm... Yoksa ne haddime ahkam kesmek... Yazacak çok şey var ama yazılmıyor, sakin olmak, akil düşünmek lazım... Bu mudur derbileri kazanacak Beşiktaş?

TSL 30. Hafta Beşiktaş 1-2 Fenerbahçe

Stat: BJK İnönü Hakemler: Yunus Yıldırım, Serkan Gençerler, Volkan Narinç, Hakan Özkan (4.) Beşiktaş: Rüştü Reçber, Ekrem Dağ, Gökhan Zan (Dk.46 Yusuf Şimşek), İbrahim Toraman, İbrahim Üzülmez, Holosko, Fabian Ernst (DK.71 Serdar Özkan), Sivok, Tello, Delgado (Dk 46 Cisse), Bobo. Yedekler: Hakan Arıkan, Serdar Kurtuluş, Cisse, Uğur İnceman, Serdar Özkan, Tomas Zapotocny, Yusuf Şimşek. Teknik Direktör: Mustafa Denizli Fenerbahçe: Volkan, Ali Bilgin, Yasin, Gökhan Gönül, Roberto Carlos, Deivid (Dk.86 Gökhan Emreciksin), Selçuk, Emre (Dk.56 Deniz), Uğur, Semih (Dk.65 Kazım), Güiza. Yedekler: Volkan Babacan, Maldonado, Can, Deniz, Kazım, Vederson, Gökhan Emreciksin. Teknik Direktör: Luis Aragones Goller: Holosko (Dk.64)Güiza (Dk.32), Semih Şentürk (Dk.54) Fenerbahçe Sarı Kartlar: Gökhan Zan (Dk.33)Roberto Carlos (DK.83) Fenerbahçe
2 Mayıs 2009 Cumartesi

Büyüklük Konusu

Hayır, sanki medyayı bu konuda topa tutan biz değiliz. Bu tartışmaların dışında kalmaya çalışan, tepki gösteren biz değiliz. "2 büyükler" geyiğinin ısıtılıp öne sürülmesinden rahatsız olan biz değiliz.
Türkiye Ligleri'nde şampiyonluklar sebebiyle formasında yıldız bulunan takımlara "büyük" denir. 50 yıllık ligde bu yıldız sadece 4 takımda varsa da, bunlara hak ettikleri gibi "4 büyükler" denir. 
Peki Divan Kurulu Başkanımız Yalçın Karadeniz ne der?
"Tesadüfen şampiyonluk potasına girenler 4., 5. büyük diye kendilerini adlandırıyorlar" diyen Karadeniz, "Bu nereden çıkıyor? Biz 3 Büyükler bu büyüklüğü nasıl aldık? Yüz yılı geçen geçmişimiz, emeğimiz, aldığımız kupalarla. Şimdi tesadüfen gelinen noktalarla 4., 5. büyük demenin bir anlamı yok" şeklinde konuştu. 
Bravo. Hakikaten bravo. Yama kendini diğer iki kulübün yanına. Hüviyetimizi böyle koruyacağız zaten. Camia olarak kenetlenip, sessiz sakin işimize bakmamız gereken ortamda ortamı ger; Fenerbahçe ile Galatasaray'a yaklaş ki, sana 3 puan hediye etsinler, bu mudur bakış açısı?
Hiçbir şey değil, bari soyadından utan be adam.
Dipnot: Yıldırım Demirören'e konsolide borcumuz 61.1 milyon liraya çıkmış.

İstikrar Nedir?

Bu memlekette herhalde en çok yanlış yorumlanan kavramlardan biridir "istikrar". İki kümeye ayırabiliriz insanları; ilk kümede istikrarı "ne olursa olsun x ile yola devam" şeklinde yorumlayanlar var, ikinci kümede de "istikrar dediğin şeyin önemi yok, bak Real Madrid de teknik direktör değiştiriyor paso" diyen anti-istikrarcılar olsun.
Bakınız, hatada ısrar etmek istikrar değildir, yanlış yaptığı görülen bir insanla sırf istikrar adına devam etmek de istikrar değildir. Çünkü istikrar "koşulsuz süreklilik" anlamına gelmez.
Teknik direktör bağlamında inceleyelim. Bir teknik direktörün, kulüp kimliğine uygun olması, ve de sahaya yansıttığı anlayışın modern, kabul edilebilir, anlaşılır, düzenli olması gerekir. Mesela Beşiktaş'ı 3-4-3 oynatmaya çalışan bir teknik direktörle gelecek istikrara koyayım ben. Ortasahayı "elmas" şeklinde dizen bir teknik direktör, isterse 10 maçta 30 puan alsın, istikrar için iyi bir seçim değildir. Günümüz futbolunu yorumlayamamış, takıma kondisyon yüklemeyen, savaşçılık özelliği vermeyen, her maça farklı taktikle çıkan bir teknik adamda ısrar etmek istikrar değildir.
Eğer bugün Sivasspor'a bir hüviyet biçebiliyorsak, "çok koşan, hızlı organize olan, pivot santrfor kullanan, arkadan pivotu destekleyen, beklerle hücuma katılan, kondisyonlu" bir takım olarak niteleyebiliyorsak; bu istikrarın sonucudur. Bülent Uygun, takıma uygun bir anlayış benimsemiş, bu anlayış doğrultusunda antrenman yaptırmış, bu kimliğe uygun oyuncular transfer etmiş, ve 3 yılın sonunda da emeğinin karşılığını almayı başarmıştır.
Michael Skibbe, Hakan Şükür'den beri top şişiren bir takıma yerden oynamayı öğrettiği, kabul edilebilir ve kadroya uygun bir taktik anlayışa sadık kaldığı için istikrar adına iyi bir tercih olurdu. Sakatlıklar sebebiyle defansif arızaları bir türlü gideremedi (Linderoth iyi olsa, Servet tam performans ile oynasa, Sabri bek olmak zorunda kalmasa ne olurdu?), bu defansif aksaklıkta joker olarak kullandığı - verimi düşürme pahasına- Meira'nın kafası karıştı, takım kondisyon anlamında eksikti (ki Skibbe gitti gideli daha da eksildi), bu arızaları tamir etmesine fırsat verilmeden de ipi çekildi adamın. Kupa maçında rotasyon yapmadı diye kızanlar, Kocaelispor maçında rotasyon yaptı diye yerden yere vurdular. Baros penaltıyı atsa görevine devam edecek adam, penaltı kaçınca istifa ettirildi. Bu fevri yaklaşımın adı "istikrarsızlık"tır.
Bugün Aragones'in de Fenerbahçe'ye benimsetmeye çalıştığı bir sistem var. Emre Belözoğlu, Selçuk Şahin ve Deniz Barış'taki sene başına kıyasla görülen performans artışı, Aragones'in sisteminin ve bu oyunculara biçtiği rolün bir sonucudur. Eğer Aragones'in elinde, kafasındaki sisteme uygun bir kadro olsa idi bugün Fenerbahçe çok farklı bir konumda olabilirdi. Eğer bir dahaki sezon da Aragones ile devam ederse Fenerbahçe istikrar denebilir bunun adına; tabii ki şart "dede"nin istediği kadroyu bulabilmesi. 
Fenerbahçe'nin Zico ile devam etmemesi "istikrarı bozmak" değildir. Fenerbahçe, Zico'nun stili ile bir yere gidemeyeceğini düşünmüş, takım içi ilişkileri, takım hüviyetini yeniden yapılandırmaya gitmiştir. Bu zihniyete uygun bir teknik direktör getirmiştir takımın başına. Bunun adı da istikrardır.
Galatasaray istikrar adına seneye Bülent Korkmaz ile devam etmeli midir? Bence hayır. Çünkü Bülent Korkmaz'ın kafasındaki oyun stili, Galatasaray'ın girdiği ve de köprüyü geçerken at değiştirdiği yeniden yapılanma sürecini baltalayacaktır. Galatasaray, sene başında oluşturduğu kadroyla ve mantaliteyle hücum anlamında çok güçlü bir takım izlenimi vermiş, UEFA Kupası'nda ortaya koyduğu oyunla da, bu süreçten başarı geleceği izlenimi vermişti. Olmadı, bozdular. Eğer Korkmaz'ın oynatmak istediği oyun Galatasaray Kulübü'ne uygunsa, devam etsinler. Bence değil, bence Galatasaray'ın kadrosu Skibbe tarzı bir antrenör, ve de adam gibi bir-iki bek istiyor. Ama, aşağıda da belirttiğim gibi, Korkmaz'ın şimdiki başarısızlığındaki suç Korkmaz'ın değil, Galatasaray yönetiminindir. Liberal ekonomi eğitimi almış shelbyl'i Küba'ya ekonomi bakanı yaparsan, Küba batarsa, suçu Castro'da ararsın, shelbyl'de değil.
Gelelim Beşiktaş'a. Ertuğrul Sağlam'ın beğenilmeme sebebi, bu en başta değindiğimiz mantalite sorunu idi. Eğer Beşiktaş yediğinden bir fazlasını atarak kazanan bir takım hüviyeti istemiyorsa, Sağlam'ın bu takımda işi yoktur. Hüviyete aykırı düşünen bir teknik adamla çalışmanın adına "istikrar" demenin de anlamı yoktur.
Ama Tigana ve Sağlam, ve hatta Del Bosque eleştirilirken bir noktayı da gözden kaçırmamak lazım. Modern futbolun gereği savaşan-çift yönlü ortasahalar iken, ortasahada Toraman'dan Yıldırım'a, Okan Buruk'tan Delgado'ya, Ricardinho'ya zilyon tane adam deneyip de, şu basit formülü tutturamayan transfer komitesi ile devam etmek de "istikrar" değildir. Kadro anlamında bu formül tutmuşken, son 3-4 yıllık "defansı sağlama almayı düşünen" teknik adamların sayesinde defans kurgusu da iyi-kötü oturmuşken; hala daha her maç öncesi "şapkadan ne tavşan çıkaracak acaba" soru işaretleri uyandıran, taktiksel devamlılık yerine, günü kurtarmayı öncelik sayan bir teknik direktör ile bu şartlarda devam etmek de "istikrar" olamaz. Mustafa Denizli takım içi huzuru sağlamış, bir ruh yakalatmış, kondisyonu toparlamış; ve bu sene adına misyonunu "neredeyse" tamamlamıştır. Fakat altyapıda atılım, Sivasspor gibi ne yaptığı belli bir oyun düzeni vs. arayan bir takım için Denizli yanlış tercihtir.
Sadede gelelim: Bir teknik direktörün istifasını isteyince "hani istikrar diyordun?" demek yanlıştır. "Bu sefer istikrarlı olalım" diye hatada ısrar etmek de yanlıştır. Teknik direktörleri değerlendirirken; takıma ne katıyorlar, sistemleri var mı, olumlu değişimler var mı sorularını sormak lazımdır. Bu sorulara olumlu yanıt alınamıyorsa, yani teknik adamdan "istikrar" ışığı alınamıyorsa, o teknik adamda "istikrar" için ısrar edilmez. Fakat bu ışık geliyorsa, ve de gelen ışık takımın bürünmek istediği kimliğe de uygunsa, işte o an "istikrar" en önemli kavram olur. 
Bence istikrar budur.
1 Mayıs 2009 Cuma

Yazık..

Bilmiyorum, belki de eksik bilgimle yanlış bir kanıya varıyorumdur. Hacettepe - Galatasaray maçının son yarım saatini izledim. Tribünlerden çoğunlukla şu ses yükseldi: "İstifa... İstifa... Bülent Korkmaz istifa." Adnan Polat'a, yönetime tek bir laf edilmedi. (edildi mi?)
Çok değil, 2 ay önce hakkında methiyeler düzülen adam bu. "Bizim çocuğumuz, büyük kaptanımız, derdimize derman olacak, Cimbom Kadıköy'de UEFA'yı alacak, ruh geri geldi!" diye karşılanan adam bu. Zaten sırf öyle deneceğinden ötürü göreve gelen adam bu. Düşünsenize Adnan Polat'ın çıkıp "Bülent Korkmaz'a teklif yaptık ama kabul etmedi." dediğini. "Büyük Kaptan bizi sattı! Görevden kaçtı!" olacaktı bu sefer. Ki alternatifi de Hagi idi. Teknik direktörlük kariyeri Bülent Korkmaz'dan da başarısız olan Hagi.
Bu ne ilk ne de son. "Başarısız" teknik direktörden sonra günü kurtarmak için "camianın çocuğu"nın başa gelmesi. Biz bunu Rıza Çalımbay'da, Ertuğrul Sağlam'da, Gordon Milne'de (teknik danışman mı ne olmuştu, geldi gitti anlamadık zaten) gördük. Fenerbahçe Rıdvan Dilmen'de, Oğuz Çetin'de, Turhan Sofuoğlu'nda gördü. Galatasaraylılar Fatih Terim'de, Gheorghe Hagi'de, Karl-Heinz Feldkamp'ta (THY'den kombinesi var), ve şimdi de Bülent Korkmaz'da gördü. Ama bu hamleleri yapan yöneticilere laf yok. 
Sanki Bülent Kaptan takımı sezon başında aldı, kendi kadrosunu kurdu, kendi sistemine göre oyuncularla çalıştı. Sanki Bülent Kaptan "Bu takımda tek yetkili benim" deyip Adnan Polat'a resti çekti; oyuncularla ilişkilerini ayarlarken tamamen bağımsız, tek başınaydı. Sanki Bülent Kaptan gittiği her takımdan öyle ya da böyle ayrılmamıştı, kulüp içi ilişkileri hakkında bir fikrimiz yoktu.
Skibbe gitsin, Korkmaz gitsin, o gitsin bu gelsin. Bu ligde 18 takım var, şampiyon olması beklenen 3 takım var, bunların hangi ikisi şampiyon olamazsa teknik direktörleri başarısız. Takımı nereden alıp nereye koymuş, altyapı, bütçe, Avrupa, mantalite önemli değil. Denizli'ye, Ankaragücü'ne, Gençlerbirliği'ne altın çağını yaşatan adama bile "balon" diyebiliyoruz biz.
Hani klasik/klişe politika tespiti vardır: "Halk ne ki seçtiği adam ne olsun!" Al işte, aynı mantık. Taraftar ne ki, tuttuğu kulübün yöneticisi ne olsun!"
Sen ki 16. haftada "Hakemlerin arkasındayız" deyip 2 ay sonra ultimatom veren, 1 ay sonra da "Tezgah var!" diyen başkanına "Doğru söylüyor." diyorsan, sen ki Meira'nın satışını onaylıyorsan, sen ki Lincoln'ü bir övüp bir yerip dengesiz adamı iyice dengesizleştiriyorsan, sen ki herşeyi "motivasyon"dan uman bir yönetim anlayışının gazına geliyorsan; kusura bakma Galatasaraylı kardeşim, sen bu başına gelenleri hak ediyorsun.
Hayır yarın öbür gün bunu biz de yapacağız, Fenerbahçeli de yapacak. Ondan sonra bira yudumlarken ağzımızdan köpükler saçarak "Olm Prömiyer Lig nasıl lan brah .mnı skm" diyeceğiz. Kulüplerin uzun vade planı yok, federasyonun uzun vade planı yok, bizim için iyi teknik direktör "kriz yönetebilen imparator",  keza hep kriz halindeyiz. Plan yapan adam yalan adam.
O zaman hep bir ağızdan; "İstifa... İstifa... Bülent Korkmaz istifa." 

MevzuBahis'in Allah Belasını Versin!

MevzuBahis kimliğimiz ile karşınızdayız. EkşiBeşiktaş blogu baş yazarı ve imtiyaz sahibi spirit, haftanın en harika ve tutmazsa adam değilim kuponunu sizler için hazırladı. şaşır blogsever!
314 - G.Antepspor - Sivasspor  2 1.45
311 - Antalyaspor - Bursaspor    1 2.30
313 - Denizlispor - Eshişehir       0    3.30
354 - Roma  - Chievo  1 1.40
Toplam oran 15.41
görüldüğü üzere harika bir kupon. Roma, zaten evinde kazanacaktır, o konuda sıkıntı yok.  Denizli - Eskişehirspor maçında gol olmaz. olursa futbol ağlar. 0-0 biter, istiyorsan skor oyna. Bursa çok iyi gidiyor, artık bir yerde kaybedecek kuralı gereği bu hafta yenilecektir, bu maç o maç. ve tabi ki Sivasspor! Şampiyonluğun en büyük favorisi! mutlaka kazanacaktır. Kuponun en sağlam maçı o, bana güven. 4 maçmış gibi görünse de, Sivasspor ve Roma gibi iki tane haftanın en banko takımı var. geriye kalıyor iki maç, öyle düşün. iki maçta 15.41 oranı da baba oğluna vermez.
 bu kuponu gözün kapalı oynayabilirsin. Allah muvaffak etsin.

Ara